asdâf-ı bahriye Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
اصداف بحریە
EL-BAHR Vankulu
|
اَلْبَحْرُ [el-bahr] (bânın fethi ve hânın sükûnuyla) Deryâ ki berrin mukâbilidir. Bazılar eyitti: بَحْرٌ [bahr]e بَحْرٌ [bahr] dediler vâsi olup derin olduğu için ki بَحْرٌ [bahr]in mehaz-ı iştikâkı şakk manâsınadır.
BAHR (KALIP) Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْر   ç. بِحَارٌ،بُحُور،أَبْحَار

deniz,büyük nehir,,bilge kişi,ölçü,geniş ilim sahibi,derya,umman,okyanus,kürenin üçte ikisini kaplayan geniş su kıtası,Bahr (kalıp),şiirde vezin,insan kalabalığı,ulu kişi,şiirde ölçü,katı veya sıvı için çok miktar,geniş mekan
BAHR BİN NASR EL-HAVLÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şâfîî mezhebi âlimlerinden. Fıkıh ve hadîs âlimi. İsmi Bahr bin Nasr bin Sabık el-Havlânî olup, künyesi Ebû Abdullah’dır. Mısırlı olup, Havlan kabilesinin kölelerinden idi. 181 (m. 797)’de doğdu. Doğumunu 182 veya 174 diyenler de vardır. Çok çeşitli ilimler tahsil etmiş, bunların neşri ile meşgûl olmuş ve 267 (m. 880)’de Şa’bân ayının son haftasının Pazartesi günü Mısır’da vefât etmiştir.

Bahr bin Nasr; Abdullah bin Vehb, Eyyûb bin Süveyd er-Remli, İmâm-ı Şafiî, Damret-ebni Rebîa, Eşheb bin Abdülazîz, Bişr bin Bekr ve birçok âlimden ilim öğrenmiş ve rivâyette bulunmuştur. İmâm-ı Şafiî’den ( radıyallahü anh ) uzun müddet ilim almış ve ilmin yüksek derecelerine vâkıf bir âlim olmuştur.

İbn-i Havsa, Ebû Ca’fer et-Tahavî, Ebû Bekr bin Ziyâd en-Nişâbûrî, Abdurrahmân bin Ebî Hatim, Ebû Avâne el-İsferâyinî, Ahmed bin Mes’ûd bin Amr ez-Zübeyrî, Muhammed bin Bişr ez-Zübeyrî, Ebü’l-Fevâris bin Sindî, Ahmed bin Abdullah el-Behensî, Ahmed bin Şuâyb el-Medînî, Ahmed bin Ali bin Hasen el-Medâinî, Ahmed bin Muhammed bin Useyd el-İsbehânî, Ahmed bin Muhammed bin Şahin, Ahmed bin Muhammed bin Fudâle, Ebü’l-Abbâs el-Es’âm, İbn-i Huzeyme ve pek çok zât da Bahr bin Nasr’dan ilim ve hadîs-i şerîf öğrenip rivâyet etmişlerdir.

Ebû Ca’fer et-Tahavî; Yûnus bir Abdüla’lâ’dan işittim. Bahr bin Nasr’dan bahsedildi. O’nun sika (güvenilir) bir râvi olduğunu söyledi. Ebî Hatim ise; “Biz Mısır’da Bahr bin Nasr’dan rivâyete ehil ve sika olduğu için, ondan hadîs-i şerîf yazdık” buyurmuştur. Mesleme bin Kâsım el-Endülûsî: “Bahr bin Nasr; faziletler sahibi, meşhûr sika bir zâttır. Başkaları ondan çok rivâyetlerde bulunmuşlardır.” Bahr bin Nasr buyurdu ki: Biz ağlamak istediğimiz zaman ba’zılarımız ba’zılarımıza; “Kalkınız şu Muttalibli gencin yanına gidelim de bize Kur’ân-ı kerîm okusun” derdik. Onun yanına vardığımızda Kur’ân-ı kerîmi açar, biz okunan Kur’ân-ı kerîmin te’sîrinden ağlayıp, başlarımız önümüze düşünceye kadar okurdu. Ağlamaktan inlemeye başladığımız zaman okumayı bırakır, güzel sesi duyulmaz olurdu.”

Bahr bin Nasr ( radıyallahü anh ), İmâm-ı Şafiî’nin ( radıyallahü anh ) de çok güzel Kur’ân-ı kerîm okuduğunu ve sesinin çok güzel olduğunu beyân etmiştir.

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-2, sh. 110

2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-1, sh. 420

3) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 152

EL-BAHRÂ Kamus
|
اَلْبَخْرَاءُ [el-Bahrâ] (صَحْرَاءُ [sahrâ] vezninde) Şâmda bir arzın ismidir. Ve Hicâzda Kuleya kurbünde bir mâ-i müntinenin ismidir. Ve bir nev nebât ismidir ki بَخْرَةٌ [bahret] dahi derler, mevâşî alefindendir.
BAHRAK İsam
|
BAHRAK(Muhammed b. Ömer b. Mübârek el-Himyerî el-Hadramî ) بحرق Dil, edebiyat ve din âlimi.
BAHRAK (MUHAMMED BİN ÖMER) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden.

Hadîs, tasavvuf, nahiv, sarf ve tıb ilimlerinde de büyük âlimdir. İsmi, Muhammed bin Ömer bin Mübârek bin Abdullah Hımyerî el-Hadramî’dir. Bahrak adıyle  meşhûr olup, lakabı Cemâleddîn’dir. 869 (m. 1465) senesi Şa’bân ayında Hadramût’ta doğdu. 930 (m. 1524) senesinde, Hindistan’da vefât etti.

Bahrak, Hadramût’ta büyüdü, önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra “Hâvî” kitabını, usûl ilminde Bermâvî’nin “Manzûme”sini ve “Elfiyet-ün-nahv” kitaplarının tamâmını ezberledi. Zamanındaki Hadramût âlimlerinden de ilim tahsil etti. Fakîh Sâlih Muhammed bin Ahmed Ebâcirfil bunlardandır. Buradan Aden şehrine gitti. Büyük âlim Abdullah bin Ahmed Mahzem’in derslerine devam etti. Bu âlimden; fıkıh, usûl, Arab dili ve edebiyatı ve diğer ilimleri öğrendi. En fazla ilim öğrendiği zât bu âlimdir. Abdullah bin Ahmed, Mahzem’den; İbn-i Mâlik’in “Elfiye”sini, İbn-i Hişâm’ın “Sîret’ini, “El-Hâviy-üs-sagîr” kitaplarının tamâmını okudu. Bunların yanında, diğer aklî ve naklî (dînî) ilimlerin de hepsini okudu. Fakîh Sâlih Muhammed bin Ahmed Ebâ Fadl’dan da ilim tahsil etti.

Daha sonra Zebîd şehrine gitti. Buranın âlimlerinden de ilim öğrendi. Zeynüddîn Muhammed bin Abdüllatîf Şercî’den hadîs ilmini, Fakîh Cemâleddîn Muhammed bin Ebî Bekr Sâig’den usûl ilmini öğrendi. Bu âlimden; tefsîr, hadîs ve nahiv ilmi de öğrendi. Ebû Zur’a’nın “Behcet-ül-verdiyye” kitabını da okudu. Seyyid Şerîf Hüseyn bin Abdürrahmân Ehdel’den de ilim tahsil etti. Zebîd’de tasavvuf yoluna girib, Şeyh Ebû Bekr Ayderûs ile sohbetlerde bulundu. Ebû Bekr Ayderûs’un sohbetlerinden çok istifâde etti. 894 (m. 1488) senesinde hacca gidince, Hâfız Şemseddîn Sehâvî’den hadîs-i şerîf öğrendi. Erbe’înden çıkışını kendisi şöyle anlatır: “Zebîd’de erbe’în’e girmiştim. (Erbe’în; tasavvuf yolunda bulunanların 40 gün müddetle yalnız olarak bir yere kapanıp, ibâdet ve riyâzet ile meşgûl olmaları). Kırk günü tamamlamamıştım ki, vücûdumdaki organların hepsinin Allahü teâlâyı zikrettiğini işitiyordum.”

Muhammed Bahrak, ulemâ-i râsihîndendi. Ya’nî İslâm âlimlerinin büyüklerindendi. Her türlü dînî ve ve fennî ilimde büyük âlimdi. Hadîs, tasavvuf, sarf, nahiv, hesâb, tıb, edebiyat, astronomi ve diğer ilimlerde çok kitap yazdı. Hadramût’da yetişen âlimlerin en büyüklerindendi. Nesir ve nazımda çok kabiliyetli idi. İlim öğrenmek ve İslâmiyetin emirlerini yerine getirmek için çok gayret gösterirdi. Ömrünü ilim öğretmek ve kitap yazmakla geçirdi. Zamanının süsü ve insanların doğru yolu bulması için Allahü teâlânın onlara bir lütfu idi. Çok güzel ve te’sîrli konuşurdu. Çok cömert olup, Îsâr sahibi idi. Kendisinin muhtaç olduğu bir şeyi, başka ihtiyâç sahiblerine verirdi. Hayır sahiplerini çok sever, kendisi de çok hayr ve hasenat işlerdi. Merhametli ve fazilet sahibi olup, Allahü teâlâya yönelmiş idi. Hadramût’un deniz sahilindeki Şahr şehrinde kadılık vazîfesinde bulundu. Verdiği hükümlerde hakkı ve adâleti gözetir, doğru yoldan ayrılmazdı. Kâdılığı herkes tarafından beğenilirdi. Sonradan kendi kendine kadılıktan ayrıldı ve Aden şehrine gitti. Burada herkes tarafından çok iyi karşılandı. Aden emîri Mercan da ona çok hürmet etti ve alâka gösterdi. Emîr Mercan vefât edince, Hindistan’a gitti. Hind Sultânı Muzaffer, Muhammed Bahrak’a çok ilgi gösterdi ve hürmet etti.

Tasavvufta da yüksek derecelere erişmiş olan Muhammed Bahrak, kerâmet sahibi büyük velîlerdendi. Bir keresinde Hindistan’da bir vezirin meclisinde idi. O mecliste bir Hind sihirbazı da vardı. Kendi dîninin üstünlüğünü göstermek ve orada bulunanların îmânlarını sarsmak için sihirbazlığını göstermeye kalktı. Oturduğu yerden yükselip, havada bağdaş kurup oturdu. Bu hareketi karşısında herkes hayretler içinde kaldı. Muhammed Bahrak bu duruma çok üzüldü. Hemen Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) rûhâniyetinden yardım istedi. Orada bulunan maymuna, sihirbazı imâ etti. Maymun, bu işâret üzerine yerinden fırlayıp, sihirbaza vurmaya başladı. Onu havadan yere indirinceye kadar vurmaya devam etti. Sihirbazın sihiri bozulup, rezîl oldu. Mecliste bulunanlar, bunu apaçık gördüler. Muhammed Bahrak’ın kerâmeti olduğunu anladılar, sihirbazın sihrine kanmaktan kurtuldular.

Yazdığı kıymetli eserlerden ba’zıları şunlardır: 1- Esrâr-un-nebeviyye fî muhtasarı ezkâr-in-Nevevî, 2-Tecrid-ül-mekâsıd anil-esânîd veş-Şevâhid, 3-Tuhfet-ül-ahbâb, 4- Tertîb-üs-sülûk ilâ melik-il-mülûk, 5- El-Hadîkat-ül-enîka fî şerh-ıl-urvet-il-vüskâ, 6- El-Hüsâm-ül-meslûl alâ munkıdu Eshâb-ir-Resûl, 7- Hilyet-ül-benât vel-benîn fîmâ yahtâcü ileyhi min emr-iddîn, 8- El-Havâşiy-ül-müfide alâ ebyâtı Yâfi’î, 9-Zehîret-ül-ihvân min kitâb-il-istignâi bil-Kur’ân, 10- Ikd-üs-semîn fî ibtâl-il-kavli bit-takbîh vet-tahsîn, 11- Ikd-üd-dürer fil-Îmâni bil-kedâi vel-kader, 12-Akîdet-üş-Şâfiiyye fî şerhi kasîdet-il-Yâfi’iyye, 13- Feth-ül-ekfâl ve dürûb-ül-emsâl fî şerhi lâmiyyet-il-ef’âl, 14- Müt’at-ül-esmâ’ bi ahkâm-is-simâ’, 15- Mevâcib-ül-kudûs fî menâkibi İbn-i Ayderûs, 16- Tebşîrât-ül-hadrat-iş-şâhiyyet-il-Ahmediyye bi-sîret-il-hadrat-in- nebeviyyet-il-Ahmediyye, 17- Risâletün fil-hesâb, 18-Risâletün fit-tıb, 19- Manzûmetün fit-tıb, 20- El-Urvet-ül-vüskâ fil-cem’i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka; Uzunca bir kasidedir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 89

2) El-A’lâm cild-6, sh. 315

3) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 176

4) En-Nûr-üs-sâfir sh. 133, 134

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 230

6) Keşf-ül-zünûn sh. 1536, 1538, 1843

7) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-8, sh. 253

8) Brockelmann Sup-2, sh. 554

 

BAHRÂN Kamus
|
بَحْرَانُ [Bahrân] (bânın fethi ve zammıyla) Hicâzda Fur nâhiyesinde bir mevzidir.
BAHRÂNET Kamus
|
بَحْرَانَةُ [Bahrânet] (bânın fethiyle) Yemende bir beldedir.
BAHRÂNΠ/İBN USFÛR EL-BAHRÂNÎ İsam
|
BAHRÂNΠ/İBN USFÛR el-BAHRÂNÎ ( Yûsuf b. Ahmed b. İbrâhîm ed-Dirâzî el-Bahrânî ابن عصفور البحرانی İmâmiyye Şîası’nın Ahbârîliği itidale yönlendiren âlimlerinden biri.
BAHRÂNİYY Vankulu
|
اَلْبَحْرَانِیُ [el-bahrâniyy] (bânın fethi ve hânın sükûnu ve yânın teşdîdiyle) Bi-manâhu; yukâlu: دَمٌ بَاحِرٌ بَحْرَانِیٌ Ve
بَحْرَانِیٌ [Bahrâniyy] Bir şehre mensûb olana derler ki ona بَحْرَیْنُ [Bahreyn] derler. Yezîdî eyitti: Kıyâs bu idi ki بَحْرِیٌ diyeler, velâkin بَحْرٌ [bahr]e nisbete müştebih olmasın diyü بَحْرَانِیٌ [Bahrâniyy] dediler.
EL-BAHRÂNİYY Vankulu
|
اَلْبَحْرَانِیُ [el-bahrâniyy] (bânın fethi ve hânın sükûnu ve yânın teşdîdiyle) Bi-manâhu; yukâlu: دَمٌ بَاحِرٌ بَحْرَانِیٌ Ve
بَحْرَانِیٌ [Bahrâniyy] Bir şehre mensûb olana derler ki ona بَحْرَیْنُ [Bahreyn] derler. Yezîdî eyitti: Kıyâs bu idi ki بَحْرِیٌ diyeler, velâkin بَحْرٌ [bahr]e nisbete müştebih olmasın diyü بَحْرَانِیٌ [Bahrâniyy] dediler.
BAHRAZ www.resimlikamus.com
|
باخرز
Turkce-Osmanlica sozluk باخرز bahraz maddesi. Sayfa:155
BAHRET Vankulu
|
اَلْبَحْرَةُ [el-bahret] (bânın fethi ve hânın sükûnuyla) Şehr, belde manâsına; yukâlu: ۀَذِۀِ بَحْرَتُنَا أَیْ أَرْضُنَا Ve
بَحْرَةُ [bahret] Âşikâre manâsına dahi gelir; yukâlu: لَقِیتُۀُ صَحْرَةَ بَحْرَةَ أَیْ بَارِزًا لَیْسَ بَیْنِی وَبَیْنَۀُ شَیْءٌ Ve صَحْرَةُ [sahret] sâd-ı mühemelenin fethi ve hâ-i mühmelenin sükûnuyla perdesiz manâsınadır, صَحْرَةُ [sahret] ve بَحْرَةُ [bahret] ikisi dahi lâ-yansarıflardır. Ve
بَحْرٌ [bahr] Yarmak ve yırtmak manâsına da gelir; yukâlu: بَحَرْتُ أُذُنَ النَاقَةِ إِذَا شَقَقْتَۀَا وَخَرَقْتَۀَا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ ve
بَحْرٌ [bahr] Rahimin umkuna dahi derler.
EL-BAHRET Vankulu
|
اَلْبَحْرَةُ [el-bahret] (bânın fethi ve hânın sükûnuyla) Şehr, belde manâsına; yukâlu: ۀَذِۀِ بَحْرَتُنَا أَیْ أَرْضُنَا Ve
بَحْرَةُ [bahret] Âşikâre manâsına dahi gelir; yukâlu: لَقِیتُۀُ صَحْرَةَ بَحْرَةَ أَیْ بَارِزًا لَیْسَ بَیْنِی وَبَیْنَۀُ شَیْءٌ Ve صَحْرَةُ [sahret] sâd-ı mühemelenin fethi ve hâ-i mühmelenin sükûnuyla perdesiz manâsınadır, صَحْرَةُ [sahret] ve بَحْرَةُ [bahret] ikisi dahi lâ-yansarıflardır. Ve
بَحْرٌ [bahr] Yarmak ve yırtmak manâsına da gelir; yukâlu: بَحَرْتُ أُذُنَ النَاقَةِ إِذَا شَقَقْتَۀَا وَخَرَقْتَۀَا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ ve
بَحْرٌ [bahr] Rahimin umkuna dahi derler.
BAHRETUR-RUGÂ Kamus
|
بَحْرَةُالرُغَاءِ [Bahretur-Rugâ] (rânın zammı ve gayn-ı muceme ile) Tâif türâbında bir mevzidir. Ve
بَحْرَةٌ [bahret] Bâriz ve âşikâre manâsına istimâl olunur ve minhu kavluhum: لَقِیَۀُ صَحْرَةَ بَحْرَةَ أَیْ بِلاَ حِجَابٍ وَیُنَوَنَانِ Yanî münevvenen mansûb olarak dahi istimâl olunur. Ve صَحْرَةٌ [sahret] kelimesi dahi bâriz ve bî-hâil manâsınadır. Ve terkîb-i mezbûr indel-baz hâl ile müevvel ve indel-baz masdarlardır ve evvele göre mürekkebdir. Ve
بَحْرَةٌ [Bahret] Tâbiiyyeden Safiyye-i muhaddisenin vâlidesi ismidir. Ve şuarâdan Yemîn b. Muâviyenin ceddi ismidir. Ve Bahreyn türâbında bir mevzi adıdır. Ve Tâif kazâsında bir karye adıdır.
EL-BAHREYN Kamus
|
اَلْبَحْرَیْنِ [el-Bahreyn] (tesniye bünyesiyle) Bir belde adıdır: Basra ile Umân miyânında bir beldedir. Nisbetinde بَحْرِیٌ [Bahriyy] ve بَحْرَانِیٌ [Bahrâniyy] denir. Alâ-kavlin بَحْرِیٌ demek mekrûhtur, بَحْرٌ [bahr]e mensûb olana müştebih olmamak için. Muhammed b. el-Mutemir ve Abbâs b. Yezîd el-Bahrâniyyân muhaddislerdir.
BAHREYN ADALARI Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
الْبَحْرَیْن   

bahreyn,bahreyn adaları
BAHREYN KRALLIĞI Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
مَمْلَكَةُ البَحْرَیْنِ   

bahreyn krallığı
BAHREYNLİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرَیْنِی   

bahreynli,iki denizli
BAHRÎ Kubbe Altı
|

(ﺑﺤﺮﻯ) i. (Ar. baḥr “deniz” ve nispet eki ile baḥrі) Sırtı yeşil ve mâvi, göğsü kırmızı renkte, uzun gagalı bir çeşit deniz ördeği, bir nevi yalı çapkını. Alcedinidae: Bahrî olup dost gölüne dalam hey dost deyü deyü (Yûnus Emre – Ö.T.S.). Umman budur bahrî olup dalarsın (Pir Sultan Abdal). Deryâlarda gezer bahrî / Doldur da ver içem zehri / Zâlim gurbet elin kahrı / Ya çekilir ya çekilmez (Erzurumlu Emrah – Ö.T.S.).

BAHRİYE Kubbe Altı
|

(ﺑﺤﺮﻳﻪ) i. (Ar. baḥr > baḥrі “denizle ilgili”den baḥriyye)
1. Bir devletin deniz kuvvetleri teşkîlâtının bütünü.
2. (İsim tamlamasının birinci öğesi olarak) Deniz kuvvetlerine âit, donanmaya mensup: Seni bahriye mektebine veririz (Reşat N. Güntekin).

BAHRİYE PERSONELİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
عَنَاصِرُ البَحْرِیَةِ   

bahriye personeli,deniz personeli
BAHRİYELİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
BAHRUDAN www.lugatinaci.com
|
بخوردان
لغت ناجی - Lugat-i Naci بخوردان maddesi. Sayfa:155 ; bahrudan , bahûr-dân , Buhuûr-dân , buhurdan
BAHRUL-MUCTESS Kamus
|
بَحْرُ الْمُجْتَثِ [bahrul-muctesamp;samp;] (ism-i mefûl bünyesiyle) Buhûr-i şiriyyeden on dördüncü bahrdir ki mustefilün fâilâtün fâilâtün veznindedir. Bahr-i hafîften maktû olduğu için tesmiye olunmuştur.
BAHRÜLULÛM EL-LEKNEVÎ İsam
|
BAHRÜLULÛM el-LEKNEVΠ(Ebü'l-Ayyâş Muhammed Abdülalî b. Nizâmiddîn b. Kutbiddîn el-Ensârî es-Sihâlevî ) بۀر العلوم اللكنوی Başta usûl-i fıkıh ve mantık olmak üzere İslâmî ilimlerin çeşitli alanlarındaki şerh ve hâşiyeleriyle tanınan Hindistanlı âlim.
Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْر   ç. بِحَارٌ،بُحُور،أَبْحَار

deniz,büyük nehir,,bilge kişi,ölçü,geniş ilim sahibi,derya,umman,okyanus,kürenin üçte ikisini kaplayan geniş su kıtası,Bahr (kalıp),şiirde vezin,insan kalabalığı,ulu kişi,şiirde ölçü,katı veya sıvı için çok miktar,geniş mekan
Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحَار   ç. بَحَارُون، بَحَارَة

denizci,gemici,,deniz eri,bahriyeli
Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِیَة   

denizcilik,,donanma,devletin gemi kuvveti,deniz kuvvetleri,deniz filosu,bahriye
ÂB Kubbe Altı
|

(ﺁﺏ) i. (Fars. āb)
1. Su: Çok seğirtti gaflet ehli bu serâbı su sanıp / Bulmadılar hiç biri bu sahrada bir katre âb (Niyâzî-i Mısrî).
2. Göl, nehir, deniz: Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın / Bir âlem-i hayâle dalan âb uyanmasın (Yahyâ Kemal).
3. Kaynak, çeşme, kuyu.
ѻ Âb-ı âteş-renk: “Ateş renginde su” mec. Kırmızı şarap. Âb-ı âteşin: mec.
1. “Ateşten su” Şarap.
2. Kanlı göz yaşı. Âb-ı bekā: Ebediyet suyu, âbıhayat: Söz açma Hızr ile âb-ı bekādan (Nedim). Âb-ı beste: Donmuş su, buz. Âb-ı câvid (câvidan, câvidânî): Ebediyet suyu, âbıhayat. Âb-ı çeşm: Göz yaşı. Âb-ı engür: Üzüm suyu, şarap. Âb-ı hayat: Bk. ÂBIHAYAT. Âb-ı hayvan: Hayat suyu, ölümsüzlük veren su, âbıhayat: Bir şehre erişti yolum dört yanı düz meydan kamu / Ana giren görmez ölüm içer âb-ı hayvan kamu (Niyâzî-i Mısrî). Var iken la’l-i lebin gayri temennâ eylemem / Hızr eğer sunsa pey-â-pey âb-ı hayvânı bana (Nâbî). Âb-ı Hızır: Ölümsüzlük veren su, âbıhayat: Âb-ı lutfunun erişti katresi / Zâhir oldu âb-ı Hızr’ın çeşmesi (Mihrî). Olmayan mâye-i feyz-i ezelîden sîrâb / Âb-ı Hızr’ı yine Hızr olsa da rehber bulamaz (Koca Râgıb Paşa’dan). Âb-ı İskender: Ölümsüzlük veren su, âbıhayat. Âb-ı Kevser:
1. Cennetteki Kevser ırmağının suyu.
2. mec. İnsana cennet pınarının suyu gibi zevk ve hayat veren şey: Sanasın kim meclis olmuştu behişt / Âb-ı Kevser’di mey-i anber-sirişt (Ahmedî). Âb-ı revan: Akarsu: Şol servine bin cânı revân eyleyeyim gel / Gözlerime ki kanlı yaşı âb-ı revandır (Kadı Burhâneddin). Âb-ı rû: Bk. ÂBIRÛ. Âb-ı şîrin: Tatlı su, içilebilir su: Zihî nazm u zihî ma’nâ-yı rengin / Ne hoştur bahr içinde âb-ı şîrin (Necâtî Bey). Âb-ı telh:
1. Acı su.
2. mec. Göz yaşı. Âb-ı tîğ:
1. Kılıç yapılırken çeliğe verilen su.
2. mec. Kılıcın keskinliği, parlaklığı: Ey şanlı cedd-i ekberimiz âb-ı tîğının / Bî-had imiş güneş gibi tenvîr savleti (Yahyâ Kemal). Âb-ı zer:
1. Altın suyu, yaldız.
2. mec. Göz yaşı: İnci dişinin hayâli düşeli gönlüme / Yüzüme yaldızlamışam ser-be-ser âb-ı zeri (Kadı Burhâneddin). Âb-ı zindegânî (zindegî): Dirilik suyu, ölümsüzlük veren su, âbıhayat. Âb-ı zülâl: Tatlı su, saf su: Nev sebîl-i Mustafâ Hân’a gel iç âb-ı zülâl (Fıtnat Hanım). Âb u dâne: Bk. ÂBUDÂNE. Âb u gil (kil):
1. Su ve toprak.
2. mec. Dünya, yeryüzü, fânî varlık, beden. Âb u havâ: Bk. ÂBUHAVA. Âb u tâb: Bk. ÂBUTAB.
● Âbî (ﺁﺑﻰ) sıf. (nispet eki ile)
1. Su ile ilgili.
2. Suda yaşayan: Mürg-ı âbîdir ki Çin bahrinde tutmuştur vatan (Hayâlî Bey).
3. Mâvi (renk).

ABBÂS BİN YEZÎD EL-BAHRÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Üçüncü asır hadîs ve fıkıh âlimi. Hâfız (yüzbin hadîs-i şerîfi râvilerin sıhhat durumları ile birlikte, ezberden bilen büyük hadîs âlimi) ve sika (güvenilir)’dır. Aslen Bahreynli olan Abbâs bin Yezîd bin Ebî Habîb’in ( radıyallahü anh ) künyesi Ebû Fadıl olup, el-Bahrânî, el-Basrî nisbet edildi. Abbâseveyh lakabıyla ma’rûf ve meşhûr oldu.

Bağdâd’da ilim tahsil etti. Hemedan, İsfehan ve Bağdâd kadılıklarında bulundu. Bulunduğu şehirlerde hadîs-i şerîf okuttu. Kitablar tasnif etti. 258 (m. 872) senesinde vefât etti.

Süfyân bin Habîb, Yahyâ bin Sa’îd el-Kettân, Süfyân bin Uyeyne, Mervan bin Muâviye, Abdüla’lâ bin Abdüla’lâ, Muâz bin Hişam, Abdülvehhâb es-Sekafî, Ziyâd bin Abdullah el-Bekâî, Muhammed bin Ca’fer Gander, Vekî’ bin Cerrah, İbni Aliyye, Beşîr bin Mufaddal, Yezîd bin Zeri’, Abdullah bin İdrîs, Ebû Amr el-Akdî’den (r.aleyhim) ders aldı. Onlardan istifâde edip, hadîs-i şerîf rivâyet etti.

İbni Mâce, İbrâhîm bin Urme, İbni Ebîd-dünyâ, Heysem bin Halef ed-Dûrî, İbni Sa’îd, Ali bin Ahmed bin Sa’îd, İsmail bin Abbâs el-Verrak, İbn-i Ebî Hatim, Kâsım bin Mûsâ bin el-Hasan bin Mûsâ el-Eşîb, Hüseyin bin İsmail el-Mehâmulî, Muhammed bin Muhammed ed-Dûrî gibi birçok âlim kendisinden hadîs-i şerîf okuyup rivâyette bulundu. Derslerinde kendi tasnif ettiği kitaplardan ve diğer âlimlerin, eserlerinden hadîs-i şerîf okutur, isteyenlere bu İlmi öğretirdi.

Talebelerinden Muhammed bin İshâk el-İsfehanî anlatır.

“Hadîs öğrenmek için Basra’ya gittim. Oranın muhaddislerinin yanına vardım, ilim tahsili için geldiğimi anlattım. Onlar bana “Abbâs bin Yezîd el-Bahrânî sizin şehrinizde mi?” diye sordular. Ben de “Evet” deyince, “Sen kendi şehrinde el-Bahrânî dururken buralarda ne arıyorsun, O’ndan öğrenmen senin için daha iyidir” dediler. Bunun üzerine dönüp O’nun talebesi oldum.”

Ebû Muhammed bin Ebî Hatim anlatır: Samarra’da Abbâs bin Yezîd’in anlattıklarından babamla beraber çok şey yazdık, İbrâhîm bin Urme de bize ondan öğrendiklerini anlattı. Kendi el yazısıyle de yazdı ve “En doğrusu budur” buyurdu. Abbâseveyh hazretlerinin ilmi çok, ameli pek-fazla idi. Devlet adamlarına emr-i ma’rûf yapar. Doğruyu gösterir, doğruyu söylemekten çekinmezdi. Zâhid ve âbid (çok ibâdet eden) olup, az şeye kanâat eder, kazancının pek azını kendisi için ayırırdı. Geri kalanını fakîr ve fukaraya sadaka olarak dağıtırdı.

Hazreti Âişe’nin rivâyet ettiği ve Abbâs bin Yezîd el-Bahrânî’nin naklettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:

“Bir kimse, mâni yok iken, üç Cum’a namazı kılmazsa, Allahü teâlâ, kalbini mühürler. Ya’nî, iyilik yapamaz olur.”

1) El-A’lâm cild-3, sh. 268

2) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 503

3) Tehzîb-üt-tehzîb cild-5, sh. 133

4) Târih-i Bağdâd cild-12, sh. 142

5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 65

ABD Kubbe Altı
|

(ﻋﺒﺪ) i. (Ar. ‘abd)
1. Kul, köle, bende: Ezelden abd-i memlûkün çerâğ-ı hâsınım zîrâ (Dâmad İbrâhim Paşa). Sen benim abd-i nâ-tüvânımsın (Muallim Nâci). Yekdiğerinin her iki dil abd ü esîri (Cenap Şahâbeddin).
2. (Allah’ın kulu olması sebebiyle) İnsan: Ey kullarına lutf u kerem edici kerîm / Göster bu abd-i kemterine râh-ı müstakîm (Hamdullah Hamdî). Hak kulundan intikāmın yine abdiyle alır / Bilmeyen ilm-i ledünnü anı abd etti sanır (Bahrî’den).
Abd kelimesiyle esmâ-i hüsnâdan bâzılarının önüne getirilerek erkek isimleri yapılır: “Abdullah, Abdülbâki, Abdülhakim, Abdülhalim, Abdülaziz, Abdülhamid, Abdülhâlik, Abdürrahim, Abdüsselâm, Abdülvehhab gibi.”
ѻ Abd-i âciz (âcizleri): Bir kimsenin kendisi için kullandığı “âciz kul, âciz köleniz” mânâsında tevâzu sözü. Abd-i atîk: Âzat edilmiş köle.
● Abdî (ﻋﺒﺪﻯ) sıf. (nispet eki ile) Kula, köleye âit.
● Abdiyye (ﻋﺒﺪﻳﻪ) sıf. Abdî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Vezâif-i abdiyye: Kula âit görevler.”

ABDULLAH BİN ABBÂS ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından. Tefsîr, hadîs, fıkh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlimdir. İsmi Abdullah bin Abbas bin Abdulmuttalib bin Haşim bin Abd-i Menaf el-Kureyşi, el-Haşîmî’dir. Babası Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) amcası Hazreti Abbas’dır. Annesi Lübabet-ül-Kübrâ binti Harisi Hilâliyye’dir. Annesi ilk müslüman olanlardandır. Babası Hazreti Abbas önceden müslüman olduğu halde gizli tutup, Mekke’nin fethinde açıklamıştır. Abdullah İbn-i Abbas, Hicretten bir kaç sene önce Mekke’de doğdu. 68 (m. 687) senesinde Taifte vefât etti.

Abdullah İbn-i Abbas doğduğunda babası onu Peygamberimize götürmüştür. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) kucağına alıp, ağzının suyundan parmağına alıp, Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) damağına sürdü ve “Allahım onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret.” diyerek duâ etti. Bu duâ bereketiyle ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına giderdi. Teyzesi Meymûne binti Haris ( radıyallahü anha ) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zevcesi olduğu için bu sebeple de çok kerre Peygamberimizin evine gidip gelmiştir. Bazı geceler de orada kalırdı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) abdest suyunu hazırlamış, birlikte namaz kılmıştır. Namaz kılmayı abdest almayı bizzat Peygamberimizden görerek öğrenmiştir. Bir defasında Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) mübârek elini Abdullah İbn-i Abbas’ın başına koyarak şöyle duâ etmiştir:“Allahım bütün ilim ve hikmeti bu başa ver. Onları te’vil ve tefsîr edebilsin.” Bir başka gün de mübârek elini onun göğsü üzerine koyup, “Allahın insan oğluna ihsân ettiğin her ilim ve her hikmet bu güzel göğüste toplansın.” buyurmuştur.

Abdullah İbn-i Abbas henüz küçük yaşta iken Peygamber efendimizi sık sık görüp, nübüvvet kaynağından feyz almıştır. Peygamberimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra Abdullah İbn-i Abbas ailesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kalmıştır. Mekke’nin fethinden sonra Medine’ye hicret etmiştir. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekâsı, çabuk kavrayışlılığı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) zamanında Kur’ân-ı kerîmin bir kısmını ezberlemişti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) vefât ettiği sırada Abdullah İbn-i Abbas 13 veya 15 yaşında bulunuyordu. Bundan sonra Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberleyip, Übey bin Ka’b’a ( radıyallahü anh ) ve Zeyd bin Sâbit’e ( radıyallahü anh ) ezberini arz edip, dinletmiştir. Yine bu sırada Eshâb-ı kiramın büyüklerinin meclisinde bulunmuştur. Hazreti Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, Onun Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) aldığı ilme, feyze ve marifete kavuştu.

Hazreti Ömer, Onu ilim meclisinde bulundurur, dâima ilme teşvik ederdi. Böylece henüz daha gençlik çağında ilimde yüksek dereceye ulaşmıştır. Hazreti Ebû Bekir’in halifeliği sırasında ilim öğrenmekle meşgûl oldu. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde ayrıca şiir ve edebiyat gibi diğer mevzûlarda çok iyi bir şekilde yetişmiştir. Hazreti Ömer’in ve Hazreti Osman’ın halifelikleri sırasında müftülük yapmış, fetvâ vermiştir. Hazreti Ömer zor meselelerin ona sorulmasını ve alınan cevabın kendisine bildirilmesini istemiştir.

Abdullah İbn-i Abbas, kendisine sorulan meseleleri çok isâbetli bir şekilde cevaplandırmıştır. Hiç bir meselede tereddüte düşmemiştir. Sorulan meselelere cevap verirken önce Kur’ân-ı kerîme bakar açıkça bulamazsa, Hazreti Ebû Bekir’in ve sonra Hazreti Ömer’in o husûsta verdikleri hükümleri araştırırdı. Bunlarda da bulamazsa kendi ictihâdıyla cevap verirdi. Kendisine havale edilen meselelere gayet açık ve isâbetli cevaplar vermesiyle meşhûr olmuştur. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda müracaat eden oluyordu. Suâl sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle gelenleri ellişer kişilik grublar halinde yanına alıp meselelerine cevap verirdi.

Hazreti Osman devrinde de fetvâ vermeye devam etmiştir. O sırada yapılan Afrika seferine katılmıştır. Bu seferde İslâm Ordusu adına kendisine elçilik vazîfesi verilmiştir. Afrika’da hükümdârlık eden Cercis ile görüşmüştür. Cercis ve adamları onun aklını, zekâsını, fikri kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardır. Onun hakkında “Bu Arapların mütebahhir (en derin) âlimidir” demişlerdir. Hazreti Osman’ın emriyle yerine hac emirliği yapmıştır. Bu hac emirliğinden döndüğünde Hazreti Osman şehîd edilmişti. Hazreti Ali’nin halifeliği sırasında Basra vâliliği yapmıştır. Daha sonra Mekke’ye yerleşmiştir.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) Eshâb-ı kiram arasında ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Çünkü o daha küçük yaşta Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanında bulunup, feyz almıştır. Daha sonra Eshâb-ı kiramın en üstünlerinin meclisinde bulunup, ilim öğrenmiştir. Çalışmaları son derece muntazam olup, belli bir plân dahilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riâyet ederdi.

Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve diğer Eshâb tarafından çok iltifât görmüştür. Bu iltifâtlar karşısında asla hâlini değiştirmemiş hep tevâzu göstermiştir. Çok meth edildiği zaman “Bana bu ni’meti ihsân eden Allahü teâlâdır. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) benim için duâ etti. İlim ve hikmet niyazında bulundu.” buyurmuştur. Abdullah İbn-i Abbas, bilhassa Kur’ân-ı kerîm’in tefsîri ve âyet-i kerîmelerin izahında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı ona “Tercüman-ül-Kur’ân” lakabı verilmiştir.

İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) onun hakkında “O Sultan-ül-Müfessirîn’dir” buyurdu. İlminin genişliğinden dolayı “Hibril Ümme (Ümmetin Âlimi) ve Bahr (deniz), (ilimde derya) ismi verilmiştir. Hadîs ilminde de derin bilgisi vardı. Peygamber efendimizden 1660 kadar hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Fıkh ilminin temel direklerindendir. Fetvâları ciltler dolduracak kadar çoktur. Fetvâları fıkıh ilminin en kuvvetli temellerinden olup, Mekke’de yetişen fukaha onun vasıtasıyla yetişmiştir. Ya doğrudan ders alarak veya dolaylı olarak onun ilminden istifâde etmişlerdir. Abdullah İbn-i Abbas fıkıh ilminin en mühim bir kolu olan feraiz (mîrâs) hukuku ilminde yüksek derecede idi.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) Kur’ân-ı kerîm hakkındaki ilmini isteyen ve soranlara öğretirdi. Bir âyet-i kerîmeyi anlayamayan veya bir müşkili olan kimse ona müracaat edip, sorardı. O da bunlara tatmin edinceye kadar izahat yaparak cevaplandırırdı. Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin bir araya toplanmasında ve neşrinde çok, hizmetleri olmuştur. İslâm âlimleri tefsîr kitaplarını onun rivâyetleriyle süslemişlerdir. Abdullah İbn-i Abbas’ın müstakil bir tefsîr kitabı yoktur. Tefsîre dair muhtelif rivâyetleri vardır. Garîb-ül-Kur’ân hakkındaki izahları ona dayanmaktadır.

Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) nakledile gelen rivâyetlerinden bir kısmını Furuzâbadi “Tenvir-ül-Mikyas Tefsîr-i İbn-i Abbas” adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsîre dair rivâyetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir. Bunlardan en meşhûrları şunlardır:

1- Sa’îd İbn-i Zübeyr tariki, 2- Mücâhid bin Cebir tariki, 3- İkrime (Mevla İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) tariki, 4-Ali bin Ebî Talha el-Hâşimî tariki, 5- Kays tariki, bu zat Atâ bin es-Saib’den, o da Sa’îd bin Cübeyr’den, o da Abdullah İbn-i Abbas’dan ( radıyallahü anh ) rivâyet etmiştir. Bu tarik İmâm-ı Buhârî ve İmâm-ı Müslimin şartlarına uygun olup, sahihtir. 6- Ebû İshâk tariki, 7- Dahhak tariki.

Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) bir ders halkası vardı, ilim öğrenmek üzere çok kimse onun etrâfında toplanmıştır. Onun derslerinde her ilim okutulurdu. Tabiînden Ebû Sâlih ( radıyallahü anh ) “İbn-i Abbas’ın ilim meclisi ile bütün Kureyş iftihar etse değer.” demiştir. Onun derslerinde tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinden başka lisan, şiir, edebiyat, tahrir gibi mevzûlar işlenirdi. Bütün bu mevzûlarda derin ilme sahipti. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri üzerinde ders verirken herkesi doyuracak şekilde izahlar yapardı. Din husûsunda sorulan her soruya geniş cevap verir, her meseleyi açıklardı. Müstakil derslerden başka namazlardan sonra va’z u nasîhat yapar, hutbeler okurdu. Ömrünün sonuna doğru Mekke’de yerleştiği sırada da uzaktan, yakından çok kimse yanına gelerek onu ziyâret edip, derslerini dinlerlerdi, İslâm devletinin sınırları genişleyince çeşitli beldelere seyahat yapmıştır. Buralarda Arapça bilmeyen müslümanlara tercümanlar vasıtasıyla va’z ve nasihatler yapmıştır.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) çok âlim yetiştirmiştir. Ondan ilim. Öğrenen ve hadîs-i şerîf rivâyet eden pekçok âlimden bir kısmı şunlardır: Kendi oğulları Muhammed bin Abdullah, Ali bin Abdullah, kardeşlerinin oğulları Abdullah bin Ubeydullah, Abdullah bin Ma’bed, Abdullah bin Ömer, Şa’be bin Hakem, Merved bin Mahreme, Ebu’l Tufeyl, Ebû İmame bin Sehl, Sa’îd bin Müseyyeb ve diğer âlimler.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) Peygamberimizden bizzat işiterek hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ayrıca babası Hazreti Abbas’tan, annesinden, Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Osman’dan, Hazreti Ali’den, Hazreti Abdurrahmân bin Avf’dan Hazreti Muaz bin Cebel’den, Hazreti Ebû Zer Gıfârî’den ve diğer bir çok sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyetleri Kütüb’üs-Sittede (altı hadîs kitabı) yer almaktadır.

Abdullah İbn-i Abbas, hicretin 68. senesinde ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Cenâze namazını Hazreti Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanifiyye ( radıyallahü anh ) kıldırdı ve “Bu gün bu ümmetin en Rabbânî âlimi vefât etti” buyurdu. Onun vefâtı müslümanları çok üzdü.

Uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zât idi. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlama sebebiyle yanaklarında gözyaşlarının bıraktığı izler görünürdü. Ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:

“Allah gözlerimden görme nûrunu aldıysa,
Dilimde ve kalbimde o nûr devam ediyor.”

Peygamber efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler şunlardır:

“Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur ve Kur’ân-ı kerîm’in anahtarı besmeledir.”

“Ölünün mezardaki hali, imdâd diye bağıran denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden arkadaşından gelecek bir duâyı gözler. Kendisine bir duâ gelince, dünyânın hepsi kendisine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşayanların duâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de ölülere hediyesi, onlar için duâ ve istiğfar etmektir.”

“Allahü teâlâ’nın size verdiği sayısız ni’metler için Onu seviniz. Beni de Allahü teâlâyı sevdiğiniz için seviniz.”

“Beş şeyden önce beş şeyi fırsat ve ganîmet bil. İhtiyârlık gelmeden gençliği, hastalık gelmeden sıhhati, yoksulluk gelmeden zenginliği, meşgûliyyet gelmeden rahatı ve ölüm gelmeden hayatı, ganîmet bil!”

“Öğretiniz, müjdeleyiniz, güçleştirmeyiniz.”

“Ümmetimden iki sınıf düzgün olursa bütün insanlar düzgün olur. Bunlar bozulursa insanlar da bozulur. Bu iki sınıf âmirler ve âlimlerdir.”

“Kur’ân-ı kerîmi kendi arzusuna (görüşüne) göre tefsîr eden Cehennemdeki yerine hazırlansın.”

“Tevbe ve istiğfara devam eden kimseye Allahü teâlâ her sıkıntıdan bir kurtuluş ve her darlıktan bir genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.”

“Sirkenin balı bozduğu gibi kötü ahlâk da ameli bozar.”

“İşitmek görmek gibi değildir.”

“Kızdığın zaman sükût et.”

“İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister. Karnını (ağzını) ancak bir avuç toprak doldurur. Allahü teâlâ tevbe edenlerin tevbesini kabûl eder.”

“Bid’at sahibi bid’at işlemekten vazgeçmedikçe Allahü teâlâ onun hiç bir ibadetini kabûl etmez.”

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) buyurdular ki:

“Dağlar dahi birbirine karşı azsa, azgın cezasını bulacaktır” ve “İçinde haram olanın, ya’ni haram yiyenin namazını Allahü teâlâ kabûl etmez.”

“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.”

“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar herşey onun için Allahü teâlâdan mağfiret diler.”

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) misvak kullanmak husûsunda bize öyle emirler verirdi ki, bu husûsta bir âyet nâzil olacağını zannederdik.”

“Her binanın bir temeli vardır, İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır.”

“Zengine ikram edip, fakîre ihânet eden mel’ûndur.”

“Kıyâmet günü Cennete ilk davet edilecek olanlar her halükârda Allahü teâlâya hamd edenlerdir.”

“Ey çok günah işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, emîn olma. Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu halin, günahların en büyüğüdür. Bir hatalı işde başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatadan daha büyüktür. İşleyeceğin bir yanlış işin fırsatını kaçırınca, üzüntü duyarsın. Halbuki bu üzüntün, o hatâdan daha tehlikelidir. Sen hatâdasın. Allahü teâlâ seni dâima görmektedir. Bu görüş kalbini titretmez. Bu halin, yaptığın hatâdan daha fenâdır..”

“Sabır üç çeşittir. Birincisi farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek. Bunun üçyüz derece sevâbı vardır. İkincisi haramlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma husûsunda sabır. Bunun altıyüz derece sevâbı vardır. Üçüncüsü ilk sarsıntıda, musibetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun dokuzyüz derece fazîleti vardır.”

Mücâhid bin Cebir ( radıyallahü anh ) Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Beş hafif şey var ki, bunlar eğerlenmiş ve binmek için bekletilen bir arab atından (en kıymetli şeyden) benim için daha sevimlidir.” “Üzerine gerekmeyen ve sana faydası dokunmayan şeyler hakkında konuşma; çünkü bu fuzûlî bir iştir, zararından da emîn değilsin. Yerini bulmadıkça lüzumlu olan sözü de konuşma. Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider. Ne halim (yumuşak) ne de sefîh, ahmak kimselerle mücadele etme. Çünkü halim kalbinden sana buğz eder. Ahmak ve âdi kimseler dili ile sana eziyyet ederler. Tanıdığın kimse yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an. Sen af edilmeni istediğin husûslarda, onu da afv et. Kardeşinin sana ne şekilde muâmele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muâmele et. Suçlu olarak yakalanıp ihsân ile mükâfat görenin ameli gibi amel et.”

1) El-A’lâm cild-4, sh. 95

2) Hilyet-ül-evliyâ, cild-1, sh. 314

3) El-İsâbe cild-2, sh. 330

4) El-İstiâb cild-2, sh. 350

5) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-2, sh. 365

6) Eshâb-ı Kirâm sh. 177

7) Tehzîb-üt-tehzîb cild-4, sh. 276

8) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 975

9) Kâmûs-ul-a’lâm cild-4, sh. 3103

10) Tezkiret-ül-Huffâz cild-1, sh. 141

11) İzâlet-ül-hafâ cild-1, sh. 295

ABDULLAH BİN ABDÜLMÜ’MİN EL-VÂSITÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Kırâat âlimi. İsmi, Abdullah bin Abdülmü’min bin el-Vecîh bin Abdullah bin Ali bin Mübârek et-Tâcir el-Vâsıtî olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. Lakabı ise Tâcüddîn ve Necmüddîn’dir. 671 (m. 1273) senesinde Vâsıt’da doğdu. 740 (m. 1340) senesi Şevval ayında Bağdad’da vefât etti.

Kur’ân-ı kerîmin okunuşu ile ilgili olan kırâat ilmini birçok zâttan öğrendi. Çok yerler dolaştı. Dımeşk’de; el-İmâd Ahmed bin el-Mahrûk, Şeyh Ali Harîm, Ali İbni Gazâl’dan, Kâhire’de; et-Takî es-Sâig ve başkalarından öğrendi. Şam, Mekke-i mükerreme, Cezîretü Kays, Hürmüz, Bahreyn, Basra, Vâsıt ve Bağdad’da ve başka yerlerdeki âlimlerin arasında, kırâat ilminde en önde olan idi.

Ez-Zehebî Tabakâtında onun hakkında: “Abdullah el-Vâsıtî, kırâat ilmine çok önem verdi. Kendisinden; el-İzz Hasen el-Askerî ve başka bir çok âlim kırâat ilmini öğrendi. Onun Kırâati aşere hakkında yazmış olduğu “El-Kifâye” isimli kitabını büyük âlim el-Bürhân el-Ca’burî çok medh ve sena etti” demektedir.

İbn-i Râfî ise onun hakkında: “Abdullah el-Vâsıtî bizim yanımıza geldi El-Vânî ve ed-Debbûsî’den hadîs-i şerîf dinledi. Bir çok zâttan hadîs-i şerîf rivâyet etti” demektedir.

El-Berzâlî de onun hakkında şöyle demektedir: “Abdullah el-Vâsıtî, kırâat ilminin bir kısmını Hureym diye tanınan Ali bin Abdülkerîm’den, en-Necm bin Gazâl ve kardeşi el-İmâd Ahmed bin el-Mahrûk’dan okudu. Nahiv (gramer) ilmini Basra’da İbn-i Muallim’den öğrendi. 720 (m. 1320) senesinde hacca gitti. Kırâat ilmine dâir birçok eser yazdı.”

Abdullah el-Vâsıtî’nin bir kitabının ön sözüne yazdığı kırâat husûsundaki kaside özetle şöyledir: “Eserimi yazmaya Allahü teâlâya hamd ve sena ederek başladım. Bütün varlıkların yaratıcısı, yoktan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. O büyüktür. Birdir. Samed’dir (her yaratığın muhtaç bulunduğu eksiksiz bir yaratıcıdır), Semî’dir (Allahü teâlâ işitir. Vasıtasız, ortamsız olarak işitir. İşitmesi kulların işitmesine benzemez). Basîr’dir (Allahü teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız olarak, gizli ve aşikâr olan herşeyi görür). Bâkî’dir (Allahü teâlâ, hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhal olduğu gibi zât ve sıfatları için de yokluk muhaldir). Mütekellim’dir (Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, sesler ve dil ile değildir. Kur’ân-ı kerîm onun kelâmıdır). Âlim’dir (Allahü teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi yarattığı varlıkların bilmesi gibi değildir. Bilmesinde değişiklik olmaz). Ezelî ve ebedidir. Mürîd’dir (Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Herşey onun dilemesi ile olur. İrâdesine engel olacak hiç bir kuvvet yoktur). Kâdir’dir (Allahü teâlânın gücü her şeye yeticidir. Hiçbir şey O’na güç gelmez).”

Abdullah el-Vâsıtî birçok eserler yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1-Tuhfet-ül-Berara fî nesr-il-kifâyet-il-muharrati fil-kırâat-il-aşere, 2-El-Kenzü fil-Kırâat-il-aşere olup, el-Kifâye alâ tarîk-iş-Şâtıbiyye ismini verdi. 3- Ravdat-ül-ezhâr Binyüzelliüç beyitlik bir eserdir. 4- El-Muhtâr fil-kırâat, 5- Tuhfet-ül-ihvân fî meârib-il-Kur’ân, 6- Mukaddimetün fin-nahv.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 79

2) Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 270

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 464

ABDULLAH BİN KESÎR (İMÂM-I İBNİ KESÎR) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tabiîn devrinde Mekke’de yetişen meşhûr kırâat âlimlerinden. Allahü teâlâ’nın kelâmı olan Kur’ân-ı kerîmin kırâatini (okunuşunu), Peygamberimizin okuduğu gibi bildiren âlimlerin ikincisi. Adı, Abdullah bin Kesir bin Muttalib’dir. Künyesi, Ebû Sa’îd veya Ebû Muhammed’dir. Ebû Bekir veya Ebu’s-Salt künyeleri de vardır. “Dârî” lakabı ile tanınmıştır. Dârî denmesinin sebebi, önce attâr idi, yani güzel kokular satardı. Araplar, attâra Dârî derler. Bahreyn’de bulunan ve Dârîn denen, koku getirilen bir yerin adıdır. Başka rivâyetler de bildirildi. Ailesi aslen İranlıdır. Kisrâ, babalarını gemilerle Yemen’in San’a şehrine göndermişti. Habeşlilerin, kendilerini buradan çıkarması üzerine Mekke’ye göç etmişlerdir.

İmam-ı İbn-i Kesir, 45 (m 665) yılında Mekke’de doğdu.. Orada, Eshâb-ı kiramın ve Tâbiîn’in büyüklerinden Abdullah bin Zübeyr, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-ı Ensârî, Enes bin Mâlik, Mücâhid bin Cebr ve Abdullah İbn-i Abbâs’ın kölesi Derbâs’a yetişip onlardan ilim aldı, hepsinden rivâyette bulundu. Kur’ân-ı kerîm’in kırâatini arz yolu ile Abdullah bin Sâib’den aldı. Yani, başından sonuna kadar ona okuyup hatim etti. Abdullah bin Sâib de, Übeyy bin Ka’b’den, O da, Hazreti Ömer bin Hattâb’dan kırâat ettiler. Bu okuyuş Zeyd bin Sabit ve Abdullah bin Abbâs gibi Eshâb-ı kiram vasıtası ile Peygamber efendimizden bildirilmiştir.

İslâmî ilimlerden biri de, kırâat ilmidir. Bu ilim sayesinde, Kur’ân-ı kerîmin okunuşu değiştirilmekten ve bozulmaktan korunmuştur. İmâm-ı İbn-i Kesir ve diğer kırâat âlimleri Kur’ân-ı kerîmin okunuşunu zabt husûsunda çok büyük itinâ ve ihtimâm göstermişler, Peygamberimizin okuduğu şekilde müslümanlara ta’lim etmişler, öğretmişlerdir. Eshâb-ı kiramın ve diğer büyük kırâat imamlarının, akıllara şaşkınlık verecek derecedeki himmetleri, gayretli çalışmaları sayesinde Kur’ân-ı kerîmin Peygamberimizin kırâat ettiği şekil üzere okunması husûsu, gayet sağlam ve esaslı bir sûretle zâbt olunarak emniyet altına alınmış ve nesilden nesile intikal ederek zamanımıza kadar hiç bir değişikliğe uğramadan gelmiştir. Bu okunuş şekli, inşaallah kıyâmete kadar böyle devam edecektir.

İmâm-ı İbn-i Kesir, çok güzel Kur’ân-ı kerîm okurdu. Sesinin güzelliği ve kırâat bilgisinin yüksekliği sebebiyle okurken her kelimenin, her harfinin hakkını verirdi. Kur’ân-ı kerîmin belagat ve fesahatini, yüksek mânâsını canlandırmak husûsunda öyle güzel bir edası, öyle bir okuyuş tarzı vardı ki, zamanındaki insanlar arasında eşine çok az rastlanırdı. O, Mekke halkının ilimde önderi ve her zaman insanların, Kur’ân-ı kerîmin okunmasını öğrenmek için yanında toplanmaktan vazgeçmediği imamları idi.

İbn-i Kesir, çok belîğ ve fasîh konuşurdu. Hitâbeti çok kuvvetli idi. Sözlerindeki te’sîr çoktu. Beyaz sakallı, uzun boylu iri vücutlu olup, gözleri ve yüzü çok güzeldi. Tatlı esmer bir rengi vardı. Sakalını kına ile boyardı. Hâlinde sükûnet ve vakar alâmetleri görünürdü. İlmi ve fazîleti çoktu. Birçok kimse, kendisinden ilim alıp kırâat ve hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuşlardır. Bundan kırâat rivâyetinde bulunan iki râvisi vardı. İmâm-ı Kunbul ve İmâm-ı Bezzî...

İmâm-ı İbn-i Kesîr’in birinci râvîsi Kunbul’un adı, Muhammed bin Abdurrahmân bin Hâlid bin Muhammed el-Mahzûmî’dir. Künyesi Ebû Ömer, lakabı Kunbul’dur. 195 (m. 810) yılında Mekke’de doğdu ve 291 (m. 903)’de orada vefât etti. Hicaz bölgesindeki kırâat âlimlerinin üstadı, hocası idi. Kur’ân-ı kerîmin kırâatini arz yolu ile Ahmed bin Muhammed bin Avn-ı Nebâl’den almıştır. Kendisini Mekke-i Mükerreme’de kırâat için halef bırakan da O’dur. Daha başka birçok âlimden Kur’ân-ı kerîmin kırâatini öğrendi. İbn-i Kesîr’den bildirilen kırâati de, senet vasıtası ile rivâyet etmiştir. Zira o Kavvâs’tan o da Kast’dan, o da İbn-i Kesîr’den rivâyet eder. Hicaz bölgesinde Kur’ân-ı kerîm kırâati Kunbul’a dayanır. Her taraftan her şehir ve memleketten küçük ve büyük çok talebe, Allahü teâlânın kelâmını okumak, öğrenmek ve ezberlemek için ona gelir hizmetinde bulunarak yüksek derecelere kavuşurlardı. Ebû Abdullah-ı Kussâ diyor ki: “İmâm-ı Kunbul, Mekke’de büyük vazîfeyi üzerine almış bulunuyordu. Çünkü bu hizmet, elbette hayır, iyilik ve fazîlet sahiplerinden birine verilirdi. Böylece yaptığı iş ve ona âit hükümler doğru ve sağlam olurdu. Kunbul’de, zamanında ilim, fazîlet ve iyiliklerin hepsini kendisinde toplamış çok istifâdeli bir imam ve âlim olduğundan, Mekke’de bu kırâat işine ehil olarak, bu hizmeti ona vermişlerdir, İmâm-ı Zehebî diyor ki: “Bu hizmete başlaması, ömrünün ortalarında idi. Hizmette güzel bir yol takib etmesi ve yüksek bir ahlâkı vardı. Yaşlılığı sebebiyle bu hizmetlerini ölümünden yedi veya on sene evvel bıraktı. 291 (m. 903) yılında vefât etti.” Ona Kunbul lakabının verilmesinin sebepleri ihtilaflıdır. Bazıları ismi olduğunu bildirdiler. Bazıları da, Mekke’de sakinlerine “Kanâbil” (Kunbuller) denen bir evdendir, dediler. Bazıları da, ineklerde bir hastalık vardır. O hastalığın ilacının adına Kunbîl denir. Eczacılar bunu bilmektedirler. Kendisinde de böyle bir hastalık bulunduğundan, bu ilacı kullanması sebebiyle onunla tanınıp sonra kısaltılarak uzatan (y) harfi kaldırılıp kısaca “Kunbul” denmiştir, dediler. İmâm-ı Kunbul’un bildirdiği kırâat, İbn-i Mücâhid ve İbn-i Şenbûz tariki ile bildirilmiştir.

İmâm-ı İbn-i Kesîr’in ikinci râvisi Bezzî’nin adı, Ahmed bin Muhammed bin Abdullah bin Kasem bin Nâfi’ bin Ebû Bezzî’dir. Mekke’deki kırâat imamlarından olup, Mescid-i Haramın müezzini idi. 170 (m. 786) yılında doğdu ve 250 (m. 864)’de vefât etti. İlmi sağlam, bilgisi kuvvetli bir imâm idi. Babasından, Abdullah bin Ziyâddan, İkrime bin Süleymân’dan ve Veheb bin Vâdıha’dan kırâat etmiştir. Ondan da çok kimseler Kur’ân-ı kerîmin kırâatini öğrenip rivâyet etmişlerdir. İbn-i Kesîr’den bildirilen kırâati, senet vasıtası ile rivâyet etmiştir. Zîra İmâm-ı Bezzi, İkrime’den, o da Kast’dan, o da İbn-i Kesir’den rivâyet etti. Bezzî, bez yani kumaş satan kimse demektir. Başka, rivâyetler de vardır. İmâm-ı Bezzî’nin kırâati, Ebû Rebî’a ve İbnü’l-Habbâb tariki ile rivâyet edilmiştir.

1) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 15, 16, 30

2) El-Burhân fî ulum-ü-Kur’ân cild-1, sh. 327

3) Bûdur-üz-zâhire sh. 6

4) Menâhil-ül-irfan cild-1, sh. 45

ABDULLAH BİN MAHMÛD (MECDÜDDÎN-İ MÛSULÎ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Abdullah bin Mahmûd bin Mevdûd bin Mahmûd el-Mûsulî’dir. Künyesi Ebü’l-Fadl olup, “Mecdüddîn-i Mûsulî” diye meşhûr oldu. 599 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu, ilim tahsiline, önce babasından ilim alarak başladı. Sonra Şam’a giderek Cemâlüddîn-i Husayrî’den de ilim tahsil etti. Yaşadığı devirde, fıkıh ve usûl ilimlerindeki âlimlerin en büyüğü oldu. Kendisine bir mes’ele hakkında fetvâ sorulduğunda, fıkıh mes’elelerinin hepsi ezberinde olduğundan ve bütün inceliklerine vâkıf olduğundan, delîlleri araştırıp bakmağa ihtiyâcı kalmaksızın hemen cevap verirdi. Bir müddet Kûfe kadılığı (hâkimliği) yaptı. Sonra bu vazîfeden alındı. Daha sonra Bağdad’a gidip, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin kabri yanında ders okutmağa başladı. Vefâtına kadar, fetvâ verip ders okuttu. “Muhtâr” ve bunun şerhi olan “İhtiyâr” kitapları meşhûrdur. 683 (m. 1284) senesi Muharrem ayının ondokuzuncu günü vefât etti.

Abdullah bin Mahmûd, Hanefî fakîhlerinin altıncı tabakası olan “Eshâb-ı Temyîz”dendir. [İbn-i Âbidîn’in ve Türkçe “Mecmû’a-i Zühdiyye”nin önsözlerinde ve şeyh-ül-İslâm Kemâl Paşazâde Ahmed bin Süleymân efendinin “Vakfunniyât” kitabında diyor ki; “Fıkıh âlimleri, yedi tabaka, yedi derecedir. En yüksek derecesi, dinde müctehid olanlardır. Bunlara “Mutlak müctehid” denir. Dört mezheb imamları böyledir, ikinci tabaka “Mezhebde müctehid” denilen büyük âlimlerdir. Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed Şeybânî ve İmâm-ı a’zamın diğer talebeleri böyledir. Bunlar, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin koymuş olduğu usûl ve kaidelere uyarak delîllerden ahkâm çıkarırlar. Çıkardıkları hükümlerden ba’zıları, İmâm-ı a’zamın çıkarmış olduğu hükümlere uymayabilir. Bunlara da “Mezhebde müctehid” denildiği “Mîzân-ül-kübrâ” kitabının onyedinci sahifesinde yazılıdır. Üçüncü tabaka, “Mes’elelerde müctehid” olan âlimlerdir. Bunlar, ortaya yeni çıkan mes’elelerin hükümlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükümlerin, ilk iki tabakanın hükümlerine uygun olmaları lâzımdır. Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvâni, Şems-ül-eimme Serahsî, Pezdevî, Kâdı Hân ve benzerleri olan derin âlimler, üçüncü tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlimler müctehid değildir. “Mukallid”dirler. Meselâ dördüncü tabakadaki, “Eshâb-ı tahrîc” denilen âlimler, ictihâd yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak, bir ma’nâsını seçen Ebû Bekr Ahmed Râzî bunlardandır. 370 (m. 981)’de Bağdad’da vefât etmiştir. Fıkıh âlimlerinin beşinci tabakası “Eshâb-ı tercih”dir. Kendilerine gelmiş olan çeşitli haberler arasından, sahih, evlâ olanları seçerler. Kudûrî ve “Hidâye” sahibi Burhâneddîn Mergınânî bunlardandır. Altıncı tabaka, “Eshâb-ı temyiz” olup, kâvî hükümleri za’îf olanlardan, zâhir haberleri nâdir haberlerden ayıran mukallîd âlimlerdir. “Kenz”, “Muhtâr” ve “İhtiyâr”, “Vikâye” ve “Mecmâ’ul-Bahreyn” kitaplarının sahipleri bunlardandır. Bunların kitaplarında merdûd ve za’îf rivâyetler yoktur. Yedinci tabaka, yukarıda bildirilen hizmetleri yapamıyan, ancak önceki tabakaların kitaplarından doğru olarak nakl yapabilen, onları bildiren “Mukallid”lerdir. [“Tahtâvî” ve “Dürr-ül-muhtâr” ve “İbn-i Âbidîn”in bunlardan olduğu. “Mecmû’a-i Zühdiyye”de yazılıdır.] Altıncı tabakadan âlimler, kıyâmete kadar bulunacaklar, hakkı bâtıldan ayıracaklardır. “Ümmetimden hak üzere olan âlimler, kıyâmete kadar bulunacaktır” hadîs-i şerîfi, bunu haber vermektedir.]

Sem’ânî diyor ki; “Mecdüddîn-i Mûsulî’nin “Muhtâr” ve “İhtiyâr” kitapları her tarafa yayıldı. Bu iki kitap, fakîhlerin yanında mu’teber eserler olup. “Muhtâr” kitabı, sonra gelen âlimlerin çok i’timâd ettiği dört kitabın içindedir. Bunlar; “Muhtâr”, “Kenz”, “Vikâye” ve “Mecmâ’ul-bahreyn”dir.”

Mecdüddîn-i Mûsulî, “İhtiyâr” kitabında diyor ki; “Nikâh”, evlenmek için yapılan akd, ya’nî sözleşme demektir.

Kur’ân-ı kerîm, nikâh yapmağı emretmektedir. Nisa sûresinin üçüncü âyetinde meâlen; “Helâl olan kadınlardan nikâh ediniz!” buyuruldu. Yirmiüçüncü âyetinde meâlen; “Onları, sahiblerinin izni ile nikâh ediniz” ve Nûr sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen; “Zevci olmıyanları nikâh edin!” buyuruldu. Hadîs-i şerîfte de; “Nikâh, ancak şâhidlerle olur” ve “Nikahlanın, çoğalın! Kıyâmet günü, ümmetlere karşı sizinle övüneceğim” ve “Nikâh yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi terkeden, benden değildir” buyuruldu. Âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve icmâ’-ı ümmet, nikâhın meşrû olduğunu, ibâdet olduğunu bildiriyorlar. Nikâh yapmak, sünnet-i müekkededir. Ba’zan farz olur. Zulüm, işkence yapmak korkusu olunca mekrûh olur. Nikâh, iki kişinin mazi (geçmiş zaman) olarak söylemeleri ile veya birinin mâzî, diğerinin muzârî (Şimdiki veya gelecek zaman) kelimeleri ile söylemesi ile yapılır. Meselâ, beni zevceliğe (hanımlığa) al deyince, seni zevceliğe aldım demekle olur. Hanefî mezhebine göre, müslümanların nikâhında iki müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şâhid olarak bulunmaları lâzımdır. Müslümanın zımmî kadını nikâh ederken, iki şahidin de zımmî olmaları caizdir.

Bir erkeğin: annelerini, kızlarını, kız kardeşlerini, halalarını, teyzelerini, kardeşinin kızlarını nikâh etmesi ebedî haramdır. Nesebden haram olan bu yedi kadın, süt ile olduklarında da haramdırlar. Kayın vâlideyi ve gelini ve üvey kızı ve üvey anneyi nikâh etmek de ebedî haramdır. Müslüman erkeğin, Ehl-i kitâb olan kadını, ya’nî yahudi ve hıristiyan dininde olan kadını nikâh etmesi caizdir. Başka kâfir kadınla ve mürted olmuş kadınla evlenmesi caiz değildir.. Müslüman kadının, hiçbir kâfirle evlenmesi caiz değildir. Sapık yolda olanların yaptıkları “Mut’a nikâhı” ve para ile “Muvakkat nikâh” (ya’nî metres tutmak; haramdır. Nikâhda, kadınların sözü mu’teberdir. Ya’nî, âkil baliğ kadının, kendini nikâh etmesi ve başkasının velîsi, vekîli olunca, onu nikâh etmesi veya kendini nikâh etmesi için birini vekîl etmesi yahut başkasının kendisini nikâh etmiş olduğunu anlayınca, izin vermesi, hep caizdir. Bâliga olan bâkire kızı nikahlamak için zorlamak caiz değildir. Velîsi, belli kimseye nikâh yapılması için bundan izin istemelidir. Cevap vermez veya gülerse, yahut sessiz ağlarsa, izin sayılır.”

“İhtiyar” kitabının sahibi diyor ki; “Tesbih (Sübhânallah), tahmîd (Elhamdülillah), tekbîr (Allahü ekber), Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve fıkıh kitabı okumak sevâbtır. Ahzâb sûresinin otuzbeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlâyı çok zikr eden erkeklerin ve kadınların günahları affolur ve çok sevâb verilir” buyuruldu. Tüccârların, malını müşteriye gösterirken, bunları okuması ve Kelime-i tevhîd, salevât okuması günahtır. Bunları para kazanmağa âlet etmek olur.”

“İhtiyar” kitabında, hîbeyi anlatırken diyor ki;

Hîbe, hediyye vermek, ya’nî karşılıksız temlik, bağışlamak demektir. Bağış sahibleri verdim der. Bağış alan (veya vekîlleri)’de aldım der ve sözleşilen yerde veya sonra, hîbeyi yapanın izni ile kabz eder. Ya’nî teslim alır. Kabzdan önce, îcâb veya kabûlden vaz geçebilir. Bu îcâb ve kabûl ve kabz işlemleri yapılınca, bağış, bağışlananın mülkü olur. Küçük çocuğa yapılan bağışı, kendisi, anası veya velîsi kabz edebilir. Taksimi mümkün olmıyan malı hîbe etmek caizdir. Mal hîbe olunur. Menfaat hîbe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yâ’nî kullanılmasını hîbe etmeğe (Âriyet) denir. Bu mal, kullananın elinde emânet olur. Evi, oturmak için âriyet vermek caizdir. Taksimi mümkün olan malın parçası, taksimden sonra hîbe olunur. Binanın parçası, ağaçdaki meyve ve tarladaki ekin böyledir, İki kişinin ortaklaşa mâlik oldukları bir malı (meselâ bir evi), bir kişiye hîbe etmeleri caizdir. Bir kişinin (bir malı), iki (veya daha fazla) kişiye hîbe etmesi caiz olmaz. (Taksimi mümkün ise, ayırıp, parçalarını herbirine ayrı ayrı vermelidir.) Bir malın iki fakire sadaka verilmesi caizdir. Fakire hîbe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen hîbe olur. Mahrem akrabası veya nikâhlısı olmıyan kimseye hîbe edilen malı geri almak caizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve kabz edilmiş ise, verilen şey çoğalmış ise, yahut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise geri alınamaz. Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebatın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin mikdârının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mâni olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmiyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hîbe etmek caizdir. Karşılığı kabzdan önce herhangi biri vaz geçebilir. Kabz edildikten sonra, ancak ikisinin rızâsı ile vaz geçilebilir. Birisine “Ölünceye kadar evimde otur!” demek caizdir, ölünce, ev sahibine, ölmüş ise vârisine geri verilir. Evimde otur, birimiz ölünce ev kalanın olsun demek bâtıldır. Biri birinin ölmesini bekleyeceği için, buna (Rukbî) denildi. Mülk sahibi olmağı, ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir. Sadaka verilen şey, hiç geri alınmaz. Malından bir mikdârını sadaka vermeği adayan kimse, bu sadakayı zekât malından verir.

“İhtiyâr” kitabından Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâret bahsi:

Hacı, Mekke-i mükerremede hac ile ilgili vazîfelerini bitirip Mescid-i Haram’dan ayrılınca, Medîne-i münevvereye gelir. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerini ziyâret eder. Çünkü Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâret, sünnet olan ibâdetlerin en fazîletlilerindendir. Hattâ, vâcib olan amellerin derecesine yakındır. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ), kabr-i şerîflerini ziyârete, ümmetini çok teşvik ederdi. Buyurdu ki:

“Kim imkân bulup da benim kabrimi ziyâret etmezse, bana eziyet etmiş olur.”

“Kim kabrimi ziyâret ederse, ona şefaatim vâcib olur.”

“Vefâtımdan sonra kim beni ziyâret ederse, sanki beni hayâtımda ziyâret etmiş gibidir.”

Bu konuda daha birçok hadîs-i şerîf vardır.

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerini ziyâret eden çok kimsenin ziyâret âdabını, bunun müstehâblarını ve ziyâretle alâkalı husûsları bilmediklerini görünce, “Hac” bahsinin sonunda ayrı bir bölüm hâlinde bu mevzûyu bildirmek istedim. Şimdi ziyâret âdabından bir miktar bildiriyorum:

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerini ziyârete giden kimsenin, çok salevât-ı şerîfe getirmesi lâzımdır. Okunan bu salât ve selâmların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) ulaştığı, hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Medîne-i münevvere şehri, uzaktan görününce, salât ve selâm getirilir. Sonra, “Allahümme hazâ haremü nebiyyike, Fec’alhü vikâyeten lî minennâr ve emânen minel-azâb ve sû-il-hisâb” denir. Mümkünse, şehre veya mescide girmeden önce gusl abdesti alınır. Güzel koku (esans) sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Çünkü bunlar, ta’zim ve hürmet ifâde ederler. Medîne-i münevvereye mütevâzi, vekarlı ve sükûnet hâli ile girer, “Bismillahi ve alâ milleti Resûlillâh.”, “Ve kul Rabbi, edhılnî; müdhale sıdkın ve ahricnî muhrace sıdkın vec’al lî min ledünke sultânen nasîrâ” (İsrâ-80) âyet-i kerîmesini okuyarak ve “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Vagfîr lî zünûbî vef-tah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike” diyerek Mescid-i Nebevî’ye girer. Resûlullah efendimizin minberinin yanında iki rek’at (tahıyyet-ül-mescid) namazı kılar. Minberin direği sağ omuzuna gelecek şekilde durur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) burada namaz kılardı. Burası, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabri ile minberi arasıdır. Hadîs-i şerîfte, “Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçesidir. Minberim havzım üzerindedir” buyurulmuştur. Sonra ziyâret eden kimse Allahü teâlâya, Resûlullahın mübârek kabrini ziyâret etmeyi kendisine nasîb ettiğinden dolayı secdeye varır. Duâ eder. Sonra kalkıp Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfine (Hücre-i se’âdete) gelir. (Arkasını kıbleye vererek) Resûlullahın mübârek yüzüne karşı iki metre kadar uzakta edeble durur. Daha fazla yaklaşmaz. Elini kabr-i şerîfin duvarlarına koymaz. Uzakta edeble durmak, hürmete daha muvafıktır. Namazda durur gibi, durur. Resûlullah efendimizin mübârek, latif sûretini, kendisini bildiğini, sözünü, selâmını ve duâlarını işittiğini düşünür. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz; “Kim bana kabrimde salât okursa, onu işitirim” buyurdu. Yine hadîs-i şerîfte, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerinde bir melek vekîl bırakıldığı, o meleğin, ümmetinden selâm edenlerin selâmını kendisine ulaştırdığı bildirildi. Sonra; “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Esselâmü aleyke yâ Nebiyyallah! Esselâmü aleyke yâ safiyyallah! Esselâmü aleyke yâ habîballah! Esselâmü aleyke yâ nebiyyerahmeti! Esselâmü aleyke yâ şefî-al ümmeti! Esselâmü aleyke yâ seyyidelmürselîn! Esselâmü aleyke yâ hâtemennebiyyîn. Esselâmü aleyke yâ Muhammed! ( aleyhisselâm ), Esselâmü aleyke yâ Ahmed! Allahü teâlâ sana en yüksek mükâfat ve karşılık ihsân eylesin. Ben şehâdet ederim ki, sen Peygamberlik vazîfeni yaptın. Emâneti eda ettin. Ümmetine nasihat eyledin. Yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar, Allah yolunda cihâd eyledin. Allahü teâlâ sana kıyâmet gününe kadar, salât ve selâm eylesin. Yâ Resûlallah! Bizler sana çok uzak yerlerden geldik. Senin kabr-i şerîfini ziyâret etmek, senin hakkını ödemek, senin yaptıklarını yerinde görmek, seni ziyâret ile bereketlenmek, senin Allahü teâlânın katında bize şefaatçi olmanı istemek için geldik. Çünkü hatâlarımız bellerimizi büktü. Günahlarımız omuzlarımıza ağır geldi. Yâ Resûlallah! Sen, hem şefaat eden ve hem de şefaati kabûl olunansın. Makam-ı Mahmûd senin için va’d edilmiştir. Hem, Allahü teâlâ da Kur’ân-ı kerîmde, Nisa sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biz, her peygamberi, ancak Allahü teâlânın izni ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itaat olunması için gönderdik. Eğer onlar, nefslerine zulüm ettiklerinde, sana gelseler, günahları için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için af ve mağfiret dileseydi, elbette Allahı tövbeleri fazlasıyle kabûl edici ve pekçok merhametli bulacaklardı” buyurmaktadır. Bizler, senin huzûruna geldik. Fakat bizler, nefslerimize zulmettik. Günahlarımızın bağışlanmasını diliyoruz. Yâ Resûlallah!

Allahü teâlânın katında bize şefaat eyle. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâdan, bizim rûhumuzu, sünnetin üzere almasını, yarın kıyâmet gününde, senin ile beraber mahşer yerine gelenler arasına katmasını, senin havzına gelip, orada senin havzından içmeyi nasîb etmesini dile. Yâ Resûlallah! Senin şefaatini istiyoruz.” Sonra; “... Ey Rabbimiz! Bizi ve îmân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla, îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sahibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesini okur.

Sonra, selâm gönderenlerin selâmını iletir. Ve şöyle der: “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Şu kimse, senin Allahü teâlânın katında kendisine şefaatçi olmanı istiyor. Ona ve bütün müslümanlara şefaat eyle” der ve dilediği kadar salevât okur. Sonra yarım metre sağa, Ebû Bekr-i Sıddîk’ın başı hizasına gelir ve; “Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah! Esselâmü aleyke yâ refîkahu fil-esfâr! Esselâmü aleyke yâ emînehu alel-esrâr! Allahü teâlâ, Peygamberinin ümmetinin İmâmı olarak sana en yüksek mükâfat ve karşılığı lütfetsin. Sen, Resûlullaha en güzel bir şekilde halîfe oldun. En iyi şekilde O’nun sünnet-i seniyyesini ta’kib ettin. Mürtedlerle (dinden dönenlerle) ve doğru yoldan ayrılmış olanlarla, muharebe ettin. Dâima hakkı söyledin. Vefât edinceye kadar, hak yolda olanlara yardımcı oldun. Allahın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun! Allahım! Rahmetinle, onun sevgisi üzere rûhumuzu al. Onu ziyâretimizi boşa çıkarma!” diye duâ eder.

Sonra yine yarım metre sağa, Hazreti Ömer’in kabrinin hizasına gelir ve; “Esselâmü aleyke yâ Emîr-el-mü’minîn! Esselâmü aleyke yâ Müzhiral-İslâm! Esselâmü aleyke yâ Müksirel esnâm! Allahü teâlâ sana en yüksek karşılık ve mükâfat versin. Hayatta iken de, ölümünde de İslâma ve müslümanlara yardım ettin. Yetimlere kefil oldun. Akrabaya iyilik yaptın. Müslümanlara onların râzı oldukları, hem hidâyet üzere bulunan ve hem de, insanları doğru yola ileten bir rehber oldun. Onların işlerini derleyip topladın. Fakirlerini zengin yaptın, yaralarını sardın. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!” der.

Sonra biraz dönüp: “Esselâmü aleykümâ yâ dacîay-resûlillah ve refîkayhi ve vezîreyhi ve müşîreyhi vel-muâvineyhi lehû alel-kıyâmi fid-dîni vel-kâimeyni ba’dehû bi-mesâlihi-il-müslimîn! Allahü teâlâ size en güzel karşılığı versin. Resûlullahın bize şefaat etmesi, Allahü teâlâdan, bizim sa’yimizi kabûl etmesini, bizi İslâm dîni üzere öldürüp yine İslâm dîni üzere diriltmesini, kıyâmet gününde Resûlullaha ( aleyhisselâm ) yakın olanlar arasında haşretmesini, dilemesi için, sizi Resûlullahın yanında vesîle ediniyoruz” der. Sonra kendisine, ana-babasına, duâ isteyenlere ve bütün müslümanlara duâ eder. Bundan sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek yüzüne karşı durup; “Ey Allahım! “Biz her peygamberi, ancak Allahü teâlânın emri ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itaat olunması için gönderdik. Eğer onlar, nefslerine zulüm ettiklerinde, sana gelseler, günahları için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileseler, peygamber de kendileri için af ve mağfiret dileseydi, elbette Allahı tövbeleri fazlasıyle kabûl edici ve pekçok merhametli bulacaklardı.” buyuruyorsun. (Nisa, 64). Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmına uyarak, emrine itaat ederek, sevgili peygamberinin senin huzûrunda bize şefaat etmesini diliyoruz. Sonra daha önce okuduğu; “Ey Rabbimiz! Bizi ve imân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla, îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sahibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesi ile; “Rabbenagfir lenâ ve li-âbâ-inâ ve li-ümmehâtinâ ve li-ihvâninel-lezîne sebekûne bil-îmâne”, “Rabbena âtinâ...” ve “Sübhâne rabbike...” âyet-i kerîmelerini okuyarak Hücre-i se’âdet ziyâretini tamamlar.

Sonra Resûlullahın kabri ile minberi arasında bulunan ve Ebû Lübâbe hazretlerinin kendini bağlıyarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada iki rek’at namaz kılar ve Allahü teâlâya tövbe ve istiğfarda bulunur. Dilediği duâları yapar. Sonra Ravda-i mutahharaya gelir. Burası kare şeklinde bir yerdir. Burada istediği kadar namaz kılar. Duâ eder. Tesbihler okur. Allahü teâlâya hamdü senalarda bulunur. Sonra minbere gelir. Resûlullahın bereketinin kendisine ulaşması niyetiyle, Peygamber efendimizin hutbe okurlarken mübârek elini üzerine koymuş oldukları yere elini kor. Burada iki rek’at namaz kılar. Allahü teâlâdan dilediklerini ister. Allahü teâlânın gazâbından rahmetine sığınır. Sonra Hannâne direğine gelir. Bu direk, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hutbe okumak için minbere geçtiğinden dolayı, kendisini terkettiği için inleyip, sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ) inip, kendisini kucaklaması üzerine sükûn bulan direktir. Burada kaldığı müddet içerisinde, gecelerini Kur’ân-ı kerîm okumakla, Allahü teâlâyı zikretmek, minber ile kabrin yanında, gizli ve açıktan duâ yapmakla meşgûl olur. Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) ziyâretten sonra Bakî kabristanına gitmek, orayı da ziyâret etmek müstehabdır. Sonra diğer kabirleri, bilhassa Seyyidüşşühedâ (şehîdlerin efendisi) Hazreti Hamza’nın kabrini ziyâret eder. Yine Bakî’de Hazreti Abbâs’ın kubbesini ve orada bulunan Hasen bin Ali’yi, Zeynel’âbidîn’i, oğlu Muhammed Bâkır ve oğlu Ca’fer-i Sâdık, emîr-el-mü’minîn Hazreti Osman’ı, Resûlullah efendimizin oğlu İbrâhim’i, Resûlullah efendimizin orada bulunan zevce-i mutahharalarını, halası Safiyye’yi ve daha birçok Sahabe ve Tabiînden olan büyükleri (r.anhüm) ziyâret eder. Bakî’deki “Fâtıma Mescidi”nde namaz kılar. Perşembe günü Uhud şehîdlerini ziyâret etmek müstehabdır. Orada; “Selâmün aleyküm bimâ sebertüm. Fe-ni’me ukbeddâr. Selâmün aleyküm yâ ehle dâril-kavm-il-mü’minîn ve innâ inşâallahü an karîbin biküm lâhikûn” der. Sonra, Âyet-el-kürsî ve İhlâs sûresini okur. Cumartesi günü Kûba Mescidine gitmek müstehabdır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 147

2) El-A’lâm cild-4, sh. 135

3) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 281

4) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 106, 107

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 462

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 397, 563, 763, 976

7) İslâm Ahlâkı sh. 483, 544, 545

ABDURRAHMÂN CEVZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’l-Ferec olup ismi, Abdurrahmân bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kâsım bin Nadar bin Kâsım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîk’dır (r.anhüm). Ebü’l-Ferec, büyük dedesi Ca’fer-ül-Cevzî’ye âit “El-Cevzî” nisbetinden dolayı, “İbn-i Cevzî” diye meşhûr oldu. El-Kuraşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdâdî nisbeti de, kendisine isnâd olunan sıfatlardandır, İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebine mensûp büyük bir müfessir, kudretli bir edîb, târih ve terâcim (biyografi) müellifidir.

İbn-i Cevzî’yi, İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyim el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyim 691-751 (m. 1292-1350) târihleri arasında yaşamıştır. Aralarında birbuçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca i’tikâd ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. Ebü’l-Ferec Ehl-i sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i sünnetin başına ciddî gaileler açmış bid’at ehli birisidir.

İbn-i Cevzî hazretlerinin doğum târihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum târihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbn-i Cevzî’nin doğuma 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbn-ül-Kati’î “İbn-i Cevzî’den doğum târihini sordum. O zaman, “Doğumumu kesin, bilmiyorum. Ancak hocamız İbn-i Zâgûnî’nin vefât ettiği sene bülûğ çağına erdiğimi biliyorum” dedi” demektedir.

İbn-i Cevzî Bağdad’ın Habîb sokağında dünyâya geldi Babası vefât ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü’l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü, İbn-i Cevzî burada va’z dinlemeye başladı. Burada ilk va’z dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarında idi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zâtlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın herbirinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksenyedi idi.”

Hocaları: İbn-i Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbn-ül-Husayn, Kâdı Ebû Bekr Ensârî, Ebû Bekr Mezrefî, Ebû Kâsım Harirî, Ali bin Abdülvâhid Dîneverî, Ebü’l-Se’âdâd Mütevekkil, Ebû Gâlib İbn-ül-Bennâ, Ebû Abdullah el-Barî’, Ebü’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Müvâhid, Ebû Gâlib el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen bin er-Râgûnî, Ebû Mensûr bin Hayrûn, Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî, Abdülvehhâb el-Enmâtî, Abdülmelik el-Kerûhî, Ebü’l-Kâsım Abdullah bin Muhammed el-İsbehânî, Ebû Sa’îd ez-Zevzenî, Ebû Sa’îd el-Bağdâdî, Yahyâ bin et-Tarrâh, İsmâil bin Ebî Sâlih el-Müezzin, Ebü’l-Kâsım Ali bin Muallâ, Ebû Mensûr Kazzâz, Abdülcebbâr bin İbrâhim bin Abdülvehhâb bin Mende’dir.

İbn-i Cevzî, hocalarından; Müsned, Câmi’-i Tirmizî, Târih-ül-Hatîb gibi büyük kitapları dinledi. Sahîh-i Buhârî’yi Ebü’l-Vakit’den dinledi. Sahîh-i Müslim’i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzûl bahsine kadar okudu. Ayrıca Ebiddünyâ ve başka hadîs âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebû Hâkim ve Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’dan fıkıh öğrendi. Edebi, Ebû Mensûr Cevâlîkî’den öğrendi.

Ebü’l-Ferec, Ebû Hâkim Nehrivânî’nin yanında yardımcı idi. İbn-üs-Senihal’in yaptırdığı medresede Ebû Hâkim, Ebü’l-Ferec’e fıkıh ve ferâiz okuttu. Bâb-ül-Özc’de Ebû Hâkim’in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebû Hâkim, bu medresede ders vermeyi tamamen Ebü’l-Ferec’e bıraktı. Halîfe Müstadî, Ebü’l-Ferec’e çok hürmet ederdi. Ebü’l-Ferec halîfe için “El-Mesbah-ül-Mudî’ fî devlet-il-Mustadî” adlı eseri yazdı. Ayrıca “En-Nasrü alâ Mısr” adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halîfe ona, Bâb-ı Bedr’de kendi huzûrunda va’z etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.

Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim va’z için insanlar duhâ vaktinden i’tibâren gelmeye başlarlardı. Bâb-ı Bedr’de bir hafta ben va’z verirdim. Bir hafta da Ebü’l-Hayr Kazvînî va’z verirdi. Benim va’zımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazân-ı şerîfin son günü va’z verme sırası bana gelmişti. Halk duhâ vaktinden i’tibâren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hâdiseye çok hayret ettim. Başında “Darbûne” isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam, “Bu kalabalıkda yüz dinarımı çaldılar” diye bağırınca, halîfe hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mensûr Câmii’nde verdiğim va’zı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.

Irak’a gittiğimde Harbiye halkı, kendilerine va’z etmemi istediler. Onlara, Rebî’-ül-evvel ayının altısına gelen Cum’a gecesinde va’z verdim. Oradan ayrılırken, Harbiye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra’ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka va’z verdim. Basra’dan çıkıp tekrar Harbiye’ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiye halkı, kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiye’ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada va’z vermem istendi. Va’z verdiğim zaman, Harbiye ile Basra arasında verdiğim va’zı dinlemek için gelen insanların sayısını saymak adetâ mümkün değildi.

Ebü’l-Ferec, daha sonra Darb’i Dinar’da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden ondört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüde Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmesi son buldu. “Binefşa”da bulunan medreseyi Ebû Ca’fer bin Sabbâg’dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in talebeleri için vakf edilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kâdı’l-kudât, Hacîb-ül-bâb ve Bağdad fukahâsı hazır bulundu. Kendisine hilât giydirildi. Ebü’l-Ferec’in derslerini ta’kib etmek için gelen binlerce halk, medresenin kapısında birikti. O da, usûl ve fürû’ hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senedleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bid’at ehli ve bozuk i’tikâd ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.

Birara Eshâb-ı Kirâm düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazîne bakanı) halîfeye mektûp yazdı. Mektûpta “Eğersen İbn-i Cevzî’den yardım istemezsen, Eshâb-ı Kirâm düşmanı olanlarla mücâdele edemezsin” diye bildirdi. Halîfe de İbn-i Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektûp yazınca, o da va’z kürsüsünden insanlara şöyle hitâb etti. “Emîr-ül-mü’minîn’e Eshâb-ı Kirâm düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bid’at ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vâ’izlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zem etmeği yasaklıyorum.” Bu va’zın te’sîri büyük oldu. Halk, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından uzaklaştı.

574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbn-i Cevzî, halîfenin de hazır bulunduğu bir cemâate va’z verdi. Va’z esnasında halîfeye hitaben “Allahü teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazîfelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu îmâ edince, halîfe bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbn-i Cevzî’ye müracaat etti. İbn-i Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emîr-ül-mü’minîn Müstadî billâh’in emriyle yapılmıştır. Bu kabir, Tâc-üs-sünne (Sünnetin tâcı), vâhid-ül-ümmet (ümmetin bir tanesi), alil himmet (yüksek arzulu), âlim-ül-âbid (ilmiyle ibâdet eden), fakîh ve zâhid olan İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera” sahibi, mücâhid, kitâbullah ve sünnet-i Resûlullah ile amel eden” sözleri ilâve edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halîfelerin âdeti, halîfeden başkasına İmâm-ül-İmâm demezlerdi. İmâm-ı Ahmed için kabir taşında; İmâm-ül-İmâm Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybânî yazıldı.

Talebeleri: İbn-i Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadîs ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Onlardan ba’zıları şunlardır: Oğlu Sâhîb Muhyiddîn, torunları Ebü’l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffaküddîn, Hâfız Abdülganî, İbn-i Debîsi, İbn-i Katî’î, İbn-i Neccâr, İbn-i Halîl, İbn-i Abdüddâim, Necîb Abdüllatîf-il-Harrânî İbn-i Cevzî’den son icâzet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buhârî’dir.

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin fazileti: Ebü’l-Ferec beş medresede ders verdi. Yüzbinden fazla kişi onun va’zları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshâb-ı Kirâma düşmanlığı bıraktı. Va’zlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin va’zında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Va’z meclislerinde halîfe, vezir, sâhib-ül-mahzen (hazîne bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin va’z meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği va’zlar büyük faydalar sağladı. Gâfilleri uyandırdı. Câhiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada müslüman oldu.

Kitâb-ül-kısâs ve el-Müzekkirîn adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır “Ben insanlara devamlı va’z ettim. Onları tövbe etmeye ve takvâ sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüzbin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmibinden fazla kimse müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşmişti.”

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin va’z meclisinde en az onbeşbin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyâdan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, ikibin cild kitap yazdım. Elimde yüzbin kişi tövbe etti. Yirmibinden fazla yahudi ve Hıristiyan elimde müslüman oldu.”

İbn-i Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur’ân-ı kerîmi hatim ederdi. Cum’a namazı ve va’z vermek hâriç, evinden hiç çıkmazdı. Asla kimse ile şaka yapmazdı. Helâl olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu; âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

İbn-ül-Kati”î onun hakkında; “İnsanlar İbn-i Cevzî’nin, sözünden fâidelenirdi. Bir mecliste yüz kişi, ba’zan daha çok kimseler tövbe ederdi. Mensûr Câmii’nde, senede bir veya iki gün va’z verirdi. Va’z verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.

İmâm Nâsıhüddîn bin el-Hanbelî ise, Ebü’l-Ferec hakkın da: “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Va’z meclisleri Bağdad’ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur’ân-ı kerîm okunur ve Allahü teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyz ve ihsânlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. On küsur yaşından vefâtına kadar va’z etti. Onu ilimden başka birşey meşgûl etmedi. Mekke hâriç sefere çıkmadı. O, Bağdad halkı, bütün müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir ni’mettir. Bâb-ı Bedr’deki va’z meclisine halîfe Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi’nde, Bâb-ül-Ezc’de ve Dicle kenarında va’z meclisleri olurdu. Ben İmâm-ı Ahmed’in menkıbelerini ondan dinledim, Şam’dan onun için geldim” demektedir.

Hâfız İbn-üd-Debîsî, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde: “İbn-i Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsîr, fıkıh, hadîs, va’z, rekâik, târih vb. Hadîs ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadîs râvîlerinin hâl tercemelerini, cerh ve ta’dîlle ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delîl olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delîl olarak kullanılmayan uydurma hadîsleri terk etme ve tanıma husûsunda eserleri vardır. Va’zlârında ince ibâreler, yüksek işâretler, derin ma’nâlar vardı. Söz söyleme bakımından, O zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla va’z dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbn-i Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için, bana şu şiiri söyledi:

Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan,
Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin,

Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın,
Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?”

Sonra benim için de şu şiiri söyledi: “Az bir azığa râzı olursan, insanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaradılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.” Muvaffak Abdüllatîf de İbn-i Cevzî hakkında: “İbn-i Cevzî’nin sûreti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzel idi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cild kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsîrde a’yânda (büyüklerden), hadîsde hafızlardan, târihde geniş bilgisi olanlardan idi. Hanbelî fıkıh ilminde İmâm idi. Va’zlârında çok güzel kâfiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivâyetle konuşursa çok edebli idi. Sıhhatini korumağı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifâdesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokulu idi. Yetim olarak büyüdü. Hazır cevap olan İbn-i Cevzî, tatlı espiriler yapardı” dedi.

İbn-ül-Bezûrî, yazdığı târih kitabında, İbn-i Cevzî için: “İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen İmâm idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i dinâr’da kendisi için medrese yaptı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakf etti. Bütün ilimlerde derin âlim idi. Zamanındaki edîblerin en üstünü, fadılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda, “Üçyüzkırkdan fazladır” dedi. Bunlardan ba’zısı yirmi cildlik bir kitap, ba’zısı bir kitap forması kadardı. Her alanda kitap yazdı. Zamanının bir tanesi idi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum” diye uzun uzun yazmaktadır.

İbn-i Neccâr, İbn-i Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münâcaatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun va’zlardaki sözleri ve ma’rifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”

İbn-i Kadsî Târih kitabında şöyle yazmaktadır: “Ebü’l-Ferec İbni Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra sâlihleri ziyârete giderdi. Muvaffaküddîn el-Makdisî onun hakkında; “İbn-i Cevzî, zamanındaki halkın va’zda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabûl görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadîsde hafız idi. Bu dalda da kitap yazdı. İbn-i Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı. Hocası İbn-i Nasır onu çok meth ederdi. Ebü’l-Ferec “Telbîh” kitabını yazınca, hocası İbn-i Nâsır’a arz etti. Ebü’l-Ferec o zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zâhid Ebü’l-Ferec, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbn-i Cevzî, çok kitaplar mütâlâa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Târihlerden topladığı Sahâbe-i Kirâmın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü teâlâ ilminden bizleri fâidelendirsin. Allahü teâlâ, müslümanların fâidelenmesi için ehl-i sünnete yardım etmesi için, bid’atleri ve hizibleri yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını fâidelendirsin ve ömrünü sonuna ulaştırsın” demektedir.

İmâm Ebü’l-Abbâs da İbn-i Cevzî hakkında: “Ebü’l-Ferec müftî idi. Tasnif ve te’lîfleri çok idi. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm” demektedir.

Hapse girmesi: İbn-i Cevzî’nin hayâtının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır. “Vezîr İbn-i Yûnus el-Habelî, vezîrliği sırasında Rükn Abdüsselâm bin Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî hakkında bir meclis toplamıştı. Bu mecliste onun sapıklığı delîlleri ile anlatınca, vezir, Rükn Abdüsselâm’ın kitaplarını yaktırdı. “Rükn Abdüsselâm, zındık, yıldıza tapan bir kişi idi. Vezîr İbn-i Yûnus, Abdüsselâm’ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbn-i Cevzî’ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassâb isminde bir Ehl-i sünnet düşmanı ve habis biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselâm, İbn-i Yûnus’u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yûnus’un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselâm, İbn-i Kassâb’ın yanına giderek: İbn-i Yûnus’un sevdiği bir kişi de Cevzî’dir. Ebû Bekr evlâdındandır. İbn-i Yûnus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yûnus benim kitaplarımı yaktırdı” dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassâb, halîfe Nâsır’a yazdı. Halîfe de Ehl-i sünnet düşmanlarına meyyal idi. Ayrıca, İbn-i Cevzî va’zlarında seni kötülüyor diye halîfeye şikâyet ettiler. İbn-i Kassâb, İbn-i Cevzî’ye, medreseyi Rükn Abdüsselâm’a teslim etmesini emr etti ve İbn-i Cevzî’nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk-çocuğunu dağıttı. Halîfenin emriyle onu tutukladı. Daha sonra, yanında sâdece düşmanı Rükn Abdüsselâm olduğu hâlde, ev kıyâfetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt’a götürdüler: Rükn Abdüsselâm vâliye, “Düşmanımı kuyuya atmak için izin ver” dedi. Vâli ona mâni oldu ve “Ey zındık, senin sözünle mi onu kuyuya atacağım. Halîfenin yazısını getir. Benim mezhebimden olsaydın, sana canımı feda eder, malımı da hizmetine sunardım” dedi. Vâliden yüz bulamıyan Rükn Abdüsselâm Bağdad’a geri döndü.

İbn-i Cevzî Vasıt’a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı, İbn-i Abdülkâdir, “İbn-i Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı” diye büyük yalanlar söyledi, İbn-i Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabûl etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbn-i Cevzî’ye inanmayan vâli, halîfenin emri ile İbn-i Cevzî için Derb-i dinâr’da bir hücre ayırttırdı ve oraya haps ettirdi. İbn-i Cevzî, bu hücrede beş sene mahbus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan va’z dinlerlerdi, İbn-i Cevzî onlara ba’zı şeyleri yazdırırdı.

İbn-i Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeğe veya başka birşey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur’ân-ı kerîm okuyarak ve Allahü teâlâya ibâdet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç-dört cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu.

İbn-i Cevzî’nin çok sevdiği oğlu Yûsuf, o hapiste iken büyüdü ve va’z vermeye başladı. Babası gibi çok güzel va’z veriyordu. Va’zlarının güzelliğini halîfe Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste va’z vermesini, İbn-i Cevzî’nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halîfe Nasır tarafından haps ettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz” diye halîfenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halîfe Nâsır’dan İbn-i Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. O da İbn-i Cevzî’nin serbest bırakılmasını emretti. İbn-i Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdad’a döndü. Bağdad halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmül Halîfe türbesinin yanında va’z vereceği halka duyuruldu. Halk Cum’a namazından sonra türbenin etrâfında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbn-i Cevzî hazretleri, sabah erkenden va’z kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliyâ da orada hazır bulundular, İbn-i Cevzî’nin sesi Allahü teâlânın bir lutfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.

İbn-i Cevzî, vefâtına kadar ilim yaymağa, va’z vermeğe ve kitap yazmağa devam etti.

Vefâtı: İbn-i Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmül Halîfe türbesinin yanında son va’zını verdi. Bu va’zdan sonra beş gün hasta yattı. Cum’a gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefât etti. İbn-i Cevzî’yi Ziyâeddîn bin Sekine ve Ziyâeddîn bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdad halkı evin önüne toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Tabutu va’z verdiği yer olan Ümmül Halîfe türbesinin altına götürüldü. Oğlu İbn-i Kâsım namazını kıldırdı. Sonra Mensûr Câmii’ne götürüldü. Burada da cenâze namazı kılındı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmet İbni Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cum’a namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuz’a rastladığı için çok sıcaktı, İbn-i Cevzî’nin vefâtına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.

Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasıyyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasıyyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretlerinin, İbn-i Abbâs’dan bildirdiği hadîs-i şerîf şöyledir: Abd-i Kays kabilesinin temsilcileri Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldiler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara îmân etmelerini emretti ve buyurdu ki; “Allaha îmân nedir, bilir misiniz?” Onlar da, “Allah ve Resûlü bilir” dediler. Resûlullah efendimiz bunun üzerine “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun peygamberi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganîmetlerin beşte birini (hak sahiplerine) vermektir” buyurdular.

İbn-i Cevzî buyurdu ki: “Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tama’ ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”

“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”

“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”

“Dünyâ arzuları olmıyan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ Allahü teâlânın evidir. Sahibinin izni olmadan bu evde tasarrufta bulunan hırsızdır.”

Birgün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Birgün birisi: “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Ya’nî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)

Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) sonra, insanların, ya’nî ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.

Eserleri: İbn-i Cevzî’nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırkdan fazla olduğunu söylemektedir. Hadîs ve hadîsin bölümlerine dâir yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertîbini, bâblara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetli idi.

Kendisi “İlk tasnif ve te’lîf ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur’ân-ı kerîm ilimleri ve Kur’ân-ı kerîm ilimleriyle ilgili tasniflerin tesbiti kitabıdır” demektedir.

Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1. Zâd-ül-mesîr fî ilm-it-tefsîr: Dört cildlik bir eserdir. 2. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 3. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-garîb, 4. Garîb-ül-garîb, 5. Nüzhet-ül-uyûn en-nevâzır fil-vücûhi ven-nezâir, 6. El-İşâretü ilel kırâat-il-muhtâre, 7. Tezkiret-ül-müntebihi fî uyûn-il-müstebeh, 8. Fünûn-ül-efnân fî uyûni ulûm-il-Kur’ân, 9. Vird-ül-egsân fî fünûn-il-efnân, 10. Umdet-ur-râsih fî ma’rifet-il-mensûh ven-nâsih, 11. El-Musaffâ bi ekfi ehl-ir-rüsûh min ilmin nâsih vel-mensûh, 12. Sebt-üt-tesânif fî usûl-iddîn, 13. Muntekâd-ül-mu’temed, 14. Minhâc-ül-vüsûl ilâ ilm-il-usûl, 15. Beyân-ü gaflet-ül-kâil bi kademi efâlil ibâd, 16. Gavâmid-il-ilâhiyyât, 17. Meslek-ül-akl, 18. Minhâc-ü ehl-il-isâbe, 19. Es-Sirr-ül-masûn, 20. Def’u Şibh-it-teşbîh, 21. Er-Reddü alel müteassıbil anîd, 22. Sebt-üt-tesânif fî ilm-il-hadîs-i vez-zühdiyyât, 23. Câmi’-ül-mesânid bi elhas-il-esânid, 24. El-Hadâik, 25. Nefy-ün-nakl, 26. El-Müctebâ, 27. En-Nüzhe, 28. Mültekat-ül-hikâyât, 29. İrşâd-ül-mürîdîn fî hikâyât-is-Selef-i sâlihîn, 30. Ravdât-ün-nâkil, 31. Gurer-ül-eser, 32. Et-Tâhkîk fî ehâdîs-it-ta’lik, 33. Elmedih, 34. El-Mevdû’ât minel ehâdîs-il-merfû’ât, 35. El-Ilel-ül-mütenâhiye fil-ehâdîs-il-vâhiye, 36. El-Keşfü lî müşkil-is-sahîhayn, 37. Ed-Duâfâü vel-metrûkîn, 38.İ’lâm-ül-âlimi ba’de rusûhihi bi hakâik-ı nâsih-il-hadîsi ve mensûhihi, 40. İhbârü ehl-ir-rüsûhi fil-fıkhı vet-takdisü bi mukadder-il-mensûhi minel hadîs, 41. Es-Sehm-ül-musib, 42. Ehâyir-üz-zehâir, 43. El-Fevâidü an-iş-şüyûh, 44. Menâkıb-ü-Eshâb-il-hadîs, 45. Mevt-ül-hasâr, 46. Muhtasarât, 47. El-Meşihat, 48. El-Meselselât, 49. El-Muhteseb fin-neseb, 50. Tuhfet-üt-tullâb, 51. Tenvîr-u medellehüm-iş-şeref, 52. El-Elkâb, 53. Fedâil-i Ömer bin el-Hattâb 54. Fedâil-i Ömer bin Abdülazîz, 55. Fedâil-i Sa’îd bin el-Müseyyeb, 56. Fedâil-il-Hasen-il-Basrî 57. Menâkıb-ül-Fudayl bin Iyâd, 58. Menâkıb-ü Bişr-i Hafî 59. Uyûn-il-hikâyat, 60. Menâkıb-ı İbrâhim bin Edhem, 61. Menâkıb-ı Süfyân-i Sevrî, 62. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel, 63. Menâkıb-ı Ma’rûf-i Kerhî, 64. Menâkıb-ı Râbi’a-i Adviyye, 65. Mesîr-ül-azm-is-sâkin ilâ eşref-il-emâkin, 66. Safvet-üs-sufuvve, 67. Minhâc-ül-kâsidîn, 68. El-Muhtâr min ahbâr-il-ahyâr, 69. El-Kâti’u lî muhal-il-huccâc bi muhâl-il-huccâc, 70. Ucâlet-ül-muhtazar lî şerhi hâl-il-hadar, 71. En-Nisâü ve mâyeteallahü bi âdâbihinne, 72. İlm-ül-hadîs el-menkûl fî enne Ebâ Bekr ümmerresûl, 73. El-Cevher, 74. El-Muğlâk, 75. Sebtü mâyeteallahü bit-tevârîh, 76. Telkîhu fühûmu ehl-il-eser fî uyûn-it-tevârihi ves-siyer, 77. El-Muntazam fî târih-il-mülûki vel-ümem, 78. Şüzûr-ül-uhûd fî târih-il-ma’hûd, 79. Tarsîk-üz-zarâif fî târîh-is-sevâlif, 80. Menâkıb-ı Bağdad, 81. Sebt-ül-müsannefüt fil-fıkhı, 82. El-İnsâf fî mesâil-il-hılâf, 83. Cinnet-ün-nazar, 84. Muhtasar-ül-muhtasar fî mesâil-in-nazar, 85. İ’med-üd-delâil fî müştehez-il-mesâil, 86. El-Mezhebü fil-mezheb, 87. Mesbûk-üz-zeheb, 88. En-Nebze, 89. El-İbâdât-ül-hums, 90. Eshâb-ül-hidâye lî erbâb-il-bidâye, 91. Keşf-üz-zalameti anid-diyâ fî redd-i da’vâ, 92. Redd-ül-levmi ved-daymi fî savmi yevmil-gayyim, 93. Sebt-ül-musannefât fî ulûm-il-va’z, 94. El-Yevâkît fil-hutab, 95. El-Mütehab fin-nevb, 96. Mesannefâtihi fil-va’z (yüz cildden fazla bir eser), 97. Nesîm-ür-riyâd, 98. El-Lü’li, 99. Kenz-ül-müzekker, 100. El-Ezc, 101. El-Letâif, 102. Künûz-ür-rûmûz, 103. El-Muktebîs, 104. Zeyn-ül-kasas, 105. Muvâfık-ül-merâfık, 106. Şâhid ve meşhûd, 107. Vâsılât-ül-uhûd min şâhid ve meşhûd, 108. El-Leheb, 109. El-Müdhiş, 110. Saba necd, 111. Muhaddeset-ül-akl, 112. Lukat-ül-cem’ân, 113. Meânî’-il-meânî’, 114. Fütûh-ül-fütûh, 115. Et-Teâzî-ül-mülûkiyye, 116. El-Ahd-ül-mukîm, 117. İkâz-ül-vesnân miner-rekâdât bi ahvâl-il-hayvan ven-nebât, 118. Mekes-ül-mecâlis-il-bedriyye, 119. Nüzhet-ül-edîb, 120. Münteh-il-müntehâ, 121. Tebsiret-ül-mübtedî’, 122. El-Yâkûte, 123. Tuhfet-ül-vu’âz, 124. Sebtü tesânif fî fünûni zemm-il-hevâ, 125. Sayd-ül-hâtır, 126. Ahkâm-ül-iş’ar bi ahkâm-il-iş’âr, 127. El-Kısâs vel-müzâkirîn, 128. Takvîm-ül-lisân, 129. El-Ezkiyâ’, 130. El-Humkî, 131. Lukat-ül-menâfi’ fit-tıb, 132. Eş-Şeybü vel-hudâb, 133. Âmâr-ül-a’yân, 134. Es-Sebât indel memat, 135. Temvîr-ül-gabeş fî fadl-is-sevâd vel-habeş, 136. El-Hıssü alâ hıfz-il-ilm ve zikrü kibâr-il-huffâz, 137. İşrâf-ül-mevâli, 138. İ’lâm-ül-ahyâ’bi aglât-il-ahyâ’, 139. Tahrîm-ül-mahall-ilmekrûh, 140. El-Mısbâh-ül-mudî’ lî da’vet-il-İmâm-il-Müstadı’, 141. Atf-ül-ulemâ alel-ümerâ, 142. En-Nasru alâ nısr, 143. El-Mecd-ül-adûdî, 144. El-Fecr-ün-nûrî, 145. Menâkıb-üs-setr-ir-refi’, 146. Makultûhü minel eş’âr, 147. Elmakâmât, 148. Minresâilî, 149. Et-Tıbb-ur-rûhânî, 150. El-Uzlet, 151. Er-Riyâdat, 152. Beyân-ül-hatâi ves-sevâb an-ehâdîs-iş-şîhâb, 153. El-Bâz-ül-eşheb el-munkıdu alâ men halefel mezheb, 154. En-Nûr fî fedâ-il-il-eyyâmi veş-şükr, 155. Tahrîb-üt-târih-il-eb’âd fî fedâil-i makbereti Ahmed, 156. Menâkıb-ül-İmâm-iş-Şâfiî, 157. Fünûn-ül-elbâb, 158. Minhâc-ül-isâbe fî muhabbet-is Sahabe, 159. Ez-Zurafâ vel-mütehâbbin, 160. Takvîm-ül-lisân, 161. Menâkıb-ü Ebî Bekr, 162. Menakıb-ü Ali, 163. Fedâil-ül-Arab, 164. El-Menfeatü fil-mezâhib-il-erbe’a, 167. El-Muhtâr minel eş’ar, 168. Rüûs-ül-kavâir, 169. El-Mürtecel fil-va’z, 170. Nesîm-ur-riyâd, 171. Zahîret-ül-vâ’iz, 172. Es-Zecr-ül-muhavvef, 173. El-Üns vel-muhabbet, 174. El-Matrâb-ül-melheb, 175. Ez-Zind-ül-vera’ fîl-va’z-in-nâsır, 176. El-Fâhir fî eyyâm-il-İmâm-in-nâsır, 177. El-Mecd-üs-salâhî, 178. Lugat-ül-fıkh, 179. Akd-ül-hanâsır fî zemm-il-hilâfet-in-nâsır, 180. Fî zemm-i Abdülkâdir, 181. Garîb-ül-hadîs, 182. Milh-ül-ehâdîs, 183. El-Füsûl-ül-va’ziyye alâ hurûf-ül-mu’cem, 184. Selvet-ül-ahzân, 185. El-Ma’şûk fil-va’z, 186. El-Mecâlis-ül-Yûsüfiyye fil-va’z, 187. El-Va’z-ül-makberî, 188. Kıyâm-ül-leyl, 189. El-Muhâdese, 190. El-Münâcaat, 191. Zâhir-ül-cevâhir fil-va’z, 192. Kenz-ül-müzekkir, 193. En-Nûhhat-ül-havâtim, 194. El-Murtekâ limen-ittekâ, 195. Kavâid-üt-tarîka fil-cem’-i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka, 196. Merec-ül-bahreyn fil-cem’-i beyn-et-tarîkayn, 197. Dürret-ül-iklîl fit-târih, 198. El-Emsâl.

Bu eserlerin 80 tanesi cildli olup, diğerleri küçük kitapçıklar halindedir.

199. El-Mugnî: Seksenbir cildlik tefsîr kitabıdır. Meşhûr tefsîr kitaplarındandır. Bu eserden ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Büyüklerden biri şeytana, “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan, herşeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim” dedi.”

“Medine’de kuraklık oldu. Hazreti Aişe’ye gelip, yalvardılar. O da, “Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz” buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübârek kabr-i şerîfi ıslandı.”

“Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’raca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerât da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü teâlâ göktekilerin de (meleklerin de) sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O’nun şeref ve yüksekliğini Allahü teâlânın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”

“Namazın kabûl şartları onikidir: Altısı dışında, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşû’, takvâ, haram yemeği terk, boş sözü, tenbelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlâs, tefekkür, korku, ümid, kusurunu görmek ve müşâhededir.”

“Hazreti Ebû Bekr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Her namaz vakti geldikte, melekler nidâ ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefsleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz” buyurdu.”

“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan herbiri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz”dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; “Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükür ediniz”dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; “Namazı kılın ve zekatı verin” dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermiyenin, namazı makbûl olmaz.”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün buyurdu ki: “Benî-İsrâil peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsi olmadılar. Bunlar; Eyyûb, Zekeriyyâ, Harkil ve Yüşâ’dır.” Eshâb-ı Kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu peygamberlerin bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi, okudu (Kadir-3)”.

“Emîr-ül-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı” dedi. Hazreti Ömer, “Bu kadarı bana yeter” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, a’zâlar yedidir, secde yedi a’zâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeble olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyliyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim” buyuruyor”

“Kâ’b-ül-Ahbâr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kadir gecesi üç defa Lâ ilahe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur, ikincisinde, Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde, Cennete girer” buyurdu.”

“İbrâhim aleyhisselâm Kâ’be binasını yapmayı bitirince, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip kendisine, “Allahü teâlâ bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor” dedi. Nitekim Hac sûresi yirmiyedinci âyetinde meâlen; “Bütün insanlara haccı ilân et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzûruna gelsinler” buyuruldu. İbrâhim aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez” dedi. “Ey İbrâhim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak” cevâbını duydu, İbrâhim aleyhisselâm bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâ’beyi ziyâret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun” dedi.”

“İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ her gün bu hâne (Kâ’be) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâ’beye bakanlaradır” buyurdu.”

200. El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını anlatan iki cildlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan’da baskısı yapılmıştır. Bu eserden ba’zı bölümler:

İbrâhim aleyhisselâmın Resûlullah için duâsı: İbrâhim aleyhisselâm Kâ’beyi bina ettiğinde şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddî:

“O, Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben, annemin rü’yâsında gördüğü, Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği, ceddim İbrâhim aleyhisselâmın duâ buyurduğu peygamberim” buyurdu. Mu’âviye ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Amine hâtun, Resûlullaha hâmile iken bir nûr gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) baba ve dedeleri ve şerefi: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, İsmâil (aleyhisselâm) evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”

“Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücûde getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”

“Allahü teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan’a yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”

Ağaçlar ve taşların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) selâm vermesi: Câbir bin Semûra’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke’de, bana devamlı selâm veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyerek selâm verirlerdi.” Resûlullahın insanları İslama da’veti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslama da’vet etti. Hazreti Ebû Bekr bu zamanda ilk îmân eden erkek idi. Üç sene sonra İslama da’vetini açıktan yapmaya başladı. İmâm-ı Zührî şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) İslâm dînini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü teâlâ dilediklerine imân ni’metini ihsân etti. Tâ ki imân edenler çoğaldı, önceleri Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) işâret ederek, “İşte Abdülmuttalib’in torunu yine semâdan kendisine gelen şeylerden konuşuyor” derlerdi. Ne zaman Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onların ibâdet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O’na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Cennetteki derecesi: Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Vesile, Allahü teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Üzerime salevât okuduğunuz zaman, Allahü teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz” buyurunca, orada bulunan Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, vesîle nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennette en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümid ederim.” Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kim bana salevâti şerîfe okuyup, “Yâ Rabbî! O’nu yakınında kıl derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helâl olur” buyurdu.

201. Telbîsü İblîs: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bid’at ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kâhire’de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbn-i Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini onüç bölüme ayıran İbn-i Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1. Sünnet ve cemaata sarılma, 2. Bid’atleri kınama, 3. Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4. Aldatma ve gurûr, 5. Şeytanın akîdelerdeki aldatmaları, 6. Şeytanın âlimleri aldatması, 7. Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8. Şeytanın âbidleri aldatması, 9. Şeytanın zâhidleri aldatması, 10. Şeytanın sûfîleri aldatması, 11. Şeytanın dindarları aldatması, 12. Şeytanın avamı aldatması, 13. Şeytanın bütün insanları aldatması.

Bu eserin mukaddimesi ve ba’zı bölümleri:

“Akıl sahiplerinin ellerine adâlet terazisini veren, peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azâb ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil, din olarak İslâmiyeti seçen Allahü teâlâya hamd ederim. O, sebepleri yaratandır, İhlâs ile O’nun bir olduğuna şehâdet ederim. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Peygamberidir. Allahü teâlâ O’nun hidâyet nûru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed aleyhisselâma, O’nun Âline ve Eshâb-ı Kirâma. Tabiîn hazerâtına, kıyâmete kadar sayısız salât, selâm ve hayır duâlar olsun. Bilmelidir ki; Allahü teâlânın insana verdiği ni’metlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O’nu tanımaya yarıyan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabûl etmeğe yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mu’cizelerini görünce, onları kabûl eder ve bilemeyeceği, anlıyamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.

Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Adem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl ni’metiyle insanları ni’metlendirdi. Adem aleyhisselâm, vahy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefs ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru i’tikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini herşeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mü’min olabilenler bundan kurtulabildi.”

Sünnet ve cemaata sarılma: Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini bildirdi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir, iki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir” buyurdu.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâat hâlinde olun. Mescidlere koşun” buyurdu.

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar” buyurdu.

İbn-i Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte ise, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Benî-İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur” buyurdular. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, bu fırkanın kimler olduğu sordukda: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ): “Bid’atden alıkoyan, sünnete çağıran, Ehl-i sünnetten bir kimseye bakmak ibâdettir” buyurdu.

Evzâî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i sâlihînin yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”

Rü’yâmda bana, “Ey Abdurrahmân Cevzî, sen iyiliği, emreder, kötülükten nehyedersin” dendi. Ben de, “Rabbimin bana ihsânıdır. Rabbimden İslâm üzere ölmeyi istiyorum” dedim. O zaman bana, “Sünnet-i seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.

Süfyân-ı Sevrî: “Söz ancak amel ile birlikte olursa makbûl olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur” buyurdu.

Abdurrahmân Cevzî ( radıyallahü anh ) oğluna: “Ey oğlum Yûsuf, tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selâm gönder. Zîrâ Ehl-i sünnet ve cemâatden az kimse kaldı, insanın saadeti; bir Ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyûb-i Sahtiyanî: “Ehl-i sünnetten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

Yûsuf bin Esbât şöyle demektedir: “Etrâfım Ehl-i sünnet düşmanlarıyla dolu idi. Allahü teâlâ bana, evliyâsından olan Süfyân hazretlerini tanımağı ve onu sevmeği nasîb ederek, o bataktan kurtardı.”

Mu’temir bin Süleymân şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefât ettiğini söyledim. Babam o zaman “O sünnet-i seniyyeye bağlı idi. Öyle vefât etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine, “Ona üzülmende haklısın” dedi.

Süfyân-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayrı isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler” buyurdu.

Yûnus bin Abdülâ’lâ şöyle der: “İmâm-ı, Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadîs-i şerîf âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birini görmüş gibi olurum.”

Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun yolunda giden Ehl-i sünnet i’tikâdındaki kullar Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”

Bid’at ve bid’at sahiplerinin kötülüğü: Bid’at demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demektir. Bid’at sahibi demek ise; bir bid’ati meydana çıkaran veya çıkmış bir bid’ati yapan demektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan bir şey, sevâb umarak meydana çıkarılırsa, bu şey red olunur” buyuruyor.

İbn-i Abdürrazzâk şöyle anlatır: “Tâvûs bin Keysân, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bid’at ehlinden biri gelip ba’zı şeyler söyledi. Tâvûs hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da, “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir i’tikâdını bozar” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”

Selâm bin Ebî Muti’de şöyle anlatır: “Bid’at ehlinden biri gelip Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerine, “Size bir kelime söylemek istiyorum” deyince, o da, “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum” buyurdu.”

Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bid’at işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bid’at işlemekten dönmek çok zordur. Bid’at sahibi ile konuşup ondan birşey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü teâlâ bir fayda vermez. Onunla musâfeha eden, İslâmiyete olan bağını kesmiş olur.”

Müemmil bin İsmâil şöyle anlatır: “Abdülazîz bin Ebî Davud’un cenâzesinde bulundum. Tâbutu, Safa kapısına kondu ve namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyân hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyân-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenâzenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü, meyyitin bid’at ehli olduğu söyleniyordu.”

Sa’îd-ül-Kerîrî de şöyle anlatır: Süleymân Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında, “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bid’at birisine selâm verdim. Bunun için âhırette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”

Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: “Bid’at sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.”

Bid’at sahibini seven kimsenin ibâdetlerini, Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır. Yolda bid’at sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bid’at sahibinin ibâdeti, Allahü teâlâ katında kabûl olmaz. Kim ona yardım ederse, İslâm dînini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bid’at sahibine kız verilmez. Bid’at sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bid’at sahibini sevmiyen, ona buğzeden kimsenin günahlarını, Allahü teâlânın mağfiret etmesi umulur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bid’at sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu İslâmiyeti beğenmemiş olur” buyurdu. Nadr-ül-Hârisî buyurdu ki: “Bid’at sahibine kulak veren, onu dinliyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”

Leys bin Sa’îd: “Bid’at sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

İmâm-ı Şafiî ise; “Bid’at sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

Bişr-i Hafî ( radıyallahü anh ) şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bid’at sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeye vardım ve Allahü teâlâya hamd ettim.”

Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at: Ehl-i sünnet; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bid’at ise; dinde önceden olmayan birşeyi ortaya çıkarıp, ibâdet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delîlide) yoktur. Ehl-i sünnetin ise, mezhebi belli ve sözleri, delîlleri açıktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyâmete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”

Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak: İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gadap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adâlet gösteren akıl ni’meti de ihsân edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan isrâfa, doğru yoldan ayrılmağa teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lâzımdır. Onun düşmanlığı, Âdem aleyhisselâm zamanından beri devam etmektedir. Şeytan herşeyini, Âdemoğlunun dînini, îmânını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.

Allahü teâlâ ondan sakınmayı, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu âyet-i kerîmelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyle yiyin, şeytanın izini ta’kib etmeyin. Çünkü o, hakîkaten size apaçık bir düşmandır.” (Bekâra-168). “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeği emreder. Allah ise (sadaka ve zekât vermekle) size mağfiret va’d ediyor. Allahın kudreti geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir” (Bekâra-268). “Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmazmısınız?” (Mâide-91)

“Ey insanlar! Muhakkak Allahın va’di (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vukû’ bulacaktır. O hâlde, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allahın dîninden aldatıp kaydırmasın. Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrâfına toplanan avânesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır” (Fâtır-5, 6). “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yâsîn-60).

Şeytanın ilk i’tirâzı, Âdem aleyhisselâma secde etmemek oldu. Allahü teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur’ân-ı kerîmde Sad sûresi yetmişaltıncı âyetinde meâlen buyurulduğu üzere; “İblîs şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü, İsrâ sûresi altmışikinci âyetinde meâlen; “İblîs; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyâmet gününe kadar beni geciktirirsen, yemîn ederim ki, Âdem’in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad sûresi yetmişyedinci ve yetmişsekizinci âyetinde meâlen; (Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennetten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) koğulmuşsun ve muhakkak sûrette hesap gününe kadar la’netim senin üzerinedir” buyurulduğu üzere la’netlenmeye ve Cehenneme müstehak oldu.

Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde E’ûzü okumayı emretti. Nahl sûresi doksansekizinci âyetinde meâlen, Peygamberine ( aleyhisselâm ); “Kur’ân-ı herim okuyacağın zaman E’ûzü... söyle” buyurmuştur. Ya’nî Allahın rahmetinden uzak olan ve gazâbına uğrayarak dünyâda ve âhırette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felâk sûresini okumayı emretti.

Hazreti Âişe vâlidemizin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki, “Seni kim yarattı?” O da, “Allahü teâlâ” der. Şeytan tekrar, “Peki Allahı kim yarattı?” der. Böyle deyince ona, “Âmentü billahi ve Rasûlihi” deyin. Ya’nî “Ben Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine inandım demektir” buyurdu.

Âlim bir zât talebesine, “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da, “Onunla mücâdele eder, ona karşı dururum” dedi. Hocası tekrar, “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücâdele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Onu taşlar ve kendi gayretimle def etmeye çalışırım” dedi. O zaman o zât buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lâkin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Ya’nî, Allahü teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O’na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)

Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbtir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmiye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.

Şeytanın zenginleri aldatma yolları: İlki, malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helâlden mi, ehemmiyet vermezler. Alış-veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helâlden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”

İkincisi, o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekâtını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da, “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım, insanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibâdet edişini çok severim” dedi.”

İbn-i Şakîk ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”

Üçüncüsü, çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.

Dördüncüsü, malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını isrâf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Ba’zan da sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü teâlânın kötülediği bir özelliktir.

Şeytanın müslümanları aldatması: Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan ba’zıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez.

Öyle müslümanlar da vardır ki, cemâatle namaz kılarken İmâmdan önce secdeye gider, İmâmdan önce rükû’ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan ba’zıları alış-veriş ilmini bilmezler. Bu sebeble akidleri fâsid ve bâtıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.

Şeytanın herkesi aldatması: Birçok yahudi ve hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslâmiyete meyl (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var” diyerek mâni olur. Nihâyet o kişiler, îmân etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bugün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azâba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükliyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.

Şeytanın zâhidleri aldatması: Ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamıyacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebeb olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”

Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevkettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemiyen vardır. Onlar arasında meyvayı tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu men edenler vardır. Bu. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve onları ta’kib edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemiyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.

Göçebe yaşıyan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zîrâ bedenlerinin bineği olan nefsleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynı şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında, “Nefslerinin isteklerini yerine getiren” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, ni’metler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden men ederiz. Zâhidâne yaşar ve şehvetlerini terk etmeği tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tenbelliği arttırır. Bu kimse, terkinin zarar vereceği ve vermiyeceği şeyi bilmeğe muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyâcı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin a’zâlarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyâcı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, ba’zan tatlıya, ba’zan ekşiye meyleder. Bunun bir çok sebebleri vardır.

Zâhid görünenlerin, zühdün sâdece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanâat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar, insanların önünde, sanki Allahü teâlânın azametini müşâhededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşû’ ederler. Ba’zan onlardan biri, kendisine zühd sahibi desinler diye verilen hediyeyi redd eder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkânlar içinde, dünyâ dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyâdaki gayeleri baş olmaktır.

Şeytanın kadınları aldatması: İblîs’in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sâdece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine birşey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kızkardeşim, annem, câriyem bulunur. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lâzımdır.

Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı bâtıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vâciblerinden birşey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı bâtıl olur. Fakat buna aldırış etmez.

Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Ba’zı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona la’net ederler” buyurdu.

Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun râzı olacağını bilmeden, başkasına birşey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.

Şeytanın erkekleri aldatması: Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Ba’zıları da bunları sâdece Cum’a ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hattâ bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine ba’zıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmıyarak günâha girmektedir. Zîrâ müslümanlara eziyet haramdır. Ba’zıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.

Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır.

Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Ba’zıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.

Bu konularda fazla yazsak, cildleri doldurur. Az yazarak çok şeye delâlet ettik. Allahü teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 157

2) Zeylü Tabakat-ı Hanâbile cild-1, sh. 399

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1342

4) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 28

5) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 329

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 254

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 52, 523

8) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 140

9) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 270

10) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 17

11) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 749

12) Tabakât-ül-huffâz sh. 477

13) El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ

14) El-Mugni

15) Telbîsü İblîs

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 184, 395, 408, 587, 978

ABDÜLHAK-I DEHLEVÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’ın büyük hadîs âlimlerinden. 958 (m. 1551)’de Muharrem ayında Delhi’de doğdu. Silsile-i âliyye ismi verilen altın halkanın büyüklerinden olan, Muhammed Bâkî-Billah hazretlerinin talebesi olmakla şereflendi. 1052 (m. 1642)’de Delhi’de vefât etti.

Babası Seyfeddîn bin Sa’dullah’dır. Dedesi, Sultan Muhammed Hilci zamanında Buhârâ’dan Hindistan’a hicret etti. Oğlu Seyfeddîn’i, büyük bir âlim olacak şekilde yetiştirdi. Seyfeddîn de oğlu Abdülhak’a, iyi bir tahsil vermek için bütün gayretiyle uğraştı. Abdülhak’ın, fevkalâde kuvvetli bir hafızası vardı. Öyle ki, iki yaşında annesini emdiğini hatırlıyordu. Küçük yaşlarında iken babasının öğretmesi ile, iki ay gibi kısa bir zaman içinde Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri, tasavvuf ismi verilen bâtınî ilimleri ve zamanın fen ilimlerini öğrenerek, daha onyedi yaşında iken tahsilini bitirdi. Abdülhak-ı Dehlevî bunlarla yetinmiyerek, Haremeyn-i şerîfeyn’e (Mekke ve Medine’ye) giderek, oradaki âlimlerin büyükleri ile görüştü. Büyük hadîs âlimlerinden Abdülvehhâb-ı Müttekî’den hadîs ilimlerini okudu. Peygamber efendimizin mübârek Ravda-i mutahherasında ikâmet etmeye başladı. Burada pekçok ma’nevî feyz ve bereketlere kavuştu. Bu mevzûda kendisi; “Bu hakîr, fakir, Resûlullah’ın ikram ve ihsânlarını anlatmaya kalksam gücüm yetmez” buyururdu.

Hadîs âlimi Abdülhak-ı Dehlevî Hicaz’dan Hindistan’a geldi ve ilk zamanlar, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, i’tirazlar yazardı. Fakat, son zamanlarda, Allahü teâlânın inâyetine kavuşarak, yapdıklarına pişman oldu. Tövbe etti. Hâce Muhammed Bâkî’nin me’zûn ettiği talebelerinden Mevlânâ Hüsâmeddîn Ahmed’e, bu tövbesini şöyle yazdı: “Allahü teâlâ, Ahmed-i Fârûkî’ye selâmetler ihsân etsin! Bu fakirin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyyet perdeleri kalkdı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı durmamak, akıl icâbı idi. Ne insafsızlık, ne cahillik etmişim. Şimdi kalbimde vicdanımda duyduğum mahcubiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. Kalbleri çevirmek, hâlleri değişdirmek, Allahü teâlâya mahsûstur.”

Abdülhak-ı Dehlevî, kendi çocuklarına da mektûp yazarak; “Ahmed-i Fârûkî’nin “Sellemehullahü teâlâ” sözlerine karşı i’tirâzlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiç bir bulanıklık kalmamışdır. Kalbim ona karşı hâlis olmuşdur” dedi.

Abdülhak-ı Dehlevî’nin tövbesinin sebebi iyi bilinmiyor. Ba’zıları diyor ki: “Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâda gördü ve inkârından dolayı kendisini azarladı.” Ba’zıları da diyor ki, “İmâm-ı Rabbânî hakkında, Kur’ân-ı kerîm’den tefe’ül (hayır dileme) etti. “Yalancı ise, zararı onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ va’d ettiklerinden ba’zısını başınıza getirir!” meâlindeki âyet-i kerîme çıktı. Bir kerre de; “Onlar Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Alış-verişde bile Allahü teâlâyı kalblerinden çıkarmazlar” meâlindeki âyet-i kerîme çıkdı. “Ba’zıları da diyor ki: “Ona karşı i’tirazları, düşmanların gönderdiği uydurma bir mektûb sebebi ile idi. İşin doğrusunu anlayınca, pişman olup tövbe etti.”

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sâdık talebelerinden oldu. Teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifâde etti. İmâm-ı Rabbânî, ona zaman zaman mektûplar yazarak nasîhatlarda bulunurdu. Gönderdiği, mektûblardan birisi şöyledir:

“Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Kıymetli efendim! Sıkıntıların gelmeleri, görünüşde çok acı ise de, bunların ni’met oldukları umulur. Bu dünyânın en kıymetli sermâyesi, üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünyâ sofrasının en tatlı yemeği, derd ve musibetlerdir. Bu tatlı ni’metleri acı ilâçlarla kaplamışlar. Bunun için, dostlara derd ve sıkıntı yağdırmağa başlamışlardır. Saâdetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleşdirilmiş olan tatlıları görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Acılardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen herşey tatlı olur. Hasta olanlar, onun tadını duyamaz. Hastalık da, O’ndan başkasına gönül vermekdir. Se’âdet sahibleri, sevgiliden gelen sıkıntılardan o kadar tat alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duyamazlar. Her ikisi de sevgiliden geldiği hâlde, sıkıntılardan, sevenin nefsi pay almaz, iyiliklerini ise, nefs de istemektedir. Arabî mısra’tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara afiyet olsun!

Yâ Rabbî! Bizi, sıkıntıların sevâblarından mahrûm eyleme! Bunlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! İslâmın za’îf olduğu bu günlerde, sizin kıymetli varlığınız, müslümanlar için büyük bir ni’mettir. Allahü teâlâ, selâmet versin ve uzun ömürler ihsân eylesin! Vesselâm.” (İkinci cild-29. mektûb)

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, insanların kurtuluşa saadete kavuşmaları için birbirinden kıymetli kitaplar yazmıştır. Bunlardan ba’zıları şunlardır: Târih-i Hakkı, Târih-i Abdülhak, Matla’ul-envâr, Medâric-ün-nübüvve, Cezb-ül-kulûb, Ahbâr-ül-ahyâr, Mektûbât, Sifr-üs-se’âdet şerhi, Merec-ül-Bahreyn, Eşi’ât-ül-leme’ât’dır.

Abdülhak-ı Dehlevî, çeşitli kademedeki devlet büyüklerine ve kimselere mektûblar yazıp onlara nasîhatlarda bulunurdu. Bu mektûplardan birisi şöyledir:

Şerh-i Sadr; göğsün ya’nî kalbin açılması, en yüce makam, en büyük ni’met ve en azîz ilâhi hediyelerdendir. Zira Hak teâlâ büyüklerin efendisi, kâinatın hülâsası, habîbi ve Resûlünü ( aleyhisselâm ) bu husûsi ihsân ile ni’metlendirmiştir.

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kalbe îmân nûru girince, genişler ve açılır.” Eshâb-ı Kirâm (aleyhimürrıdvân); “Yâ Resûlallah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir?” dediler. Buyurdu ki: “Alâmeti, kulun, yüzünü ebedî olan âhırete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır.” Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hilecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. Peygamberlik basireti, gözüyle ve îmân nûru ışığıyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünyâ işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhıret ise dâimi ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fâni olan dünyâdan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevâb azıklarını bulundurur. Kişinin sadrının (göğsünün) inşirahından açılmasından nasîbi, bu îmân nûrundan olan nasîbi kadardır. Bunun da miktarı kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nûrun, sinenin açılmasında ve kalbin ferahında te’sîri tamdır. Bu sebebdendir ki, dünyâdaki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalb ferahlığına, karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. Bunun için demişlerdir ki, nefs-i natıka (insanî rûh), nura, ışığa âşıktır. Nerede bir ışık huzmesi, parıltısı bulsa, o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. Zira rûh, aydınlığa nûra olan teveccühü sebebiyle içerden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar. Beyt:

Sana visal meclisinde, göz uyku yüzü görmez,
Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.

Anlaşıldı ki, nûrun zuhuru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. Kalbler onunla açılır. Sadrın şerhinin sebeblerinden biri de ilimdir, ilim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sînesindeki genişleme de o kadar artar. Bu ilimden murâd, her. İlim değil, Peygamberden ( aleyhisselâm ) miras kalan ilimdir. Peygamberlere ilimden başka şeyle vâris olunmaz. Hadîs-i şerîfde; “Peygamberler, vârislerine, altın ve gümüş bırakmazlar. Onlar ilim bırakırlar” buyurulması o ilme işârettir. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Felsefe karanlıkları zuhur etti. İslâm semâsını kararttılar. Bir kısım insanları yoldan çıkardılar. Bunlara ilim değil, cehâlet demek daha uygun olur.

Sadrın şerhi sebeblerinden biri de, Allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsânda bulunmaktır. Mal ve para ile olan ihsân ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. Kimin eli kısa ve kapalı ise, sinesi de o nisbette dardır. El açıklığı, cömertlik ve ihsân, Allahü teâlâ ve kulları katında büyük mertebedir. Dünyâ ve âhırette izzettir, iyiliktir ve sevâbdır. Makamla olan ihsân; kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir işe koymakla yapılan ihsândır.

Sadrın şerhi sebeblerinden biri de, Allah yolunda kahramanlık, insaf sahipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. Böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla aşılır. “Canını düşünmeden saldırdığı zaman, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başkaları kırk sene halvette kalmakla göremez” demişlerdir. Ama bu cesâret ve yiğitlik. Allah için ve Allahın dîninde olursa herşeyden daha yüksektir. Bunun için onların karşılığı (Âl-i İmrân sûresi 169 ve 170.) “Onlar Rableri katında diridirler. Cennet meyvelerinden rızıklanırlar. Onlar, Allahın verdiği ihsândan dolayı, ferah ve sevinç içindedirler” âyetlerinde meâlen bildirilen büyük ni’metlerdir. Bundan daha yüksek hangi mertebe olur.

Sinenin açılması sebeblerinden biri de, kalbi, sıfât-ı zemîme, ya’nî kötü sıfatlar denilen; hased, ucb, kibir, riya, buğz, kin ve Allah için olmayan mal ve makam, ya’nî dünyâ sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. Çünkü bunlar, şehvet ve nefs toprağından yükselen, zulmânî buhar ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve sadrın şerhine sebeb olan îmân nûrundan, tevhîdden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. Mahrûm bırakırlar. Kalb sahasını karartır ve daraltırlar. Beyt:

Dışarı çıkmaz isen tabiat sarayından,
Nasıl haberin olur, hakîkat diyarından.

Bu güzel sıfatlar, en kâmil, en yüksek, en mükemmel şekilde Resûl-i ekremde ( aleyhisselâm ) mevcûd idiler. O’ndan sonra, uyma mikdârınca, ona tâbi olanlarda bulunur. Mütâbeatta, ya’nî Resûlullaha uymada, kim daha ileri gitmişse, sadrı daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nûrlanmış olur. İmrân sûresi, otuzbirinci âyetinde meâlen: “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever” buyuruldu. Hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adım adım onu ta’kib ederse onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur. Gerçi Resûlullahın makamı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yüksektir. O’nun makamında hiç kimse yoktur, herkes O’ndan aşağıdadır, ama dâire geniştir ve etrâfında makamlar vardır. O parlayan nûrdan ve gelen feyzden, etrâfında olanlara da bir şua, bir serpinti ulaşır. Âyet-i kerîmede meâlen; “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruldu.

Bilhassa muhabbet, alâka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. Çünkü muhabbet, ma’iyyeti (beraberliği) îcâbettirir. Hadîs-i şerîfde: “Kişi sevdiği ile beraber olur” buyuruldu. (41. Mektûb)

Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, Abdullah-ı Dehlevî’nin yazdığı, meşhûr “Mişkât” kitabının farsça şerhi olan “Eşi’at-ül-leme’ât”ın dördüncü cildinden alınmıştır:

“İnsanlara merhamet etmeyene, Allah merhamet etmez.”

“Zulme mâni olarak, zâlime de mazlûma da yardım ediniz!”

“Satın alınan bir gömleğe verilen paranın onda dokuzu helâl ve onda biri haram para ise, bu gömlekle kılınan namazı Allah kabûl etmez.”

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulm etmez. Onun yardımına koşar. Onu küçük ve kendinden aşağı görmez. Onun kanına, malına, ırzına, namusuna zarar vermesi haramdır.”

“Allaha yemîn ederim ki, bir kimse kendisine yapılmasını sevdiğini, din kardeşi için de sevmedikçe îmânı tamam olmaz.”

“Kötülüğünden komşusu emîn olmayanın, Allaha yemîn ederim ki, îmânı yokdur.”

“Kalbinde merhameti olmayanın îmânı yoktur.”

İnsanlara merhamet edene, Allah merhamet eder.”

“Küçüklerimize acımayan ve büyüklerimize saygılı olmayan, bizden değildir.”

“İhtiyârlara saygı gösteren ve yardım eden, ihtiyârlayınca, Allah ona da yardımcılar nasîb eder.”

“Yanında birini gıybet edeni susturan kimseye, Allah dünyâda ve âhırette yardım eder. Gücü yeterken susturmazsa, Allah onu dünyâda ve âhırette cezalandırır.”

“Din kardeşinin aybını, utanç verici hâlini görüp de, bunu örten, gizliyen kimse, İslâmiyetten önce arabların yapdıkları gibi, diri gömülen kızı mezardan çıkarmış, ölümden kurtarmış gibidir.”

“İki arkadaştan Allah indinde daha iyi olanı, arkadaşına iyiliği daha çok olanıdır.”

“Birinin iyi veya kötü olduğu, komşularının onu beğenip beğenmemesi ile anlaşılır.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) Eshâbına karşı buyurdu ki: “Siz, öyle bir zamanda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helak olur, Cehenneme gidersiniz. Sizden sonra öyle müslümanlar gelecek ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapabilseler, Cehennemden kurtulurlar.”

“Allah dünyalığı dostlarına da, düşmanlarına da vermişdir. Güzel ahlâkı ise, yalnız sevdiklerine vermişdir.” (iyi huylu olan kâfirlerin ölmeleri yaklaşınca îmâna kavuşacakları umulur sözünün doğru olduğu buradan da anlaşılmaktadır.)

“Bir kimsenin ırzına, malına saldıranın sevâbları, kıyâmet günü o kimseye verilir, ibâdetleri, iyilikleri yoksa, o kimsenin günahları buna verilir.”

“Allah indinde günahların en büyüğü, kötü huylu olmaktır.”

“Bir kimse, sevmediği birisine belâ ve sıkıntı geldiği için sevinirse, Allah, bu kimseye de bu belâyı verir.”

“İki kişi mescide gelip namaz kıldılar. Kendilerine birşey ikram edildi. Oruçlu olduklarını söylediler. Konuşduktan sonra kalkıp giderlerken, hazret-i Peygamber efendimiz bunlara; “Namazlarınızı tekrar kılınız ve oruçlarınızı tekrar tutunuz! Çünkü konuşurken bir kimseyi gıybet ettiniz, (ya’nî, bir kusurunu söylediniz) Gıybet etmek, ibâdetlerin sevâbını giderir” buyurdu.”

Hased etmeyiniz! Ateş odunu yok ettiği gibi, hased de insanın sevâblarını giderir.” Hased, kıskanmak, çekememek demektir. Ya’nî Allahın birisine vermiş olduğu ni’metin, ondan gitmesini istemek demektir. Ondan gitmesini istemeyip de, kendisinde de olmasını istemek, hased olmaz. Buna (Gıpta) etmek, imrenmek denir. Birisinde bulunan kötü, zararlı şeyin gitmesini istemek “Gayret” ve “Hamiyyet” olur.

“İyi huylu, dünyâda ve âhırette iyiliklere kavuşacakdır.”

“Allah, dünyâda güzel sûret ve iyi huy ihsân ettiği kulunu âhıretde Cehenneme sokmaz.”

Ebû Hüreyre’ye “İyi huylu ol!” buyuruldu. İyi huy nedir deyince, “Senden uzaklaşana yaklaşıp nasihat et ve sana zulmedeni affet ve malını, ilmini, yardımını senden esirgeyene bunları bol bol ver”buyurdu.

“Kibirden, hıyânetten ve borçdan temiz olarak ölen kimsenin gideceği yer Cennettir.”

“Hazret-i Peygamber borçlu olan birinin cenâze namazını kılmak istemedi. Ebû Katâde ismindeki bir sahâbî, onun borcunu, havale yolu ile kendi üzerine aldı. Peygamberimiz de cenâze namazını kılmağı kabûl buyurdu.

“Zevcelerinizi döğmeyiniz! Onlar, sizin köleniz değildir.”

“Allah indinde en iyiniz, zevcesine karşı en iyi olanınızdır. Zevcesine karşı en iyi olanınız, benim.”

“Îmânı üstün olanınız, huyu daha güzel ve zevcesine daha yumuşak olanınızdır.”

“Eşi’at-ül-leme’ât” kitabında namazın ehemmiyetini bildiren çeşitli hadîs-i şerîfler vardır. Bu kitabdan ba’zı bölümler:

Arabîde namaza, “Salât” denir. Salât; duâ, rahmet ve istiğfar demektir. Namazda bu üç ma’nânın hepsi bulunduğu için, salât denilmiştir.

Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Beş vakit namaz ve Cum’a namazı, gelecek Cum’aya kadar ve Ramazan orucu, gelecek Ramazana kadar yapılan günahlara keffarettirler. Büyük günah işlemekten sakınanların küçük günahlarının affına sebeb olurlar”Arada işlenilmiş olan küçük günahlardan kul hakkı bulunmıyanları yok ederler. Küçük günahları af edilerek bitmiş olanların, büyük günahları için olan azâblarının hafiflemesine sebeb olurlar. Büyük günahların af edilmesi için tövbe etmek de lâzımdır. Büyük günahı yok ise, derecesinin yükselmesine sebeb olurlar. Bu hadîs-i şerîf, Müslim’de yazılıdır. Beş vakit namazı kusurlu olanların af olmasına Cum’a namazları sebeb olur. Cum’a namazları da kusurlu ise, Ramazan oruçları sebep olur.

Yine Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kapısının önünde akar su olan bir kimse, bu suda her gün beş kerre yıkansa, bedeninde kir kalır mı?” Eshâb-ı Kirâm cevâb vererek; “Hayır hiç kir kalmaz yâ Resûlallah” dediler. “Beş vakit namaz da böyledir. Beş vakit namaz kılanların küçük günahlarını Allahü teâlâ yok eder” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) diyor ki: Eshâbdan biri bir günah işlemişti. Sonra da pişman olup, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldi ve yaptığını anlattı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) vahy bekledi. Sonra, bu zât namaz kıldı. Allahü teâlâ âyet-i kerîme gönderip meâlen; “Günün iki tarafında ve güneş batınca namaz kıl! iyilikler, kötülükleri elbette yok eder” buyurdu. Günün iki tarafı, öğleden evvel ve öğleden sonra demektir. Ya’nî sabah, öğle ve ikindi namazlarıdır. Gündüze yakın olan gece namazı da, akşam ve yatsı namazlarıdır. Bu âyet-i kerîmede, hergün beş vakit namazın, günahların af edilmelerine sebep oldukları bildirilmektedir. Bu zât, “Yâ Resûlallah! Bu müjde yalnız benim için midir? Yoksa bütün ümmet için midir?” dedi. Resûlullah da ( aleyhisselâm ); “Bütün ümmetim içindir” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, iki Sahîhde de yazılıdır.

Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) diyor ki: Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelip; “Had cezası verilecek bir günah işledim. Bana had cezası vur!” dedi. Resûlullah, ne günah işlemiş olduğunu buna sormadı. Namaz vakti geldi. Beraber kıldık. Resûlullah ( aleyhisselâm ) namazı bitirince, bu zât kalktı ve; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )! Ben, had cezası verilecek bir günah işledim. Allahü teâlânın kitabında emr olunan cezayı bana yap!” dedi. “Sen bizimle beraber namaz kılmadın mı?” buyurdu. Evet kıldım dedi. “Üzülme Allahü teâlâ günahını af eyledi”buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, iki temel kitapda ya’nî Buhârî ve Müslim’de yazılıdır.

Bu zât, had lâzım olan büyük günah işlediğini zannetmişti. Namaz kılınca af olması, bunun küçük günah olduğunu göstermektedir. Yâhud had demesi, küçük günahların karşılığı olan “Ta’zîr” cezası idi. İkinci sorusunda “Had cezası yap” dememesi de böyle olduğunu gösteriyor.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) diyor ki: Allahü teâlânın ençok hangi ameli sevdiğini Resûlullahdan sordum. Resûlullah da ( aleyhisselâm ); “Vaktinde kılınan namaz” buyurdu. Ba’zı hadîs-i şerîflerde ise; “Evvel vaktinde kılınan namazı çok sever” buyurulmuştur. Ondan sonra hangisini çok sever dedim. “Anaya-babaya iyilik yapmayı” buyurdu. Bundan sonra da hangisini çok sever dedim. “Allah yolunda cihâd etmeyi” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf de, iki Sahîh kitâbda yazılıdır. Başka bir hadîs-i şerîfde; “Amellerin en iyisi, yemek yedirmekdir” buyuruldu. Bir başkasında; “Selâm vermeyi yaymaktır” Bir başkasında ise; “Gece, herkes uykuda iken namaz kılmakdır” buyurulmuştur. Başka bir hadîs-i şerîfde; “En kıymetli amel, elinden ve dilinden, kimsenin incinmemesidir.” Bir hadîs-i şerîfde de; “En kıymetli amel, cihaddır” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde; “En kıymetli amel, hacc-ı mebrûrdur.” Ya’nî, hiç günah işlemeden yapılan hacdır buyuruldu. “Allahü teâlâyı zikr etmektir” ve “Devamlı olan ameldir” hadîs-i şerîfleri de vardır. Suâli soranların hâllerine uygun, çeşidli cevaplar verilmişdir. Yahut, zamana uygun cevap verilmiştir. Meselâ, İslâmiyetin başlangıcında, amellerin en efdali en kıymetlisi cihâd idi. (Âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler, namazın zekâttan, sadakadan daha kıymetli olduğunu göstermektedir. Fakat, ölüm hâlinde bulunana birşey verip, onu ölümden kurtarmak, namaz kılmaktan daha kıymetli olur. Demek ki, başka hâller, şartlar içinde, başka şeyler daha kıymetli olmaktadır.)

Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İnsan ile küfür arasındaki sınır, namazı terk etmekdir.”Çünkü, namaz insanı küfre varmakdan koruyan perdedir. Bu perde aradan kalkınca kul küfre kayar. Bu hadîs-i şerîf “Müslim”de yazılıdır. Bu hadîs-i şerîf namazı terk etmenin çok fenâ olduğunu gösteriyor. Eshâb-ı Kirâmdan çok kimse, namazı özürsüz terk eden imansız olur dediler.

Übâde bin Sâmit ( radıyallahü anh ) haber veriyor Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ beş vakit namaz kılmağı emr etdi. Bir kimse; güzel abdest alıp, bunları vaktinde kılarsa ve rük’ûlarını, huşû’larını, tamam yaparsa, Allahü teâlâ, onu af edeceğini söz vermişdir. Bunları yapmıyan için söz vermemişdir. Bunu, isterse af eder, isterse azâb yapar.”Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî bildirmişlerdir. Görülüyor ki, namazın şartlarına, rükû’ ve secdelerine dikkat etmek lâzımdır. Allahü teâlâ sözünden dönmez. Doğru dürüst namaz kılanları muhakkak af eder.

Ebû Ümâme-i Bâhilî ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Beş vakit namazınızı kılınız! Bir ayınızda oruç tutunuz! Mallarınızın zekâtını veriniz! Başınızda olan âmirlere itaat ediniz. Rabbinizin Cennetine giriniz.” Görülüyor ki, hergün beş vakit namaz kılan, Ramazan ayında oruç tutan, malının zekâtını veren, Allahü teâlânın yeryüzünde halîfesi olan âmirlerin, İslâmiyete uygun emirlerine itaat eden bir müslüman, Cennete gidecektir. Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ve Tirmizî bildirmişlerdir.

Ebû Zer-i Gifârî ( radıyallahü anh ) diyor ki: Sonbahar günlerinden birinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile beraber sokağa çıktık. Yapraklar dökülüyordu. Bir ağaçdan iki dal kopardı. Bunların yaprakları hemen döküldü. “Yâ Ebâ Zer! Bir müslüman Allah rızâsı için namazı kılınca, bu dalların yaprakları döküldüğü gibi, günahları dökülür”buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Ahmed haber verdi.

Zeyd bin Hâlid Cühenî haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir müslüman, doğru olarak ve huşû’ ile iki rek’at namaz kılınca, geçmiş günahları af olur.” Ya’nî Allahü teâlâ, onun küçük günahlarının hepsini af eder. Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Ahmed bildirdi.

Abdullah bin Amr İbni Âs haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimse, namazı eda ederse, bu namaz kıyâmet günü nûr ve burhan olur ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Namazı muhafaza etmezse, nûr ve burhan olmaz ve necât bulmaz. Karun, Fir’avn, Hâmân ve Übey bin Halef ile birlikte bulunur.” Görülüyor ki bir kimse; namazı farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine ve edeblerine uygun olarak kılarsa, bu namaz, kıyâmette nûr içinde olmasına sebep olur. Böyle namaz kılmağa devam etmezse, kıyâmet günü adı geçen kâfirlerle beraber olur. Ya’nî Cehennemde şiddetli azâb çeker. Ubey bir Halef, Mekke kâfirlerinin azgınlarından idi. Uhud Gazâsında, Resûlullah ( aleyhisselâm ) mübârek eli ile onu Cehenneme gönderdi. Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ile Dârimî bildirmişlerdir. Beyhekî de, “Şa’b-ül-Îmân” kitabında yazmısdır.

Tabiînin büyüklerinden Abdullah bin Şakîk diyor ki: “Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm), ibâdetler içinde, yalnız namazı terk etmenin küfür olacağını söylediler.” Bunu, Tirmizî bildirdi. Abdullah bin Şakîk; Ömer’den, Ali’den, Osman’dan ve Âişe’den (radıyallahü anhüm) hadîs-i şerîfler rivâyet etmiştir. Hicretin yüzseksen senesinde vefât etmiştir.

Ebüdderdâ ( radıyallahü anh ) diyor ki: Çok sevdiğim bana dedi ki: “Parça parça parçalansan, ateşte yakılsan bile, Allahü teâlâya hiçbir şeyi şerik yapma! Farz namazları terk etme! Farz namazları bile bile terk eden müslümanlıktan çıkar. Şarab içme! Şarab, bütün kötülüklerin anahtarıdır.” Bu hadîs-i şerîfi İbn-i Mâce bildirdi. Görülüyor ki, farz namazlara aldırış etmeyip terk eden, imansız olur. Tenbellikle terk eden, imansız olmaz ise de büyük günah olur. İslâmiyetin bildirdiği beş özürden biri ile fevt etmek, kaçırmak günah değildir. Şarab ve alkollü içkilerin hepsi aklı giderir. Aklı olmıyan, her kötülüğü yapabilir.

Ali ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ali! Üç şeyi yapmağı gecikdirme: Vakti gelince, namazı hemen kıl! Cenâze hazırlanınca, namazını hemen kıl! Bir kızın küfüvünü bulunca, hemen evlendir!” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi. Cenâze namazını gecikdirmemek için, mekrûh üç vakitde de kılmalıdır.

Abdullah İbni Ömer (r.anhümâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Namazlarını vakitleri gelince hemen kılanlardan Allahü teâlâ râzı olur. Vakitlerinin sonunda kılanları da af eder.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi.

Şafiî mezhebinde her namazı, vaktinin evvelinde kılmak efdaldir. Mâlikî mezhebi de buna yakındır. Ancak, çok sıcakda, yalnız kılanın, öğleyi gecikdirmesi efdal olur. Hanbelî mezhebi de, Şafiî gibidir. Hanefî mezhebinde, sabah ve yatsı namazlarını geciktirmek ve sıcak zamanlarda öğleyi, hava serinleyince kılmak efdaldir. (Fakat öğleyi, İmâmeyn kavline göre, ikindi vakti girmeden ve ikindiyi ve yatsıyı da, İmâm-ı a’zama göre, vakti girince kılmak iyi olur, ihtiyâtlı olur. Takvâ ehli olanlar, her işlerinde ihtiyâtlı olurlar.)

Âişe ( radıyallahü anha ) diyor ki: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) namazını âhır vaktinde kıldığını, iki defa görmedim.” Ya’nî, bütün ömründe bir kere, bir namazı vaktinin sonunda kılmışdır.

Ümm-i Habîbe (radıyallahü anhâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir müslüman kul, her gün, farz namazlardan başka, on iki rek’at, tetavvu’ olarak namaz kılarsa, Allahü teâlâ ona Cennetde bir köşk yapar.” Bu hadîs-i şerîf “Müslim”de yazılıdır. Görülüyor ki, hergün beş vakit farz ile kılınan sünnet namazlar, Resûlullah ( aleyhisselâm ) tetavvu’ ya’nî nafile namaz demektedir.

Tabiînin büyüklerinden Abdullah bin Şakîk diyor ki: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) tetavvu’ namazlarını ya’nî nafile namazlarını, hazret-i Âişe’den ( radıyallahü anha ) sordum. “Öğle farzından evvel dört, sonra iki, akşamın ve yatsının farzlarından sonra iki, sabah namazlarının farzından evvel iki rek’at kılardı” dedi. Bu haberi, Müslim ve Ebû Dâvûd bildirdiler.

Âişe ( radıyallahü anha ) dedi ki: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) nafile ibâdetlerden ençok devam ettiği, sabah namazının sünneti idi. “Bu haber, hem “Buhârî” de, hem de “Müslim”de yazılıdır. Görülüyor ki, Âişe ( radıyallahü anha ) beş vakit namazın farzları ile beraber kılınan sünnet namazlara, nafile namaz demektedir.

“Eşi’at-ül-leme’ât” kitabında, Nikâh kısmı başında diyor ki:

Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına biri geldi; “Ensârdan bir kız ile evlenmek istiyorum” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Kızı (bir kerre) gör! Çünkü, Ensâr kabilesinin gözlerinde birşey vardır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, “Müslim” kitabında yazılıdır. Evlenilecek kızı önceden bir kerre görmek sünnetdir..

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kadınlar görüşdükleri kadınların güzelliklerini, iyiliklerini, zevclerine anlatmasınlar. Zevcleri, o kadınları görmüş gibi olurlar.” Bu hadîs-i şerîf, Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır.

Ebû Sa’îd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Erkek erkeğin ve kadın kadının avret yerlerine bakmasın!” Görülüyor ki, erkeklerin kadınlara ve kadınların erkeklerin avret yerlerine bakmaları haram olduğu gibi, erkeklerin, erkeğin avret yerine ve kadınların, kadının avret yerine bakmaları da haramdır. Erkeğin, erkek ve kadın için avret mahalli, diz ile göbek arasıdır. Kadının, kadın için avret mahalli de böyledir. Kadının yabancı erkek için avret mahalli ise, ellerinden ve yüzünden başka bütün bedenidir. Bunun için, kadınlara avret denir. Yabancı kadının avret yerine, şehvetsiz de bakmak haramdır.

Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yabancı kadının evinde gecelemeyiniz!”

Akabe bin Âmir ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:“Yabancı kadın ile bir odada yalnız kalmayınız. Kadın, zevcinin birâderi veya bunun oğlu ile yalnız kalırsa, ölüme kadar sürüklenir.” Ya’nî fitnelere sebeb olur. Bundan pek çok sakınmalıdır. Bu hadîs-i şerîf, Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kadının bedeni avrettir.” Ya’nî örtülmesi lâzımdır. “Kadın sokağa çıkınca şeytan hep ona bakar.” (Ya’nî, erkekleri aldatmak, onları günaha sokmak için onu tuzak yapar.)

Büreyde ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Ali’ye dedi ki, “Yâ Ali! Bir kadını görürsen, yüzünü ondan ayır. Ona tekrar bakma! Ansızın görmek, günah olmaz ise de, tekrar bakmak günah olur.” Bu hadîs-i şerîfi Ebû Dâvûd ve Dârimî bildirdiler.

Ali ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ali! Uyluğunu açma ve ölü veya diri, hiç kimsenin uyluk yerine bakma!” Bu hadîs-i şerîfi, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâce haber verdiler. Bundan anlaşılıyor ki, ölünün avret yerine bakmak, dirininkine bakmak gibidir.

Abdullah İbni Ömer (r.anhümâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Avret yerinizi açmayınız! (Ya’nî, yalnız iken de açmayınız) Çünkü, yanınızda hiç ayrılmayan kimseler vardır. Onlardan utanınız ve onlara saygılı olunuz!” Bu kimseler, Hafaza denilen meleklerdir ki, insandan yalnız helada ve cimâ’da ayrılırlar.

Tâbi’înin büyüklerinden Behz bin Hakîm, babasından ve dedesinden haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Avret yerlerini ört! Zevcenden ve câriyenden başkasına gösterme! Yalnız iken de, Allahü teâlâdan haya ediniz!” Bu hadîs-i şerîfi, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâce bildirdiler.

Ömer-ül-Fârûk ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir erkek, yabancı bir kadın ile halvet ederse, üçüncüleri şeytan olur.”

Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi. (Yabancı bir veya çok kadınla (Halvet) etmek, ya’nî kapalı bir yerde yalnız kalmak haramdır, İbn-i Âbidîn, imamlığı anlatırken diyor ki: “Başka bir erkek daha varsa veya zîrahm mahremi bir kadın da varsa halvet olmaz.”)

Tâhir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Zevci uzakda olan kadınların yanlarına gitmeyiniz! Çünkü şeytan, kan gibi damarlarınızda dolaşır.” Sizin de dolaşır mı? dediklerinde, “Benim de dolaşır. Fakat Allahü teâlâ, ona karşı, bana yardım etti. Onu müslüman yaptı. Bana teslim oldu.” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi, Tirmizî bildirdi.

Ümm-i Seleme ( radıyallahü anha ) diyor ki: “Resûlullah yanımda idi. Kardeşim Abdullah bin Ebî Umeyye’nin kölesi de odada idi. Bu köle muhannes idi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bu muhannesi görünce ve sesini işitince; “Bunun gibileri evinize almayınız” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, “Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır. Muhannes; ahlâkını, hareketlerini, sözlerini ve şeklini kadınlara benzeten kimse demektir. Böyle yapanlar mel’ûndur. Bunlar için, hadîs-i şerîfde; “Kendilerini kadınlara benzeten erkeklere ve erkeklere benzeten kadınlara, Allah la’net eylesin!” buyuruldu. Zarûret olmadan, erkekler gibi giyinen, onlar gibi traş olan, erkeklere mahsûs işleri yapan kadınlar ve kadın gibi saçlarını uzatan, süslenen erkekler, bu hadîs-i şerîfe dâhil olmaktadırlar.

Misver bin Mahreme ( radıyallahü anh ) diyor ki: Büyük bir taş götürüyordum. Yolda, elbisem aşağı düştü. Yukarı kaldıramadım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) beni bu hâlde gördü ve; “Elbiseni yukarı kaldır! Çıplak olarak sokağa çıkmayınız!” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi “Müslim” bildirmektedir.

Ebû Umâme ( radıyallahü anha ) heber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kızın güzelliğini gören kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teâlâ ona yeni bir ibâdet sevâbı ihsân eder ki, bu ibâdetin lezzetini hemen duyar.” Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel bildirdi.

Hasen-i Basrî (r.aleyh), mürsel olarak haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Avret yerlerini açana ve başkasının avret mahalline bakana, Allah la’net eylesin!” Bu hadîs-i şerîf, İmâm-ı Beyhekî’nin Şu’b-ül-Îmân kitabında yazılıdır.

Abdullah İbni Ömer (r.anhümâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kendini bir kavme benzeten, onlardan olur!” Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ve Ebû Dâvûd bildirdiler. Demek ki, ahlâkını, davranışlarını veya elbisesini başkalarına benzeten, onlardan olur.

Amr bin Şu’ayb, babasından ve dedesinden haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kuluna verdiği ni’metleri görmeyi sever.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi. Görülüyor ki, Allahü teâlâ elbisenin yeni, güzel ve temiz olmasını sever. Bunları, ni’meti göstermek için yapanı sever. Kibir ile yapanı sevmez. Allahü teâlânın verdiği ni’metleri gizlemek caiz değildir, İlim ni’meti de böyledir.

Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) diyor ki:

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) bize geldi. Evde, saçları dağınık biri vardı. Bunu görünce, “Bu saçlarını düzeltecek birşey bulamamış mı?” buyurdu. Elbisesi kirli birini de görünce, “Elbisesini yıkayacak birşeyi yok mu?” buyurdu.

Tabiînden Ebü’l-Ahves, babasından haber veriyor: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına gittim. Elbisem eskimiş idi. “Malın yok mu?” buyurdu. Malım var dedim. “Ne cinsden malın var?” buyurdu. Her cinsden var dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Allahü teâlâ, mal verince, ni’metlerin eserini üzerinde görmelidir!” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ve Nesâî bildirdiler.

“Merec-ül-bahreyn”de diyor ki: Hakim Ali Tirmizî buyurdu ki: “Yaşım ilerledikçe ilmim, amelim ve mücâhedem arttığı hâlde, gençliğimde kavuşmuş olduğum nûrları, te’sîrleri kendimde bulamaz oldum. Sebebini bir türlü anlıyamadım. Gençlik zamanım, Resûlullahın zamanına daha yakın olduğu için, o zamandaki hâlin daha üstün olduğu, kalbime ilham edildi. O zamana yakın zamanlar, böyle kıymetli idi.

Merec-ül-bahreyn”de, Ahmed Zerrûk’dan alarak diyor ki: “Ma’sûm olmak, kusursuz olmak, Peygamberlere mahsûsdur. Velînin ma’sûm olması şart değildir. Israr ve devam olmadan, büyük günah işlemek, “vilâyeti bozmaz. Velî, günahından vazgeçer ve tövbe eder. Günah işlemek, insanı helak etmez. Günaha devam etmek, tövbeyi terk etmek helak eder. Âdem aleyhisselâmın zellesi ile, İblîsin isyanı, bundan dolayı farklı oldular. Eshâb-ı Kirâmın hepsini sevmekle ve hepsine saygılı olmakla emr olunduk. Sevilmeleri az veya çok olabilir. Fakat, hiçbirine dil uzatmamız, kötü bilmemiz caiz değildir. Kendi kusurlarımıza bakmamız hiçbir müslümanı gıybet etmememiz lâzımdır.

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri “Mişkât” şerhinde buyuruyor ki: “Peygamberler ve evliyâ öldükten sonra, bunlardan yardım istemeği, meşâyıh-ı ı’zâm ve fıkıh âlimlerinin çoğu caizdir dedi. Keşf ve kemâl sahipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu rûhlardan feyz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere “Üveysî” dediler. İmâm-ı Şafiî buyuruyor ki: “İmâm-ı Mûsâ Kâzım’ın kabri, duâmın kabûl olması için bana tiryak gribidir. Bunu çok tecrübe ettim!” İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki: “Diri iken tevessül olunan, feyz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyz alınır.” Meşâyıh-ı Kirâmın büyüklerinden biri diyor ki: “Diri iken tasarruf yapdıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük velî gördüm. Bunlardan ikisi, Ma’rûf-i Kerhî ile Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir. Batı âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden olan Ahmed bin Zerrûk diyor ki: “Ebü’l-Abbâs-ı Hadramî hazretleri bana sordu ki: “Diri olan velî mi, yoksa ölü olan mı daha çok yardım eder?” “Herkes, diri olan diyor. Ben ise ölü olan daha çok yardım eder diyorum” dedim.” “Doğru söylüyorsun. Çünkü, diri iken, kullar arasındadır. Öldükten sonra ise, Hakkın huzûrundadır” buyurdu.

İnsan ölürken rûhunun ölmediğini âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler açıkça bildiriyor. Rûhun şuur sahibi olduğu, ziyâret edenleri ve onların yapdıklarını anladıkları da bildiriliyor. Kâmillerin ve velîlerin rûhları, diri iken olduğu gibi öldükten sonra da, yüksek mertebededirler. Allahü teâlâya ma’nevî olarak yakındırlar. Evliyâda, dünyâda da öldükten sonra da kerâmet vardır. Kerâmet sahibi olan, rûhlarıdır. Rûh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerâmeti yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Herşey O’nun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü teâlânın kudreti karşısında diri iken de, ölü iken de hiçtir. Bunun için Allahü teâlânın dostlarından biri vâsıtası ile, bir kuluna ihsânda bulunması şaşılacak birşey değildir. Diri olanlar vâsıtası ile, çok şey yaratıp verdiğini, herkes, her zaman görmektedir, insan diri iken de, ölü iken de birşey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vâsıta, sebep olmaktadır.”

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, fârisî “Medâric-ün-nübüvve” kitabının, ikici cild, yüzotuzikinci sahifesinde diyor ki: “Bedr gazâsında, dokuzyüzü aşan kâfir ordusundan, yetmişi öldürülmüştü. Bunlardan yirmidördü, bir leş çukuruna atıldı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) üç gün sonra çukur başına geldi. Birkaçının ismini sayarak; “Rabbinizin ve O’nun Resûlünün bildirdikleri azâblara kavuşdunuz mu? Ben, Rabbimin va’d ettiği zafere kavuşdum” buyurdu. Ömer ( radıyallahü anh ) bunu işitince; “Yâ Resûlallah! Cansız ölülere neden söylüyorsun?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Sözlerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Fakat onlar cevap veremez” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, hadîs âlimlerinin sözbirliği ile bildirilmektedir. Bu hadîs-i şerîf, ölülerin diriler gibi işittiğini, fakat cevap veremediklerini gösteriyor. “Müslim-i şerîf’de bildirilen bir hadîs-i şerîfte de; “Defnden sonra cemâat dağılırken, ölü, bunların ayak sesini işitir” buyuruldu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Bakî’ kabristanını ziyâret ederken, oradaki meyyitlere selâm verir, onlara söylerdi, işitmeyen, anlamayan kimseye birşey söylenir mi? Hattâ saçma söz olur.

Suâl: Meyyitin, ayak seslerini işitmesi, suâl meleklerine cevap verinceye kadar işiteceğini gösteriyor. Bundan her zaman işiteceği anlaşılır mı?

Cevap: Hadîs-i şerîfde, suâllere cevap verinceye kadar işitir denilmiyor. Suâli işitmesi ve cevap vermesi için, meyyit sonra ayrıca diriltilecekse de, o başka, bu işitmek de başkadır.

Suâl: Meyyit, yalnız Resûlullahın sözlerini işitir. Bu ise, bir mu’cizedir.

Herkesin sözünü işitir demek nasıl doğru olur?

Cevap: Hadîs-i şerîfte açıkça bildirilen birşeyi sınırlamak için, veya başka türlü anlatmak için, bu şeyin, açıkça bildirildiği gibi olamayacağını isbât etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, ölüye; kulaksız, sinirsiz, bizim bilmediğimiz bir sûretle işittirebilir.

Suâl: Fâtır sûresinin otuzbeşinci âyetinde meâlen: “Sen ölüye işittiremezsin. Sen kabrde olana duyurucu değilsin!” buyuruluyor. Bu âyet-i kerîme karşısında, o hadîs-i şerîf nasıl doğru olabilir? Hazret-i Ömer’e verilen cevâbda, “Daha iyi bilici” denilmiş, bizlere ise, yanlışlıkla “Daha iyi işitici” şeklinde gelmiş olabilir. Çünkü ölüler, âhıret işlerini, dirilerden elbette daha iyi bilirler.

Cevap: Hazret-i Ömer gibi çok sağlam bir zâtın bildirdiği bir hadîs-i şerîfde yanlışlık olabileceğini, hiçbir müslüman düşünemez. Bu âyet-i kerîmeye gelince; “Ölülere sen işittiremezsin. Senin sesini, Allahü teâlâ işittirir” demektir. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Mekke kâfirlerinin îmân etmeleri için uğraşıyordu, inanmadıkları için üzülüyordu. Bu âyet-i kerîme o zaman gelmişdi. Ölülere işittiremezsin demek, ölü kalbleri, ya’nî kâfirleri îmâna kavuşduramazsın, demektir. Kâfirlerin bedenleri mezara, kalbleri de ölüye benzetilmektedir. Hadîs-i şerîfler ve din büyüklerinin kitapları, ölülerin işittiklerini ve anladıklarını gösteriyor. Bu haberleri bozan başka bir haber bildirilmedi.”

1) Ahbâr-ül-Ahyâr sh. 314

2) Medâric-ün-nübüvve mukaddimesi.

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 240, 313, 380, 403, 425, 660, 972

4) Eşi’at-ül-leme’ât

5) Merac-ül-bahreyn

6) Herkese Lâzım Olan Îmân sh. 115

7) İslâm Ahlâkı sh. 277, 283, 306, 310

ABDÜLKAYS İsam
|
ABDÜLKAYS (Benî Abdülkays) بنو عبد القیس Bahreyn dolaylarında yaşayan ve Hz. Peygamber zamanında müslüman olan büyük bir Arap kabilesi.
ACEM Kamus
|
اَلْأَعْجَمُ [el-acem] (أَسْلَمُ [eslem] vezninde) Arabdan olmayan kimseye denir; müfred ve cemi berâberdir; yukâlu: رَجُلٌ وَقَوْمٌ أَعْجَمُ أَیْ لَیْسَ بِعَرَبِیٍ Ve kelâmı fesâhat ve beyân üzere edâya muktedir olmayan adama denir, أَعْجَمِیٌ [acemiyy] dahi denir ki mübâlagaten nefsine mensûbdur; yukâlu: رَجُلٌ أَعْجَمُ وَأَعْجَمِیٌ إِذَا كَانَ لَا یُفْصِحُ الْكَلَامَ Ve dilsize ıtlâk olunur; yukâlu: ۀُوَ أَعْجَمُ أَیْ أَخْرَسُ Ve Ziyâd nâm şâirin lakabıdır. Ve şol dalgaya denir ki pârelenmeyip bütün olmakla suyu serpilip saçılmaya ve gürültüsü ve faşırtısı işitilmeye ona bahrî lisânında ulu kum tabîr olunur olunur; yukâlu: مَوْجٌ أَعْجَمُ إِذَا كَانَ لَا یَتَنَفَسُ فَلَا یَنْضَحُ مَاءً وَلَا یُسْمَعُ لَۀُ صَوْتٌ
EL-ACEM Kamus
|
اَلْأَعْجَمُ [el-acem] (أَسْلَمُ [eslem] vezninde) Arabdan olmayan kimseye denir; müfred ve cemi berâberdir; yukâlu: رَجُلٌ وَقَوْمٌ أَعْجَمُ أَیْ لَیْسَ بِعَرَبِیٍ Ve kelâmı fesâhat ve beyân üzere edâya muktedir olmayan adama denir, أَعْجَمِیٌ [acemiyy] dahi denir ki mübâlagaten nefsine mensûbdur; yukâlu: رَجُلٌ أَعْجَمُ وَأَعْجَمِیٌ إِذَا كَانَ لَا یُفْصِحُ الْكَلَامَ Ve dilsize ıtlâk olunur; yukâlu: ۀُوَ أَعْجَمُ أَیْ أَخْرَسُ Ve Ziyâd nâm şâirin lakabıdır. Ve şol dalgaya denir ki pârelenmeyip bütün olmakla suyu serpilip saçılmaya ve gürültüsü ve faşırtısı işitilmeye ona bahrî lisânında ulu kum tabîr olunur olunur; yukâlu: مَوْجٌ أَعْجَمُ إِذَا كَانَ لَا یَتَنَفَسُ فَلَا یَنْضَحُ مَاءً وَلَا یُسْمَعُ لَۀُ صَوْتٌ
ACEMİLİK Kubbe Altı
|

i.
1. Acemi olma durumu, tecrübesizlik, toyluk, beceriksizlik.
2. târih. Osmanlı sarayında yüksek bir memûriyete tâyin edilen bir kimseye levâzım bedeli olarak verilen para: Bugün dahi mesleklerinin îcap ettirdiği eşyâ ve levâzımın tedâriki için yeni subaylara, bahriyelilere ve bir kısım memurlara teçhîzat bedeli adıyle verilen para acemiliğin bir devâmı sayılabilir (Mehmet Z. Pakalın).
ѻ Acemilik çekmek: Henüz alışmamış olmaktan dolayı güçlük çekmek, alışkın bir kimse gibi davranamamak, bocalamak: Bunların her biri birer siyâsî dehâ da olsa ilk aylarda acemilik çekecekleri muhakkaktır (Burhan Felek). Acemilik etmek: Acemi olmadığı halde acemi gibi davranmak, yanlış hareket etmek, fırsatı değerlendirememek.

ADAB Vankulu
|
اَلْأَعْضَبُ [el-adab] (hemzenin fethi ve dâdın fethiyle) Şol koyundur ki boynuzu âşikâre ufanmış ola. Ve ricâlden أَعْضَبُ [adab] şol kimseye derler ki onun yardımcısı olmaya, bî-muîn manâsına. Ve
أَعْضَبُ [adab] Istılâh-ı arûzda mufâaletun meczûm olup mufteilun olmaktır, bahr-i vâfirde.
EL-ADAB Vankulu
|
اَلْأَعْضَبُ [el-adab] (hemzenin fethi ve dâdın fethiyle) Şol koyundur ki boynuzu âşikâre ufanmış ola. Ve ricâlden أَعْضَبُ [adab] şol kimseye derler ki onun yardımcısı olmaya, bî-muîn manâsına. Ve
أَعْضَبُ [adab] Istılâh-ı arûzda mufâaletun meczûm olup mufteilun olmaktır, bahr-i vâfirde.
ADBÂ Kamus
|
اَلْعَضْبَاءُ [el-adbâ] (حَمْرَاءُ [hamrâ] vezninde) Kulağı yarık nâkaya ıtlâk olunur; yukâlu: نَاقَةٌ عَضْبَاءُ أَیِ الْمَشْقُوقَةُ اْلأُذُنِ Ve at kısmından rubdan ziyâdesi maktû olan kulağa denir. Ve
عَضْبَاءُ [Adbâ] Resûl-i ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin nâka-i enîkaları ismidir. Gerçi kulağı meşkûk değil idi, belki necîbe ve kerîme olup kılıç gibi keskin olduğundan ıtlâk olunmuştur. Ve şol dişi koyuna denir ki karn-ı dâhili yanî boynuzunun içinde olan مُشَاشٌ [muşâş] dedikleri kıtırdak gibi yumuşak kemiği meksûr ola ki kesr ona bâlig olmuş olur. Pes hemân hârici meksûr olana عَضْبَاءُ [adbâ] ıtlâk olunmaz. Müzekkerinde أَعْضَبُ [adeb] denir; yukâlu: شَاةٌ عَضْبَاءُ وَكَبْشٌ أَعْضَبُ أَیْ بَیِنُ الْعَضْبِ Bunların masdarı عَضَبٌ [adab]dır, fethateynle; yukâlu: عَضِبَ الْكَبْشُ عَضَبًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا صَارَ أَعْضَبَ Ve
أَعْضَبُ [adeb] Nâsır ve meded-kârı olmayan bîkes kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَعْضَبُ أَیْ لاَ نَاصِرَ لَۀُ Ve elleri kısa olan insân ve hayvâna ıtlâk olunur. Ve birâderi vefât eden alâ-kavlin birâderi ve katâ akribâsı olmayan mütevahhid kişiye ıtlâk olunur. Ve أَعْضَبُ [adeb] fenn-i arûzda عَضْبٌ [adb] zihâfı cârî olan cüze denir. Ve
عَضْبٌ [adb] Bahr-i vâfirin arûzu olan mutefâilun cüzü badel-harm mufteilun veznine redd olunmak yanî mutefâilun cüzünün ibtidâ-yı vetid mecmûu olan mîm iskât olunduktan sonra fâilâtün kalmakla mufteilun veznine red ve nakl olunmaktan ibârettir. Bir boynuzu münkesir olan koyuna teşbîh olunmuştur.
EL-ADBÂ Kamus
|
اَلْعَضْبَاءُ [el-adbâ] (حَمْرَاءُ [hamrâ] vezninde) Kulağı yarık nâkaya ıtlâk olunur; yukâlu: نَاقَةٌ عَضْبَاءُ أَیِ الْمَشْقُوقَةُ اْلأُذُنِ Ve at kısmından rubdan ziyâdesi maktû olan kulağa denir. Ve
عَضْبَاءُ [Adbâ] Resûl-i ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin nâka-i enîkaları ismidir. Gerçi kulağı meşkûk değil idi, belki necîbe ve kerîme olup kılıç gibi keskin olduğundan ıtlâk olunmuştur. Ve şol dişi koyuna denir ki karn-ı dâhili yanî boynuzunun içinde olan مُشَاشٌ [muşâş] dedikleri kıtırdak gibi yumuşak kemiği meksûr ola ki kesr ona bâlig olmuş olur. Pes hemân hârici meksûr olana عَضْبَاءُ [adbâ] ıtlâk olunmaz. Müzekkerinde أَعْضَبُ [adeb] denir; yukâlu: شَاةٌ عَضْبَاءُ وَكَبْشٌ أَعْضَبُ أَیْ بَیِنُ الْعَضْبِ Bunların masdarı عَضَبٌ [adab]dır, fethateynle; yukâlu: عَضِبَ الْكَبْشُ عَضَبًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا صَارَ أَعْضَبَ Ve
أَعْضَبُ [adeb] Nâsır ve meded-kârı olmayan bîkes kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَعْضَبُ أَیْ لاَ نَاصِرَ لَۀُ Ve elleri kısa olan insân ve hayvâna ıtlâk olunur. Ve birâderi vefât eden alâ-kavlin birâderi ve katâ akribâsı olmayan mütevahhid kişiye ıtlâk olunur. Ve أَعْضَبُ [adeb] fenn-i arûzda عَضْبٌ [adb] zihâfı cârî olan cüze denir. Ve
عَضْبٌ [adb] Bahr-i vâfirin arûzu olan mutefâilun cüzü badel-harm mufteilun veznine redd olunmak yanî mutefâilun cüzünün ibtidâ-yı vetid mecmûu olan mîm iskât olunduktan sonra fâilâtün kalmakla mufteilun veznine red ve nakl olunmaktan ibârettir. Bir boynuzu münkesir olan koyuna teşbîh olunmuştur.
ADEB Kamus
|
اَلْعَضْبَاءُ [el-adbâ] (حَمْرَاءُ [hamrâ] vezninde) Kulağı yarık nâkaya ıtlâk olunur; yukâlu: نَاقَةٌ عَضْبَاءُ أَیِ الْمَشْقُوقَةُ اْلأُذُنِ Ve at kısmından rubdan ziyâdesi maktû olan kulağa denir. Ve
عَضْبَاءُ [Adbâ] Resûl-i ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin nâka-i enîkaları ismidir. Gerçi kulağı meşkûk değil idi, belki necîbe ve kerîme olup kılıç gibi keskin olduğundan ıtlâk olunmuştur. Ve şol dişi koyuna denir ki karn-ı dâhili yanî boynuzunun içinde olan مُشَاشٌ [muşâş] dedikleri kıtırdak gibi yumuşak kemiği meksûr ola ki kesr ona bâlig olmuş olur. Pes hemân hârici meksûr olana عَضْبَاءُ [adbâ] ıtlâk olunmaz. Müzekkerinde أَعْضَبُ [adeb] denir; yukâlu: شَاةٌ عَضْبَاءُ وَكَبْشٌ أَعْضَبُ أَیْ بَیِنُ الْعَضْبِ Bunların masdarı عَضَبٌ [adab]dır, fethateynle; yukâlu: عَضِبَ الْكَبْشُ عَضَبًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا صَارَ أَعْضَبَ Ve
أَعْضَبُ [adeb] Nâsır ve meded-kârı olmayan bîkes kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَعْضَبُ أَیْ لاَ نَاصِرَ لَۀُ Ve elleri kısa olan insân ve hayvâna ıtlâk olunur. Ve birâderi vefât eden alâ-kavlin birâderi ve katâ akribâsı olmayan mütevahhid kişiye ıtlâk olunur. Ve أَعْضَبُ [adeb] fenn-i arûzda عَضْبٌ [adb] zihâfı cârî olan cüze denir. Ve
عَضْبٌ [adb] Bahr-i vâfirin arûzu olan mutefâilun cüzü badel-harm mufteilun veznine redd olunmak yanî mutefâilun cüzünün ibtidâ-yı vetid mecmûu olan mîm iskât olunduktan sonra fâilâtün kalmakla mufteilun veznine red ve nakl olunmaktan ibârettir. Bir boynuzu münkesir olan koyuna teşbîh olunmuştur.
EL-ADEVLİYYET Vankulu
|
اَلْعَدَوْلِیَةُ [el-adevliyyet] (fethateynle ve vâvın sükûnu ve yânın teşdîdiyle) Şol gemidir ki Bahreynde عَدَوْلَى [Adevlâ] nâm karyeye mensûbdur,fethateynle ve elifin kasrıyla.
AHDAR – AHZAR Kubbe Altı
|

(ﺍﺧﻀﺮ) sıf. (Ar. ḫaḍr – ḫuḍret “yeşermek”ten aḫḍar) Yeşil, yemyeşil: Hattı hem çünki cennet-i ahdardır (Kadı Burhâneddin). Onu hem sulaya sakkā-i nîsan / Döşeye ferş-i ahdar der-gülistan (Şemseddin Sivâsî). Çemen bir bahr-i ahdar şeklini aldı, şöyle kim… (Recâîzâde M. Ekrem).

AHMED VESİM PAŞA İsam
|
Son Osmanlı kaptan-ı deryâsı, Bahriye nâzırı ve hattat.
AHMER Kubbe Altı
|

(ﺍﺣﻤﺮ) sıf. (Ar. ḥumret “kırmızılık”tan aḥmer) Kırmızı, kızıl: “Bahr-ı Ahmer: Kızıldeniz.” “Hilâl-i Ahmer: Kızılay.”

AHNEF Kamus
|
اَلْأَحْنَفُ [el-ahnef] Sıfattır, ayağı vasf-ı mezkûr üzere olan kişiye denir. Ebû Bahr Sahr b. Kays ki hilm ile meşhûr ve tâbiî-yi kebîrdir, Ahnef ıtlâkı bu cihetledir; süyûf-ı Hanîfiyye tabîr olunan kılıçlar ona mensûbdur, zîrâ o kılıçların ittihâzıyla ibtidâ emr eden merkûmdur. Bunda kıyâs ise أَحْنَفِیَةٌ [ahnefiyyet] denmektir.
EL-AHNEF Kamus
|
اَلْأَحْنَفُ [el-ahnef] Sıfattır, ayağı vasf-ı mezkûr üzere olan kişiye denir. Ebû Bahr Sahr b. Kays ki hilm ile meşhûr ve tâbiî-yi kebîrdir, Ahnef ıtlâkı bu cihetledir; süyûf-ı Hanîfiyye tabîr olunan kılıçlar ona mensûbdur, zîrâ o kılıçların ittihâzıyla ibtidâ emr eden merkûmdur. Bunda kıyâs ise أَحْنَفِیَةٌ [ahnefiyyet] denmektir.
AHNEF B. KAYS İsam
|
AHNEF b. KAYS ( Ebû Bahr Sahr b. Kays b. Muâviye el-Ahnef es-Sa‘dî et-Temîmî ) الأحنف بن قیس Fetihleri, cesareti ve zekâsı ile tanınan tâbiî.
AHREB Kubbe Altı
|

(ﺍﺧﺮﺏ) sıf. (Ar. ḫarāb “yıkılmak”tan aḫreb)
1. Çok (daha, en, pek) harap, yıkık.
2. i. edeb. Rubâî vezinlerinin “mef’ûlü” ile başlayan on iki bahrinden her biri: Hezec bahrinin, ahrem (mef’ûlün… ile başlayan) ve ahreb (mef’ûlü… ile başlayan) vezinlerinden çıkarılmış kendine göre 24 kalıbı vardır (Fevziye A. Tansel).

AHSA Kamus
|
أَحْسَاءُ [Ahsâ] (hemzenin fethiyle) Birkaç mevzilerdir: أَحْسَاءُ بَنِی سَعْدٍ [Ahsâu Benî Sad], Hecer hizâsında bir beldedir ki أَحْسَاءُ الْقَرَامِطَةِ [Ahsâul-Karâmitat]tır yâhûd ondan başkadır. Ve أَحْسَاءُ خِرْشَافٍ [Ahsâu Hirşâf] Bahreyn sâhilinde bir beldedir. Ve أَحْسَاءُ بَنِی وَۀْبٍ [Ahsâu Benî Vehb] Karâ ile Vâkisa beyninde dokuz büyük kuyu adıdır. Ve
أَحْسَاءُ [Ahsâ] Kabîle-i Ganiyy yurdunda bir su adıdır. Ve Yemâmede bir su adıdır. Ve Cedîle yurdunda bir su adıdır.
AHSÂÎ İsam
|
AHSÂÎ ( Ahmed b. Zeyniddîn b. İbrâhîm el-Ahsâî el-Bahrânî ) الأحسائی Şeyhiyye’nin kurucusu, Şîa kelâmcısı, muhaddis ve fakihi.
AK ASMA Kubbe Altı
|

birl. i. Düğün çiçeğigillerden, bahçelerde süs çiçeği olarak da yetiştirilen, beyaz, mâvi, morumsu çiçekli, tırmanıcı bitki, yaban asması, meryem ana asması, filbahar, filbahri. Clematis.

EL-AKAS Kamus
|
اَلْعَقَصُ [el-akas] (fethateynle) Arûziyyûn ıstılâhında bahr-i vâfirin cüzü olan müfâaletün lafzında عَصْبٌ [asb] illetini icrâ eyledikten sonra خَرْمٌ [harm] eylemekten ibârettir, niteki işbu: hلَوْلاَ مَلِكٌ رَؤُوفٌ رَحِیمٌ || تَدَارَكَنِی بِرَحْمَتِۀِ ۀَلَكْتُH beytinde vâki olmuştur.
AKIL – AKL Kubbe Altı
|

(ﻋﻘﻞ) i. (Ar. ‘aḳl)
1. Düşünme, anlama, kavrama ve davranışlarını ayarlama melekesi, us.
2. Hâfıza, hatır: Ah dâima o, gözümde o, hayâlimde o, aklımda o, o! o! o! (Nâmık Kemal). Hâlâ aklımda o tûfan yağmuru (Câhit S. Tarancı).
3. Fikir, düşünce: “Bu akıl çok hoşuma gitti.” “Sende bu akıl varken daha çok çekersin.”
4. fels. Sâdece insana has bir meleke olarak, (a) Kavramlar, olaylar, vâkıalar arasındaki ilişkileri idrak melekesi. (b) Tecrübeden gelmeyen, fakat bütün akıl yürütmelerin kendilerine dayandığı temel apriori prensipler sistemi (c) Çıkarım yoluyle fikir yürütme ve doğru hüküm verme yeteneği.
ѻ Akıl almak (danışmak, sormak): Bir mesele hakkında bir kimsenin fikrini almak, tavsiyesini sorup öğrenmek: Vergi dâiresinde bâzı çapraşık işi olanlar bana akıl danışmaya geliyorlar (Reşat N. Güntekin). Akıl almamak: Kabul edilebilecek gibi olmamak, inanılması mümkün olmamak, olabileceği düşünülememek: Çünkü bu uzak, silik hayalde rüyâ gibi aklın almayacağı şeyler var (Reşat N. Güntekin). İslâmiyet, Yunan’ın akıl almaz ahlâksızlıklar meşheri mitolojisine hiçbir zaman iltifat etmemiştir (Cemil Meriç). Hele onlara yapılan ‘mum söndü’ iftirâsı aklın almayacağı bir şeydi (Ergun Göze). Akıl defteri: Hatırlanması ve yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter. Akıl delisi: Çok akıllı, kabına sığamayan taşkın kimse. Akıl dişi: Genellikle yirmi yaşlarında çıktığı için yirmi yaş dişi de denen, azıların en sağ ve solunda altlı üstlü çıkan dişlerden her biri, yirmilik diş. Akıl eksikliği: Muhâkeme yetersizliği, akıl hastalığı. (Bir şeye) Akıl erdirememek: (O şeyi) Anlayamamak, sırrını çözememek, mâhiyetini kavrayamamak: Yâd ellere gönül verdin de döndün / Gönül sana akıl erdiremedim (Karacaoğlan). Ah, niçin bu ince hesaplara daha evvel akıl erdirememişti (Reşat N. Güntekin). İki taş arasında o kilidi alıp getirmesine Sav-Tekin bir türlü akıl erdiremiyordu (Mustafa N. Sepetçioğlu). Akıl (Akıl sır) ermemek: Kolayca kavranılıp anlaşılamamak, sırrı akılla çözülememek: Allah’ın akıl sır ermez bir hikmetidir (Reşat N. Güntekin). Akıl etmek: Yapılacak şeyi, alınacak tedbîri vaktinde düşünmek, düşünebilmek: İyi ki tüfek almayı akıl ettik anne (Aka Gündüz). Hayret doğrusu, bu usûlleri en iyi bilen yazarlar dahi bir üçüncü tâbiri sanki akıl edemiyorlar (Rauf Tamer). Akıl fıkarâsı: Düşünce ve muhâkemesi zayıf, aklı kıt kimse. Akıl hastahânesi: Akıl hastalarına mahsus hastahâne, tımarhâne. Akıl hastası: Akıl hastalığına müptelâ olan kimse, deli. Akıl hocası:
1. Çeşitli konularda akıl öğreten, kendisine akıl danışılan kimse: Hasîbe Teyze mahallenin akıl hocasıdır (Yusuf Z. Ortaç).
2. Herkese akıl öğretmeye meraklı olan kimse. Akıl için tarik (yol) birdir: Aklını kullanan herkes doğru olan şey üzerinde birleşir. Akıl (Aklı) kalmamak: Zihni çok yorulmuş olmak, kafa kalmamak. “Bende hiç akıl kalmamış, nasıl da unuttum.” Akıl kârı: Aklın gerektirdiği şey, mâkul iş [Aslı âkıl kârı “akıllı işi”dir. Bk. ÂKIL]. Akıl kârı (harcı) değil: Akıllı bir kimsenin kabul edeceği, yapacağı cinsten bir şey değil. Akıl kumkuması (kutusu): Her şeye aklı eren, çok akıllı (kimse). Akıl öğretmek (vermek): Ne yapması gerektiğini söylemek, yol göstermek: “Kabâhat sende değil, sana bu aklı verende.” Sizden başka kimsemiz yok. Bizim hâlimiz ne olacak, bize bir akıl öğretin (Reşat N. Güntekin). Akıl satmak: Ukalâca fikrini söylemek, her hususta akıl vermeye kalkışmak. (Bir kimsede) Akıl terelelli (şinanay): Davranışları akıllıca ve ciddî olmayan, delişmen kimselerden bahsedilirken kullanılır. Akıl var yakın (iz’an) var: “Aklı, iz’ânı olan için bunda anlaşılmayacak ne var, her şey meydanda, insan kolayca bu sonuca varabilir” anlamında kullanılır [Burada yakın (yakîn) kelimesi Arapça olup “bir şeyi sağlam ve kesin olarak bilme” anlamındadır]. Akıl yormak: Bir şey üzerinde çok düşünmek, kafa yormak. Akıl yürütmek: Bir mesele üzerinde fikirlerini ileri sürmek, fikir yürütmek. Akılda kalmak: Unutulmamak: “Bu kadar çok şey akılda kalır mı?” Akılda (aklında) tutmak: Unutmamak, bellemek: Maamâfih hiç kimse her işittiğini aklında tutamaz (Cenap Şahâbeddin). Bir gün öleceğini aklında tut (Câhit S. Tarancı). Akıldan: Başka bir şeye baş vurmadan, sâdece akıl yoluyle: “Akıldan bulmak.” “Akıldan çözmek.” “Akıldan söylemek.” Akıldan çıkmak: Unutulmak. Akıldan gayr-i müsellah: Akılsız, aklı kıt, kaçık, kafadan gayr-i müsellah. Akıllara sezâ: Akla yakışan, akla uygun. Akılları durdurmak: İnsanı düşünemeyecek kadar hayret ve şaşkınlık içinde bırakmak: Türkçe değildir diye dilimizden atmaya kalktıkları kelimelerin bu sefer hâlis Türkçe olduğunu ispat yolunda aynı adamların gösterdikleri gayret akılları durduracak hokkabazlıktı (Nihad S. Banarlı). Hilmi Bey, ağabeyisinin dillere destan serveti ve akıllar durduran saltanatlı yaşayışı karşısında ezici bir sükûtla susar (Sâmiha Ayverdi). Akla (Akıllara) durgunluk (hayret) vermek: Aklın alamayacağı derecede şaşırtıcı olmak, insanı hayret ve şaşkınlık içinde bırakmak: Fakat aynı zamanda akla hayret verecek bir derecede bir taklit kābiliyeti vardı (Hâlide E. Adıvar). Akla durgunluk verecek bir manzara, pergelle çizilen ve dik açılarla kesişen sokaklar, bir örnek evleriyle işçi mahalleleri (Cemil Meriç). Akla gelmek:
1. Hatırlanmak: “Lâzım olduğu zaman nedense bir türlü akla gelmez.”
2. Düşünülmek, düşünülebilir olmak: Meksika’dan tutunuz akla gelmedik yerlere, nerede adam ve hükûmet varsa oraya ajanlarını yerleştirmiştir (Refik H. Karay). Bir kazâ hekîmi için bu şöhretlerden daha kârlı bir gelir kaynağı akla gelmez (Reşat N. Güntekin). Akla hayâle gelmemek: Düşünülebilecek cinsten olmamak, olabileceği hiç düşünülmemek: “Bu çocuğun adam olabileceği akla hayâle gelmezdi.” Akla (Akla hayâle, Akla havsalaya) sığmamak: Düşünülemeyecek, tasavvur edilemeyecek cinsten olmak: “Kurnazlığı, fesatlığı akla hayâle sığmaz.” “Akla havsalaya sığmayacak yaramazlıklarla herkesi bıktırmıştı.” Oh, bu ne büyük, ne akla sığmaz bir saâdetti (Hüseyin C. Yalçın). Akla yakın: Olması, kabul edilmesi mümkün, aklın kabul edebileceği, mâkul: Fakat kimse akla yakın bir îzah şekli bulamadı (Ahmet H. Tanpınar). Akla yelken etmek: Aklına yelken etmek. Akla (Akıllara) zarar: Pek şaşılacak, akıl almaz, inanılmaz, düşündükçe insanı şaşkınlığa düşürecek (şey, hal): “Elbise güzel ama fiyatı akla zarar.” Aklı almamak:
1. Anlayamamak, kavrayamamak, kafası almamak: “Boşuna söyleme, çok uykusuzum, aklım almıyor.”
2. Bir şeyin olabileceğine inanmamak, ihtimal vermemek, havsalasına sığdıramamak: Böyle budalalıklara nasıl inandığını aklım almıyor (Reşat N. Güntekin). Bu işin hiçbir kıyı bucağını aksatmadan böyle el yordamıyle nasıl yapılabileceğini Cangüzel’in aklı almadı (Safiye Erol). Aklı (Aklı fikri) altüst olmak: Doğru dürüst düşünemez duruma gelmek, şaşırmak: Korkudan aklım alt üst olduğu halde merdivenlerden kaçıyordum (Reşat N. Güntekin). Aklı başına gelmek:
1. Uyku, sarhoşluk, baygınlık gibi hallerden ayılmak, kendine gelmek: Fakat biraz aklı başına gelir gibi olmuştu (Sait Fâik).
2. Akılsızca davranışlardan vazgeçmek, akıllanmak, yaramazlığı, âvâreliği bırakıp uslanmak: Kırk beşime doğru aklım başıma geldi, neyleyeyim geç kalmıştım (Refik H. Karay).
3. Olan bir şeyden ders alarak kendini toplamak: Kaparsın dükkânı bir ay, aklın başına gelir (Burhan Felek). Aklı başında:
1. Şuurlu, aklî melekesi yerinde: “Hastanın aklı başında mı?”
2. mec. Akıllı, ne yaptığını bilen, temkinli: Bu zamanda onlara aklı başında, helâl süt emmiş birer koca bulmak da mesele idi (Reşat N. Güntekin). Ve partili partisiz, aklı başında, dürüst bütün vatandaşlar, iktidar hırsıyle devlet yıpratan bu Celâlî kalıntısı üslûbun değişmesini istiyor (Târık Buğra). Aklı başından gitmek: Ne yapacağını şaşırmak, düşünemez olmak: Çıldırıyorum, aklım başımdan gidiyor (Nâmık Kemal). Ömründe yanağından hiçbir şekilde öpülmemiş olan Sohbet’in aklı başından gitti (Ahmed Midhat Efendi). Aklı başka yerde olmak (dolaşmak): Düşünmesi gerekeni değil başka şeyleri düşünmek: Sav-Tekin’in aklı başka yerlerde olduğu için yüzü asıktı (Mustafa N. Sepetçioğlu). Aklı (başından, tepesinden) bir karış havada (yukarıda): Ciddiyetten uzak, havâî, delişmen. Aklı bokuna karışmak: argo. Korku veya şaşkınlıktan ne yapacağını bilememek, paniğe kapılmak. Aklı çıkmak: Çok korkmak, çok endîşelenmek, ödü kopmak: Komiserin karşısına girdikleri zaman korkudan aklı çıkıyordu (Reşat N. Güntekin). Aklı dağılmak: Dikkati kaybolmak, düşüncelerini belli bir şey üzerinde toplayamamak. Aklı durmak: Şaşkınlıktan düşünemez duruma gelmek, aşırı derecede şaşırmak. Aklı ermek:
1. (Çocuk için) Etrâfında olanları idrak etmek, idrak edebilecek çağa gelmek: Altı yaşında bir çocuğun epeyce şeylere aklı ermesi lâzım gelir (Reşat N. Güntekin). İlle velâkin oğlumdan utanırım, yavaş yavaş aklı ermeye başladı (Safiye Erol).
2. Belli bir yetenek gerektiren bâzı şeyleri yapabilmek, başarabilmek: “Elektirik işlerine aklı erer.” “Muhâsebeye de aklın eriyor mu bakalım?” Günah aklının ermediği işe girişmek, ibâdullâhı zarara sokmaktır (Reşat N. Güntekin).
3. Doğru düşünür olmak, iyiyi kötüden ayıracak yetenekte olmak: Hatta bunu, aklı eren mâlûmatlı Türkler’in de îtiraf ettiklerini ilâve ediyor (Ömer Seyfeddin). Bu kāfilenin en metini, en aklı ereni sensin (Aka Gündüz).
4. Aklına uygun gelmek, anlamak: “Yürüyerek gitmemiz imkânsız, otomobille gidelim dersen aklım erer.” Fakat işe pek aklı ermediği için bu hususta İstanbul’dan geldiğini bildiği hocanın fikrini almak istiyormuş (Ahmet H. Tanpınar). Aklı evvel:
1. Aklı her şeye eren, çok akıllı.
2. Çok akıllı ve her şeyi bilir geçinen, ukalâ: Sizler gibi aklı evvel beyler, buncadır daha bir yoluna koyamadı da iş bizim gibilere mi kaldı diye gülümsedi (Rûşen E. Ünaydın). Aklı fikri –de: Hep –i düşünüyor: “Aklı fikri annesinde idi.” Aklı gitmek:
1. Zihni meşgul olduğu şeyden ayrılıp başka bir şeye kaymak: “Aklım sokaktaki gürültüye gidiyor, ders çalışamıyorum.”
2. Çok şaşırmak, korkmak, ödü kopmak: “Onu birden önümde görünce aklım gitti.” “Kapıyı açacak diye aklım gidiyordu.”
3. Çok beğenmek, çok hoşuna gitmek, aklı kalmak. Aklı hokkadan (zıvanadan) çıkmak: Âdeta çıldırmak, çıldırmış gibi olmak. (Bir şeyde) Aklı kalmak: Geride bıraktığı veya elde edemediği bir şeyi arzu, hasret, merakla hep düşünür olmak, düşünmekten kendini alamamak, unutamamak. Aklı kalmamak: Akıl kalmamak. Aklı karışmak: Doğru dürüst düşünemez olmak, düşünceleri alt üst olmak, kafası karışmak. Aklı kesmek: Olabileceğine inanmak, olabilmesini mümkün görmek: Benim burada memûriyet kabul edeceğime aklın keser mi? (Reşat N. Güntekin). Öteki işi yapamayacağına aklı kesti (Sait Fâik). Aklı kısa (kıt): Pek akıllı olmayan, aklı az: “Saçı uzun, aklı kısa.” Aklı (Akılları) sıra: Aklınca, düşüncesine ve zannına göre: Akılları sıra evvelâ seninle aramı bozacaklar (Mahmut Yesâri). Aklın sıra alay ediyorsun benimle değil mi? (Târık Buğra). Aklı sonradan gelmek: Zamânında düşünememek, sonradan akıl etmek. Aklı şaşmak: halk ağzı. Hayretten düşünemez duruma gelmek, şaşırmak: Aklım şaştı garip belim büküldü / Kaşlar hilâl gözler âhû cerandır (Karacaoğlan). Aklı takılmak: Aklına takılmak. Aklı yatmak:
1. Bir şeyin olabileceğine inanmak, uygun bulmak, aklı kesmek: Başka türlüsüne aklım yatmıyor (Peyâmi Safâ). Demirci Efe bu kadar adam toplayıp Nazilli’ye nasıl girer? Yunanlılar’ı nasıl söküp atar? Senin buna aklın yatıyor mu? (Bekir Büyükarkın).
2. Bir şeyi kolayca öğrenebilmek, çabuk anlayabilmek: Çocuk müzikten zevk almıyor, aklı yatmıyorsa onu döndürmekle ne kazanacaksınız dostlarım? (Burhan Felek). Böyle işlere senin aklın bizimkilerden çok yatar (Mustafa N. Sepetçioğlu). Aklı yerinde: Aklî melekelerine sâhip, aklî durumunda herhangi bir aksaklık yok. Aklı yerinden oynamak: Çok korkmak, çok şaşırmak, dehşete düşmek. Aklıma gelen başıma geldi: Korktuğuma uğradım. Aklımda: “Unutmadım” anlamında olup lâdes tutuşan iki kişinin, birbirlerinin ellerinden bir şey alırken aldanmış sayılmamak için söylemeleri gereken söz. Aklına düşmek: halk ağzı. Aklına gelmek: Eğildim su içmeye / Aklıma düştü gelin (Türkü). Evvelâ sürdüğüm devr ü devrânı / Şimdi tâzelendi aklıma düştü (Erzurumlu Emrah). Aklına esmek: Önceden düşünmediği bir şeyi birdenbire yapma hevesine kapılmak, durup dururken yapmaya kalkışmak: Aklına esince atına atlar, Rüstem Bey’e beş on gün misâfir olur (Sait Fâik). Ama ben aklıma ne eserse yazan cinsindenim (Sait Fâik). Eğer ileride aklıma eserse bir yerden borç bulur, yine kalkar giderim (Mahmut Yesâri). Aklına geleni (Aklına ne gelirse) söylemek: Düşünmeden, rastgele konuşmak: Sanki sizin gazetenin lisânı da bir şey mi? Aklına geleni söyleyiverirsin olur biter (Nâmık Kemal). Aklına ne gelirse söylüyordu (Refik H. Karay). Aklına geleni (eseni) yapmak: Uzun boylu düşünmeden, ölçüp biçmeden hareket etmek: Suat son derece aceleciydi, aklına geleni yapar, ânî, asabî hareketlerle herkesi şaşırtırdı (Ömer Seyfeddin). Aklına gelmek:
1. Hatırına gelmek, hatırlamak: Sonra birden Andelip Bacı aklına geldi (Hâlit Z. Uşaklıgil). Belki yerini göstermişlerdir de benim aklıma gelmiyor (Ahmet H. Tanpınar).
2. Zihninde bir fikir doğmak: Abdullah Efendi, birdenbire aklına gelen bu kaziyeden fevkalâde memnun oldu (Ahmet H. Tanpınar). Aklına gelmemek:
1. Hatırlamamak.
2. Düşünememek: Onun için Geyikli Baba’nın, üstünde yalnız bir post ve elinde seksen okkalık taşla Bursa kapılarını zorladığı aklıma gelmezdi (Ahmet H. Tanpınar). Ha bugün ha yarın döneriz deyip dururdu. Hele Türkiye dışında öleceği aklına gelmezdi (Ergun Göze). (Birinin) Aklına girmek: Düşüncelerine tesir etmek: “Biri bunun aklına girmiş.” (Bir şey birinin) Aklına girmemek: Kavrayamamak, öğrenememek, kafasına girmemek, aklı almamak. Aklına hayâline (fikrine) gelmemek: Hiç düşünmemiş olmak: “Seni burada göreceğim aklıma hayâlime gelmezdi.” Aklına hiffet gelmek: Aklî melekeleri zayıflamak, bunama veya delirme alâmetleri göstermek. Aklına koymak: Bir şeyi yapmak husûsunda çok kararlı olmak, kafasına koymak: Gizlice kaçıp bir eyyam keyfince zevk etmeyi aklına koymuş genç ve hovarda bir bahriyeliye benzerdi (Sâmiha Ayverdi). (Bir şeyi birinin) Aklına koymak: (O kimsede o şeyi) Yapma arzusunu uyandırmak, yapma fikrini aşılamak, yapmaya sevketmek. Aklına (Aklına hayâline, Aklına havsalasına) (sığdıramamak) sığmamak: Aklı almamak, kabul edememek: “Genç kızların sigara içmesini bir türlü aklına sığdıramıyordu.” Menfaatten başka bir sebep olabileceğini aklına sığdıramıyor (Reşat N. Güntekin). Aklına sokmak:
1. Belletmek, öğretmek: “Dersi çocukların aklına sokmak için saatlerce uğraşırdı.”
2. Bir şeyi birinin aklına koymak, o şeyi yapma arzusu uyandırmak. (Bir kimsenin) Aklına şaşmak: (O kimsenin) Davranışlarını isâbetli bulmamak, akıllı işi saymamak [Daha ziyâde aklına şaşayım şeklinde kullanılır]: Dünya mı? Aklına şaşayım, hangi dünyâdan bahsediyorsun? (Ahmet K. Tecer). Aklına (Aklı) takılmak: (Bir şey birinin) Devamlı olarak zihnini kurcalamak, aklını devamlı meşgul etmek, kafasına takılmak: Bu Bizans kilidi de nerden aklına takılmıştı? (Mustafa N. Sepetçioğlu). Aklına turp sıkayım: “Bu da yapılacak şey mi, ne akılsızca iş” anlamında alay sözü: Bu soğukta vapurun burasında oturmayı akıl edenin aklına turp sıkayım (Sait Fâik). Aklına uymak: Başkasının fikrine uyup sonu yanlış olabilecek şekilde davranmak. Aklına (Akla) yelken etmek: Aklına eseni yapmak, akıllı işi olmayan şeyler yapmak: Akla yelken eyleyip ben de o bahr-i fitnede (İzzet Molla). …avurdu yırtık Memiş’in aklına yelken ettiği demlerde… (Ahmet Râsim). Aklında kalmak: Unutmamış olmak: “Koca şiirden iki beyit aklımda kaldı.” Aklında olsun (bulunsun): “Aklında tut, unutma, zamânı gelince hatırla, lâzım olur” mânâsında kullanılır: Zâten aklınızda olsun, Yeni Sınıf adlı kitabın yazarı Milovan Cilas’tır (Ahmet Kabaklı). Aklında tutmak: Akılda tutmak. Aklından çıkarmak: İrâdesini kullanarak düşünmemeye çalışmak, unutmaya gayret etmek: “Mâdemki âilen râzı olmuyor, o delikanlıyı aklından çıkarmalısın.” Kerem et aklından çıkarma beni / Ağla göz yaşlarını sil melil melil (Karacaoğlan). Ne Karagözü! Öyle şeyleri aklınızdan çıkarın küçük beyler diye kesti attı (Rûşen E. Ünaydın). Aklından çıkmak: Unutmak, hatırında kalmamak: İki gün sonra sordum: –Ne yaptın? –Tu, aklımdan çıkıvermiş, bu akşam inşallah söylerim (Yâkup K. Karaosmanoğlu’ndan). Aklından çıkmamak:
1. Unutmamak: Bu sözler hiç aklımdan çıkmamıştı (Reşat N. Güntekin).
2. Etkisini üzerinden atamamak, unutamamak: “O müthiş sahne bir türlü aklımdan çıkmıyor.” Aklından geçmek (geçirmek): Düşünmek, tasavvur etmek: Karşıki boş odanın bu kadar güzel olacağı aklından bile geçmemişti (Sait Fâik). Aklından geçer mi dersin aklımdan geçen şeyler? (Câhit S. Tarancı). Böyle bir teşebbüs aklından geçmezdi dahi (Sâmiha Ayverdi). Aklından gitmemek: Bir şeyin etkisini üzerinden atamamak, hep onu düşünmek, unutamamak. Aklından zoru var: Yaptığı şeyler akıllı harcı değil: Vallahi bunun aklından zoru var dedi. Ne saçmalar yumurtluyor (Peyâmi Safâ). Aklından zoru var kiminin / Merhamet ister (Câhit S. Tarancı). Aklını aldırmak: E. T. Türk. ve halk ağzı. Gözü bir şeyi görmeyecek şekilde kendini kaptırmak: Komşusundan bir yâr seven / Şaşar aklını aldırır (Karacaoğlan). Aklını (başından) almak:
1. Düşünemez, aklını kullanamaz duruma getirmek: Salını salını geri gelirsin / Aklımı başımdan alıp durursun (Karacaoğlan). Sevdâ insanın aklını başından aldığı zaman… (Ahmed Midhat Efendi). Aklımı aldı o hûrâne bakış (Cenap Şahâbeddin).
2. Çok korkutmak, çok heyecanlandırmak, şaşkına çevirmek: Ah aklımı başımdan aldın kız, buna yara denir mi? (Reşat N. Güntekin). Aklını başına almak (devşirmek, toplamak): Akılsızca davranışlardan vazgeçip ne yaptığını bilir duruma gelmek, akıllıca davranır olmak: Evvelce aklını başına alıp uslu uslu oturaydın olmaz mıydı? (Reşat N. Güntekin). Gelin Hanım aklını başına devşir; yoksa bu sabah seni hamam mı çarptı? (Safiye Erol). Aşağıya tekrar indiğim zaman aklını başına topla Râgıp dedim (Sait Fâik). Aklını başına getirmek:
1. Aklının başına gelmesine, ayılmasına sebep olmak: Hekim, ilk tedâvi ile Ayşe Ebe’nin aklını başına getirir (Ahmed Midhat Efendi).
2. Gaflette bulunan birine ders olacak bir şey yaparak akıllıca hareket edecek duruma gelmesine sebep olmak: Bu hâinlik Türk yöneticilerinin aklını başına getirmiş olacak ki bir daha Eflak ve Buğdan’a Rumen asıllı prens tâyin etmediler (Rauf Tamer). Aklını bozmak: Aklî dengesini kaybetmek: Vallahi birinin odasına gitti bu kız. Aklımı bozacağım (Peyâmi Safâ). Aklını (bir şeyle) bozmak: Bir şeyin üzerine, başka şey düşünemeyecek şekilde aşırı derecede düşmek: “Aklını kayakla bozmuş.” (Birisinin) Aklını çelmek:
1. (Bir kimsenin) Düşünüşüne tesir ederek fikrini değiştirtmek, tesir edip karârından, niyetinden vazgeçmesine sebep olmak, fikrini çelmek.
2. (Bir kimseyi) Baştan çıkarmak, ayartmak: Bu resim rüyâlarda / Gibi aklımı çeldi / Bana sâhici geldi (Necip F. Kısakürek). Aklını kaçırmak (kaybetmek, oynatmak):
1. Delirmek, çıldırmak: Mariska Kemeni, Mustafa Durakça için aklını oynatmış (Safiye Erol).
2. mec. Deli gibi olmak. Aklını kullanmak: Düşünerek hareket etmek, kafasını kullanmak. (Bir şey birinin) Aklını kurcalamak: Hep o şeyi düşünüp halletmeye çalışmak, kafasını kurcalamak. Aklını peynir ekmekle mi yedin (peynir ekmekle yemiş): Akıllı harcı olmayan şeyler yapan veya söyleyen kimseler için kullanılır: Aklını peynir ekmekle mi yedin? Üç bin panganot ne eder biliyon mu? (Sait Fâik). Aklını şaşırmak: Akıllı işi olmayan saçma sapan şeyler yapmak veya söylemek. (Bir şeye) Aklını takmak: Devamlı aynı şeyi düşünmek, o şeyi sâbit fikir hâline getirmek, kafasını takmak: Evinin yoksul kalışından da daha fazla aklını kelepçeye takmıştı (Burhan Felek). Sav-Tekin kilide aklını iyice takmıştı (Mustafa N. Sepetçioğlu). Aklını toplamak: Düşüncelerindeki dağınıklıktan kurtulmak, iyi düşünür hâle gelmek, kafasını toplamak: “Dur biraz, aklımı toplayınca hepsini anlatırım.” Aklını (bir şeye) vermek: Dikkatini bir şey üzerinde toplamak: “Dersi aklını vererek dinlemediği için anlayamamıştı.” Aklını yağmaya (talana) vermek: Çok bağlandığı, çok sevdiği bir şey karşısında kendi irâdesiyle aklını fedâ etmek, aklının sesini dinlememek: Aklımı yağmaya verip fikrimi şaştım (Şarkı). Sabahtan uğradım ben bir güzele / Görünce aklımı talana verdim (Karacaoğlan). Aklının dikine gitmek: Kimseyi dinlemeden bildiğini yapmakta ısrar etmek, başının, kafasının dikine gitmek: Bak oğlum, Türkiye’ye gidiyorsun. Eğer orada aklının dikine gidersen hiçbir şey yapamaz, bir hizmette bulunamazsın (Ergun Göze). Aklınla bin (çok) yaşa:
1. Karşısındakilerin akıl edemediği bir şeyi bulup söyleyiverenler için kullanılan takdir sözü.
2. Akla yakın gelmeyen, olmayacak bir teklif ileri sürenlere alay yoluyle söylenir: –Eve uğramışsın, bir mektup bırakamaz mıydın? –Aklınla bin yaşa emi küçük hanım. Mektup babanın, annenin eline geçsin, sonra gel, bize takaza et (Mahmut Yesâri’den). Akl-ı evvel: tasavvuf. Allah’ın yarattığı ilk varlık, ilk sebep, maddî olmayan, fakat maddenin kendisinden doğduğu asıl varlık. Akl-ı faal: Aktif akıl, işleyici, yaratıcı akıl; eski felsefeye göre Allah’tan sudur ederek maddî varlığı meydana getiren ve akıllar mertebesinin son halkası olan akıl: Hayretinden akl-ı fa’âl olsa ger bî-hûş olur (Leskofçalı Gālib). Akl-ı kül: Cenâbıhakk’ın zat âleminden ilk tecellîsi olan, diğer âlemlerin kendisinden zuhur ettiği ilk yaratılan nur: Cûş kıldı akl-ı kül geldi vücûda kâinât / Kâf u nûn emrinde oldu bu cihan yek-pâre mest (Nesîmî). Akl-ı maaş: “Geçim aklı” Dünya işlerini, maddî meseleleri yürütmeye yarayan akıl, dünya hayâtına dönük akıl. Akl-ı maad: İnsanı, yaratılışının hikmetini ve bu hikmete göre varacağı son merhaleyi araştırmaya sevkeden akıl: Akl-ı maad ehl-i keşf ve yakîne mahsustur. Onun dahi derecâtı vardır (Ahmet A. Konuk). Akl-ı mutlak (mücerred, rahmânî): Allah’a mahsus olan noksansız akıl, aklın cevheri, kendisi. Akl-ı müstefad: fels. İslâm filozoflarına göre peygamber ve hakîmlere has olan akl-ı faal sâyesinde eşyâyı ve bütün hakîkatleri olduğu gibi bilme melekesi.
● Aklınca zf. (İyelik ve eşitlik eklerinin kalıplaşmasıyle) (Küçümseme yoluyle) Düşüncesine, zannına göre: “Aklınca benden saklayacak.”

EL-AKÎK Kamus
|
اَلْعَقِیقُ [el-akîk] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Yemenî dedikleri kırmızı hacerin ismidir ki marûftur, Yemen ülkesinde ve Bahr-i Rûmiyye sevâhilinde bulunur. Ve onun bir nevi vardır ki tuzlanmış etten akan su renginde bulanık olup ve hafîce ak ak hutûtu olur. Hacer-i merkûmla tahattüm muhârebe ve muhâsame hengâmında havf ve ıztırâb-ı kalbi müsekkin ve zürûru cemî-i azâdan demin inkıtâını mûcibdir. Ve cemî-i aksâmının zürûru dişlerin çirk ve sufretini müzîl ve mahrûkunu tılâ taharrük-i esnânı dâfidir. Müfredi عَقِیقَةٌ [akîkat]tır, cemi عَقَائِقُ [akâik]tir. Ve
عَقِیقٌ [akîk] Dereye denir; cemi أَعِقَةٌ [eikkat]tır. Ve sel suyu yardığı akıntıya denir; yukâlu: نَزَلُوا فِی الْعَقِیقِ أَیِ الْوَادِی وَكَذَا كُلُ مَسِیلٍ شَقَۀُ مَاءُ السَیْلِ Ve Medînede ve Yemâmede ve Tâifte ve Tihâmede ve Necd ülkesinde birer mevzi adıdır ve bunlardan başka altı kıta mevziin adıdır. Ve
عَقِیقٌ [akîk] Mevlûdun saçına ve tüyüne denir ki mûy-ı mâder-zâd tabîr olunur, gerek insân ve gerek behâim olsun. Şârih der ki عَقٌ [akk] mâddesi şakk ve kat manâsına mevzûdur, şar-ı mevlûd kat olunduğuna mebnî عَقِیقٌ [akîk] ve عِقَةٌ [ikkat] ve عَقِیقَةٌ [akîkat] ıtlâk olundu. Ve عِقَةٌ [ikkat] fil-asl masdardır, dereye ve akıntıya عَقِیقٌ [akîk] ıtlâkı münşakk olduklarına mebnîdir; yukâlu: قَطَعَ عَقِیقَ الْوَلَدِ وَۀُوَ شَعْرُ كُلِ مَوْلُودٍ مِنَ النَاسِ وَالْبَۀَائِمِ Ve hacer-i mezbûra عَقِیقٌ [akîk] ıtlâkı medâr-ı kat-ı dem olduğuna mebnîdir.
EL-ÂKİLET Kamus
|
اَلْعَقِیلَةُ [el-akîlet] (سَفِینَةٌ [sefînet] vezninde) Kerîme ve muhaddere olan hatuna denir, gûyâ ki kendi nefsini hâricden akl ve men ve hirâset eder; yukâlu: ۀِیَ عَقِیلَةٌ بَیْنَ قَوْمِۀَا أَیْ كَرِیمَةٌ مُخَدَرَةٌ Ve عَقِیلَةُ الْقَوْمِ [akîletul-kavm] bir kavmin seyyid ve zî-şânına ıtlâk olunur. Asl عَقِیلَةٌ [akîlet] manâ-yı evvele mevzûdur, badehu mutlakan azîz ve nefîs adama ve nesneye tevsî olundu; müzekkerde tâ ismiyyete yâhûd mübâlagaya mahmûl olur; yukâlu: ۀُوَ عَقِیلَةُ قَوْمِۀِ أَیْ سَیِدُۀُمْ Ve her nesnenin enfes ve ekremine ıtlâk olunur. Ve عَقِیلَةُ الْبَحْرِ [akîletul-bahr] şâh-dâne inciye denir. Ve
عَقِیلَةٌ [akîlet] Be-gâyet cinsi pâk deveye denir.
ÂKİS Kubbe Altı
|

sıf. (ﻋﺎﻛﺲ) (Ar. ‘aks “tersine çevirmek”ten ‘ākis) Akseden, yansıyan, bir yere çarpıp geri dönen (ışık veya ses): Sâhildeki emâkin olmakla bahre âkis… (Recâîzâde M. Ekrem’den).

ALÂ B. HADRAMÎ Hadis Terimleri
|
Hz. Peygamber, Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde Bahreyn valiliği yapan sahâbî
ALÂEDDİN ES-SEMERKANDÎ İsam
|
علاء الدین السمرقندی Bahrü’l-‘ulûm adlı Kur’an tefsiriyle tanınan âlim.
ALESSEVRİ VELHUT Osmanlıca Lugat Exe
|
علثسۀ vri ولخیت
(Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ALGIN Kubbe Altı
|

sıf. ve i. (<>al-gın) E. T. Türk. ve halk ağzı.
1. Halsiz, güçsüz, hastalıklı, zayıf (kimse).
2. Sevdâlı, âşık, vurgun (kimse), meczup: Bakmazlar Dertli’ye algındır deyü / Hakîkat bahrine dalgındır deyü (Dertli).

ÂL-İ HALÎFE İsam
|
آل خلیفة Bahreyn Devleti’ni yöneten emîr ailesi.
AMİK Kubbe Altı
|

(ﻋﻤﻴﻖ) sıf. (Ar. ‘umḳ “derin olmak”tan ‘amіḳ) Derin: “Bahr-i amik: Derin deniz.” Nihat bir tavr-ı amîk-i istirhamla: Fakat Talâtcığım, şimdi buraya gelirler… (Hüseyin R. Gürpınar). Koca şehri bir sükût-ı amik ezerken… (Hüseyin C. Yalçın).
● Amîka (ﻋﻤﻴﻘﻪ) sıf. Amik kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan ayni mânâdaki müennes şekli: “Efkâr-ı amîka: Derin düşünceler.”

ANBER Kamus
|
اَلْعَنْبَرُ [el-anber] (قَنْبَرٌ [kanber] vezninde) Tîb-i marûf ismidir. Bunun mâddesi bir dâbbe-i bahriyyenin revs ve fazlasıdır yâhûd deryâda kâin bir pınardan zift gibi kaynayıp çıkar, yanî dühniyyeti sebebiyle suyun üzerine çıkıp müncemid oldukta mevc sürüp sâhil-i deryâda bulunur.
EL-ANBER Kamus
|
اَلْعَنْبَرُ [el-anber] (قَنْبَرٌ [kanber] vezninde) Tîb-i marûf ismidir. Bunun mâddesi bir dâbbe-i bahriyyenin revs ve fazlasıdır yâhûd deryâda kâin bir pınardan zift gibi kaynayıp çıkar, yanî dühniyyeti sebebiyle suyun üzerine çıkıp müncemid oldukta mevc sürüp sâhil-i deryâda bulunur.
ARDU NÛH Kamus
|
أَرْضُ نُوحٍ [Ardu Nûh] Bahreyn kazâsında bir karyedir.
ARPACI Kubbe Altı
|

i. (arpa kelimesinin argodaki “para; kese, cüzdan” anlamından arpa+cı; bâzı dilcilere göre ise kelime Yun. arpazo “zorla almak” fiilinden gelmektedir) Bilhassa içi mâdenî para dolu kese aşırmakta usta olan yankesici [Eskimiştir]: İkinci Abdülhamid’in son yıllarıyle 1918’e kadar geçen devir içinde arpacıların en namlısı Bahri adında bir yankesici idi (Reşat E. Koçu).

ASÂKİR Kubbe Altı
|

(ﻋﺴﺎﻛﺮ) i. (Ar. ‘asker’in çoğul şekli ‘asākir) Askerler: Türk askerine bütün asâkir-i âlem fevkinde bir kıymet temin eden nedir? (Cenap Şahâbeddin).
ѻ Asâkir-i bahriyye: Deniz askerleri, bahriyeliler: Asâkir-i bahriyye ve mühimmât-ı harbiyye o derece masrafa muhtaçtır ki… (Nâmık Kemal). Asâkir-i berriyye: Kara askerleri. Asâkir-i hâssa: Pâdişâhı korumakla görevli hassa alayına mensup askerler. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye: Sultan II. Mahmud’un kaldırdığı yeniçeri ocağı yerine 1826 yılında kurduğu askerî teşkîlât. Asâkir-i muâvine: Yardımcı milis askerleri. Asâkir-i muntazama: Ordunun tâlim görmüş düzenli askerleri. Asâkir-i nizâmiyye: Askerliğinin esas dönemini yapmakta olan askerler. Asâkir-i redîfe: İkinci defa askerlik yapmakta olan askerler, ihtiyat birlikleri. Asâkir-i şâhâne: Osmanlı ordusu hakkında kullanılan tâbir, pâdişâhın askerleri, bütün askerler, ordu.

ASBAG Kamus
|
اَلْأَصْبَغُ [el-asbag] Pek azîm sel suyuna ıtlâk olunur, boya gibi her yere sârî ve müstevib olduğu için. Ve darb olunurken siyâbına hadesler olan kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَصْبَغُ إِذَا كَانَ یُحْدِثُ ثِیَابَۀُ إِذَا ضُرِبَ Ve Bahreyn kazâsında bir vâdî ismidir. Ve kuyruğu ak kuşa denir; yukâlu: طَائِرٌ أَصْبَغُ أَیِ الْمُبْیَضُ الذَنَبِ Ve alnı ak yâhûd kulaklarının uçları ak olan ata ıtlâk olunur; yukâlu: فَرَسٌ أَصْبَغُ أَیِ الْمُبْیَضُ النَاصِیَةِ أَوْ أَطْرَافِ الْأُذُنِ Ve
أَصْبَغُ [Asbag] Alâm-ı nâstandır: Asbag b. Giyâsamp; indel-baz sahâbîdir. Ve Asbag b. Nubâte tâbiîndendir. Ve Asbag b. el-Ferec el-Mısrî, İmâm Malîk mezhebinin alemidir. Ve Asbag b. Zeyd muhaddistir. Ve
أَصْبَغُ [Asbag] Amr b. Hureysamp; nâm kimse utekâsındandır.
EL-ASBAG Kamus
|
اَلْأَصْبَغُ [el-asbag] Pek azîm sel suyuna ıtlâk olunur, boya gibi her yere sârî ve müstevib olduğu için. Ve darb olunurken siyâbına hadesler olan kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَصْبَغُ إِذَا كَانَ یُحْدِثُ ثِیَابَۀُ إِذَا ضُرِبَ Ve Bahreyn kazâsında bir vâdî ismidir. Ve kuyruğu ak kuşa denir; yukâlu: طَائِرٌ أَصْبَغُ أَیِ الْمُبْیَضُ الذَنَبِ Ve alnı ak yâhûd kulaklarının uçları ak olan ata ıtlâk olunur; yukâlu: فَرَسٌ أَصْبَغُ أَیِ الْمُبْیَضُ النَاصِیَةِ أَوْ أَطْرَافِ الْأُذُنِ Ve
أَصْبَغُ [Asbag] Alâm-ı nâstandır: Asbag b. Giyâsamp; indel-baz sahâbîdir. Ve Asbag b. Nubâte tâbiîndendir. Ve Asbag b. el-Ferec el-Mısrî, İmâm Malîk mezhebinin alemidir. Ve Asbag b. Zeyd muhaddistir. Ve
أَصْبَغُ [Asbag] Amr b. Hureysamp; nâm kimse utekâsındandır.
EL-ASELLEC Kamus
|
اَلْعَسَلَجُ [el-asellec] (عَمَلَسٌ [amelles] vezninde) Hoş ve nefîs taâma denir, alâ-kavlin rakîk olanına denir ki koyu ve galîz olmayandır. Ve
عَسَلَجُ [Asellec] Bahreyn kazâsında bir karye adıdır.
ASFER – ESFER Kubbe Altı
|

(ﺍﺻﻔﺮ) sıf. (Ar. ṣufret “sarılık”tan aṣfer) Sarı, sarımsı: “Benî asfer: Sarı ırk.” “Bahr-i asfer: Sarı deniz.” Zemîne ferş ederek bir setîre-i asfer (Cenap Şahâbeddin). Berg-i rûhu yerde berg-i asfer (Abdülhak Hâmit).

ASHAMET Kamus
|
أَصْحَمَةُ [Ashamet] (hemzenin ve hânın fethiyle) İbn Bahrdır ki melik-i Habeşe Necâşîdir; zamân-ı saâdette şeref-yâb-ı İslâm oldu. Şârihin beyânına göre mazhar-ı sohbet olmamakla tâbiîdir, üzerine salâtul-gâib edâ olunmuştur.
ASHEB Kamus
|
عَیْنُ اْلأَصْۀَبِ [Aynul-Asheb] Basra ile Bahreyn arasında bir pınar adıdır.
EL-ASHEB Kamus
|
اَلْأَصْۀَبُ [el-asheb] (أَشْۀَبُ [eşheb] vezninde) Vasf-ı merkûm üzere olan kişiye denir. Ve pek beyâz olmayan deveye denir, yanî tüyleri kırmızıya mâil kumral ola. Ve arslana ıtlâk olunur. Ve Bahreyn türâbında bir çeşme adıdır. Zur-Rumme nâm şâir şirinde cemi أَصْۀَبِیَاتٌ [ashabiyyât] olarak getirdi ki murâd işbu beytidir: “دَعَاۀُنَ مِنْ ثَأْجٍ فَأَزْمَعْنَ وِرْدَۀُ || أَوِ اْلأَصْۀَبِیَاتِ الْعُیُونُ السَوَائِحُ”
ASLEM Kamus
|
اَلْأَصْلَمُ [el-aslem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Kulakları dibinden kezâlik burnu dibinden kesilmiş adama denir; yukâlu: رَجُلٌ أَصْلَمُ أَیْ مَقْطُوعُ الْأُذُنَیْنِ وَكَذَا مَقْطُوعُ الْأَنْفِ Ve pireye ıtlâk olunur, بُرْغُوثٌ [burgûsamp;] manâsına. Ve arûziyyûn ıstılâhında صَلْمٌ [salm] illeti cârî olan cüze ıtlâk olunur. Ve
صَلْمٌ [salm] Mısrâın âhir-i eczâsı olan vetid-i mefrûkun iskâtından ibârettir, bahr-i serî vü medîde tahsîs eder. Meselâ bahr-i serîde âhir-i eczâsı olan mefûlâtun cüzünün âhir cüzü olan vetid-i mefrûk ki lât lafzıdır, hazf olunup mefû kalmakla yerine falun vaz olunur, niteki işbu: “قَالَتْ وَلَمْ تَقْصِدْ لِقِیلِ الْخَنَا || مَۀْلًا فَقَدْ أَبْلَغْتَ أَسْمَاعِی” beytinde vâkidir, pes burada nüshalarda tahrîf-i kalem-i nüssâh vâki olmuştur, zîrâ asl ibâre “اَلْأَصْلَمُ مَا جَرَى فِیۀِ الصَلْمُ وَۀُوَ أَنْ یَكُونَ الْوَتِدُ الْمَفْرُوقُ مِنْ آخِرِ الْجُزْءِ سَاقِطًا” unvânıyla olmaktır.
EL-ASLEM Kamus
|
اَلْأَصْلَمُ [el-aslem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Kulakları dibinden kezâlik burnu dibinden kesilmiş adama denir; yukâlu: رَجُلٌ أَصْلَمُ أَیْ مَقْطُوعُ الْأُذُنَیْنِ وَكَذَا مَقْطُوعُ الْأَنْفِ Ve pireye ıtlâk olunur, بُرْغُوثٌ [burgûsamp;] manâsına. Ve arûziyyûn ıstılâhında صَلْمٌ [salm] illeti cârî olan cüze ıtlâk olunur. Ve
صَلْمٌ [salm] Mısrâın âhir-i eczâsı olan vetid-i mefrûkun iskâtından ibârettir, bahr-i serî vü medîde tahsîs eder. Meselâ bahr-i serîde âhir-i eczâsı olan mefûlâtun cüzünün âhir cüzü olan vetid-i mefrûk ki lât lafzıdır, hazf olunup mefû kalmakla yerine falun vaz olunur, niteki işbu: “قَالَتْ وَلَمْ تَقْصِدْ لِقِیلِ الْخَنَا || مَۀْلًا فَقَدْ أَبْلَغْتَ أَسْمَاعِی” beytinde vâkidir, pes burada nüshalarda tahrîf-i kalem-i nüssâh vâki olmuştur, zîrâ asl ibâre “اَلْأَصْلَمُ مَا جَرَى فِیۀِ الصَلْمُ وَۀُوَ أَنْ یَكُونَ الْوَتِدُ الْمَفْرُوقُ مِنْ آخِرِ الْجُزْءِ سَاقِطًا” unvânıyla olmaktır.
EL-AVÂN Kamus
|
اَلْعَوَانُ [el-avân] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Şol cenge denir ki mukaddem bir defa dahi uğraş olmuş ola ki murâd defa-i sâniye olan cenk ve kıtâldir, gûyâ ki defa-i ûlâ bikr olur; yukâlu: بَیْنَۀُمْ حَرْبٌ عَوَانٌ وَۀِیَ مِنَ الْحُرُوبِ الَتِی قُوتِلَ فِیۀَا مَرَةً Ve şol sığır ineğine ve kısrağa denir ki batn-ı bikrden sonra doğurmuş ola ki murâd ibtidâ doğurmuş olandır ki orta yaşlı olur; yukâlu: بَقَرَةٌ وَفَرَسٌ عَوَانٌ إِذَا كَانَتْ نُتِجَتْ بَعْدَ بَطْنِۀَا الْبِكْرِ Ve taht-ı zevcde olan hatuna denir ki bu dahi orta yaşlı olur; cemi عُونٌ [ûn] gelir aynın zammıyla. Kâleş-şârih ve minhul-meselu: “لَا تُعَلَمُ الْعَوَانُ الْخِمْرَةَ” Yanî “Orta yaşlı hatuna خِمَارٌ [himâr] bürünmeği talîm etme; o müstagniyedir.” Ve
عَوَانٌ [Avân] Sâhil-i Bahr-i Yemende bir belde adıdır. Ve yağmur yağmış yere denir.
AVÂRİF Kubbe Altı
|

(ﻋﻮﺍﺭﻒ) i. (Ar. ‘ārife “kerem, ihsan”ın çoğul şekli ‘avārif) İyilikler, ihsanlar: Dili dürr-i maârifte gehî bezl-i avârifte / Demâdem eyler isbât-ı fazîlet bahr ü kân üzre (Bâkî). Zâtı mecmûa-i avârif, sadrı sandûka-i maârif iken… (Sâlim Tezkiresi).

AVARYA Kubbe Altı
|

i. (İtal. avaria) Deniz kazâlarında gemi ve yükün uğradığı hasar ve bunlarla ilgili giderler, hasârât-ı bahriyye.

EL-AYKAT Vankulu
|
اَلْعَیْقَةُ [el-aykat] (aynın fethi ve yânın sükûnuyla) Bahrin sâhili ve cânibi. Ebû UbeydMusannef nâm kitâbında zikr ettiği üzere.
ÂZAM Kubbe Altı
|

(ﺍﻋﻈﻢ) sıf. (Ar. ‘iẓam “büyük olmak”tan a‘ẓam) Çok (daha, en, pek) büyük: “Bahr-i a’zam: Büyük deniz, okyanus.” “Vezîr-i a’zam: En büyük vezir, sadrâzam.”

ÂZİRİYYE İsam
|
I. (VII.) yüzyılın sonlarına doğru özellikle Bahreyn ve Yemâme bölgelerinde yayılmış Hâricî bir fırka.NECEDÂT
AZMAK Kubbe Altı
|

i. (az-mak’tan fiil ismi ekinin kalıplaşmasıyle az-mak)
1. Bir nehir veya dereden taşıp biriken su: “Azmağın çamurlu suyuna batıp çıkıyorlar.”
2. Bir sudan ayrılan kol, ark: Gark olur cuyda geçip bahr-ı muhîti zâhid / Yol azıttı ona nehr olsa n’ola bir azmak (Bayburtlu Zihni).

BÂBEYN Kamus
|
بَابَیْنِ [Bâbeyn] (tesniye bünyesiyle) Bahreyn eyâletinde bir mevzidir.
BÂBU CEBBÂR Kamus
|
بَابُجَبَارٍ [Bâbu Cebbâr] (شَدَادٌ [şeddâd] vezninde) Bahreyn kazâsında bir karyedir.
BÂBUL-MENDEB Kamus
|
بَابُ الْمَنْدَبِ [Bâbul-Mendeb] (مطْلَبٌ [matlab] vezninde) Bahr-i Yemende bir liman adıdır. Bu liman Bahru Kulzumdan Bahru Muhîte çıkacak boğazda vâkidir.
BÂDBAN Kubbe Altı
|

(ﺑﺎﺩﺑﺎﻥ) i. (Fars. bād “rüzgâr” ve bān ekiyle bād-bān) Yelken: Tevekkül bâdbânın kıl küşâde fülk-i ihlâsa / Eser bahr-i emelde bir müsâid rûzigâr elbet (Fıtnat Hanım). Parıl parıl denizin safha-i mücellâsı / Sükûn içinde durur bâdbandan âzâde (Hüseyin Sîret). Bâd hükmün sürüp enfâs-ı Mesîhâ’ya kadar / Bâdbân açtı zafer sâhil-i a’dâya kadar (Yahyâ Kemal).
ѻ Bâdbân-ı ahdar: “Yeşil yelken” mec. Gökyüzü.
● Bâdban-güşâ (-küşâ) (ﺑﺎﺩﺑﺎﻧﮕﺸﺎ) birl. sıf. (Fars. guşā > kuşā “açan” ile) Yelken açan: Olduk kenâr-ı şevke yine bâdban-güşâ / Girdik sefîne-i emele biz hevâ ile (Nâbî).
ѻ Bâdban-güşâ-yı azîmet olmak: Yelken açıp yola çıkmak.

BÂDİ Kamus
|
اَلْبَاضِعُ [el-bâdi] Deve dellâlına denir, alâ-kavlin kabîle halkının sermâye ve bizâatlarını haml ve celb eden kimseye denir; yukâlu: رَجُلٌ بَاضِعٌ وَۀُوَ كَالدَلاَلِ فِی الدُورِ أَوْ ۀُوَ مَنْ یَحْمِلُ بَضَائِعَ الْحَیِ وَیَجْلِبُۀَا Ve keskin kılıca ıtlâk olunur; cemi بَضَعَةٌ [badaat]tır fetehâtla; yukâlu: سَیْفٌ بَاضِعٌ أَیْ قَطَاعٌ Ve
بَاضِعٌ [Bâdi] Bir mevziin adıdır ki sâhil-i Bahr-i Yemende vâkidir. Alâ-kavlin bahr-i Yemende bir cezîrenin ismidir. Ve hâzım ve hoş-güvâr suya ıtlâk olunur, susuzluğu kâtı olduğu için; yukâlu: مَاءٌ بَاضِعٌ أَیْ ۀَاضِمٌ
EL-BÂDİ Kamus
|
اَلْبَاضِعُ [el-bâdi] Deve dellâlına denir, alâ-kavlin kabîle halkının sermâye ve bizâatlarını haml ve celb eden kimseye denir; yukâlu: رَجُلٌ بَاضِعٌ وَۀُوَ كَالدَلاَلِ فِی الدُورِ أَوْ ۀُوَ مَنْ یَحْمِلُ بَضَائِعَ الْحَیِ وَیَجْلِبُۀَا Ve keskin kılıca ıtlâk olunur; cemi بَضَعَةٌ [badaat]tır fetehâtla; yukâlu: سَیْفٌ بَاضِعٌ أَیْ قَطَاعٌ Ve
بَاضِعٌ [Bâdi] Bir mevziin adıdır ki sâhil-i Bahr-i Yemende vâkidir. Alâ-kavlin bahr-i Yemende bir cezîrenin ismidir. Ve hâzım ve hoş-güvâr suya ıtlâk olunur, susuzluğu kâtı olduğu için; yukâlu: مَاءٌ بَاضِعٌ أَیْ ۀَاضِمٌ
BAHİR – BAHR Kubbe Altı
|

(ﺑﺤﺮ) i. (Ar. baḥr)
1. Deniz, deryâ: Bakmazlar Dertli’ye algındır deyü / Hakîkat bahrine dalgındır deyü (Dertli). Kenâr-ı bahrda hoş bir mahaldir nâzır-ı âlem (Abdülhak Hâmit).
2. Büyük nehir veya göl: “Bahr-ı Ceyhun.” “Bahr-ı Lût.”
3. edeb. Aruzda en küçük kalıp olan tef’ilelerin belli bir düzen içinde yan yana dizilmesinden meydana gelen kalıp, hecelerin uzunluk ve kısalığına (açık veya kapalılığına) dayanan aruz vezni kalıbı: “Mefâilün bir tef’ile, ‘Mefâilün feilâtün mefâilün feilün’ bir bahirdir.” “Bahr-i hafif.” “Bahr-i hezec.” “Bahr-i remel.” Türk arûzunda 10 esas tef’ilenin değişik şekillerde yan yana gelmesiyle doğmuş 15 bahir vardır (Nihad S. Banarlı).
4. Metinleri kısım, bab, fasıl, şeklinde düzenlenen bâzı eserlerde büyük bölümlerden her biri: “Mevlid’in velâdet bahri, mîrac bahri.” Mevlid’in vefat bahrine geçmişti (Hâlide E. Adıvar).
ѻ Bahr-i ahdar: Pasifik Okyanusu [Akdeniz için de kullanılmıştır]. Bahr-i esved: Karadeniz. Bahr-i muhit: Okyanus. Bahr-i müncemid: Buz denizi.
● Bahren (ﺑﺤﺮﺍً) zf. (baḥr’ın tenvinli şekli) Deniz yoluyle, denizden: Eğer berren eğer bahren dilâverlikler ettin kim / Kamu efsânedir destanları Sâm u Nerîmân’ın (Necâtî Bey).
● Bahreyn (ﺑﺤﺮﻳﻦ) i. (Ar. tesniye eki -eyn ile) İki deniz. [Akdeniz ve Karadeniz için kullanılmıştır]: Hâkānü’l-berreyn ve’l-bahreyn unvânı Hazret-i Fâtih’e verilmiş (Cenap Şahâbeddin).
● Bahrî (ﺑﺤﺮﻯ) sıf. (nispet eki ile) Denizle ilgili, denize mensup, denize âit: Gâh dev olurdu gâh perî / Gâh bahrî olurdu gâh berrî (Şeyh Gālib). Bk. BAHRÎ
● Bahriyye (ﺑﺤﺮﻳﻪ) sıf. Bahrî kelimesinin kadını ifâde eden, kadın ismi olarak kullanılan veya tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Kuvâ-yı bahriyye: Deniz kuvvetleri.” Bk. BAHRİYE
● Bahriyun (ﺑﺤﺮﻳﻮﻥ) i. (Ar. baḥrі’nin Ar. çoğul eki -ūn almış şekli baḥriyyūn) Denizcilikte uzman olanlar, denizciler.

BÂKÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlılar zamanında yetişen âlimlerden ve şâirlerden. İsmi, Mahmûd Abdulbâkî’dir. Bâkî mahlasıyla tanınan Mahmûd Abdülbâkî, zamanının şâir ve edipleri arasında “Sultân-üş-şu’arâ” diye de meşhûr olmuştur. Fâtih Câmii müezzinlerinden Mehmed Efendi’nin oğludur. 933 (m. 1526) senesinde İstanbul’da doğdu. 1008 (m. 1600) senesinde İstanbul’da vefât etti. Edirnekapı dışında Eyyûb Sultan’a giden yol üzerindeki kabristana defn edildi.

Çocukluğunda bir müddet saraç çıraklığında çalıştıktan sonra fıtratındaki yüksek kabiliyeti onu medrese tahsiline sevk etti. Medresede kısa zamanda akranları arasında yükselip, keskin zekâsını ve kabiliyetini ortaya koydu. Zamanının meşhûr âlimlerinden Ahaveyn diye bilinen Karamanlı Ahmed ve Mehmed efendilerden aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip istifâde etti. 19 yaşlarında iken İstanbul’un genç şâirleri arasında “Sünbül” kasidesi ile şöhreti fazlalaştı. Medresedeki ders arkadaşları arasında şâir Nev’î, Üsküplü şâir Vâlihî, Hoca Sa’deddîn Efendi gibi kabiliyetli gençler bulunuyordu. 960 (m. 1552) senesinde Süleymâniye Medresesi müderrisi Kâdı-zâde Şemseddîn Ahmed Efendi’nin tedris halkasına dâhil olup, ondan çok istifâde etti. Bu arada devrin üstâd şâiri Zâtî’nin şiir meclislerinde bulundu. Zâtî tarafından ondaki şiir kabiliyeti ortaya çıkarılıp teşvik edildi. 960 (m. 1552) senesinde Nahcivan seferinden dönüşünde, Kanunî Sultan Süleymân’a takdim ettiği kaside sebebiyle pâdişâhın lütuf ve ihsânlarına kavuştu. 963 (m. 1555) senesinde hocası Kâdı-zâde Ahmed Efendi, Haleb kadılığına ta’yin olununca o da beraberinde gitti. 967 (m. 1559)’de tekrar İstanbul’a döndü. Haleb beylerbeyi Kubâd Paşa’ya takdim ettiği “Hilâl” ve hocası Kâdı-zâde’ye takdim ettiği “Raiye” kasidesi bu sırada yazdığı şiirlerdendir, İstanbul’a dönerken Konya’da Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi’nin oğlu Mehmed Çelebi ile tanıştı. Ebüssü’ûd Efendi için yazmış olduğu “Lâmiyye” kasidesini İstanbul’a gelince takdim etti. 969 (m. 1561) senesinde Ebüssü’ûd Efendi’nin hizmetinde bulunduğu sırada Sadrazam Semiz Ali Paşa’ya takdim edildi. 971 (m. 1563) senesinde Silivri’de bulunan Pîri Paşa Medresesi müderrisliğine ta’yin olundu. 972 (m. 1564)’de İstanbul Murâd Paşa Medresesi müderrisliğine nakl olundu. 973 (m. 1563)’de terfi etti.

Kanunî Sultan Süleymân, Bâkî’ye çok iltifât edip ihsânlarda bulunuyordu. Bu durum ba’zı kimselerin kıskanmasına sebep olmuştu. Çünkü Kanunî Sultan Süleymân yazdığı şiirleri ona gönderiyor, onlara nazireler yazmasını emr ediyor, ihsânlarını ve iltifâtlarını eksik etmiyordu. 973 (m. 1565)’de hacca gitmiş olan babasının ölümü haberini aldı. 974 (m. 1566) senesi içinde, Kanunî Sultan Süleymân’ın vefâtı, Bâkî’yi son derece üzmüştü. Meşhûr mersiyesini yazmak sûretiyle pâdişâhına bağlılığını anlattı. 974 (m. 1566)’de müderrislik vazîfesinden ayrıldı. Aynı sene içinde tahta geçen İkinci Selim Hân’a cülus kasidesi yazarak takdim etti. 977 (m. 1569) senesinde Murâd Paşa Medresesi müderrisliğine, 979 (m. 1571)’da Eyyûb Medresesi müderrisliğine ta’yin olundu. 981 (m. 1573) senesinde Sahn-ı semân medreselerinden birine yükseltildi. O sırada İkinci Selim Hân’dan kabûl gören Bakî Efendi, pâdişâhın husûsî meclislerine da’vet olunmağa başladı. 982 (m. 1574) senesinde Üçüncü Murâd Hân’ın tahta geçişinden sonra yükselerek, 983 (m. 1575)’de Süleymâniye Medresesi müderrisliğine getirildi. Hiç ummadığı bir iftira sonunda vazîfeden alındı. 984 (m. 1576)’de Bakî Efendi’nin suçsuz olduğu anlaşılarak, Edirne Selîmiye Medresesi’ne ta’yin edildi. 987 (m. 1579)’de Mekke kadılığına, 988 (m. 1580)’de Medîne-i münevvere kadılığına nakledildi ise de, 989 (m. 1582)’de vazîfeden alındı. 990 (m. 1582)’da İstanbul’a döndü. 992 (m. 1584)’de İstanbul kadılığına ta’yin edildi. 993 (m. 1585)’de bu vazîfeden alınıp, 994 (m. 1586)’de tekrar aynı vazîfeye getirildi. Aynı sene içinde Anadolu kadıaskerliğine terfi ettirildi, iki seneden sonra bu vazîfeden de alındı. 999 (m. 1590) senesinde tekrar me’mûriyete iade edilerek bir yıl sonra Rumeli kadıaskerliğine getirildi. Aynı yıl içinde emekliye ayrıldı. 1003 (m. 1594) senesinde pâdişâh olan Sultan Üçüncü Mehmed Hân onu Rumeli kadıaskerliğine ta’yin etti. Aynı sene içinde vazîfeden alındı. Bundan sonra evine çekilip şiirleriyle ve ilmî çalışmalarla meşgûl oldu. 1006 (m. 1597) senesinde tekrar Rumeli kadıaskerliğine getirildi. Ba’zı hâdiseler üzerine 1007 (m. 1598)’de istifâ etmek zorunda kaldı. Bir müddet kendi köşesine çekilip ibâdet, tâat ve şiirle meşgûl iken tutulduğu hastalıktan kurtulamayıp vefât etti. Cenâze namazını Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi kıldırdı. Bütün devlet erkânı, vezirler, âlimler ve şâirler ile büyük bir kalabalık bu cenâze namazında bulundu.

Hayatının sonuna yakın evlenen Bakî Efendi’nin, Şeyhî mahlasıyla bilinen Mehmed Efendi ve Abdurrahmân Efendi adında iki oğlu var idi.

Kanunî Sultan Süleymân, İkinci Selîm, Üçüncü Murâd ve Üçüncü Mehmed Hân zamanlarında yaşamış olan Mahmûd Abdülbâkî Efendi, aklî ve naklî ilimlerde derin âlim ve güzel ahlâk sahibi idi. Dîni ilimlerdeki üstünlüğü Şeyhülislâm olabilecek derecedeydi. Ancak sırası gelmediği için bu vazîfeye ta’yin olunamadı. Tatlı dilli, güler yüzlü ve hoş sohbet idi. Açık kalbli, temiz yürekli, nâzik ve kibar mizaçlı olduğu için nükteli ta’rizlerinde zarafet haddîni aşmazdı. Herkese iyi muâmele eder, istemiyerek kalbini kırdığı kimselerin gönlünü almağa çalışırdı. Hayırsever bir zât idi. İstanbul’da Nişancı Paşa-i Cedîd yanında Bakî Efendi Mescidi’ni yaptırmıştı.

Bâkî’nin hayatındaki adım adım yükseliş, şeyhülislâmlık mevkiine ulaşamasa bile, şiirde padişahlığa ulaşmasına sebep olmuş, Kânûnî’ye arkadaşlık etmiş ve birlikte şiir musahabelerinde bulunmuşlardır. Kısaca bu devrin tanınan iki pâdişâhı vardır. Biri Sultan Süleymân Hân, diğeri ise şiirin sultânı olan Bâkî’dir. Ona Türk târihinin en yüksek devrinde “Sultân-üş-şu’arâ” denilmesi boşuna değildir.

Çocukluğunda çok fakir olması sebebiyle, şiirinde hayatın içinden getirdiği husûslar vardır. Hattâ şiiri bu yönden ele alınınca ba’zı sözleri atasözü hükmündedir. Şiirdeki bu kuvvetliliği, yaşadığı ve içinden geldiği hayâttan getirmiştir.

Şiir diline renklilik ve akıcılık getiren Bakî, İran edebiyatı te’sîrinin de ortadan kalkmasına sebeb olmuş ve bulunduğu asra şiirde millîliği getirmiştir. Yaratılıştan kibar ve zarif oluşu, nükteleri ile şiirini atbaşı götürmesine sebeb olmuştur. Şiirinin yanında, dillerde dolaşan nükteleri de şiir mecmû’aları ve kitapları kaydedilmiştir.

Bâkî san’atta, Osmanlı Türkçesi Edebiyâtı’nın en büyük şâiri olma durumunu dâima muhafaza etmiş, şöhreti İmparatorluğun bütün hudutlarına yayılmıştır. Ayrıca şiirinin halvâ gibi gıda olduğunu ve ellerden ellere dolaştığını zikreden kaynaklar mevcûttur:

Çü güftâr-ı Bâkî-i şîrin-edâ Edip hûb halvâyı âhir gıda
Geze elleri câm-ı sâkî gibi Düşe dillere şi’r-i Bâkî

gibi beytleri bunun açık delîlidir. Araştırıldığı takdîrde bu kabil mısra ve beyitlerin, devrin diğer müelliflerinde daha fazla görülmesi mümkündür. Bâkî’yi bu duruma getiren, dili ustaca kullanmasıdır. Ses ve ma’nâyı şiirinde birleştiren şâir, ahenkli ve temiz bir üslûb ortaya koymuştur. Onun şiiri ölçülü ve bilgi hudutları içinde kullanılan bir dilin mahsûlü idi. Şiirinde kullandığı kelime, ta’bîr ve deyimlerin menşei halkın dili, ev ve aile Türkçesi idi. Kısaca Bâkî, muhtevâ ve şekil i’tibâriyle Türkçe’nin cümle yapısına değer vermiş ve millî nazım cümlesini korumasını bilmiştir.

Bâkî san’atın gözü ile eşyaya bakar. Ba’zan resme ulaşan şiirleri vardır. Bu, bir asır sonra Nedim’e de te’sîr eder. Onun gazelleri bitmemiş hissini verir. Bâkî’de güzellik ve mükemmellik esastır. Kullandığı her kelime, şâiri güzeli yakalamaya götürür.

Gazellerinin muhtevâsı genişlik gösterir. Her ne kadar neş’e, zevk ve yaşama yönünde şiirler yazmışsa da onun şiirlerinde dînî taraf da ağır basar. Sabr, Bâkî’de üzerinde durulması gereken bir unsur olup, bu sayede şikâyetten uzaktır. Ba’zı gazelleri kendinden bahseder, hele “Bana” redifli gazeli tamamen şâiri verir ve “İşte Bâkî budur” hükmüne götürür. Tabî ki bütün bunlarda kalemin ve sözün gidişini de hesaba katmak gerekir. “Cana” redifli gazeli kendisini tamamlayan şiirleri arasında zikredilebilir.

Bâkî’ye göre şâir, âlem bağının bülbülüdür, bülbül ise gülbahçesinde bulunur. Âşıkın gerçek ta’rîfini de yapmaktan çekinmez:

Vaktine mâlik olan dervîşdir sultân-ı vakt
İzz-ü-câh-ı saltanat değmez cihan gavgâsına

derken, tasavvuf neş’esi içinde her şeyden geçtiğini de görürüz. Zâten bu gazelin tamâmı, tasavvufta yer alan “sûfî-i ibnü’l-vakt” umdesine sıkı sıkıya bağlıdır.

Hakîkat sırrına vâkıf değilsin Alâkan var ise aşk-ı mecaza derken de gerçek tasavvufa gider ve ilâhî taraf ağır basar. Şâir ayrıca cehâletten ve câhillerden şikâyet etmektedir. Bir bakıma zamanları devirleri bunlar karartmaktadır:

Devr-i zamane cünbüşü nadanlık üzredir
Nadan komaz ki merdüm-i dana huzûr ede

beyti ile şâir bütün zamânların hastalığına teşhis koymuştur.

Bâkî’nin şiiri bir bakıma ilâhî aşka açılan mecazî bir penceredir. O, güzelliklerle oynayan bir şâirdir. Eski edebiyatın mazmunları gerçek ma’nâda onun şiirinde seslenirler. Bâkî ba’zı gazellerinde, kasideleri bir tarafa, devrinin pâdişâhlarına ve devlet adamlarına da yer vermiştir. Devrin âdetleri, dîvânında yer yer göze çarpar. “Gönül” redifli gazelinde az çok şiirinin sırrını açıklar:

Ümmîd-i vasl-ı yârdan el çekme
Bâkîyâ Şâyed ki destgîr ola bir merhabâ-y-ıla

beytinde ümidsizliğe düşmemeyi,

Hâk-ı râh olduğum görüp ayağın
Yerlere basmaz oldu cânâne

derken de sevgilinin eziyetlerine ne derece katlanacağını heber vermektedir.

Şiirinin muhtevâsı, görüldüğü gibi duygu ve düşüncenin, hattâ inancın yanında bilgi ve san’at unsurları ile yüklüdür. Her mısra’ ve beytte bunun tezahürü ayrı ayrıdır. Onun için Bâkî’nin şiiri bitmemiş hissini verir. Fakat şâir, işlenmesi gereken unsurları büyük bir titizlik, san’at endişesi ve zekâ gücü ile yerine koymuş; asırlar ötesine sesini bırakmıştır. Tâbutu başında bulunanları ağlatan beytinden sonra;

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sada imiş

derken, kendisinden hâlâ ses gelmektedir. Onun, bunlara ilâve olarak diğer şâirlerimizde görüldüğü gibi, atasözü mahiyetindeki beyitleri ve mısrâları zikre değer.

Fermân-ı aşka can ile var inkıyadımız
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız

şeklinde başlayan gazeli, tevekküle çeken ve tevekkül içinde olan şâirin gerçek hâlini verir.

Şiirleri içinde asıl Bâkî’yi, yukarıdaki gazele de yaklaştıran meşhûr Kanunî Sultan Süleymân mersiyesidir. Şâir bu mersiye ile sâdece Sultan Süleymân Hân’ın vefâtını değil, bundan sonraki Osmanlı Devleti’nin hâlini de terennüme başlamıştır. Mersiye yedi bendden meydana gelmekte, ağır, vakarlı, heybetli bir hüzün ve ızdırabla hâtırâları birleştirmektedir. Bendin ikinci bölümü her yönü ile büyük Sultânı ele almış, üçüncü bendde mahlûkât böyle bir pâdişâhın kaybı ile ağlamaya çağırılmıştır. Manzûmenin en dikkat çekici ve güzel bendi altıncı kısmıdır. Şâir burada büyük Sultânın savaş meydanlarındaki zaferlerini, cihâd aşkını ve Türk-İslâm dünyâsına kazandırdığı üstünlükleri dile getirmektedir. Yedinci bend ise yeni hükümdâra ayrılmıştır.

Dîvân’ının tertîbinde dikkat çeken husûslar da vardır. Diğer dîvanlar olsun, eserler olsun başta münâcaat ve na’atlarla başladığı halde, bu durum Bâkî’de görülmemektedir. Ya’nî Dîvân’ı doğrudan doğruya kasidelerle başlamıştır.

Bâkî’nin Dîvân’ından başka eserleri de vardır. Bunlar:

Fedâil-ül-cihâd: Ahmed bin İbrâhim’in yazdığı Meşâri-ül-eşvâk ilâ mesâir-il-uşşâk adlı eserin Türkçe tercümesidir. Müslümanları cihâda teşvik eden bir eserdir.

Hadîs-i erbe’în tercümesi: Eyyûb müderrisliğinde bulunduğu sırada, Ebû Eyyûb el-Ensârî’den rivâyet edilen hadîs-i şerîfleri toplamış ve tercüme etmiştir.

Meâlim-ül-yakîn fî Sîret-i Seyyid il-mürselîn: İmâm-ı Kastalânî’nin “El-Mevâhib-ül-Ledünniyye” adlı meşhûr eseri esas alınarak yazılan bu siyer kitabı tercüme olmaktan ziyâde te’lîf bir eserdir. Bâkî Efendi bu kitabı yazarken yüzden fazla kitaba müracaat ederek, müellifîn Şafiî mezhebine göre yazdığı ba’zı mes’eleleri, Hanefî mezhebine göre de yazmıştır. Zarurî ve faydalı gördüğü ba’zı ilâveleri yapmıştır. Sokullu Mehmed Paşa’nın emir ve isteği üzerine yazılan bu eser, aynı zamanda Mahmûd Abdülbâkî Efendi’nin, dînî mes’elelere ve Hanefî fıkhına vukûfunu göstermesi bakımından da önemlidir.

Fezâil-i Mekke: Kutbüddîn Muhammed bin Ahmed Mekkî’nin “El-İ’lâm fî ahvâl-il-beledillah-il-haram” adlı eserinin tercümesidir. Sokullu Mehmed Paşa’nın emri ile yapılan bu tercüme, Abdülbâkî Efendi’nin Mekke kadılığı esnasında tamamlanmıştır. Mekke târihinden ve bilhassa Osmanlı pâdişâhlarının oradaki te’sislerinden bahs eden bu eser akıcı bir üslûbla yazılmıştır.

GAZELLERİNDEN

Fermân-ı aşka can ile var inkıyadımız
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımız

Baş eğmezüz edâniye dünyâ-ı dûn içün
Allahadur tevekkülümüz i’timâdımız

Biz müttekâ-yı zerkeş-i câha dayanmazız
Hakk’ın kemâl-i lütfunadur istinadımız

Zühd-ü-salâha eylemeziz iltica hele
Tutdı egerçi âlem-i kevni fesadımız

Meyden safâ-yı bâtın-ı hummdur garaz hemân
Erbâb-ı zâhir anlayamazlar muradımız

Minnet Huda’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalur sahîfe-i âlemde adımız

Ma’nâsı:

Aşkın fermanına (buyruğuna) candan baş eğmişiz, bu yüzden kazanın hükmüne (kadere) zerre kadar inadımız yoktur (biz Haktan gelene râzıyız.)

Alçak kimselere alçak ve fânî dünyâ için baş eğmeyiz (dünyalık, makam, mevkî için baş eğmez, minnet etmeyiz), bizim vekîlimiz ve i’timâd edip güvendiğimiz tek varlık Allahü teâlâ’dır.

Biz mevkînin, makamın altın işlemeli koltuk deyneğine dayanmayız, bizim dayandığımız yer Allahü teâlânın lütfunun en üst derecesidir.

Biz insanız, insan noksanlıklarla doludur, varlık âlemini fesadımız kaplamışken, zühd ile dîne bağlı bir şekilde görünüp insanları aldatmayız. Ne isek öyle görünürüz.

Şarâbdan maksad küpün içinin temizliğidir, çünkü küp temiz olunca ya’nî bedenin içi temizlenince gönül temizdir. Gönül gözü ile bakmayıp baş gözü ile bakan, görünüşe aldanan kimselerin bizim meramımızı anlaması zordur.

Ne derlerse desinler; dünyâ devleti, makamı, mevkii, kısaca vücûd varlığı son bulacaktır, Allahü teâlâya şükürler olsun ki âlemin sayfasında Bâkî’nin adı kalıcıdır.

***

Var mı bir dîvâne kim geşt-i gülistan istemez
Uzlet idüp Hakk’dan bir beyt-i vîrân istemez

Fakr gencin ihtiyâr etdi şu kim kani olur
Şem’ası şems olsa yakmaz tâk-ı eyvan istemez

Dûdunu serv eyleyip kanlu yaşın gülşen idüp
Eylemez serve nazar seyr-i gülistan istemez

Hoş gelür ana rebâb âvâzesi gavgâsı yok
Pâdişâh-ı aşk olan dergâh u dîvân istemez

Derd-i yâr ile kim başı hoşdur Bâkîyâ
Ölmeğe canlar virür derdine derman istemez

Ma’nâsı:

Levmedilmiş, taşlanmış bir kimse (bir deli) gösterin ki, gül bahçesinde gezip tozmak istemesin ve bir köşeye çekilerek Allahü teâlâdan yıkık bir ev istemesin. Çünkü hazîne viranelerde bulunur ve yıkık gönüllerin duâsı kabûldür.

Fakr hazînesini seçen her şeye rızâ göstermiştir; onun fitili güneş olursa; yüksek binaların takı, kemeri neye yarar.

Fakirlikle yetinen ahını göğe uzatan servi, gözlerinden akan kanlı yaşı gülşen ederek; serve bakmaz ve gül bahçesinde gezmeyi de istemez.

Ona rebâbın kavgası olmayan sesi güzel görünür; zâten aşkın pâdişâhı için ne dergâh ne de dîvân gerekir.

Ey Bâkî! Şu âşığın (şunun) başı sevgiliyi düşündüğünden dolayı, hep onunla meşgûl olduğu için hoştur; bu sevgi yüzünden ölür de derdine ilâç istemez. Eğer ilâç edilirse o sevgi kalmayacaktır.

Vecize hükmündeki ba’zı beyt ve mısra’ları:

Derûnun pür maârif hem-nişînin merd-i ârif kıl
Açılma ey yüzü gül şahs-ı nadana kitâb-âsâ

“İçini (gönlünü) irfanla doldur, arkadaşın da ârif kimse olsun; ey gül yüzlü sevgili (dost), câhil kimseye kitap gibi hemen açılıverme.”

Zer-efşân ol kef-i ihsân ile seyr eyle âlemde
Cihân-gerd-ü-civânmerd-i cihan ol âfitâb-âsâ

“Güneş nasıl dünyâya bol bol cömertçe ışıklarını gönderir, dolaşarak hiç birini ihmâl etmeden bütün mahlûkâta faydalı oluyorsa; Ey dost! Sen de âlemde ihsân elini açarak altınlar saç, faydalı ol.”

Şeref vermez dür-ü-gevher kemâl olmaz zer-ü-zîver
Hüner kesb et hüner bahr-ı fazilet kân-ı irfândur

“İnci, mercan, kıymetli şeyler insana asâlet ve şeref vermez, altınla ve süsle olgunluk, yücelik olmaz; iş, san’at ve hüner kazanıp herkese faydalı olmaktır. Çünkü hüner, faziletin denizi ve irfanın ocağıdır.”

Gark eder âlemleri bir katre âb-ı mağfiret
Var kıyâs et vüs’at-ı deryâ-ı rahmet neydügin

“Âlemleri bir damla mağfiret suyu basar, sen buna kıyâsla cenâb-ı Hakkın rahmet denizinin genişliğini düşün.”

Himmet-i merdân ile asan olur her müşkil iş

“Allah adamlarının ma’nevî yardımı ile bütün güçlükler kolaylaşır.”

Söz güherdir, ne bilir kadrini nadan güherin

“Söz incidir, câhil onun kıymetini bilemez.”

Bîmâr hâlini, yine bîmâr olandan sor

“Hastanın hâlini hasta bilir, eğer sormak istersen hastadan sor.”

Gerdûn-ı dûna âkil isen kılma i’timâd

“Akıllıyım dersen, geçici dünyâya güvenme.”

Dânâ-dil isen sırrını nadana duyurma

“Gönülle biliyorsan (arif isen) sırrını câhillere açma.”

Âkîl etmez, abes yere hande

“Akıllı kişi, yok yere boşu boşuna gülmez.”

Kerem gördükçe ey Bâkî recâ artar gedâlardan

“Ey Bâkî! Dilencilere ihsânda bulundukça onlardaki istek daha da artar.”

İnsân-ı kâmil olmağa sa’y eyle âdem ol

“Mükemmel insan olmak için çalış ve insan ol”

Çok olur yâr velî yâr-ı vefâdar olmaz

“Görünüşte pek çok dost vardır, fakat vefalısı bulunmaz.”

İnâyet hazret-i Hak’dan,
kerem Feyyâz-ı mutlakdan

“Lütuf ve ihsân ancak mutlak feyz sahibi olan Allahü teâlânın yüce zâtından olur, başkaları vâsıtadır, insanın bunu bilmesi gerekir.”

Mahmûd Abdülbâkî Efendi Mevâhib-i Ledünniyye tercümesinde, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) sevmenin alâmetlerini anlatırken diyor ki:

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi seven kimse O’nun bildirdiği İslâm dînine candan bağlı olur. Öyle bir derecede olmalı ki; neye hüküm ederse can ve gönülde onu güzelce kabûl ve ona edeble itaat eder. Nitekim Allahü teâlâ Nisa sûresi 65. âyet-i kerîmesinde meâlen: “Hayır, Rabbin hakkı için aralarındaki ihtilâfta, seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükmü nefslerine ağır bulmayarak, tam teslimiyetle teslim ve râzı olmadıkça îmân etmiş olmazlar” buyuruyor.

Gönlünde, Peygamber efendimizin verdiği hükümden dolayı ağırlık, ızdırap ve darlık olan, ya’nî O’nun hükmü kendi dileğine uymadığı takdîrde hatırı incinen kimseden, Hak teâlâ hazretleri îmânı gidermiştir. Bu türlü kimseler mü’min olmazlar diye buyurulmuştur.

Sehl bin Abdullah Tüsterî buyurdu ki: “Bir kimse bütün hâllerinde Resûlullahı ( aleyhisselâm ) kendisine örnek almayıp nefsinin kendi elinde sansa o kimse o sünnete uymanın tadını duyamaz. Zîrâ Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz; “Sizden biriniz, ben ona kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça îmân etmiş olmaz” buyurmuştur. Fahr-i kâinat efendimiz kişiye kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça îmân iddiasında bulunması caiz değildir.”

Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) sevenler; sözlerinde ve işlerinde O’nun dînine yardım ederler. O’nun ahlâkı ile ahlâklanırlar. Cömertlik, iyilik, yumuşak davranmak, tevâzu, sabır ve ahlâkda O’na özenirler.

Musibetlere sabr edip O’nun muhabbeti ile teselli bulurlar. Zîrâ seven kimse sevginin lezzetiyle musibetin şiddetini unutur. O’nu seven kimse Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) çok zikr eder. Zîrâ seven kimse sevdiğini çok yâd eder. Çünkü seven kimsenin üç alâmeti olur: 1-Sözü sevdiğinin zikri olur, konuştukça onu yâd eder. 2-Sustuğu zaman onu düşünür. 3-İşi gücü ona itaat etmek olur demişlerdir.

Nakl edilir ki: Birgün Râbi’a-i Adviyye’nin meclisinde âbid (ibâdet eden) ve zâhidlerden (düyâdan yüz çeviren) birkaç kişi toplanıp dünyâyı kötülemeye başladılar. Râbi’a susup dinliyordu. Onlar konuşmalarını bitirdikten sonra: “Kişi sevdiği şeyi çok zikreder” buyurdu. Sevilenin zikri sevenlerin kalblerine yerleşir.

Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) sevmenin alâmetlerinden biri de O’nun ismi anıldığı zaman saygı, sevgi, alçak gönüllülük ve kendini küçük görmekdir. Sahâbe-i Kirâm, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) hatırlanınca, O’nun sevgi ve saygısıyla gönüllerini alçaltıp ağlarlardı. Tabiîn ve onlardan sonra gelen iyi hâlli kimseler de bu yolda gitmişlerdir.

Safvan bin Süleym, çok ibâdet eden ve gece namazına devamlı kalkan kimselerdendi. Yanında Resûlullah ( aleyhisselâm ) zikr edildiğinde o kadar ağlardı ki, o mecliste oturanlar kalkıp giderlerdi de ağlaması dinmezdi.

Peygamber efendimizi sevmenin alametlerinden biri de O’nu görmeğe, O’na kavuşmağa iştiyâk duymaktır. Zîrâ her seven sevdiği ile buluşmayı çok ister. Abde binti Hâlid bin Ma’dân: “Babam Hâlid her ne zaman yatağı üzerine gelse, Peygamber efendimizi hatırlayıp: “Yâ Rabbî! Benim rûhumu kabz etmekte acele eyle” derdi. Tâki uyku galebe edinceye kadar böyle söylerdi” diye anlatır.

Bilâl-i Habeşî ( radıyallahü anh ) vefât etmek üzere olduğu zaman, hanımı üzüntüsünden feryâd ediyordu. O ise sevinerek; “Yarın dostlarla, Muhammed ( aleyhisselâm ) ve arkadaşlarıyla buluşuruz” buyurdu.

Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) sevmenin alâmetlerinden birisi de, O’nun getirdiği yüce Kur’ân-ı sevmektir. Hazreti Osman buyurdu ki: “Eğer bizim kalbimiz temiz olsaydı, asla Kur’ân-ı kerîm okumaktan doymazdı. Seven kimse sevdiğinin kelâmından nasıl doyar ki, O’nun en çok istediği odur.”

Sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) birgün Abdullah bin Mes’ûd’a ( radıyallahü anh ): “Yâ Abdullah! Kur’ân oku da dinliyelim”buyurdu. İbn-i Mes’ûd: “Kur’ân size indi O’nu ben mi okuyayım dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Ben başkasından işitmeyi severim” buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) Nisa sûresinin başından başlayarak okudu. “Her ümmetten biri şâhid, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz zaman hâlleri nice olur” meâlindeki 41. âyete gelince, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Yeter yâ Abdullah” buyurdu. İbn-i Mes’ûd başını kaldırıp baktı ki Resûlullah efendimizin mübârek gözlerinden durmadan yaş akıyordu.

Bir kimse Kur’ân-ı kerîmi can kulağıyla dinlese, elbette ona te’sîr edip gözünden yaş gelir.

Peygamber efendimizi sevmenin bir alâmeti de O’nun sünnetine muhabbet edip hadîs-i şerîfini dinlemekten zevk almaktır. Zîrâ kişi sevdiği kimsenin sözünü işitmekten mutluluk duyar. O’nun güzel ismini anmak ve salevât-ı şerîfe getirmek O’nu sevmenin alâmetlerindendir.

“Bir kimse sabaha ve akşama yetiştiği zamanda bana on kere salevât okusa; kıyâmet günü şefaatime müstehâk olur” ve yine; “Bir şeyi unuttuğunuz zaman beni hatırlayın ve bana salât edin. Allah dilerse onu hatırlatır” ve “Cum’a günü, sizin en üstün günlerinizdendir. Adem aleyhisselâm o günde yaratıldı, o günde kabzolundu. Sûr’un üflenmesi ve ansızın helak oluş o günde olur. O hâlde, o günde bana salâh çok edin. Zîrâ salâtınız arz olunur”buyurdu.

1) Hülâsat-ül-eser cild-2, sh. 287

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 434

3) Mevâhib-i Ledünniyye tercemesi cild-2, sh. 135, 141

4) Osmanlı Müellifleri cild-2, sh. 99

5) Eslâf sh. 159

6) Dîvân

7) Hadîkat-ül-cevâmi

8) Rehber Ansiklopedisi cild-2, sh. 184

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 998

BASÎT İsam
|
بسیط Arûz sisteminde bir bahrin adı.
BAT Kubbe Altı
|

(ﺑﻂ) i. (Ar. baṭṭ < fars.="">bet)
1. Kaz: Vasfını Ahmedî nice ede-bile tamâm / Bahr-ı muhîte kaçan ere yüzmek ile bat (Ahmedî).
2. Uzun boyunlu kap, testi, sürâhi: Sen bat-ı sahbâ değil tâvûs-ı kudsîsin / Kim zuhûr-ı hâletin mecliste cevlânındadır (Nedim).

EL-BÂTİNET Kamus
|
اَلْبَاطِنَةُ [el-Bâtinet] Sâhil-i Bahr-i Umânda bir karyedir. Ve Basrada ve Kûfede hânelerin ve çarşıların cemiyyet-gâhlarına بَاطِنَةٌ [bâtinet] ıtlâk ederler, murâd şehrin dâhili ve göm olan yeridir, niteki hâricine ضَاحِیَةٌ [dâhiyet] ıtlâk ederler.
BAYBARS I İsam
|
BAYBARS I (el-Melikü'z-Zâhir Rüknüddîn es-Sâlihî el-Bundukdârî ) Mısır Bahriyye Memlükleri sultanı (1260-1277).
BAYBARS I CAMİİ İsam
|
Bahriyye Memlükleri’nden Sultan I. Baybars el-Bundukdârî tarafından Kahire’de yaptırılan cami.
BÂYEZÎD-İ BİSTÂMÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî se’âdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisidir. “Sultân-ül-ârifîn” lakabıyla meşhûrdur. Künyesi, Ebû Yezîd’dir. İsmi Tayfur, babasının adı Îsâ’dır. 160 veya 188 (m. 803)’de İran’da Hazar Denizi kenarında Bistâm’da doğdu. 231 veya 261 (m. 874) senesinde Şabân-ı şerîfin onbeşinci günü Bistâm’da vefât etti. Hanefî mezhebinde idi.

Annesi diyor ki, “Kendisine hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzıma alacak olsam, onu geri atıncaya kadar karnıma vururdu.”

Üveysî olup, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’ın vefâtından kırk yıl sonra doğdu. İmâm-ı Ali Rızâ’nın sohbetinden ve bunun bereketiyle İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’ın rûhâniyetinden istifâde etmiştir. Hazreti Bâyezîd, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’ın rûhâniyetinden feyz almakla meşhûr olmuştur. Otuz sene Şam civarında bulunup, yüzonüç âlimden ilim öğrenmiştir. Aşk-ı ilâhîde o kadar ileri ve ibâdette o derece yüksekte idi ki, namaz kılarken Allah korkusundan ve İslâmiyete saygısından göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fadıl ve edîb idi. Şiirleri meşhûrdur.

Hazreti Bâyezîd, ilim tahsil ettiği üstâdlarından birine olan hürmet ve muhabbetinden dolayı, onun kabrinin yanına defn edilmeyi ve kabrinin, hocasının kabrinden, daha derin yapılmasını, kendi vücûdunun, hocasının vücûdundan aşağıda olmasını vasıyyet etti. Hocalarının en büyüğü, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda çok yüksek derecelere kavuşmasına vesîle olan, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretleridir. Feyz ve ma’rifeti, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’ın mübârek rûhâniyetinden, O da, Medîne-i münevverenin yedi büyük âliminden biri olan Kâsım bin Muhammed’den, O da, Selmân-ı Fârisî’den, O da, Eshâb-ı kiramın en yükseği Sıddîk-ı ekber’den (r.anhüm), O da, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) almıştır.

Çocukken bir gün câmi avlusunda oynarken, oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî ( radıyallahü anh ) kendisini görüp, “Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velîsi olacak” buyurdu. Küçük yaşta iken, annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd ( radıyallahü anh ), büyük bir dikkatle derse devam ediyordu. Bir gün Kur’ân-ı kerîm okumak için gittiği mektebde, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman-14) te’sîri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevab verdi: “Bir âyet-i kerîme gördüm. Allahü teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itaat etmemi emrediyor. Ya benim için Allahü teâlâya duâ et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun, veyahut da beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibâdet ile meşgûl olayım” dedi. Annesi, “Seni Allahü teâlâya emânet ettim. Kendini O’na ver” dedi. Bundan sonra Bâyezîd ( radıyallahü anh ), kendini Allahü teâlâya verdi. Emîrlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi, ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabûl edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi. Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi, ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihâyet annesi uyandı ve “Su, su” diye mırıldandı. Bâyezîd ( radıyallahü anh ) elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk te’sîri ile eli donmuş parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi “Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?” dedi. Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) “Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum” dedi. Bunun üzerine annesi “Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!” diye cân-ü gönülden duâ etti. Belki de annesinin bu duâsı sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmağı ihsân etti. İstanbul’a geldiği, papazların bir toplantısında bulunduğu ve aralarından yüzlercesinin îmânla şereflenmesine vesîle olduğu rivâyet edilmektedir.

Menkıbeleri, kerâmetleri ve hikmetli sözleri meşhûrdur.

Nakledildiğine göre Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) hocalarından birinin huzûrunda bulunuyordu. Hocası “Şu rafdaki kitabı getir” dedi. Bâyezîd, “Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?” dedi. Hocası, “Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum” deyince, Hazreti Bâyezîd, “Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrâfa bakmış değilim” diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında “Madem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistâm’a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin” buyurdu.

Bir gün kendisine, “Mürşidin kimdir?” diye sordular. O da “Bir kadın” dedi. “Bu nasıl olur?” dediler. Cevâbında şöyle buyurdu: “Bir gün Allahü teâlânın sevgisi ile kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricada bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için, “Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?” dedim. Kadın, “Zâlim Bâyezîd’i gördüm diyeceğim” dedi. Ben hayretle “Neden?” diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: “Allahü teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sahibi desinler diye yapmış isen çok fenâ.” Bunun üzerine çok ağlayıp istiğfar ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhîm Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah; yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarını, Allahü teâlâ tarafından tasdîk olunduğunu anlıyorum.”

Hazreti Bâyezîd-i Bistâmî, Allahü teâlânın aşkı ile öyle bir hâlde idi ki, O’ndan başka hiçbir şeyi tanımazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında “Yavrum ismin nedir?” diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki, “Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defasında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım.” Hazreti Bâyezîd-i Bistâmî “Evlâdım, kusura bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allahü teâlânın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O’ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme” buyurup talebesinin gönlünü aldı.

Birgün yakınları kendisine, “Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sahibi bir velîdir” dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Hazreti Bâyezîd “Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu” buyurdular. Talebelerinden ba’zıları ile birlikte tarif edilen zâtın bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu gördü ve kıbleye karşı tükürdüğünü müşâhede etti. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: “Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf olan birisine, nasıl olur da kerâmet sahibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlânın evliyâsından olması mümkün değildir.”

Bâyezîd-i Bistâmî’ye ( radıyallahü anh ) “Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?” diye sordular. Cevâbında şöyle anlattı: “Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm’dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Gidiyor iken, aniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. Onsekizbin âlem O’nun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken (Yâ Rabbi, bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acaba niçin böyle boş?) dedim. Bir nidâ geldi ki: (Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabûl etmeyişimizdendir.” Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefaatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefaat makamının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ ( aleyhisselâm ) efendimize mahsûs olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefaat makamına karşı edebe riayetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki (Ey Bâyezîd, Sultân-ül-Enbiyâ’ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edebini ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyâmete kadar (Sultân-ül-ârifîn) diye anılırsın; buyuruyordu.

Sultân-ül-ârifin, Bâyezîd-i Bistâmî’yı ( radıyallahü anh ) bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kaza edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses’İşitti. “Ey Bâyezîd, bu günahını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmişbin namaz sevâbı ihsân eyledim” diyordu. Aradan bir kaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Hazreti Bâyezîd’in mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve “Kalk namazın geçmek üzeredir” dedi. Bâyezîd ( radıyallahü anh ) Şeytan’a, “Ey mel’ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazaya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?” buyurunca; Şeytan şu cevâbı verdi: “Bir kaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmişbin namaz sevâbı almıştın. Bu gün, onu düşünerek seni uyandırdım ki, sadece vaktin namazının sevâbına kavuşasın, yetmişbin namaz sevâbına kavuşmayasın.”

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri şöyle anlatıyor: “Benim zamanımda binlerce velî vardı. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sahibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir demircinin üzerinde idi. Ben bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydim. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedim. Birgün dükkânına gittim. Selâm verdim. Beni görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerime sarıldı, uzun uzun öptü ve benden duâ rica etti. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için kendi makamından habersizdi. Benden duâ isteyince dedim ki: “Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana duâ et! Sizin duânıza muhtaç olan benim!” O ise şöyle cevap verdi:

“Benim sana duâ etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!” Bunun üzerine ben de “Derdin nedir? Söyle bir çâre arayalım?” dedim. “Acaba kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok” dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Beni de ağlattı. O vakit içimden bir nidâ duydum: “Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir.” Hemen içimdeki hayret silindi. Kutupluk makamının bu demirciye niçin verildiğini sezdim. Anladım ki, böyleleri, sevgili Peygamber efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedim ki:

“İnsanların azâb çekmesinden sana ne?” Demirci de, “Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğurulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben se’âdete ererim ve derdimden kurtulurum” dedi.

O, namazda okunmak için, farz miktarından fazla sûre ve âyet bilmiyordu. Bilmediklerini öğrettim. Ben de, kırk yıldır elde edemediğim ma’nevî derecelere yükseldim, içim feyz-i ilâhi ile doldu. O vakit iyice anladım ki, kutupluk sırrı başka bir ma’nâ imiş.”

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece yine gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd ( radıyallahü anh ) “La havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm” dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı.

Bâyezîd hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiatanı sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir miktar da tatlı ile beraber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektûb yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektûp şöyle idi:

(Muhterem Bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebep oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir eli sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allahü teâlânın selâmı üzerine olsun.) Genç bekçi mektûbu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi. Bir gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine düşündü ki, “Bâyezîd-i Bistâmî’nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece O’nu imtihan etmiş olayım.” Bu düşünce ile, Hazreti Bâyezîd’in bulunduğu yere geldi. Hazreti Bâyezîd onu görünce buyurdu ki: “Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Sa’îd Râî’ye ( radıyallahü anh )’e havale ettik. Sen ona git.” Bu kimse gidip, Ebû Sa’îd Râî’yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden taze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamanı da, değildi. Ebû Sa’îd Râî ( radıyallahü anh ) asasını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlânın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve taze üzüm verdi. Fakat, Ebû Sa’îd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah renkte idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Sa’îd Râî. ( radıyallahü anh ), “Ben Allahü teâlâdan, yakın yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi” buyurdu ve o kimseye bir kilim hediyye edip, kaybetmemesini tenbîh etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat’da kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hacdan dönüşünde, Bistâm’a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Hazreti Bâyezîd’in önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişman oldu. Tövbe ve istiğfar edip, Bâyezîd-i Bistâmî’nin talebeleri arasına katıldı.

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine, “Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?” dedi. Bâyezîd ( radıyallahü anh ) “Acaba yükü taşıyan deve midir? dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?” dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizliyemeyip “Sübhânallah! Ne kadar acâib bir iş” deyince, Hazreti Bâyezîd, “Hâlimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Hâlimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, takat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum?” buyurdu ve yoluna devam etti. Ziyâretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm’a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm’a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle duâ ediyordu, “Yâ Rabbî! Benim garîb oğlumu her kötülükten muhafaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnud eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur...” Bunun üzerine Bâyezîd ( radıyallahü anh ) kapıyı çalıp izin İstedi. Annesinin “Kim o?” suâline Bâyezîd ( radıyallahü anh ) “Senin garîb oğlun” cevâbını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve “Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü” dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir sene hac dönüşünde Hemedan’a uğrayıp, oradan bir miktar tohum satın aldılar. Bistâm’a gelip, Hemedan’dan aldığı tohum torbasını açınca içinde bir kaç adet de karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münâsip olmıyacağını düşünüp, tekrar Hemedan’a gitti Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistâm’a döndü.

Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence, “Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?” dedi. Genç, edeble, “Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım” dedi. Cevâbında “Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifâde edemezsin. Bu Allahü teâlânın bir lütfudur” buyurdu.

Hazreti Bâyezid-i Bistâmî’ye bir kimse gelip: “Efendim, ben Taberistan’da idim. Bir zâtın cenâze namazını kılıyorduk. Siz de orada idiniz, cenâze namazından sonra Hızır aleyhisselâmın elinden tuttunuz. Daha sonra sizin havada uçtuğunuzu gördüm” dedi. Bâyezid ( radıyallahü anh ), ona “Doğru söylüyorsun” buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî’ye ( radıyallahü anh ) bir gün bir kimse gelip dedi ki, “Efendim. Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama, kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Halbuki i’tikâdım da düzgündür.” Bâyezîd ( radıyallahü anh ) “Sen bu hâlde üçyüz sene daha devam etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefs engelin var” buyurdu. O kimse, “Efendim. Bunun hâl çaresi yok mu?” diye sordu. Bâyezid ( radıyallahü anh ): “Var ama sen kabûl etmezsin” buyurdu. O kimse ısrar edip “Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğinize kabûl ediniz. Ne emrederseniz yaparım” dedi. Bâyezîd ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, adi ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi, tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, (Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz, veriyorum) de.” O kimse bunları duyunca, “Sübhânallah, Lâ ilahe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz” dedi. Hazreti Bâyezîd, “Senin ilâcın ancak budur ve biz de baştan (Sen bunları kabûl etmezsin) diye söylemiştik. Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir.” buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî’nin mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Hazreti Bâyezîd her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürdü. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti Hazreti Bâyezîd’e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu hâlde, “O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir” dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî’nin huzûruna gidip müslüman oldu.

Bir gün sohbetinde bulunanlara, “Kalkınız, Allahü teâlânın velî kullarından birini karşılamaya çıkalım” buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhîm bin Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Hazreti Bâyezîd ona, “Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefaat etmek geldi” buyurdu. O da, “Efendim siz bütün mahlûkâta şefaat etseniz yine fazla sayılmaz” dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir gün talebeleriyle giderken delîlerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada, delîlerin tedâvileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp, “Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilâcınız var mıdır?” diye sordu. Baştabib cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delîlerden biri, Bâyezîd’in ( radıyallahü anh ) teveccühü ile şöyle dedi: “O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istiğfar yapr ağıyla karıştırıp, kalb havanına koyarak, tevhîd tokmağıyle iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir.”

Ebû Türâb Nahşebî’nin bir talebesi vardı. Allahü teâlâya olan muhabbetinin çokluğundan dolayı hemen hergün yüzlerce defa kendinden geçip bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine “Sen Hazreti Bâyezîd’i görsen daha çok derecelere kavuşurdun” dedi ve o talebe ile beraber Hazreti Bâyezîd’in yanına geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) ile o talebe göz göze geldikleri anda talebe düşüp vefât etti. Bunun üzerin; Ebû Turâb Nahşebî dedi ki: “Yâ Bâyezîd, bu talebe öyle idi ki, Allahü teâlânın aşkı ile kendisinde ba’zı hâller olur, kendisinden geçerdi. Fakat sizi bir defa görmekle düşüp can verdi. Bu nasıl oluyor?” Hazreti Bâyezîd buyurdu ki: “O kişinin hâli doğru idi. Önceden, onun müşâhedesi kendi makamı kadar idi. Beni gördüğü anda, müşâhedesi benim makamım kadar oldu. Lâkin o kimse buna takat getiremeyip, can verdi.”

Bir gece, ba’zı kimseler Hazreti Bâyezîd’in nasıl ibâdet yaptığını, neler söylediğini işitmek için penceresinin altında dinlemeye başladılar. Seher vakti olduğunda bütün kalbiyle “Allah” dedi. Sonra düşüp bayıldı. Bayılmasının sebebi sorulduğunda “Sen kim oluyorsun? Senin haddîne mi düştü ki, ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir nidâ gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım” buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) namaz kılmak için mescide gelince kapıda bir miktar durur ve ağlardı. Sebebini soranlara da, “Câmiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allahü teâlâya yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum” dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî’ye ( radıyallahü anh ) sordular ki: “Nefsine verdiğin en hafif ceza nedir?” Cevâbında buyurdu ki: “Bir defasında nefsim, bir itaatsizlikte bulundu. Buna ceza olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim.” Bir gün ba’zı kimseler, Bâyezîd’in huzûruna gelip, yağmur yağması için duâ etmesini taleb etmişlerdi. Hazreti Bâyezîd mübârek başını eğip, bir miktar duâ ettikten sonra, “Gidiniz, damlarınızın oluklarını kontrol ediniz” buyurdu. Ondan sonra 24 saat durmadan yağmur yağdı.

Bir defasında Hazreti Bâyezîd’in kalbine şöyle ilham olundu: “Ey Bâyezîd! Hazinelerim, başkaları tarafından yapılan ibâdetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.” Hazreti Bâyezîd, “Yâ Rabbî! Hazinende bulunmayan şey nedir?” Kalbime ilham olundu ki, “Acizlik, zavallılık, çaresizlik, zillet ve ihtiyâç.”

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir defasında şöyle anlattı: Bizim rûhumuzu, semâlara götürdüler. Cenneti, Cehennemi gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allahü teâlâyı düşünüyordum. Nice makamlardan geçirdiler. Nihâyet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra “Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar” diye yalvardım. Bana bildirildi ki: “Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. Onun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. Onun bildirdiği hükümlere uymaya devam et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd’in mi’râcı” denir.)

“Bulunduğunuz şu derecelere nasıl kavuştunuz?” diye kendisine sordular. Cevâbında buyurdu ki: “Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle” buyurdu.

Sâlihlerden bir zât şöyle anlatıyor: “Abdurrahmân bin Yahyâ’ya “Tevekkül nedir?” diye sordum “Elin, bileğine kadar ejderhanın ağzında olsa, Allahü teâlâyı düşünüp, başkasından korkmamandır” buyurdu. Aynı suâli Hazreti Bâyezîd’e de sorayım. Onun da cevâbını alayım düşüncesiyle kapısını çaldım. Kapıyı açmadan ve kim olduğumu sormadan, “Abdurrahmân’ın sözü sana kâfi gelmedi mi?” buyurdu. Kapıyı açmalarını istirhâm ettim. “İyi ama sen ziyâret için değil, suâl sormak için geldin ve kapının arkasında iken cevâbını aldın” buyurdu. Ben dönüp gittim. Bir sene sonra kendisini ziyâret etmek niyyetiyle yanlarına geldim. “Hoş geldin. Şimdi bizi ziyârete gelmişsin” buyurdu. Yanında bir ay kaldım. Bu zaman içinde kalbimden geçenleri bana haber verirdi.”

Bir gün Hazreti Bâyezîd’e “Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?” diye sordular. Cevâbında buyurdu ki: “Biz onlar hakkında bir şey söyliyemeyiz ve onları anlıyamayız. Hâllerini anlamakdan âciziz. Onlar, bizim anlıyabildiğimizden çok daha yüksekdirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse, velîler de peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.”

Bâyezîd ( radıyallahü anh ) yanında bulunanlara, Allahü teâlâ kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennetine koyuyor değil mi?” diye sordu. Onlar “Evet efendim, öyledir” diye cevap verdiler. Bunun üzerine “Bir kimse, Allahü teâlânın rızâsına kavuştuktan sonra, bir andaki duyduğu zevk vesaâdet Cennetteki bin köşkten daha fazladır.” Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir defasında bir imâmın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra, o imâm, Hazreti Bâyezîd’e “Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?” dedi. Hazreti Bâyezîd bunu duyunca, “Ben hemen namazımı iade edeyim. Zira, rızıkları kimin verdiğini bilmiyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise caiz değildir” buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir gün, talebeleri ile birlikte, gayet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Hazreti Bâyezîd, karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yol verdi. Talebelerinden birinin hatırına şöyle geldi: “İnsanoğlu hayvanlardan şereflidir. Hem bizim üstadımız, Sultân-ül-ârifîndir. Hem de etrâfındakiler onun, her biri çok kıymetli sâdık talebeleridir. Bütün bunlara rağmen, üstadımızın bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acaba nedir?” Bunun üzerine Hazreti Bâyezîd buyurdu ki: “Şu köpek, hâl lisânı ile bana dedi ki, “Sana Sultân-ül-ârifîn olmak hil’atini ve bana da köpeklik postunu giydirdiler. Bunun tersi de olabilirdi.” Bunun üzerine ben de ona yol verdim.”

Bir defasında şöyle anlattı: “Bir gece sahrada vaha kenarında hırkamı üzerime örtüp uyumuştum. İhtilâm oldum. Hemen kalkıp gusletmek istedim. Hava çok soğuk olduğu için, nefsim, güneş doğduktan, hava ısındıktan sonra gusletmemi istiyerek gevşek davrandı. Nefsimin bana yaptığını görünce hemen kalkıp, buzu kırdım ve nefsime ceza olarak, hırka ile beraber guslettim. Gusülden sonra da, hırkamı çıkarmadım. Hırka buz bağlamıştı. Sonra “Ey Nefsim! Tenbelliğinin cezası işte budur” dedim.

Hazreti Bâyezîd, “Oniki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet (nefsin arzularını yapmamak) körüğünde, mücâhede (nefsin istemediği şeyleri yapmak) ateşiyle kızdırdım. Mezemmet (nefsini kınayıp, ayıblamak) örsünde, melâmet (azarlama) çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayı cilalayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurûr, riya, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalb hastalıklarından meydana gelen bir zünnar bulunuyor. Bu zünnarı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden müslüman oldum” buyurdu.

“Ömrüm boyunca, Allahü teâlâya lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılâbilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O’na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allahü teâlâya şöyle yalvardım: “Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd’e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla birlikte kabûl eyle.” “Bir zaman “Artık ben, zamanın en büyük evliyâsıyım” düşüncesi kalbime geldi. Hemen, buna pişman olup gönlüm hüzünle doldu. Şaşkınlık içerisinde Horasan’ın yolunu tuttum. Bir müddet gittikten sonra “Allahü teâlâ beni, kendime getirecek birini bana gönderinceye kadar buradan ayrılmayacağım” diye niyet ettim ve orada üç gün bekledim. Dördüncü gün dişi bir devenin üzerinde bir gözü görmeyen bir kişi geldi. “Nereden geliyorsun?” dedim. “Sen niyet ettiğin zaman üçbin fersah uzakta idim. Oradan geliyorum. Kalbini koru “zamanın en büyüğü benim” gibi düşünceleri hatırına getirme!” dedi ve kayboldu.

“Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allahü teâlâya yalvardım, ilham olundu ki, “Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur.” Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana bildirildi ki, “Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tane misâli olan dünyâ mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allahü teâlâya kavuşmak için yol istiyen kimselere de ki, “Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı hâlde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz. Asla izin alamazsınız.” Bâyezîd-i Bistâmı ( radıyallahü anh ) vefât ederken, kendisini sevenlerden Ebû Mûsâ ismindeki zât yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rü’yâda “Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu.” Bu rü’yâya çok hayret edip, hikmetini anlıyamadı ve bunu Hazreti Bâyezîd’e sormak için yola düştü. Yolda, Hazreti Bâyezîd’in vefât ettiğini haber aldı. Bistâm’a geldiğinde cenâze merasimi için, hesabı mümkün olmayan fevkalâde bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yanaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. Diyor ki, “Gördüğüm rü’yâyı, unutmuş vaziyette, Hazreti Bâyezîd’in tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle geçip tabutun altına girdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitâb ettiğini duydum. “Ey Ebû Mûsâ! İşte şu bulunduğun hâl akşamki gördüğün rü’yânın tâbiridir.”

Bâyezîd ( radıyallahü anh ) devamlı “Allah! Allah!..” derdi. Vefâtı ânında da yine “Allah!.. Allah!..” diyordu. Bir ara şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Senin için yaptığım bütün ibâdet tâat ve zikirleri hep gaflet ile yaptım. Şimdi can veriyorum. Gaflet hâli devam ediyor. Allahım! Bana huzûr ve zikir hâlini ihsân eyle.” Bundan sonra, zikir ve huzûr hâli içinde rûhunu teslim etti.

Sultân-ül-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) vefât ettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rü’yâda görüp, “Allahü teâlâ sana ne muâmele eyledi” diye sordu. Buyurdu ki, “Beni toprağa koydukları zaman bir ses duydum ki, “Ey Bâyezîd! Bizim için ne getirdin?” diyordu. “Yâ Râbbî! Sana lâyık hiç bir iyi amel yapamadım. Huzûruna lâyık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim” dedim.

Hazreti Bâyezîd, vefât ettikten sonra, büyük zâtlardan birisi kendisini rü’yâda görüp sordu. “Münker ve Nekir sana nasıl muâmele eyledi?” Cevâbında şöyle buyurdu: “O iki mübârek melek gelip (Rabbin kimdir?) diye sorunca onlara dedim ki: Bunu sormakla sizin maksadınız hâsıl olmaz. Siz bana O’nu soracağınıza, beni O’na sorun. Eğer O, beni, kulu olarak kabûl ederse ne a’lâ. Maazallah O, beni kulu olarak kabûl etmezse, ben, yüz defa (O, benim Rabbimdir) desem ne faydası olur?)”

Hazreti Bâyezîd-i Bistâmî vefât ettikten onra, O’nun sâdık talebelerinden olan bir hanımefendi şöyle anlattı: “Kâ’be-i muazzamayı tavaf ettikten sonra bir saat kadar tefekkür ettim. Bu sırada uykum geldi ve birazcık uyudum. Rü’yâmda beni göğe çıkardılar. Allahü teâlânın izni ve lütfu ile, arş-ı a’lânın altını gördüm. Çok güzel kokusu vardı. Nûrdan yazılmış bir yazı gördüm (Bâyezîd Veliyyullah) yazılı idi ve yazının eni ve boyu da görünmüyordu.”

Velîler taifesinin efendisi Cüneyd-i Bağdadî ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: “Velîler arasında Bâyezîd-i Bistâmî’nin yeri Melekler arasında Cebrâil’in (aleyhisselâm) yeri gibidir.”

Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin tasavvufta derecesi çok yüksek idi. Tasavvuf ilminde sekr hâli (ilâhi aşk ile kendinden geçmiş iken) denilen bir hâlin kendisini kapladığı bir an, içinde bulunduğu durumu, müşâhede ettikleri şeyleri anlatmak için “Sübhânî” demiştir. Bu sözü ba’zı kimseler anlıyamamış, Bâyezîd hazretlerinin şânına uygun olmayan sözler sarf etmişlerdir. Halbuki bu sözü büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretleri birinci cild 43. mektûbunda şöyle açıklamaktadır: “Hallâc-ı Mensûr’un “Enelhak” ve Bâyezîd-i Bistâmî’nin (Sübhânî) sözünü tevhîd-i şühûdî bilmemiz lâzımdır. Bu sûretle dîne uygun olurlar. Bu büyükler o hâl içinde, Allahü teâlâdan başka, hiçbirşey göremeyince, bu sözleri söylemiş, Allahü teâlâdan başka birşey yoktur demek istemişlerdir. “Sübhânî” sözü Hak teâlâyı tenzihtir. Kendini tenzih değildir. Çünkü kendi varlığını bilmemektedir. Birşeye hüküm veremez.”

Böyle hâllerle ilgili olarak Hindistanda yetişmiş büyük İslâm âlimi Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, (Merec-ül-Bahreyn) adlı kitabında diyor ki: “Tasavvuf büyükleri, İslâmiyete uymayan sözleri söylerken, çok kızan ve çok sevinen insan gibidirler. Kızmak ve sevinmek, insanın aklını örter, ihtiyârını giderir, ilâhî aşk ile kendinden geçmiş ba’zı tasavvuf erbâbı da böyle şuursuz konuşmuşlardır. Bu hâllerinde onlar ma’zûrdurlar. Yalnız böyle sözlerine uymak caiz değildir buyurmaktadır. Yine İmâm-ı Rabbânî hazretleri mektûbâtının üçüncü cild 121. mektûbunda: “Esrârı ortaya dökmek olan böyle sözler, herkesin anladığı ma’nâ ile söylenmiş değildirler” buyurmaktadır.

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri bu söz için, “Allahü teâlânın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi şekilde bildirmektedir” dedi. Tenzihin tenzihidir, buyurdu.

Görülüyor ki, bu sözü ile İslâmiyete uygun olan bir şeyi anlatmak istemiştir. Sekr hâlinde olduğundan başka kelime bulamamış, ince bilgilerini, herkesin anlıyamayacağı kelimelerle bildirmiştir.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyuruyor ki:

“Dilini, Allahü teâlânın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Hak ve hukuka riâyet et ibâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.

“Otuz sene mücâhede eyledim, ilimden ve ilme uymakdan daha zor bir şey bulamadım.” “Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru.”

“Bir gece karanlığında odamda otururken ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. Sultanla oturan edebini gözetmelidir diyordu. Hemen toparlandım.”

“Ey Allahım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sahibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki Cehennemi ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım.” (Hazreti Ebû Bekir de ( radıyallahü anh ) böyle duâ ederlerdi.)

“Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sahibi birisi olduğuna hüküm yermeyin. Hatâ edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmet sahibi olduğunu anlamak için, İslâmiyetin emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması ve sünnet-i seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimse fazîlet ve kerâmet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sahibidir demek mümkün olmaz.”

“(Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?) diye duâ ettim. Bir nidâ geldi, (Nefsini üç talakla boşa) diyordu.”

“Bu kadar zahmet ve meşakkatlere katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lâzım olduğunu anladım.”

“Günahlara bir defa, tâatlere ise bin defa tövbe etmek lâzımdır. Ya’nî yaptığı ibâdet ve tâatlere bakıp kendini beğenmek, o ibâdeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenâdır.”

“İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Anladım ki, bu gaflettir. Gafletin insana yaptığı zararı Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duâyı kabûl eyle.”

“Bütün âlemin yerine beni Cehennemde yaksalar ve ben de sabretsem, Allahü teâlâya muhabbeti da’vâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allahü teâlâ da benim ve bütün âlemin günahını affetse rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz.”

“Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti, kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır.”

“Allahü teâlânın ni’metleri, her an herkese gelmektedir. O halde her zaman ona şükretmek lâzımdır.”

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misâfir oldular. Ev sahibi evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) yanında bulunanlara, “Bu kandilde bir garîblik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?” diye sordu. Ev sahibi, “Efendim. Biz bu kandili bir gece yakmak için komşumuzdan emânet’ olarak almıştık. Bu akşam ikinci gece yakıyoruz” deyince, Hazreti Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen kandili sahibine götürüp teslim edin. Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd ( radıyallahü anh ) buyurdu ki, “İşte şimdi ışığını görüyorum.”

Hazreti Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü, ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ile ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allahü teâlânın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.

Bâyezîd-i Bistâmî ( radıyallahü anh ) bir gün çamurlu bir sokakta yürürken ayağı kaydı, düşmemek için duvara tutundu. Sonra araştırıp duvarın sahibini buldu. “Sokakta yürürken ayağım kaydı. Sizin duvarınıza tutundum. Belki de duvarınızdan bir miktar toprak yere dökülmüştür. Hakkınızı helâl etmenizi istirhâm ediyorum” dedi. Meğer o kimse mecûsî imiş, “Sizin dîniniz bu kadar ince ve hassas mıdır?” dedi. Hazreti Bâyezîd “Evet” deyince, o kimse hakkını helâl etti ve müslüman oldu. Bunun üzerine o mecûsînin evindekiler de müslüman oldu.

1) Tabakât-üs-sûfiyye sh. 67

2) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh. 33

3) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 89

4) Risâle-i Kuşeyrî sh. 17

5) Vefeyât-ül-a’yân cild-2 sh. 531

6) Sıfat-üs-safve cild-4, sh. 89

7) Mîzân-ül-i’tidâl cild-1, sh. 481

8) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 143

9) Mir’ât-ül-cinân cild-2, sh. 173

10) Nefehât-ül-üns sh. 109

11) Rehber Ansiklopedisi cild-2, sh. 285

12) Tezkiret-ül-evliyâ sh. 86

13) Se’âdet-i Ebediyye sh. 989

14) Eshâb-ı Kirâm sh. 203

15) Keşf-ül-mahcûb sh. 210

16) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî cild-1, mek. 43 cild-3, mek. 121

BEDREDDÎN-İ BÛRÎNÎ (HASEN BİN MUHAMMED) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, fıkıh, hadîs, târih ve edebiyat âlimi. İsmi, Hasen bin Muhammed bin Muhammed bin Hasen bin Ömer bin Abdürrahmân es-Saffûrî ed-Dımeşkî el-Bûrînî’dir. Lakabı Bedreddîn olup, Bûrînî nisbeti ile meşhûr oldu. Aslen Ürdün’ün Saffûriye köyündendir. Babası da Ürdün’de Nablûs’un Bûriniyye köyünde doğdu. Bedreddîn-i Bûrînî de 963 (m. 1556) senesinde bu köyde dünyâya geldi. 1024 (m. 1615) senesi Cemâzil-evvel ayında vefât etti.

Bedreddîn Hasen, 11 veya 12 yaşında iken, babası ile birlikte Dımeşk’a (Şam’a) gitmişti. Burada Medrese-i Ömeriyye’nin yanındaki Sâlihiyye Medresesi’nde bir odaya yerleşmiş ve ilim tahsili ile meşgûl olmaya başlamıştı. Nahiv, ferâiz ve hesâb (matematik) ilimlerini; Burhâneddîn İbrâhim bin Ahdeb’den, Şeyh Ebû Bekr-iz-Zübâb’dan ve Şeyh Gânim-i Dımeşkî’den okudu. 975 (m. 1567) senesine kadar ilim tahsiline devam etti. Bu târihlerde Şam’da baş gösteren büyük bir kıtlık sebebiyle buradaki tahsiline ara verip, babası ile birlikte Kudüs’e hicret ettiler. Burada da ilim tahsiline devam etti. Dört seneye yakın Şeyhülislâm Muhammed bin Ebi’l-Lütfdan ilim öğrendi. Sonra Şam’a döndü. Babası ve annesi ile beraber Meydân-i Hısnî denilen yere yerleşti ve ilim tahsiline devam etti. Şihâbüddîn-i Tayyibî el-Kebîr ve oğlu Tayyibî, Şeyhülislâm Bedreddîn-i Gazzî ve onun oğlu Şihâbüddîn Ahmed Gazzî gibi daha birçok büyük âlimden ders aldı. Allâme Ebü’l-Fedâ İsmâil Nablûsî’den, Şemsüddîn Muhammed bin Minkârî’den ve Şam hatîbi Muhammed bin Behensî’den de fen ilimlerini tahsil etti. Şemseddîn Mahammed Dâvûdî’den ve Şihâbüddîn Ahmed Aysâvî’den de hadîs ilmini okudu. Asrının âlimleri arasında yüksek bir dereceye erişti. Tahsilini tamamladıktan sonra, birçok medreselerde ders verdi. Nâsıriyye-i Cevvâniyye, Şâmiyye, Berrâniyye, Âdiliyye-i sugra, Fârisiyye ve Kelâse medreseleri, onun ders verdiği yerlerden ba’zılarıdır. Câmi-i Emevî’de, ders okuttuğu bir yeri vardı. Şam’da Sultan Süleymân Câmii’nde va’z ve nasihat ederdi. İlim ve fazîletleriyle meşhûr oldu. Şöhreti, her yere yayıldı. Beydâvî, Keşşâf ve Ebüssü’ûd tefsîrlerini okutup yazdırdı. 998 (m. 1590) senesi sonlarında, İbn-i Kerbelâlî diye meşhûr olan Hâfız Hüseyn-i Tebrîzî ile karşılaşıp sohbetlerinde bulundu. Ondan Farsçayı öğrendi ve bu lisanla konuşmaya başladı. Bundan sonra Türkçeyi de öğrendi. Bilhassa Fârisîde çok maharet kazandı. Bu dil ile, manzûm ve nesîr olarak birçok eserler kaleme aldı. Bilhassa medh ve sena ile ilgili şiirleri Farsça olarak yazardı. Bir dîvânı vardır.

Bütün ilimlerde zamanının bir tanesi olan Bedrûddîn Bûrînî, şiir, târih ve neseb ile, hadîs-i şerîf senedlerini ezberlemekte de eşsizdi. Bundan başka lügat, nahiv, siyer, megâzîden de çok şeyler ezberlemişti. 1020 (m. 1611) senesinde, Şam hacılarının kâfilesinde kadılık yaptı ve hac farizasını îfâ etti.

Eserleri: 1- Terâcim-ül-a’yân min ebnâ-iz-zamân: Bu eserinde, 205 zâtın hâl tercemesi hakkında uzun fasılalar ile topladığı bilgiler yer almaktadır. Eser, 1023 (m. 1614) senesinde tamamlanmıştır. Fadlullah bin Muhıbbullah bu eseri tertipliyerek bir zeyl ilâvesi ile 1078 (m. 1667) yılında neşretmiştir. 2-El-Bahr-ül-fâid fî Şerh-i dîvân-ı İbn-i Fârid, 3- Rihlet-ül-Halebiyye, 4- Rıhlet-üt-Trablûsiyye, 5- Seb’us-Seyyâre 6-Hâşiyetün alâ Envâr-it-tenzil: Tefsîr-i Beydâvî’ye yaptığı haşiyedir. 7-Dîvân-ı şiir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 289

2) Hülâsat-ül-eser cild-2, sh. 51-62

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 291

4) El-A’lâm cild-2, sh. 219

5) Keşf-üz-zünûn sh. 267, 787, 1326, 1370

6) Brockelmann Sup-2, sh. 401

 

EL-BEHÎMET Kamus
|
اَلْبَۀِیمَةُ [el-behîmet] (سَفِینَةٌ [sefînet] vezninde) Dört ayaklı hayvânın cümlesine denir, çârpâ manâsına, berr ve bahrda olana şâmildir, alâ-kavlin mutlakân temyîz ve idrâki olmayan cânlıya denir ki insândan mâ-adâ bil-cümle hayvân olur;cemi بَۀَائِمُ [behâim] gelir; yukâlu: ۀُوَ كَالْبَۀِیمَةِ وَۀِیَ كُلُ ذَاتِ أَرْبَعِ قَوَائِمَ وَلَوْ فِی الْمَاءِ أَوْ كُلُ حَیٍ لَا یُمَیِزُ
EL-BEHRÂNİYY Vankulu
|
اَلْبَۀْرَانِیُ [el-Behrâniyy] (bânın fethiyle) Kabîle-i mezbûreye mensûb olan kimse, بَحْرَانِیٌ [Bahrâniyy] gibi ve lâkin kıyâsa muhâliftir, kıyâs budur ki بَۀْرَاوِیٌ denile ve ola.
BEHREDAR Kubbe Altı
|

(ﺑﻬﺮﻩ ﺩﺍﺭ) sıf. (Fars. behre ve dār “sâhip ve mâlik olan” ile behre-dār) Hissesi olan, nasipli, nasiplenmiş.
ѻ Behredar etmek: Nasiplendirmek. Behredar olmak: Nasiplenmek, faydalanmak: Hayâtından kemâl-i şevk ile bahredar olmaya başlamıştı (Nâmık Kemal).

BELLÛKAT Kamus
|
اَلْبَلُوقَةُ [el-bellûkat] (عَجُورَةٌ [accûret] vezninde, bânın zammıyla câizdir) Beyâbâna denir, مَفَازَةٌ [mefâzet] manâsına. Alâ-kavlin toprağı yumuşak düz ovaya denir. Yâhûd hemân ruhâmî dedikleri ot bitirir olan sahrâya denir. Yâhûd aslâ ot kısmı olmayan kır ovaya denir. بَلُوقٌ [bellûk] dahi denir, تَنُورٌ [tennûr] vezninde. Cemi بَلاَلِیقُ [belâlîk] gelir. Ve
بَلُوقَةٌ [Bellûkat] Bahreyn nâhiyesinde Kâzimeden yukarıcada bir mevzi adıdır. Arablar onu cinn tâifesinin karârgâhı zum ederler. Ve Umâre b. Târik işbu “فَوَرَدَتْ مِنْ أَیْمَنِ الْبَلاَلِقِ” mısrâında zarûret için yâhûd her cüzünü bir mahall itibârıyla cem olarak îrâd eylemiştir.
EL-BELLÛKAT Kamus
|
اَلْبَلُوقَةُ [el-bellûkat] (عَجُورَةٌ [accûret] vezninde, bânın zammıyla câizdir) Beyâbâna denir, مَفَازَةٌ [mefâzet] manâsına. Alâ-kavlin toprağı yumuşak düz ovaya denir. Yâhûd hemân ruhâmî dedikleri ot bitirir olan sahrâya denir. Yâhûd aslâ ot kısmı olmayan kır ovaya denir. بَلُوقٌ [bellûk] dahi denir, تَنُورٌ [tennûr] vezninde. Cemi بَلاَلِیقُ [belâlîk] gelir. Ve
بَلُوقَةٌ [Bellûkat] Bahreyn nâhiyesinde Kâzimeden yukarıcada bir mevzi adıdır. Arablar onu cinn tâifesinin karârgâhı zum ederler. Ve Umâre b. Târik işbu “فَوَرَدَتْ مِنْ أَیْمَنِ الْبَلاَلِقِ” mısrâında zarûret için yâhûd her cüzünü bir mahall itibârıyla cem olarak îrâd eylemiştir.
BENÂTU BAHR Vankulu
|
بَنَاتُ بَخْرٍ [benâtu bahr] (bânın fethi ve hânın sükûnuyla) Ak bulutlardır ki yufka ola. Ve hâ-i mühmele ile dahi lügattır.
BENÂTU MAHR Kamus
|
بَنَاتُ مَخْرٍ [benâtu mahr] (نَبَاتُ صَخْرٍ [nebâtu sahr] vezninde) Şol beyâz bulutlara denir ki eyyâm-ı sayfın önünce zuhûr ederler; cevv-i havâyı mahr ve şakk eyledikleri için ıtlâk olundu ve ona بَنَاتُ بَحْرٍ [benâtu bahr] dahi ıtlak olunur; yukâlu: نَشَأَتْ بَنَاتُ مَخْرٍ وَۀِیَ سَحَائِبُ بِیضٌ یَأْتِینَ قُبُلَ الصَیْفِ
BENDERU MÛSÂ Kamus
|
بَنْدَرُ مُوسَى [Benderu Mûsâ] Bahr-i Hind iskelesinde bir mevzidir.
BENÛ BAHRÂ Kamus
|
بَنُوبَحْرَى [Benû Bahrâ] (سَلْمَى [selmâ] vezninde) Bir batndır.
BER Kubbe Altı
|

(ﺑﺮ) i. (Ar. berr) Kara, toprak: Ettikçe nigâh bahr u berre / Birden sanırım ki bâzı kerre / Meşcerdeki rûzigâr sensin (Abdülhak Hâmit).
ѻ Berr-i atik:
1. Eski toprak.
2. Eski dünya, Asya, Afrika, Avrupa kıt’aları. Berr-i cedid:
1. Yeni toprak: Tıfl-i nâzım sevdiğim bir iki gün sabret hele / Eski toprak şöyle bir berr-i cedîd olsun da gör (Fâzıl A. Aykaç).
2. Yeni dünya, Amerika ve Avustralya kıt’aları.

EL-BEREŞTÛK Kamus
|
اَلْبَرَشْتُوكُ [el-bereştûk] (سَقَنْقُورٌ [sekankûr] vezninde) Bir nev semek-i bahrî ismidir.
BERR Vankulu
|
اَلْبَرُ [el-berr] (bânın fethiyle) İyilik eden kimse. Ve
بَرٌ [berr] Sahrâ manâsına da gelir ki بَحْرٌ [bahr]in mukâbilidir.
EL-BERR Vankulu
|
اَلْبَرُ [el-berr] (bânın fethiyle) İyilik eden kimse. Ve
بَرٌ [berr] Sahrâ manâsına da gelir ki بَحْرٌ [bahr]in mukâbilidir.
BERREN Kubbe Altı
|

(ﺑﺮﺍً) zf. (Ar. berr “kara, toprak”ın tenvinli şekli berren) Kara yoluyle, karadan: Eger berren eger bahren dilâverlikler etti kim / Kamu efsânedir destanları Sâm u Nerîmân’ın (Necâtî Bey). İstanbul’la İskenderiye arasındaki mesâfe-i dûrâdûru berren katetmeğe teşebbüs eder (Süleyman Nazif).

BERREYN Kubbe Altı
|

(ﺑﺮﻳﻦ) i. (Ar. berr “kara, toprak”tan tesniye eki -eyn ile berreyn) İki kıt’a, Avrupa ve Asya kıt’aları: Hâkānü’l-berreyn ve’l-bahreyn unvânı Hazret-i Fâtih’e verilmiş (Cenap Şahâbeddin).

BERRÎ Kubbe Altı
|

(ﺑﺮﻯ) sıf. (Ar. berr “kara, toprak” ve nispet eki ile berrі) Karaya (toprağa) âit, karayla ilgili. Karşıtı: BAHRÎ: “Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun.” Geh dîv olurdu gâh perrî / Geh bahrî olurdu gâh berrî (Şeyh Gālib).
● Berriyye (ﺑﺮﻳﻪ) Berrî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Kuvâ-yı berriyye: Kara kuvvetleri.” “Asâkir-i berriyye: Kara askerleri, kara kuvvetleri.” Bk. BERİYYE.

BESÎT Vankulu
|
اَلْبَسِیطُ [el-besît] (bânın fethi ve sînin kesri ve meddiyle) Bi-manâhu; yukâlu: مَكَانٌ بَسِیطٌ أَیْضًا Ve gövdesi ve kucağı vâsi olan kimseye de derler; yukâlu: فُلَانٌ بَسِیطُ الْجِسْمِ وَالْبَاعِ Ve
بَسِیطٌ [besît] Arûz-ı şirin bahrlerinden bir bahrin dahi ismidir, gâlibâ bahr-i vâsi olduğu için بَسِیطٌ [basît] derler. Ve manâ-yı vüsattendir, Arabların فَرَشَ لِی فِرَاشًا لَا یَبْسُطُنِی dedikleri firâş dar olduğu zamânda ve ۀَذَا فِرَاشٌ یَبْسُطُكَ dedikleri firâş vâsi olduğu hînde ve سِرْنَا عُقْبَةً بَاسِطَةً dedikleri mesâfe-i baîde olduğu vaktte.
EL-BESÎT Vankulu
|
اَلْبَسِیطُ [el-besît] (bânın fethi ve sînin kesri ve meddiyle) Bi-manâhu; yukâlu: مَكَانٌ بَسِیطٌ أَیْضًا Ve gövdesi ve kucağı vâsi olan kimseye de derler; yukâlu: فُلَانٌ بَسِیطُ الْجِسْمِ وَالْبَاعِ Ve
بَسِیطٌ [besît] Arûz-ı şirin bahrlerinden bir bahrin dahi ismidir, gâlibâ bahr-i vâsi olduğu için بَسِیطٌ [basît] derler. Ve manâ-yı vüsattendir, Arabların فَرَشَ لِی فِرَاشًا لَا یَبْسُطُنِی dedikleri firâş dar olduğu zamânda ve ۀَذَا فِرَاشٌ یَبْسُطُكَ dedikleri firâş vâsi olduğu hînde ve سِرْنَا عُقْبَةً بَاسِطَةً dedikleri mesâfe-i baîde olduğu vaktte.
BESÎTUL-VECH Kamus
|
اَلْبَسِیطُ [el-besît] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Bu dahi arz-ı vâsiaya denir. Ve lisânında talâkat ve inbisât olan kişiye denir ki âb-ı revân gibi tekellümü insicâm üzere olur; müennesi بَسِیطَةٌ [besîtat]tır; yukâlu: رَجُلٌ بَسِیطٌ وَامْرَأَةٌ بَسِیطَةٌ أَیْ مُنْبَسِطٌ بِلِسَانِۀِ Ve
بَسِیطٌ [besît] Fenn-i arûz bahrinden üçüncü bahrin ismidir ki vezni sekiz kerre مُسْتَفْعِلُنْ فَاعِلُنْ [mustefilun fâilun] tefâîlinden müelleftir. Esbâbının inbisâtından nâşî ıtlâk olunmuştur. Ve
بَسِیطُ الْوَجْۀِ [besîtul-vech] Güleç yüzlü, beşâşetli, küşâde-rûy adama ıtlâk olunur; yukâlu: ۀُوَ بَسِیطُ الْوَجْۀِ أَیْ مُتَۀَلِلٌ Ve
بَسِیطُ الْیَدِ [besîtul-yed] Be-gâyet kerîm ve civân-merd adama ıtlâk olunur; yukâlu: ۀُوَ بَسِیطُ الْیَدَیْنِ أَیْ مِسْمَاحٌ Ve بَسِیطٌ [basît] lafzının cemi بُسْطٌ [bust]tur bânın zammıyla.
BESÎTUL-YED Kamus
|
اَلْبَسِیطُ [el-besît] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Bu dahi arz-ı vâsiaya denir. Ve lisânında talâkat ve inbisât olan kişiye denir ki âb-ı revân gibi tekellümü insicâm üzere olur; müennesi بَسِیطَةٌ [besîtat]tır; yukâlu: رَجُلٌ بَسِیطٌ وَامْرَأَةٌ بَسِیطَةٌ أَیْ مُنْبَسِطٌ بِلِسَانِۀِ Ve
بَسِیطٌ [besît] Fenn-i arûz bahrinden üçüncü bahrin ismidir ki vezni sekiz kerre مُسْتَفْعِلُنْ فَاعِلُنْ [mustefilun fâilun] tefâîlinden müelleftir. Esbâbının inbisâtından nâşî ıtlâk olunmuştur. Ve
بَسِیطُ الْوَجْۀِ [besîtul-vech] Güleç yüzlü, beşâşetli, küşâde-rûy adama ıtlâk olunur; yukâlu: ۀُوَ بَسِیطُ الْوَجْۀِ أَیْ مُتَۀَلِلٌ Ve
بَسِیطُ الْیَدِ [besîtul-yed] Be-gâyet kerîm ve civân-merd adama ıtlâk olunur; yukâlu: ۀُوَ بَسِیطُ الْیَدَیْنِ أَیْ مِسْمَاحٌ Ve بَسِیطٌ [basît] lafzının cemi بُسْطٌ [bust]tur bânın zammıyla.
BEYÂS Kamus
|
بَیَاسٌ [Beyâs] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Bir karye adıdır, hâlen sâhil-i bahr-i Şâmda Payas dedikleri kasaba olacaktır.
BEYDÂ Kamus
|
اَلْبَیْضَاءُ [el-beydâ] Âfet ve dâhiyeye ıtlâk olunur, tefeül tarîkiyle; yukâlu: أَصَابَتْۀُ الْبَیْضَاءُ أَیِ الدَاۀِیَةُ Ve buğdaya ıtlâk olunur. Ve peygamber arpasının tâzesine denir. Ve arz-ı harâbeye ıtlâk olunur. Ve tencereye ıtlâk olunur, niteki أُمُ بَیْضَاءَ [ummu beydâ] dahi denir; zıddıyla tesmiyedir. Ve sayyâd ağına denir. Ve Kaneb b. Attâb nâm kimsenin feresi ismidir. Ve Basrada Ubeydullâh b. Ziyâdın sarâyı ismidir ki مُخَیَسٌ [Muhayyes] dahi derler idi. Ve Mısır diyârında dört karye adıdır. Ve Fâris ülkesinde bir belde adıdır. Ve Magribde bir eyâlet adıdır. Ve Himer-Rebeze türâbında bir mevzidir. Ve Bahreyn türâbında bir mevzidir. Ve Cebel-i Menâkibde bir akabedir. Ve Necd diyârında Benû Muâviye yurdunda bir su adıdır. Ve Bâbul-Ebvâb verâsında bir belde adıdır ki bilâd-ı Hazerdendir. Ve
بَیْضَاءُ [Beydâ] Halebüş-Şehbâ nâm beldenin ismidir. Ve Katîfde bir mevzi adıdır. Ve Mekkede Akabetut-Tenîm ismidir. Ve Benû Selûl yurdunda bir su adıdır.
EL-BEYDÂ Kamus
|
اَلْبَیْضَاءُ [el-beydâ] Âfet ve dâhiyeye ıtlâk olunur, tefeül tarîkiyle; yukâlu: أَصَابَتْۀُ الْبَیْضَاءُ أَیِ الدَاۀِیَةُ Ve buğdaya ıtlâk olunur. Ve peygamber arpasının tâzesine denir. Ve arz-ı harâbeye ıtlâk olunur. Ve tencereye ıtlâk olunur, niteki أُمُ بَیْضَاءَ [ummu beydâ] dahi denir; zıddıyla tesmiyedir. Ve sayyâd ağına denir. Ve Kaneb b. Attâb nâm kimsenin feresi ismidir. Ve Basrada Ubeydullâh b. Ziyâdın sarâyı ismidir ki مُخَیَسٌ [Muhayyes] dahi derler idi. Ve Mısır diyârında dört karye adıdır. Ve Fâris ülkesinde bir belde adıdır. Ve Magribde bir eyâlet adıdır. Ve Himer-Rebeze türâbında bir mevzidir. Ve Bahreyn türâbında bir mevzidir. Ve Cebel-i Menâkibde bir akabedir. Ve Necd diyârında Benû Muâviye yurdunda bir su adıdır. Ve Bâbul-Ebvâb verâsında bir belde adıdır ki bilâd-ı Hazerdendir. Ve
بَیْضَاءُ [Beydâ] Halebüş-Şehbâ nâm beldenin ismidir. Ve Katîfde bir mevzi adıdır. Ve Mekkede Akabetut-Tenîm ismidir. Ve Benû Selûl yurdunda bir su adıdır.
EL-BEYNÎS Kamus
|
اَلْبَیْنِیثُ [el-beynîsamp;] (فَیْعِیلٌ [feyîl] vezninde) Bir nev semek-i bahrî adıdır.
BEYNÛNETUD-DUNYÂ Kamus
|
بَیْنُونَةُ [Beynûnet] Bahreyn kazâsında bir karyedir. Ve
بَیْنُونَةُ الدُنْیَا [Beynûnetud-Dunyâ] ve
بَیْنُونَةُ الْقُصْوَى [Beynûnetul-Kusvâ] Benî Sad şıkkında iki karyedir.
BEYNÛNETUL-KUSVÂ Kamus
|
بَیْنُونَةُ [Beynûnet] Bahreyn kazâsında bir karyedir. Ve
بَیْنُونَةُ الدُنْیَا [Beynûnetud-Dunyâ] ve
بَیْنُونَةُ الْقُصْوَى [Beynûnetul-Kusvâ] Benî Sad şıkkında iki karyedir.
EL-BİHÂR Vankulu
|
اَلْبِحَارُ [el-bihâr] (bânın kesriyle) Kezâlik بَحْرٌ [bahr]in cemidir.
BİKÂU KELB Kamus
|
بِقَاعُ كَلْبٍ [Bikâu Kelb] Dımaşk kurbünde bir mevzidir; İlyâs aleyhis-salâtu ves-selâm hazretlerinin merkadları ondadır. Müellifin Basâirde beyânına göre İlyâs b. Yâsîn b. Feyhâs b. Ayrâr b. Hârûn b. İmrândır. Balbek kavmine mürsel olup bil-âhere ezâ ve mihnetlerinden melâlet gelmekle dergâh-ı rabbânîye niyâz edip Hak celle ve alâ kendiden beşeriyyet muktezâsını selb eylemekle tab-ı melekî ile muntabi olmağın insî ve melekî ve arzî ve semâvî ve şarkî ve garbî ve berrî ve bahrî oldu, niteki Hıdr alehis-selâm dahi bu gûnedir. Pes burada kabrinden murâd makâmı olmak gâlibdir yâhûd başka bir İlyâs nâm peygamberdir.
BİLGE KİŞİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْر   ç. بِحَارٌ،بُحُور،أَبْحَار

deniz,büyük nehir,,bilge kişi,ölçü,geniş ilim sahibi,derya,umman,okyanus,kürenin üçte ikisini kaplayan geniş su kıtası,Bahr (kalıp),şiirde vezin,insan kalabalığı,ulu kişi,şiirde ölçü,katı veya sıvı için çok miktar,geniş mekan
BİR Kamus
|
عَمُودُالسِنَانِ [amûdus-sinân] Yalmanın iki ağızının ortasında tümsekçe çekilen uzun damara ıtlâk olunur. Ve
عَمُودُالْأُذُنِ [amûdul-uzn] Kulağın muzam ve kıvâmına ıtlâk olunur ki kemirtleği olacaktır. Ve
عَمُودٌ [amûd] Pek hazîn ve endûh-nâka ıtlâk olunur, gûyâ ki şiddet-i hüznünden sütûn gibi bî-akl ü cân olup yâhûd kıyâm ve kuûda mecâli olmamakla bir nesneye dayanarak kıyâm ve kuûd eder olduğuna mebnîdir; tekûlu: رَأَیْتُۀُ عَمُودًا أَیْ حَزِینًا شَدِیدَ الْحُزْنِ Ve
عَمُودُالظَلِیمِ [amûduz-zalîm] Devekuşunun ayaklarından ibârettir. Ve
عَمُودُالْبِئْرِ [amûdul-bir] Üzerine çarh vaz ettikleri iki taraflı mîllerden ibârettir. Ve
عَمُودُالسَحْرِ [amûdus-sahr] (بَحْرٌ [bahr] vezninde) Yürek damarına ıtlâk olunur ki وَتِینٌ [vetîn] dedikleridir. Ve Arablar itimâd ettikleri vech üzere rey ve tedbîrlerini takrîr ve takvîm eylemeleriyle maslahatın semt-i râstına sülûk ettiler diyecek yerde إِسْتَقَامُوا عَلَى عَمُودِ رَأْیِۀِمْ derler, alâ-vechin یَعْتَمِدُونَ عَلَیْۀِ manâsına.
BİRR Kamus
|
اَلْبِرُ [el-birr] (bânın kesri ve rânın teşdîdiyle) Sıla ve inâm manâsınadır; yukâlu: وَصَلَۀُ بِالْبِرِ أَیِ الصِلَةِ Müellifin Basâirde beyânına göre asl بَرٌ [berr] bânın fethiyle bahr mukâbilinde mevzûdur, badehu ondan tevessü manâsı itibâr olunup kesr-i bâ ile بِرٌ [birr] kelimesi ahz ve tevessü fî filil-hayr manâsında istimâl olundu. Taraf-ı ilâhîye nisbet olunduğu gibi bazen ibâda dahi nisbet olunur. Meselâ بَرَ الْعَبْدُ رَبَۀُ derler, تَوَسَعَ فِی طَاعَتِۀِ manâsına. Pes Cenâb-ı Bârîden sevâb ve ibâddan tâat murâd olur. Ve o dahi iki nevdir: biri itikâd ve biri amâl cihetiyledir. Ve بِرُ الْوَالِدَیْنِ [birrul-vâlideyn] onlara hizmet ve ihsânda tevessü eylemekten ibârettir ki عُقُوقٌ [ukûk] mukabilidir. Ve بِرٌ [birr] sıdk-ı kelâmda dahi istimâl olunur, hayr-ı mütevessiden olmak hasebiyle. Ve sıdk-ı yemîn bundan münşaibdir. Ve kabûl-i hacc manâsı sevâb-ı ilâhî cümlesindendir. Ve حِنْطَةٌ [hintat]a bâ-i mazmûme ile بُرٌ [burr] ıtlâkı gıdâ husûsunda evsau mâ yuhtâcu ileyh olmak münâsebetiyledir. İntehâ. Ve
بِرٌ [birr] Cennet-i alâya ıtlâk olunur; tekûlu: جَعَلَنَا اللۀُ مِنْ أَۀْلِ الْبِرِ أَیِ الْجَنَةِ Ve hayr ve fazl ve hasene manâsına istimâl olunur; yukâlu: فُلاَنٌ أَۀْلُ الْبِرِ أَیِ الْخَیْرِ Ve vüsat üzere yanî kesîr ve firâvân ihsân eylemek manâsınadır; yukâlu: فُلاَنٌ یَبِرُ بِرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی أَیْ یَتَسِعُ فِی الْإِحْسَانِ Ve hacc eylemek manâsınadır; yukâlu: بَرَ فُلاَنٌ إِذَا حَجَ Ve hacc makbûl olmak manâsınadır; yukâlu: بَرَ حَجُكَ بِفَتْحِ الْبَاءِ أَیْ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَبُرَ حَجُكَ بِضَمِ الْبَاءِ فَۀُوَ مَبْرُورٌ أَیْ مَقْبُولٌ ve yukâlu: بَرَ اللۀُ حَجَۀُ أَیْ قَبِلَۀُ Pes burada بِرٌ [birr] kelimesi lâzım ve müteaddî olarak müstameldir. Misbâhta hemze ile tadiyesi dahi mersûmdur, fe-yukâlu: أَبَرَ اللۀُ حَجَۀُ ve kâle fin-Nihâye: اَلْحَجُ الْمَبْرُورُ ۀُوَ الَذِی لاَ یُخَالِطُۀُ شَیْءٌ مِنَ الْمَآثِمِ وَقِیلَ الْمَقْبُولُ الْمُقَابَلُ بِالْبِرِ وَۀُوَ الثَوَابُ یُقَالُ بَرَ حَجُۀُ وَبُرَ حَجُۀُ وَبَرَ اللۀُ حَجَۀُ وَأَبَرَۀُ Pes kavl-i evvel abd tarafından ve kavl-i sânî Hazret-i Bârî tarafından sudûra mebnîdir, niteki ânifen zikr olundu. Ve
بِرٌ [birr] Gerçeklik, sıdk manâsına müstameldir; tekûlu: بَرِرْتُ فِی الْقَوْلِ بِرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا صَدَقْتَ فِیۀِ Ve tâat ve inkıyâd manâsınadır; yukâlu: فُلاَنٌ یَبَرُ خَالِقَۀُ أَیْ یُطِیعُۀُ Kâleş-şârih ve bihi fussire kavluhu taâlâ: ﴿أَتَأْمُرُونَ النَاسَ بِالْبِرِ﴾ اَلْآیَة، أَیِ الطَاعَةِ وَالْعِبَادَةِ ve minhul-hadîsu: “لَیْسَ مِنَ الْبِرِ الصِیَامُ فِی السَفَرِ” Ve manâ-yı mezbûrda بِرٌ [birr] kelimesinin ism-i alemi بَرَةُ [berret] lafzıdır bânın fethi ve âhirde hâyla, gerçeklik ve tâat ve ibâdet manâsınadır marife olarak, onun için gayr-i munsarıftır tarîf ve tenîs illetlerine mebnî. Ve
بِرٌ [birr] ve
مَبَرَةٌ [meberret] (مَضَرَةٌ [madarrat] vezninde) Vâlideyne ve sâir hukûkları müteretteb olan ehl ve akâribe ihsân ile mihrübânlık eylemek manâsınadır ki عُقُوقٌ [ukûk] mukâbilidir ki tazyî-i hukûktan ibârettir; tekûlu: بَرِرْتُ وَالِدَیَ وبَرَرْتُۀُ بِرًا وَمَبَرَةً مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ وَالثَانِی إِذَا أَحْسَنْتُ إِلَیْۀِ وَوَصَلْتُۀُ Şârih der ki bâb-ı râbiden emr-i hâzırı بَرَ gelir bânın fethi ve bâb-ı sânîden بِرَ gelir bânın kesriyle. Ve
بِرٌ [birr] Koyun ve keçi sürüsü sürmek manâsınadır; yukâlu: بَرَ الْغَنَمَ إِذَا سَاقَۀَا Ve
بِرٌ [birr] Gönüle ıtlâk olunur; tekûlu: أَكُونُ مَكَانَ الْبِرِ مِنْۀُ أَیِ الْفُؤَادِ ve yukâlu: ۀُوَ مُطْمَئِنُ الْبِرِ أَیِ الْفُؤَادِ Ve tilki eniğine denir, veled-i saleb manâsına. Ve fâreye denir. Ve جُرَذٌ [curez] dedikleri bir nev iri fâreye denir. Ve
بِرٌ [birr] Yemînde sâdık olmak manâsınadır; حِنْثٌ [hinsamp;] mukâbilidir, ke-mâ se-yuzkeru. Ve
بِرٌ [Birr] kelimesi tevessüan elkâbdandır: Muhammed b. Alî b. el-Birr el-Lugavî b. el-Kattâ nâm imâm ve edîbin şeyhidir. Ve
بِرٌ [birr] Esmâ-i ricâldendir ve fil-emsâl: “فُلاَنٌ لاَ یَعْرِفُ ۀِرًا مِنْ بِرٍ” أَیْ ما یُۀِرُۀُ مِمَا یَبِرُۀُ أَوْ لاَ یَعْرِفُ الْقِطَ مِنَ الْفَأْرِ أَوْ دُعَاءَ الْغَنَمِ مِنْ سَوْقِۀَا أَوْ دُعَاءَۀَا إِلَى الْمَاءِ مِنْ دُعَاءِۀَا إِلَى الْعَلَفِ أَوِ الْعُقُوقَ مِنَ اللُطْفِ أَوْ الْكَرَاۀِیَةَ مِنَ الْإِكْرَاۀِ أَوْ الْۀَرْۀَرَةَ مِنَ الْبَرْبَرَةِ
EL-BİRR Kamus
|
اَلْبِرُ [el-birr] (bânın kesri ve rânın teşdîdiyle) Sıla ve inâm manâsınadır; yukâlu: وَصَلَۀُ بِالْبِرِ أَیِ الصِلَةِ Müellifin Basâirde beyânına göre asl بَرٌ [berr] bânın fethiyle bahr mukâbilinde mevzûdur, badehu ondan tevessü manâsı itibâr olunup kesr-i bâ ile بِرٌ [birr] kelimesi ahz ve tevessü fî filil-hayr manâsında istimâl olundu. Taraf-ı ilâhîye nisbet olunduğu gibi bazen ibâda dahi nisbet olunur. Meselâ بَرَ الْعَبْدُ رَبَۀُ derler, تَوَسَعَ فِی طَاعَتِۀِ manâsına. Pes Cenâb-ı Bârîden sevâb ve ibâddan tâat murâd olur. Ve o dahi iki nevdir: biri itikâd ve biri amâl cihetiyledir. Ve بِرُ الْوَالِدَیْنِ [birrul-vâlideyn] onlara hizmet ve ihsânda tevessü eylemekten ibârettir ki عُقُوقٌ [ukûk] mukabilidir. Ve بِرٌ [birr] sıdk-ı kelâmda dahi istimâl olunur, hayr-ı mütevessiden olmak hasebiyle. Ve sıdk-ı yemîn bundan münşaibdir. Ve kabûl-i hacc manâsı sevâb-ı ilâhî cümlesindendir. Ve حِنْطَةٌ [hintat]a bâ-i mazmûme ile بُرٌ [burr] ıtlâkı gıdâ husûsunda evsau mâ yuhtâcu ileyh olmak münâsebetiyledir. İntehâ. Ve
بِرٌ [birr] Cennet-i alâya ıtlâk olunur; tekûlu: جَعَلَنَا اللۀُ مِنْ أَۀْلِ الْبِرِ أَیِ الْجَنَةِ Ve hayr ve fazl ve hasene manâsına istimâl olunur; yukâlu: فُلاَنٌ أَۀْلُ الْبِرِ أَیِ الْخَیْرِ Ve vüsat üzere yanî kesîr ve firâvân ihsân eylemek manâsınadır; yukâlu: فُلاَنٌ یَبِرُ بِرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی أَیْ یَتَسِعُ فِی الْإِحْسَانِ Ve hacc eylemek manâsınadır; yukâlu: بَرَ فُلاَنٌ إِذَا حَجَ Ve hacc makbûl olmak manâsınadır; yukâlu: بَرَ حَجُكَ بِفَتْحِ الْبَاءِ أَیْ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَبُرَ حَجُكَ بِضَمِ الْبَاءِ فَۀُوَ مَبْرُورٌ أَیْ مَقْبُولٌ ve yukâlu: بَرَ اللۀُ حَجَۀُ أَیْ قَبِلَۀُ Pes burada بِرٌ [birr] kelimesi lâzım ve müteaddî olarak müstameldir. Misbâhta hemze ile tadiyesi dahi mersûmdur, fe-yukâlu: أَبَرَ اللۀُ حَجَۀُ ve kâle fin-Nihâye: اَلْحَجُ الْمَبْرُورُ ۀُوَ الَذِی لاَ یُخَالِطُۀُ شَیْءٌ مِنَ الْمَآثِمِ وَقِیلَ الْمَقْبُولُ الْمُقَابَلُ بِالْبِرِ وَۀُوَ الثَوَابُ یُقَالُ بَرَ حَجُۀُ وَبُرَ حَجُۀُ وَبَرَ اللۀُ حَجَۀُ وَأَبَرَۀُ Pes kavl-i evvel abd tarafından ve kavl-i sânî Hazret-i Bârî tarafından sudûra mebnîdir, niteki ânifen zikr olundu. Ve
بِرٌ [birr] Gerçeklik, sıdk manâsına müstameldir; tekûlu: بَرِرْتُ فِی الْقَوْلِ بِرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا صَدَقْتَ فِیۀِ Ve tâat ve inkıyâd manâsınadır; yukâlu: فُلاَنٌ یَبَرُ خَالِقَۀُ أَیْ یُطِیعُۀُ Kâleş-şârih ve bihi fussire kavluhu taâlâ: ﴿أَتَأْمُرُونَ النَاسَ بِالْبِرِ﴾ اَلْآیَة، أَیِ الطَاعَةِ وَالْعِبَادَةِ ve minhul-hadîsu: “لَیْسَ مِنَ الْبِرِ الصِیَامُ فِی السَفَرِ” Ve manâ-yı mezbûrda بِرٌ [birr] kelimesinin ism-i alemi بَرَةُ [berret] lafzıdır bânın fethi ve âhirde hâyla, gerçeklik ve tâat ve ibâdet manâsınadır marife olarak, onun için gayr-i munsarıftır tarîf ve tenîs illetlerine mebnî. Ve
بِرٌ [birr] ve
مَبَرَةٌ [meberret] (مَضَرَةٌ [madarrat] vezninde) Vâlideyne ve sâir hukûkları müteretteb olan ehl ve akâribe ihsân ile mihrübânlık eylemek manâsınadır ki عُقُوقٌ [ukûk] mukâbilidir ki tazyî-i hukûktan ibârettir; tekûlu: بَرِرْتُ وَالِدَیَ وبَرَرْتُۀُ بِرًا وَمَبَرَةً مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ وَالثَانِی إِذَا أَحْسَنْتُ إِلَیْۀِ وَوَصَلْتُۀُ Şârih der ki bâb-ı râbiden emr-i hâzırı بَرَ gelir bânın fethi ve bâb-ı sânîden بِرَ gelir bânın kesriyle. Ve
بِرٌ [birr] Koyun ve keçi sürüsü sürmek manâsınadır; yukâlu: بَرَ الْغَنَمَ إِذَا سَاقَۀَا Ve
بِرٌ [birr] Gönüle ıtlâk olunur; tekûlu: أَكُونُ مَكَانَ الْبِرِ مِنْۀُ أَیِ الْفُؤَادِ ve yukâlu: ۀُوَ مُطْمَئِنُ الْبِرِ أَیِ الْفُؤَادِ Ve tilki eniğine denir, veled-i saleb manâsına. Ve fâreye denir. Ve جُرَذٌ [curez] dedikleri bir nev iri fâreye denir. Ve
بِرٌ [birr] Yemînde sâdık olmak manâsınadır; حِنْثٌ [hinsamp;] mukâbilidir, ke-mâ se-yuzkeru. Ve
بِرٌ [Birr] kelimesi tevessüan elkâbdandır: Muhammed b. Alî b. el-Birr el-Lugavî b. el-Kattâ nâm imâm ve edîbin şeyhidir. Ve
بِرٌ [birr] Esmâ-i ricâldendir ve fil-emsâl: “فُلاَنٌ لاَ یَعْرِفُ ۀِرًا مِنْ بِرٍ” أَیْ ما یُۀِرُۀُ مِمَا یَبِرُۀُ أَوْ لاَ یَعْرِفُ الْقِطَ مِنَ الْفَأْرِ أَوْ دُعَاءَ الْغَنَمِ مِنْ سَوْقِۀَا أَوْ دُعَاءَۀَا إِلَى الْمَاءِ مِنْ دُعَاءِۀَا إِلَى الْعَلَفِ أَوِ الْعُقُوقَ مِنَ اللُطْفِ أَوْ الْكَرَاۀِیَةَ مِنَ الْإِكْرَاۀِ أَوْ الْۀَرْۀَرَةَ مِنَ الْبَرْبَرَةِ
BÖRK Kubbe Altı
|

i. (Eski Türk. börk) Kadife, çuha, keçe ve özellikle hayvan postundan yapılmış kürksüz başlık [Osmanlı ordusunda uzun süre resmî kıyâfet olarak kullanılmıştır]: Saltanat tâcın giyen âlemde mağrûr olmasın / Nice sultan börkün almıştır beyim bâd-ı hazan (Bâkî’den). Yeniçeriler, başlarına ahilere mahsus olan beyaz keçeden mâmul börk giyerlerdi, bu börke “yeniçeri keçesi” ismi verilmişti (İsmâil H. Uzunçarşılı). Börkün, üsküfün üst kısmından arkaya, zamânımızdaki bahriye neferlerinin palet denilen geniş mâvi yakalarını andıran müstatil şeklinde bir keçe parçası kıvrılır, börkün tepesinden neferin omuzlarına kadar iner ve enseyi tamâmen örterdi (Reşat E. Koçu).

EL-BUHÛR Vankulu
|
اَلْبُحُورُ [el-buhûr] (zammeteynle) Kezâlik بَحْرٌ [bahr]in cemidir. Ve her nehr-i azîme بَحْرٌ [bahr] ıtlâk olunur. Ve yüğrük ata dahi بَحْرٌ [bahr] derler, feres-i vâsiül-cery manâsına. Ve hadîs-i şerîfte Talhanın feresi hakkında “إِنْ وَجَدْنَاۀُ بَحْرًا” buyurulmuştur. Ve مَاءٌ بَحْرٌ derler, acı su manâsına.
BUHÛR-I MÜŞTAKKA (بحور مشطقه) BELAGAT VE EDEBİ SANATLAR
|
XIII. yüzyılda Şemsî-i Kays'ın Acem arûzunu sistemleştirirken kurduğu, Arap arûzunda bulunmayan üç bahir: Cedîd, Karîb, Müşâkîle (bkz Bahr).
BUNDUKDÂRÎ/BAYBARS I İsam
|
BUNDUKDÂRÎ/BAYBARS I ( el-Melikü'z-Zâhir Rüknüddîn es-Sâlihî el-Bundukdârî ) Mısır Bahriyye Memlükleri sultanı
BURHÂNEDDÎN-İ MERGINÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Büyük fıkıh, hadîs ve tefsîr âlimi. Künyesi, Ebü’l-Hasen olup ismi, Ali bin Ebî Bekr bin Abdülcelîl er-Reşadânî el-Mergınânî’dir.

Şeyh-ül-İslâm, el-İmâm ve Burhâneddîn lakabları olup, Burhâneddîn-i Mergınânî ismiyle meşhûr olmuştur. Burhâneddîn-i Mergınânî, 511 (m. 1117) senesi Receb ayının sekizinci Pazartesi günü, ikindi namazından sonra doğdu. 593 (m. 1197) senesi Zilhicce ayı dördüncü Salı günü akşamı, Buhârâ’da Cengiz askerleri tarafından şehîd edildi.

Burhâneddîn-i Mergınânî hazretleri, Hazreti Ebû Bekr soyundandır. Fakîh, İmâm, muhaddis, müfessir ve muhakkik idi. Zühd ve vera’ sahibi olup, fen ilimlerinde ve edebiyat bilgilerinde emsali yoktu. Zamanındaki insanlar, onun gibisini görmedi. Devrinin müctehidi idi.

Burhâneddîn-i Mergınânî; fıkıh ilmini zamanın meşhûr âlimlerinden okumuştur. Bunlar arasında: Tevhîd ve kelâm ilmine dâir “El-Akâid-ün-Nesefiyye” sahibi Müftîyüs-sakaleyn Necmüddîn Ebû Hafs Ömer en-Nesefî, İmâm es-Sadr eş-Şehîd Hüsâmeddîn Ömer bin Abdülazîz, “Tuhfe” sahibi Alâüddîn es-Semerkandî’nin talebesi olan İmâm Ziyâüddîn Muhammed bin el-Hüseyn Bendenicî ve “Hulâsat-ül-beyân” sahibinin babası İmâm Kıvamüddîn Ahmed bin Abdürreşîd Buhârî yer almaktadır. Kendisinden ise; Şem-ül-eimme Abdüssettâr, Mahmûd bin Hüseyn el-Astrüşânî, Burhân-ül-İslâm Zernûcî ve birçok âlim hadîs-i şerîf dinleyip ilim öğrendi.

İmâm Fahrüddîn Kâdıhân, “El-Muhît-ül-burhânî” sahibi es-Sadr-ül-kebîr Bürhânüddîn, “El-Fetâvây-üz-zâhiriyye” sahibi üstâd ve İmâm Zâhirüddîn Ahmed bin Muhammed el-Buhârî ve Üstâd Zeynüddîn Ebû Nasır Ahmed bin Muhammed bin Ömer el-İtâbî ve zamanındaki büyük âlimler, Burhâneddîn-i Mergınânî’nin üstünlüğünü ve ilminin çokluğunu bildirmişlerdir. Burhâneddîn-i Mergınânî hazretlerinin müctehidler arasındaki yerini, Kemâlpaşazâde Ahmed bin Süleymân efendi, “Vakfuniyyât” adlı eserinde şöyle açıklamıştır: Fıkıh âlimleri yedi tabakadır. Birincisi; İslâmiyette müctehid olan âlimlerdir. Bunlar, “Edille-i erbe’â”dan hüküm çıkarmak için, usûl ve kaideler koymuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkâm çıkarmışlardır. Dört mezheb İmâmı bunlardandır, ikincisi; mezhebde müctehidlerdir. Bunlar, mezheb reîsinin koyduğu kaidelere uyarak, dört delîlden ahkâm çıkaran İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve benzerleridir. Üçüncüsü; mes’elelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezheb reîsinin bildirmediği mes’eleler için, mezhebin usûl ve kaidelerine göre ahkâm çıkarırlarsa da, İmâma uygun çıkarmaları şarttır. Tahâvî, Hassâf Ahmed bin Ömer, Abdullah bin Hüseyn Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şems-ül-eimme Serahsî, Fahr-ül-İslâm Ali bin Muhammed Pezdevî, Kâdîhân Hasen bin Mensûr Fergânî ve benzerleri bu tabakadandır. Dördüncüsü; Eshâb-ı tahric olup, ictihâd derecesinde olmayıp müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Hüsâmeddîn-i Râzî bunlardandır. Beşincisi; Erbâb-ı tercih, müctehidlerden gelen birkaç rivâyet arasından birini tercih ederler. Ebü’l-Hasen Kudurî ve “Hidâye” sahibi Burhâneddîn Ali Mergınânî bu tabakadandır. Altıncısı; mukallidler olup, bir mes’ele hakkında gelen çeşitli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitablarında red edilen rivâyetler yoktur. “Kenz-üd-dekâik” sahibi Ebü’l-Berekât Abdullah bin Ahmed Nesefî, “Muhtâr” sahibi Abdullah bin Mahmûd Mûsulî, “Vikâye” sahibi Burhân-üş-şerî’a, Mahmûd bin Sadr-üş-şerî’a Ubeydullah ve “Mecma’ul-bahreyn” sahibi İbn-üs-sa’ati Ahmed bin Ali Bağdadî bunlardandır. Yedincisi: Za’îf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramayan mukallidler. Bunlar, okuduklarını iyi anladıkları ve anlamıyan mukallidlere açıkladıkları için, fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.

Burhâneddîn-i Mergınânî hazretleri birçok eser yazmıştır. Bunlardan ba’zıları şunlardır:

1. Bidâyet-ül-mübtedî: Süleymâniye Kütüphânesi Turhan Vâlide Sultan kısmında, 101 numarada, 612 (m. 1215) tarihli bir yazması bulunan bu kitap, Eş-Şeybânî’nin “El-Câmi’-üs-sagîr” ve Kudûrî’nin “Muhtasar” adlı eserlerinin muhtevâsını bir araya getirmiştir.

Kendisi Bidâyet-ül-mübtedî hakkında şöyle anlatır: önceleri, daha gençken arzu ederdim ki, hacmi küçük muhtevâsı büyük ve içinde mes’elelerin her çeşidi bulunan bir kitap bulunsun. Nihâyet, Kudûrînin Muhtasarı’nı, benim arzuladığım şekilde bir kitap olarak buldum. Bu kitap kısa, hem de zengin muhtevâlı ve güzel bir uslûb ile yazılmıştır. Ayrıca gördüm ki, bu zamandaki âlimler, büyük-küçük herkesi, el-Câmi’üs-sagîr’i ezberlemeye teşvik ediyorlar. Bunun üzerine bu iki kitabı birleştirip, bir kitap hâline getirmeye karar vererek bu işe koyuldum ve kitap bitince ona, “Bidâyet-ül-mübtedî” adını vedim.

Burhâneddîn-i Mergınânî hazretleri, bu kitapta bâbları, teberrüken el-Câmi’-üs-sagîr’in sıralanışına göre sıralanmıştır. Buyurdu ki: “Eğer bu kitabıma bir şerh yapmayı başarabilirsem, ona da (Kifâyet-ül-müntehî) diye ad vereceğim.” Daha sonra bu işe başlamış ve şerh bittikten sonra da esere Kifâyet-ül-müntehî adını verdi.

2. Kifâyet-ül-müntehi: Bu eser Lüknevînin bildirdiğine göre seksen cildlik olup, benzeri olmayan bir kitaptır. Ancak çok uzun olduğundan, herkesin okuyup istifâde edememesi sebebiyle müellif, metni bir daha ihtisar ederek kısaltarak, kısa fakat gerekli bilgileri koyarak, ona da “Hidâye” adını vermiştir.

3. El-Hidâye Mergınânî hazretlerinin 573 (m. 1178) yılı Zilka’de ayında, bir Çarşamba günü öğleden sonra kaleme almaya başladığı bir eserdir. Zamanla bu eseri, halk arasında büyük bir rağbet gören ve herkesçe sevilip beğenilen, ellerden hiç düşmeyen bir kitap oldu. Bu kitap hakkında, Hidâye sahibi Şeyh-ül-İslâm’ın mahdûmu İmâm İmâüddîn bir methiye yazdı. Orada; “Hidâye öyle bir kitaptır ki, kendisini okuyup anlıyanları hidâyete eriştirir ve körlüğü yok eder. Öyleyse ey akıllı kişi, ona yapış, onu elden bırakma. Kim ona yapışırsa, arzuların en üstününe kavuşmuş olur” dedi. Muhammed bin Abdülhay el-Lüknevî hazretleri der ki: “Bu sözleri kabûl edebilmek için, Hidâye sahibinin, onu onüç yılda tamamladığını ve bu uzun süre içinde hep oruçlu olup, bir günü olsun (bayramlar hâriç) oruçsuz geçirmediğini, oruçlu olduğunu da gizliyerek, hiç kimseye sezdirmemeye çalıştığını hatırlamak yeter.” Rivâyete göre, hizmetçisi ona yemek getirdiği zaman, “Bırak oraya git” buyurur ve hizmetçi gittikten sonra yemeği ya talebelerinden birine veya bir başkasına yedirir ve hizmetçi dönüp kabları boş görünce, kendisinin yediğini zannederdi.

Hidâye kitabını bizzat Mergınânî’den ilk okuyan kişi, Şems-ül-eimme el-Kerderî’dir. Âlimlerden büyük çoğunluğu, Hidâyeye şerh ve haşiyeler yapmışlardır. Hidâye’nin sağlamlığını ve kıymetini isbât için de, birçok âlimler, ondaki hadîsleri tahric ederek sıhhatini ortaya koydular. Bunlardan biri, İmâm Muhyiddîn Abdülkâdir bin Muhammed el-Kureşî el-Mısrî’dir. Kitabının adı da “El-İnâye bi ma’rifeti ahâdîs-il-Hidâye”dir. Diğeri Şeyh Alâüddîn’dir. Bunun da kitabının adı, “El-Kifâye fî ma’rifeti ahâdîs-il-Hidâye’dir. Şeyh Cemâlüddîn bin Abdullah bin Yûsuf ez-Zeylâî de, bu konuda “Nasbürrâye li ahâdîs-il-Hidâye” adında bir eser yazdı.

“Hidâye” kitabı, asırlardır Osmanlı medreselerinde fıkıhta okutulan temel bir kitap oldu. Hanefî fıkıh âlimlerinden İbn-i Hümâm’ın Hidâye şerhi olan “Feth-ül-kadir” kitabı çok kıymetlidir.

Hidâye’nin 1234’de Calcutta’da (iki cild hâlinde), 1888 de Kazan’da, 1279’da Bombay’da; 1876, 1881 ve 1302-1312’de Luckhinar; Cownpare’de 1289-1290’da; 1320, 1314’de Luckhnow’da tekrar Farsça tercümesiyle birlikte, Delhi’de 1306, 1328, 1331’de ve Kâhire’de 1282’de basılması, onun İslâm âleminin şark ve garbında ne derece hüsn-i kabûl gördüğüne delâlet eder. Gulâm Yahyâ tarafından Farscaya yapılan tercümesinden, Hamilton tarafından İngilizceye tercümesi yapıldı ve 1791’de Tahore’de tekrar basıldı. Bu İngilizce tercümeden Rusçaya da tercümesi yapılmıştır.

4. Kitâb-üt-tecnîs vel-mezîd

5. Mecmû-ün-nevâzil

6. Kitâbün fil-ferâid

7. Kitâb-ül-müntekâ

8. Menâsik-ül-hac

Burhâneddîn-i Mergınânî hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları:

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sizden biriniz uykudan kalktığında, elini yıkamadıkça, elini su dolu bir kaba sokmasın. Zira o, elinin nasıl gecelediğini bilemez.”

“Namazda iken kahkaha ile gülen, yeniden abdest alıp, namazını yeniden kılsın.”

“Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakîh yapar.”

Hazreti Ebî Bükre’den şöyle rivâyet edildi: “Resûlullahı ( aleyhisselâm ) abdest alırken gördüm. Ellerini üç defa yıkadı. Üç defa ağzına, üç defa da burnuna su verdi. Üç defa yüzünü yıkadı. Kollarını dirsekleriyle yıkayıp, başlarını mesh edip, iki ayağını yıkadılar.”

Hidâye kitabından ba’zı bölümler:

“İlmin bayrak ve sancaklarını yükseklere dikip dalgalandıran İslâmiyetin hükümlerini belirleyip ortaya koyan, insanlığa doğru yolu göstermek için Peygamberler (aleyhimüsselâm) gönderen ve o Peygamberlerden sonra, onların gittiği yola insanları da’vet etmek için âlimleri, o Peygamberlere halef ve vâris kılan Allahü teâlâya hamd ve sena olsun.

İslâm âlimleri, vazîfelerini tam ma’nâsıyla yerine getirmişler ve hayâtın ne kadar ihtiyâçları (zor-kolay) varsa, hepsine ışık tutacak mes’eleleri açıklamışlar, dînî ve içtimaî hayatta rehberlik etmişlerdir.”

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) misvak kullanırlardı. Misvak olmadığında, mübârek parmaklarıyla dişlerini ovarlardı. Abdest almadan önce dişleri misvâklamak sünnet-i müekkededir. Misvağı kuvvetle sürmemelidir. Çünkü dişleri bozar. Hafif sürülünce, dişleri ve diş etlerini kuvvetlendirir. Misvak olmadığı zaman, sağ elin baş parmağını sağ yandaki dişler üzerine, ikinci küçük parmağını sol dişler üzerine üç kerre sürerek temizlemelidir.”

“Guslün (boy abdestinin) farzı üçtür: Bunlar; mazmaza (ağıza su vermek), istinşâk (burna su vermek) ve bütün bedeni yıkamaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “On şey sünnettir: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, mazmaza-istinşak, tırnak kesmek, ayak parmaklarını yıkamak, koltuk altını ve kasıkları temizlemek, su ile istincâ” buyurdu.

“Namaz kılanın bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde necâset (pislik) varsa, temizlemesi farzdır. Allahü teâlâ Müddessir sûresi dördüncü âyetinde meâlen: “Elbiseni de (dâima) temiz tut” buyurdu.

“Beş vakit namaz için ve Cum’a namazı için ezan okunması sünnettir. Sabah namazı için okunan ezanda “Hayye alel felâh”dan sonra, iki defa “Essalâtü hayrun minennevm (Namaz uykudan hayırlıdır) okunur, ilk ezan okuyan Bilâl-i Habeşî’dir ( radıyallahü anh ). Bir sabah namazı vakti, Hazreti Bilâl-i Habeşî Resûlullahın ( aleyhisselâm ) evine gelerek, “Essalâtü hayrun minennevm” diye seslenince, Resûlullah; “Bu ne güzeldir. Onu sabah ezanında oku” buyurdular. Böylece sünnet oldu. İkâmet de ezan gibidir. “Hayye alel felâh”dan sonra, “Kad kâmetissalâh” diye söylenir.”

“Hasta bir kimse, ayakta namaz kılmaya gücü yetmezse oturur. Rükû’unu, secdesini yerde yapar. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), İmrân bin Husayn’e buyurdu ki: “Namazını ayakta kıl. Buna gücün yetmezse, oturarak kıl, buna da gücün yetmezse, îmâ ile kıl.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), bir hastayı ziyâret etti. Bunun, eli ile yastık kaldırıp, üzerine secde ettiğini görünce, yastığı aldı. Hasta, odun kaldırarak bunun üstüne secde etti. Odunu da aldı ve “Gücün yeterse, yere secde et! Yere eğilemezsen, yüzüne birşey kaldırıp, bunun üzerine secde etme! İmâ ederek kıl ve secdede, rûkû’dan daha çok eğil?” buyurdu.

“Ölüm alâmetleri görüldüğünde, hastaya Kelime-i tevhîd söylemesi için telkin yapılır. Söylemesi için sıkıştırılmaz. Okunup ona duyurulur, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ölmek üzere olan hastalarınıza, Lâ ilahe illallah söylemesini telkin ediniz” buyurdu.

“Cenâze yıkanacağı zaman, teneşir üzerine sırt üstü, kıbleye karşı konur. Cenâzenin avret yerleri (göbek ile diz arası) örtülür. Ağzı ve burnu hâriç abdest aldırılır. Sonra üzerine su dökülür. (Çok sıcak ve çok soğuk olan su ile yıkanmaz.) Güzelce sabun ile de yıkandıktan sonra kefenlenir.”

“Âkil ve baliğ bir müslüman, zulüm ile haksız olarak, vurucu veya kesici silâhlarla ve harpte din düşmanları ile Allah için cihâd ederken, düşman tarafından öldürülen kimselere şehid denir. Bunlar dünyâda yıkanmaz. Kefene sarılmaz. Üzerindeki elbise ile defnolunur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Şehidleri yaralarıyla, kanlarıyla birlikte gömünüz. Onları yıkamayınız” buyurdu.

“Üzüm şarabı, sözbirliği ile haramdır. Helâl diyen İslâmiyetten ayrılır. Sa’îd bin Müseyyib; “Geçmiş ümmetlerin hıyânet yapmalarına, kâfir olmalarına sebep, şarap içmeleri idi” buyurdu. Emîr-ül-mü’minîn Osman ( radıyallahü anh ) hutbe okurken, “Ey insanlar! Şarap içmekten sakınınız. Biliniz ki, şarap içmek bütün kötülüklerin anasıdır” buyurdu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Şarabda deva, ilâç hassası yoktur. Hastalık yapar” buyurdu.”

“Erkeklere ipek giymeye izin olmayıp, kadınlara helâldir. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), erkeklerin ipek elbise giymelerini yasak etti. Eshâb-ı kiramdan birçoğu tarafından rivâyet edildiği üzere, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün bir elinde ipek, diğer elinde altın tutarak çıkageldi ve buyurdu ki: “Bu ikisi, ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına ise helaldir.” Erkek çocukların da altın kullanmalarına ve ipek elbise giymelerine izin verilmemiştir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 45

2) Tabakât-ı fukahâ sh. 98

3) Fevâid-ül-behiyye sh. 141

4) El-Cevâhir-ül-mudiyye sh. 383

5) Keşf-üz-zünûn sh. 227, 228, 352, 569, 1250, 1251, 1622, 1660, 1830, 1852

6) Hediyyet-ül-ârifîn cild-1, sh. 702

7) El-A’lâm cild-4, sh. 266

8) Brockelmann Gal-1 sh. 466 Sup-1, sh. 644

9) Hidâye

10) Nasb-ur-râye

BUSEYNET Kamus
|
بُثَیْنَةُ [Busamp;eynet] (جُۀَیْنَةُ [cuheynet] vezninde) Uzre kabîlesinden bir hatun adıdır ki Cemîl nâm şâirin mahbubesi idi. Ve Basra ile Bahreyn beyninde bir mevzi adıdır.
BÜHRAN www.lugatinaci.com
|
بحران
لغت ناجی - Lugat-i Naci بحران maddesi. Sayfa:154 ; bühran , bahren , buhrân
BÜYÜK NEHİR Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْر   ç. بِحَارٌ،بُحُور،أَبْحَار

deniz,büyük nehir,,bilge kişi,ölçü,geniş ilim sahibi,derya,umman,okyanus,kürenin üçte ikisini kaplayan geniş su kıtası,Bahr (kalıp),şiirde vezin,insan kalabalığı,ulu kişi,şiirde ölçü,katı veya sıvı için çok miktar,geniş mekan
CÂHİZ Vankulu
|
اَلْجَحْمَظُ [el-cahmaz] (alâ-vezni جَعْفَر [cafer]) Bi-manâhu, mîm ziyâde olunmuştur. Ve
جَاحِظٌ [Câhiz] Amr b. Bahrın lakabıdır.
EL-CÂHİZ Kamus
|
اَلْجَاحِظُ [el-câhiz] Gözünün yumurtası çıkık lokma göz adama denir. Bu sebeble meşâhîr-i fühûldan Amr b. Bahr telkîb olunmuştur ve mezbûr Mutezîlîdir.
CÂHİZİYYE İsam
|
الجاحظیة Mu`tezile kelâmcılarından Amr b. Bahr el-Câhiz’in (ö. 255/869) görüşlerini benimseyenlere verilen ad.
EL-CAHMAZ Vankulu
|
اَلْجَحْمَظُ [el-cahmaz] (alâ-vezni جَعْفَر [cafer]) Bi-manâhu, mîm ziyâde olunmuştur. Ve
جَاحِظٌ [Câhiz] Amr b. Bahrın lakabıdır.
CÂMİ Kamus
|
جَامِعُ الْجَارِ [Câmiul-Câr] Bahr-i Kulzum sâhilinde ehl-i Medîneye mahsûs bir limân adıdır. Ve
جَامِعٌ [Câmi] Gûta-i Dimaşkta bir karye adıdır.
CÂMİUL-CÂR Kamus
|
جَامِعُ الْجَارِ [Câmiul-Câr] Bahr-i Kulzum sâhilinde ehl-i Medîneye mahsûs bir limân adıdır. Ve
جَامِعٌ [Câmi] Gûta-i Dimaşkta bir karye adıdır.
CEBEL Kamus
|
اَلْوَزْنُ [el-vezn] (vâvın fethi ve zây-ı mucemenin sükûnuyla) ve
اَلزِنَةُ [ez-zinet] (عِدَةٌ [idet] vezninde) Tartmak manâsınadır; yukâlu: وَزَنَۀُ یَزِنُۀُ وَزْنًا وَزِنَةً إِذَا رَازَ ثِقَلَۀُ وَخِفَتَۀُ Ve
وَزْنٌ [vezn] Bir nesneyi tartacak şeye denir, مِثْقَالٌ [misamp;kâl] manâsınadır; cemi أَوْزَانٌ [evzân] gelir. Ve bir adamın kaldıramayacağı hurmâ kümesine denir ki Hecer diyârı denginden nısf yâ sülüs denk mikdârı olur; cemi وُزُونٌ [vuzûn] gelir. Ve
وَزْنٌ [Vezn] Bir yıldız ismidir ki Suheyl yıldızından mukaddem tulû eylemekle halk onu Suheyl yıldızı zann ederler. Ve
وَزْنُ الْجَبَلِ [veznul-cebel] ve
زِنَةُ الْجَبَلِ [zinetul-cebel] Dağın yamacına ıtlâk olunur; yukâlu: نَزَلُوا وَزْنَ الْجَبَلِ وَزِنَتَۀُ أَیْ حِذَاءَۀُ Ve
وَزْنٌ [Vezn] Şebîb b. Deysem nâm kimsenin feresi ismidir. Ve
وَزْنٌ [vezn] Bir nesneyi oranlamak, خَرْصٌ [hars] ve tahmîn manâsına müstameldir; yukâlu: وَزَنَ تَمْرَ النَخْلَةِ إِذَا خَرَصَۀَا وَحَزَرَۀَا Ve
وَزْنٌ [vezn] مَوْزُونٌ [mevzûn] yâhûd وَازِنٌ [vâzin] manâsınadır ki niseb üzeredir; yukâlu: دِرْۀَمٌ وَزْنٌ أَیْ مَوْزُونٌ أَوْ وَازِنٌ Ve bir nesnenin karşısına ıtlâk olunur, ke-mâ se-yecîu. Ve ıstılâh-ı edebiyyede bahre muvâfık şir nazm ve taktî eylemek manâsınadır; yukâlu: وَزَنَ الشِعْرَ إِذَا قَطَعَۀُ وَنَظَمَۀُ مُوَافِقًا لِلْمِیزَانِ Ve
وَزْنٌ [vezn] İnsânın akl ve rüşd ve endîşesine ıtlâk olunur; ve minhu yukâlu: فُلَانٌ رَاجِحُ الْوَزْنِ أَیْ كَامِلُ الْعَقْلِ وَالرَأْیِ
CEBELET Kamus
|
جَبَلَةُ [Cebelet] (fetehâtla) Necdde bir mevzi ve Tihâmede bir karye adıdır. Ve sâhil-i Bahr-i Şâmda bir beldedir; muhaddisînden Suleymân b. Alî ve Osamp;mân b. Eyyûb ve Abdurrahmân b. Şuayb el-Cebeliyyûn ondandır. Ve Bahreyn kazâsında bir karyedir. Ve Hicâzda bir mevzidir, zikr olunan Suleymân b. Alî ona mensûb olduğu bazılardan mervîdir. Ve
جَبَلَةُ [Cebelet] Esâmîdendir: Cebele b. Hârisamp;e ve Cebele b. Amr b. el-Ezrak ve İbn Mâlik ve İbnul-Eşar ve İbn Ebî Kerib ve İbn Salebe ve İbn Saîd ve mensûb olmayarak niçe Cebele nâm zevât ashâbdandır. Ve Cebele b. Suhaym ve Cebele b. Atiyye muhaddislerdir. Ve Cebele b. Eyhem âhir-i mülûk-i Gassândır, Amr b. en-Numân el-Cebelî neslindendir. Ve ammâ Muhammmed b. Alî el-Cebelî, Cebel-i Endelustendir. Ve Muhammed b. Abdulvâhid el-Cebelî el-Hâfız Diyâaddîn, Şâmda Cebel-i Kâsyûna mensûbdur. Ve Muhammed b. Ahmed b. Alî ve Ahmed b. Abdurrahmân el-Cebeliyyân muhaddislerdir.
EL-CELÂİM Kamus
|
اَلْجَلَاعِمُ [el-Celâim] (cîmin fethiyle) Benî Suhmeden bir batndır ki Yemâme ile Bahreyn beyninde mütemekkin olurlar.
CEMAL PAŞA İsam
|
İttihat ve Terakkî Cemiyeti liderlerinden, Bahriye nâzırı.
CEMÂLEDDÎN AKSARÂYÎ (MUHAMMED BİN MUHAMMED RÂZÎ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Fıkıh ve tefsîrde, aklî ve naklî ilimlerde âlim. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Fahreddîn Râzî’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin torunlarından, vâ’iz Muhammed bin Muhammed idi. Anadolu’da huzûrun yeniden te’min edilmesi için gelen âlimler arasında yer alan Cemâleddîn Aksarâyî, babasından ve zamanın meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Bir ara Amasya kadılığı ve Dâr-ül-ilm müderrisliği yaptı. O zaman Karamanoğullarının elinde bulunan Aksaray’a gelip yerleşti. Zinciriyye veya Müselsile Medresesi müderrisliğine ta’yin edildi. Bu medresede talebelerini üç sınıfa ayırarak okuturdu. Bir kısmına, evinden medreseye varıncaya kadar at Üstünde ders verirdi. Bunlara “Yürüyenler” denirdi. İkinci kısmı, medresenin kapısında beklerler, orada ders alırlardı. En üst seviyedeki talebeleri, medresenin içinde ders görürlerdi. Bu medresede ve diğer yerlerde pekçok talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhûru, Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh-ül-İslâmı Molla Fenârî hazretleri idi. Seyyîd Şerîf Cürcânî hazretleri de onu ziyâret edip, ilim ve feyzinden istifâde için Anadolu’ya geldi. Daha o Aksaray’a gelmeden, Cemâleddîn-i Aksarâyî 771 (m. 1369) senesinde vefât etti. Bunun üzerine Seyyîd Şerîf Cürcânî ( radıyallahü anh ), Molla Fenârî hazretleri ile birlikte Mısır’a gidip Ekmelüddîn Babertî’den ( radıyallahü anh ) ilim öğrendiler.

Zamanın en büyük âlimlerinden olan Cemâleddîn Aksarâyî, pekçok kitabı şerhetmiş, bir kısım eserlere haşiyeler yazmıştır. Eserlerinden ba’zıları şunlardır: “Şerh-ül-İzâh lil-Kazvînî”, “Haşiye alâ şerh-i İbn-is-Sâ’âtî li-mecma’ul Bahreyn ve mülteka’n-nehreyn fil-fürû’-ıl-fıkh-il-Hanefî”, “Şerh-ül-gâyet-il-kasavî fî dirâyet-il-fetâvâ lil-Beydâvî”, “Şerh-ü Mevcez-il-Kânûn li-İbn-in-Nefîs fit-tıb”, “İ’tirâzât alel-Keşşâf liz-Zemahşerî”.

1) Fevâid-ül-behiyye sh. 191

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-11, sh. 192

3) El-A’lâm cild-7, sh. 40

4) Şakâyik-i Nu’mâniyye tercümesi sh. 40

5) Keşf-üz-zünûn sh. 36, 210, 1192, 1478, 1900

6) Keşf-üz-zünûn Zeyli cild-2, sh. 433

7) Hediyyet-ül-ârifîn cild-2, sh. 166

8) Kâmûs-ül-a’lâm cild-3, sh. 1832

CEMEL Kamus
|
اَلْجَمَلُ [el-cemel] (fethateynle) Erkek deveye denir ki zikr olundu. Ve hurmâ ağacına denir. Ve bir cins deniz balığına denir ki tûlü otuz endâze mikdârında olur ve bu جَمَلُ الْبَحْرِ [cemelul-bahr] dedikleridir. Ve
جَمَلٌ [Cemel] Esâmîdendir: Cemel b. Sad, Mezhic kabîlesinden bir cemâatin pederidir; tâbiînden Hind b. Amr el-Cemelî onlara mensûbdur.
CEMİL Kubbe Altı
|

(ﺟﻤﻴﻞ) sıf. (Ar. cemāl “güzel olmak”tan cemіl)
1. Güzel: “Vasf-ı cemil.” “Re’y-i cemil.” Bu senin oğlun gibi kadri cemîl / Bir anaya vermemiştir ol celîl (Süleyman Çelebi). Ey cemîlim v’ey cemâlim bahr ü kânım merhabâ (Nesîmî).
2. i. Eskiden okullarda çalışkan öğrencilere verilen başarı belgesi.
● Cemîle (ﺟﻤﻴﻠﻪ) sıf. Cemil kelimesinin kadını ifâde eden, kadın ismi olarak kullanılan veya tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Evsâf-ı cemîle: Güzel nitelikler.” “Vesîle-i cemîle: Güzel vesîle.” Bk. CEMÎLE

CENNÂBÎ, EBÛ TÂHİR İsam
|
CENNÂBÎ, Ebû Tâhir (Ebû Tâhir Süleymân b. Hasen b. Behrâm el-Cennâbî) أبو طاۀر الجنابی Bahreyn Karmatî Devleti’nin en güçlü reisi.
CENNÂBİYYE İsam
|
الجنابیة Bahreyn Karmatîleri’nin reislerinden Ebû Tâhir el-Cennâbî’ye (ö. 332/944) uyanlara verilen ad.
CESSASET Kamus
|
اَلْجَسَاسَةُ [el-cessâset] (cîmin fethi ve sînin teşdîdiyle) Bir cânver ismidir ki cezâir-i bahrde olur, dâimâ ahbâr tecessüs edip deccâl-i melûna nakl eder. Şârihin beyânına göre Temîm-i Dârî hazretlerinden rivâyet olunan hadîste mezkûrdur.
EL-CESSÂSET Kamus
|
اَلْجَسَاسَةُ [el-cessâset] (cîmin fethi ve sînin teşdîdiyle) Bir cânver ismidir ki cezâir-i bahrde olur, dâimâ ahbâr tecessüs edip deccâl-i melûna nakl eder. Şârihin beyânına göre Temîm-i Dârî hazretlerinden rivâyet olunan hadîste mezkûrdur.
CEŞER Kamus
|
اَلْجَشَرُ [el-ceşer] (fethateynle) Şol mâla yanî devâbb ve mevâşîye denir ki yabanda otlanıp geceler obaya gelmeye; yukâlu: مَالٌ جَشَرٌ إِذَا صَارَ یُرْعَى فِی مَكَانِۀِ لاَ یَرْجِعُ إِلَى أَۀْلِۀِ بِاللَیْلِ Ve develer ile yabanda akşamlayıp eve gelmeyen kavm ve cemâate denir; yukâlu: أَصْبَحُوا جَشَرًا إِذَا كَانُوا یَبِیتُونَ مَعَ الْإِبِلِ یَعْنِی لاَ یَرْجِعُونَ إِلَى بَیْتِۀِمْ Ve sâhil-i bahrde olan balçıklara denir ki taş gibi tahaccür edip huşûnet ve vücûd peydâ eylemiş olalar. Şârih der ki müellifin masdara kasrı kâsırdır, zîrâ bu gûne ism dahi olur. İntehâ. Ve
جَشَرٌ [ceşer] Manâ-yı mezbûrda masdar olur; yukâlu: جَشِرَ السَاحِلُ جَشَرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا خَشُنَ طِینُۀُ وَیَبِسَ كَالْحَجَرِ Ve
جَشَرٌ [ceşer] Ergen adama denir, رَجُلٌ عَزَبٌ manâsına. Ve bahâr mevsiminde yetişen sebzelere denir; yukâlu: مَا أَنْضَرَ جَشَرَ الرَبِیعِ أَیْ بُقُولُۀَا Ve
جَشَرٌ [ceşer] Masdar olur; göğüs soğuk tesîri gibi ârıza sebebiyle huşûnetlenip ve ses gılzatlanıp boğuklanmak manâsına; yukâlu: جَشِرَ الرَجُلُ جَشَرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا خَشُنَ صَدْرُۀُ وَغَلُظَ صَوْتُۀُ
EL-CEŞER Kamus
|
اَلْجَشَرُ [el-ceşer] (fethateynle) Şol mâla yanî devâbb ve mevâşîye denir ki yabanda otlanıp geceler obaya gelmeye; yukâlu: مَالٌ جَشَرٌ إِذَا صَارَ یُرْعَى فِی مَكَانِۀِ لاَ یَرْجِعُ إِلَى أَۀْلِۀِ بِاللَیْلِ Ve develer ile yabanda akşamlayıp eve gelmeyen kavm ve cemâate denir; yukâlu: أَصْبَحُوا جَشَرًا إِذَا كَانُوا یَبِیتُونَ مَعَ الْإِبِلِ یَعْنِی لاَ یَرْجِعُونَ إِلَى بَیْتِۀِمْ Ve sâhil-i bahrde olan balçıklara denir ki taş gibi tahaccür edip huşûnet ve vücûd peydâ eylemiş olalar. Şârih der ki müellifin masdara kasrı kâsırdır, zîrâ bu gûne ism dahi olur. İntehâ. Ve
جَشَرٌ [ceşer] Manâ-yı mezbûrda masdar olur; yukâlu: جَشِرَ السَاحِلُ جَشَرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا خَشُنَ طِینُۀُ وَیَبِسَ كَالْحَجَرِ Ve
جَشَرٌ [ceşer] Ergen adama denir, رَجُلٌ عَزَبٌ manâsına. Ve bahâr mevsiminde yetişen sebzelere denir; yukâlu: مَا أَنْضَرَ جَشَرَ الرَبِیعِ أَیْ بُقُولُۀَا Ve
جَشَرٌ [ceşer] Masdar olur; göğüs soğuk tesîri gibi ârıza sebebiyle huşûnetlenip ve ses gılzatlanıp boğuklanmak manâsına; yukâlu: جَشِرَ الرَجُلُ جَشَرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا خَشُنَ صَدْرُۀُ وَغَلُظَ صَوْتُۀُ
EL-CEVNEYN Kamus
|
اَلْجَوْنَیْنُ [el-Cevneyn] (cîmin ve nûnun fethiyle) Bahreyn kazâsında bir karyedir.
CEYYÂR Kamus
|
اَلْجَیَارُ [el-ceyyâr] (كَتَانٌ [kettân] vezninde) Alçıya denir, صَارُوجٌ [sârûc] manâsına, lâkin murâd hırızmadır ki نُورَةٌ [nûret] olacaktır. Ve dargınlıktan yâhûd açlıktan nâşî sadra yanî fem-i mideye ârız olan yanıksı tatsızlığa denir ki boğazı ve fem-i mideyi yakarak bir ekşilik hâletidir ve ona جَائِرٌ [câir] dahi denir; tekûlu: أَخَذَنِی جَیَارٌ وَجَائِرٌ مِنَ الْغَضَبِ أَوِ الْجُوعِ أَیْ حَزَارَةٌ Ve
جَیَارُ [Ceyyâr] Bahreyn nevâhîsinde bir mevzi adıdır.
EL-CEYYÂR Kamus
|
اَلْجَیَارُ [el-ceyyâr] (كَتَانٌ [kettân] vezninde) Alçıya denir, صَارُوجٌ [sârûc] manâsına, lâkin murâd hırızmadır ki نُورَةٌ [nûret] olacaktır. Ve dargınlıktan yâhûd açlıktan nâşî sadra yanî fem-i mideye ârız olan yanıksı tatsızlığa denir ki boğazı ve fem-i mideyi yakarak bir ekşilik hâletidir ve ona جَائِرٌ [câir] dahi denir; tekûlu: أَخَذَنِی جَیَارٌ وَجَائِرٌ مِنَ الْغَضَبِ أَوِ الْجُوعِ أَیْ حَزَارَةٌ Ve
جَیَارُ [Ceyyâr] Bahreyn nevâhîsinde bir mevzi adıdır.
CEZÂİR Kubbe Altı
|

(ﺟﺰﺍﺋﺮ) i. (Ar. cezіre “ada”nın çoğul şekli cezā’ir) Cezîreler, adalar: “Cezâir-i Bahr-ı Sefid: Akdeniz adaları.” “Cezâir-i seb’a: Yedi ada.”

EL-CEZÂİRUL-HÂLİDÂT Kamus
|
اَلْجَزَائِرُالْخَالِدَاتُ [el-Cezâirul-Hâlidât] ve ona جَزَائِرُ السَعَادَاتِ [Cezâirus-Saâdât] dahi derler, Bahr-i Muhîtin cânib-i garbîsinde altı cezîreden ibârettir ki ehl-i tencîm mebde-i tûl-ı bilâdı oradan itibâr eylediler. Türâbı be-gâyet atyeb ve havâsı adel olmakla şarkıyye ve garbiyye olan ecnâs-ı fevâkihe vü esmâr ve envâ-ı reyâhîn ü ezhâr ve bil-cümle hubûbât orada bilâ-zerin ve garsin nâbit olur. Bu adalar hâlen Kanarya Adaları tabîr ettikleridir ki Bahr-i Muhîte seferber olanlar orada solunup giderler. Kanarya dedikleri kuş oradan neşet eylemiştir.
CEZÂİRUL-HÂLİDÂT Kamus
|
اَلْجَزَائِرُالْخَالِدَاتُ [el-Cezâirul-Hâlidât] ve ona جَزَائِرُ السَعَادَاتِ [Cezâirus-Saâdât] dahi derler, Bahr-i Muhîtin cânib-i garbîsinde altı cezîreden ibârettir ki ehl-i tencîm mebde-i tûl-ı bilâdı oradan itibâr eylediler. Türâbı be-gâyet atyeb ve havâsı adel olmakla şarkıyye ve garbiyye olan ecnâs-ı fevâkihe vü esmâr ve envâ-ı reyâhîn ü ezhâr ve bil-cümle hubûbât orada bilâ-zerin ve garsin nâbit olur. Bu adalar hâlen Kanarya Adaları tabîr ettikleridir ki Bahr-i Muhîte seferber olanlar orada solunup giderler. Kanarya dedikleri kuş oradan neşet eylemiştir.
CEZBE Kubbe Altı
|

(ﺟﺬﺑﻪ) i. (Ar. ceẕbe)
1. İnsanın çok duygulandığı bir şey karşısında aşırı bir heyecan ve coşkunlukla kendinden geçmesi durumu: Bir cezbe verdi tab’ıma bahrın hurûşu kim / Sandım muhît feyz-i ilâhî hayâlimi (Muallim Nâci). Türk hekimini cezbeye getiren saz (Refik H. Karay).
2. tasavvuf. Allah’ın, kulunu mânen kendisine çekmesinden doğan coşkunluk, kendinden geçme ve istiğrak hâli: Cezbe-i aşk olmayınca n’eylesin şeyhim beni / Hak’tan elçi gelmeyince n’eylesin şeyhim beni (Yûnus Emre). Cezbe-i ilâhî kemendi onun boynuna takıldı (Eşrefoğlu Rûmî). Hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe insanların ve cinlerin işledikleri amele muvâzîdir denmiştir (Kâtip Çelebi’den Seç.).
ѻ Cezbesi tutmak – Cezbeye gelmek (tutulmak):
1. Kendinden geçmek, kendini kaybedecek derecede coşmak: Diğer taraftan da cezbeleri tutunca en olmayacak zamanda hakîkatleri söyleyerek sözün ayağa düşmesine ve fitne kapılarının ardına kadar açılmasına sebep olurlar (Ahmet H. Tanpınar). Mariska kalıbını çatlattı, cezbeye tutuldu, artık ne istediğini, ne isteyeceğini şaşırmıştı (Safiye Erol).
2. tasavvuf. İlâhî tecellîye garkolmak, coşup kendinden geçmek: Cezbeye gelince memleketini terkederek Anadolu’ya geldi ve Akhisar’a yakın bir yerde yerleşti (Kâtip Çelebi’den Seç.).
● Cezbe-dar (ﺟﺬﺑﻪ ﺩﺍﺭ) birl. sıf. (Fars. dār “sâhip ve mâlik olan” ile) Cezbeli, kendinden geçmiş: “Sâlik-i cezbe-dar.”
● Cezbe-fezâ (-efzâ) ( ﺟﺬﺑﻪ ﺍﻓﺰﺍﺟﺬﺑﻪ ﻓﺰﺍ) birl. sıf. (Fars. efzā > fezā “arttıran” ile) Cezbe arttıran: Sanki zencîr-i nûrdur parlar / Olur ehl-i cünûna cezbe-fezâ (Muallim Nâci). Birinde cezbe-fezâ bir sadâ-yı Dâvûdî / Tilâvet etmede Kur’an… (Mehmet Âkif).
● Cezbe-figen (-efgen) ( ﺟﺬﺑﻪ ﺍﻓﮕﻦﺟﺬﺑﻪ ﻓﮕﻦ) birl. sıf. (Fars. efgen > figen “düşüren” ile) Kendinden geçirici, cezbe verici: Ey cezbe-efgen-i dil-i nâşâd nerdesin (Muallim Nâci).
● Cezbe-şiar (ﺟﺬﺑﻪ ﺷﻌﺎﺭ) birl. sıf. (Ar. şi‘ār “âlâmet” ile) Cezbe sâhibi, cezbeli: Yok senin mertebende cezbe-şiâr (Muallim Nâci).
● Cezbe-yab (ﺟﺬﺑﻪ ﻳﺎﺏ) birl. sıf. (Fars. yāb “bulan” ile) Cezbe ile kendinden geçmiş, cezbeye tutulmuş.

CEZER Kamus
|
اَلْجَزَرُ [el-cezer] (fethateynle) Şol arza denir ki ondan suyun meddi müncezir ve munkatı olur. Murâd bahr içre olan arzdır ki onda deryânın meddi kesilir, جَزِیرَةٌ [cezîret] dahi denir ki onunla meşhûrdur, Türkîde ada tabîr olunur. Ve
جَزَرٌ [cezer] Marûf bostânî ve yabanî kök ismidir ki Türkîde havuç tabîr olunur, gezer-i Fârisî muarrebidir. Bevli müdirr ve cimâı mukavvî ve dem-i hayzı muhaddir; varakının zımâdı oyulmuş yaralara nâfidir. Ve bunda cîmin kesriyle de lügattir. Ve
جَزَرٌ [cezer] Semiz koyuna ıtlâk olunur; boğazlanmağa çesbân olmak melhûzuna mebnîdir. Mecmûunun müfredi جَزَرَةٌ [cezeret]tir hâyla. Ve
جَزَرَةُ [Cezeret] Huffâzdan Sâlih b. Muhammed el-Bagdâdî lakabıdır. Ve
جَزَرٌ [cezer] Şol et pârelerine denir ki vuhûş ve tuyûr yemek için kıra vaz ederler. Câhiliyyede mizyâf ve hanedân olanlar mahsûs deve boğazlayıp bu resme vuhûş ve tuyûra ziyâfet ederler idi.
EL-CEZER Kamus
|
اَلْجَزَرُ [el-cezer] (fethateynle) Şol arza denir ki ondan suyun meddi müncezir ve munkatı olur. Murâd bahr içre olan arzdır ki onda deryânın meddi kesilir, جَزِیرَةٌ [cezîret] dahi denir ki onunla meşhûrdur, Türkîde ada tabîr olunur. Ve
جَزَرٌ [cezer] Marûf bostânî ve yabanî kök ismidir ki Türkîde havuç tabîr olunur, gezer-i Fârisî muarrebidir. Bevli müdirr ve cimâı mukavvî ve dem-i hayzı muhaddir; varakının zımâdı oyulmuş yaralara nâfidir. Ve bunda cîmin kesriyle de lügattir. Ve
جَزَرٌ [cezer] Semiz koyuna ıtlâk olunur; boğazlanmağa çesbân olmak melhûzuna mebnîdir. Mecmûunun müfredi جَزَرَةٌ [cezeret]tir hâyla. Ve
جَزَرَةُ [Cezeret] Huffâzdan Sâlih b. Muhammed el-Bagdâdî lakabıdır. Ve
جَزَرٌ [cezer] Şol et pârelerine denir ki vuhûş ve tuyûr yemek için kıra vaz ederler. Câhiliyyede mizyâf ve hanedân olanlar mahsûs deve boğazlayıp bu resme vuhûş ve tuyûra ziyâfet ederler idi.
CEZERET Kamus
|
اَلْجَزَرُ [el-cezer] (fethateynle) Şol arza denir ki ondan suyun meddi müncezir ve munkatı olur. Murâd bahr içre olan arzdır ki onda deryânın meddi kesilir, جَزِیرَةٌ [cezîret] dahi denir ki onunla meşhûrdur, Türkîde ada tabîr olunur. Ve
جَزَرٌ [cezer] Marûf bostânî ve yabanî kök ismidir ki Türkîde havuç tabîr olunur, gezer-i Fârisî muarrebidir. Bevli müdirr ve cimâı mukavvî ve dem-i hayzı muhaddir; varakının zımâdı oyulmuş yaralara nâfidir. Ve bunda cîmin kesriyle de lügattir. Ve
جَزَرٌ [cezer] Semiz koyuna ıtlâk olunur; boğazlanmağa çesbân olmak melhûzuna mebnîdir. Mecmûunun müfredi جَزَرَةٌ [cezeret]tir hâyla. Ve
جَزَرَةُ [Cezeret] Huffâzdan Sâlih b. Muhammed el-Bagdâdî lakabıdır. Ve
جَزَرٌ [cezer] Şol et pârelerine denir ki vuhûş ve tuyûr yemek için kıra vaz ederler. Câhiliyyede mizyâf ve hanedân olanlar mahsûs deve boğazlayıp bu resme vuhûş ve tuyûra ziyâfet ederler idi.
CEZÎRETUL-ARAB Kamus
|
جَزِیرَةُالْعَرَبِ [Cezîretul-Arab] Bahr-i Hind ile Bahr-i Şâm ve bir taraftan nehr-i Dicle vü Furât ihâta eden ülkedir. Yâhûd tûlen Aden-i Ebyenden etrâf-ı Şâma kadar ve arzan Ciddeden mamûre-i Irâka kadar mahdûd olan arzdan ibârettir.
CEZL Kamus
|
اَلْجَزْلُ [el-cezl] (cîmin fethi ve zây-ı mucemenin sükûnuyla) Kuru oduna denir, alâ-kavlin hammâm odunu gibi kalın oduna denir ki tomruk tabîr olunur; yukâlu: جَاءَ بِجَزْلٍ كَثِیرٍ أَیْ حَطَبٍ یَابِسٍ أَوْ ۀُوَ الْغَلِیظُ الْعَظِیمُ مِنْۀُ Ve çok nesneye ıtlâk olunur; cemi جِزَالٌ [cizâl] gelir cîmin kesriyle; yukâlu: شَیْءٌ جَزْلٌ أَیْ كَثِیرٌ Ve pek cömert ve kerîm adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ جَزْلٌ أَیْ كَرِیمٌ مِعْطَاءٌ Ve rey ve fikri metîn, dirâyet-i kâmile sâhibi âkıl ve reşîd adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ جَزْلٌ أَیْ عَاقِلٌ أَصِیلُ الرَأْیِ Ve rekîk olmayıp râst ve dürüst olan lafz ve kelimeye vasf olur; yukâlu: لَفْظٌ جَزْلٌ أَیْ خِلَافُ الرَكِیكِ Ve güvercin âvâzesine denir; yukâlu: مَا أَلْطَفَ جَزْلَ الْحَمَامَةِ أَیْ صَوْتَۀَا Ve
جَزْلٌ [cezl] Arûziyyûn ıstılâhında zihâfât-ı bahr-i kâmildendir ki mütefâilün cüzünün harf-i râbiini iskân ve sânîsini iskâttan ibârettir ki müfteilun cüzüne nakl olunur. Mütercim der ki kütüb-i arûzda hâ-yı muceme ile خَزْلٌ [hazl] unvânında mersûmdur, niteki müellif orada dahi zikr eylemiştir. Ve
جَزْلٌ [cezl] Masdar olur, cüz-i mezkûrda zihâf-ı merkûmu icrâ eylemek manâsına; yukâlu: جَزَلَ مُتَفَاعِلُنْ جَزْلًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا أَسْقَطَ رَابِعَۀُ وَأَسْكَنَ ثَانِیَۀُ Ve bazılar dedi ki cüz-i mezkûra مَجْزُولٌ [meczûl] ıtlâkı جَزْلٌ [cezl] ârız olan deveye teşbîhledir ki vasatı olan harf-i râbii senâm-ı meczûle teşbîh olunmuştur. Ve
جَزْلٌ [cezl] Havut devenin omuzu başını kesip yağır eylemek manâsınadır; yukâlu: جَزَلَ الْقَتَبُ غَارِبَ الْبَعِیرِ إِذَا قَطَعَۀُ Ve bir nesneyi kılıçla çalıp iki pâre kılmak manâsınadır; yukâlu: جَزَلَۀُ بِالسَیْفِ إِذَا قَطَعَۀُ جَزْلَتَیْنِ Ve
جَزْلٌ [cezl] Bir nebât adıdır.
EL-CEZL Kamus
|
اَلْجَزْلُ [el-cezl] (cîmin fethi ve zây-ı mucemenin sükûnuyla) Kuru oduna denir, alâ-kavlin hammâm odunu gibi kalın oduna denir ki tomruk tabîr olunur; yukâlu: جَاءَ بِجَزْلٍ كَثِیرٍ أَیْ حَطَبٍ یَابِسٍ أَوْ ۀُوَ الْغَلِیظُ الْعَظِیمُ مِنْۀُ Ve çok nesneye ıtlâk olunur; cemi جِزَالٌ [cizâl] gelir cîmin kesriyle; yukâlu: شَیْءٌ جَزْلٌ أَیْ كَثِیرٌ Ve pek cömert ve kerîm adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ جَزْلٌ أَیْ كَرِیمٌ مِعْطَاءٌ Ve rey ve fikri metîn, dirâyet-i kâmile sâhibi âkıl ve reşîd adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ جَزْلٌ أَیْ عَاقِلٌ أَصِیلُ الرَأْیِ Ve rekîk olmayıp râst ve dürüst olan lafz ve kelimeye vasf olur; yukâlu: لَفْظٌ جَزْلٌ أَیْ خِلَافُ الرَكِیكِ Ve güvercin âvâzesine denir; yukâlu: مَا أَلْطَفَ جَزْلَ الْحَمَامَةِ أَیْ صَوْتَۀَا Ve
جَزْلٌ [cezl] Arûziyyûn ıstılâhında zihâfât-ı bahr-i kâmildendir ki mütefâilün cüzünün harf-i râbiini iskân ve sânîsini iskâttan ibârettir ki müfteilun cüzüne nakl olunur. Mütercim der ki kütüb-i arûzda hâ-yı muceme ile خَزْلٌ [hazl] unvânında mersûmdur, niteki müellif orada dahi zikr eylemiştir. Ve
جَزْلٌ [cezl] Masdar olur, cüz-i mezkûrda zihâf-ı merkûmu icrâ eylemek manâsına; yukâlu: جَزَلَ مُتَفَاعِلُنْ جَزْلًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا أَسْقَطَ رَابِعَۀُ وَأَسْكَنَ ثَانِیَۀُ Ve bazılar dedi ki cüz-i mezkûra مَجْزُولٌ [meczûl] ıtlâkı جَزْلٌ [cezl] ârız olan deveye teşbîhledir ki vasatı olan harf-i râbii senâm-ı meczûle teşbîh olunmuştur. Ve
جَزْلٌ [cezl] Havut devenin omuzu başını kesip yağır eylemek manâsınadır; yukâlu: جَزَلَ الْقَتَبُ غَارِبَ الْبَعِیرِ إِذَا قَطَعَۀُ Ve bir nesneyi kılıçla çalıp iki pâre kılmak manâsınadır; yukâlu: جَزَلَۀُ بِالسَیْفِ إِذَا قَطَعَۀُ جَزْلَتَیْنِ Ve
جَزْلٌ [cezl] Bir nebât adıdır.
CEZR Kamus
|
اَلْجَزْرُ [el-cezr] (cîmin fethi ve zâ-yı mucemenin sükûnuyla) Deryâda ve ırmakta su sâhile geldikten sonra geri çekilmek manâsınadır ki مَدٌ [medd] mukâbilidir; yukâlu: جَزَرَ الْبَحْرُ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی ضِدُ مَدَ أَیْ رَجَعَ إِذَا خَلْفٍ Deryânın cezr ve meddi malûmdur, Bahr-i Kulzumda meşhûd-ı mütercim-i hakîr olmuştur. Kütüb-i cogrâfiyyede gûnâgûn esbâba rabt eylemişlerdir, lâkin akvâ ve azheri müdâhale-i kamer ile okyânûsun hareketine merbûttur. Ve
جَزْرٌ [cezr] Kesmek manâsınadır ki manâ-yı mevzûudur; yukâlu: جَزَرَ الشَیْءَ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی وَقَدْ یَأْتِی مِنَ الْأَوَلِ إِذَا قَطَعَۀُ Ve su yere sıvışıp batmak manâsınadır; yukâlu: جَزَرَ الْمَاءُ جَزْرًا مِنَ الْبَابَیْنِ الْمَزْبُورَیْنِ أَیْضًا إِذَا نَضَبَ Ve
جَزْرٌ [cezr] Deryâya ıtlâk olunur; fâil manâsına mübâlagadır. Ve arı kovanından bal sağmak manâsına müstameldir; yukâlu: جَزَرَ الْعَسَلَ إِذَا شَارَ مِنْ خَلِیَتِۀِ Ve
جَزْرٌ [Cezr] Bâdiyede bir mevzi adıdır. Ve Haleb kazâsında bir nâhiye adıdır. Ve
جَزْرٌ [cezr] جِزَارٌ [cizâr] manâsına gelir, كِتَابٌ [kitâb] vezninde.
EL-CEZR Kamus
|
اَلْجَزْرُ [el-cezr] (cîmin fethi ve zâ-yı mucemenin sükûnuyla) Deryâda ve ırmakta su sâhile geldikten sonra geri çekilmek manâsınadır ki مَدٌ [medd] mukâbilidir; yukâlu: جَزَرَ الْبَحْرُ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی ضِدُ مَدَ أَیْ رَجَعَ إِذَا خَلْفٍ Deryânın cezr ve meddi malûmdur, Bahr-i Kulzumda meşhûd-ı mütercim-i hakîr olmuştur. Kütüb-i cogrâfiyyede gûnâgûn esbâba rabt eylemişlerdir, lâkin akvâ ve azheri müdâhale-i kamer ile okyânûsun hareketine merbûttur. Ve
جَزْرٌ [cezr] Kesmek manâsınadır ki manâ-yı mevzûudur; yukâlu: جَزَرَ الشَیْءَ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی وَقَدْ یَأْتِی مِنَ الْأَوَلِ إِذَا قَطَعَۀُ Ve su yere sıvışıp batmak manâsınadır; yukâlu: جَزَرَ الْمَاءُ جَزْرًا مِنَ الْبَابَیْنِ الْمَزْبُورَیْنِ أَیْضًا إِذَا نَضَبَ Ve
جَزْرٌ [cezr] Deryâya ıtlâk olunur; fâil manâsına mübâlagadır. Ve arı kovanından bal sağmak manâsına müstameldir; yukâlu: جَزَرَ الْعَسَلَ إِذَا شَارَ مِنْ خَلِیَتِۀِ Ve
جَزْرٌ [Cezr] Bâdiyede bir mevzi adıdır. Ve Haleb kazâsında bir nâhiye adıdır. Ve
جَزْرٌ [cezr] جِزَارٌ [cizâr] manâsına gelir, كِتَابٌ [kitâb] vezninde.
CÎLÂN Kamus
|
جِیلَانُ [Cîlân] (cîmin kesriyle) Îrânda bir iklîm yanî bir ülkenin ismidir, Gîlân muarrebidir. Ve bir cemâate denir ki onları Nûşirevân, Bahreyn vilâyetine tertîb ve temkîn eylemişti. Ve
جِیلَانُ [Cîlân] Ebul-Celd b. Ferve demekle marûf muhaddis-i tâbiînin ismidir.
CİRDAB Kamus
|
اَلْجِرْدَابُ [el-cirdâb] (cîmin kesriyle) “Gird-âb”-ı Fârisî muarrebidir, vasatul-bahr manâsına. Mütercim der ki “gird-âb” kâf-ı Fârisînin kesriyle deryâda şol çevrintiye denir ki ona düşen sefîne bir vechile halâs olmaz, nitekim okyânûsa sefer edenler hikâyet ederler. Ve bazı küçük bahr ve nehrlerde dahi olur ki kanal tabîr olunur. Pes müellifin vasatul-bahr ile tefsîri nâ-mülâyimdir.
EL-CİRDÂB Kamus
|
اَلْجِرْدَابُ [el-cirdâb] (cîmin kesriyle) “Gird-âb”-ı Fârisî muarrebidir, vasatul-bahr manâsına. Mütercim der ki “gird-âb” kâf-ı Fârisînin kesriyle deryâda şol çevrintiye denir ki ona düşen sefîne bir vechile halâs olmaz, nitekim okyânûsa sefer edenler hikâyet ederler. Ve bazı küçük bahr ve nehrlerde dahi olur ki kanal tabîr olunur. Pes müellifin vasatul-bahr ile tefsîri nâ-mülâyimdir.
CUÂSÂ Kamus
|
جُؤَاثَى [Cuâsamp;â] (كُسَالَى [kusâlâ] vezninde) Medînetul-Hatt ismidir ki Hecer memleketinde Hatt eyâletinin kasabasıdır, alâ-kavlin Bahreyn amâlinden bir hısn adıdır.
CUBEYLET Kamus
|
جُبَیْلَةُ [Cubeylet] (جُۀَیْنَةُ [cuheynet] vezninde) Bahreyn amâlinden bir kasabadır.
EL-CUCU Kamus
|
الْجُؤْجُؤُ [el-cucu] (ۀُدْۀُدٌ [hudhud] vezninde) Göğüse denir, sadr manâsına. Cemi جَآجِئُ [ceâci] gelir سَلاَسِلُ [selâsil] vezninde. Ve
جُؤْجُؤُ [Cucu] Bahreyn diyârında bir karye adıdır.
CUCU Kamus
|
الْجُؤْجُؤُ [el-cucu] (ۀُدْۀُدٌ [hudhud] vezninde) Göğüse denir, sadr manâsına. Cemi جَآجِئُ [ceâci] gelir سَلاَسِلُ [selâsil] vezninde. Ve
جُؤْجُؤُ [Cucu] Bahreyn diyârında bir karye adıdır.
CUDDET Kamus
|
اَلْجُدَةُ [el-cuddet] (cîmin zammıyla) Bu dahi nehrin kıyısına denir. Ve Mekkeye mücâvir bahrin hâssaten sâhili ismidir. Ve orada bi-aynihi bir mevzi adıdır ki hâlen kesr ile جِدَةٌ [Ciddet] tabîr olunan benderdir. Ve
جُدَةٌ [cuddet] Uzun uzadı tarîkaya denir. Şârih der ki cemi جُدَدٌ [cuded] gelir, صُرَدٌ [surad] vezninde. Ve minhu kavluhu taâlâ: ﴿وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِیضٌ وَحُمْرٌ﴾ أَیْ طَرَائِقُ تُخَالِفُ لَوْنَ الْجَبَلِ Ve alâmet ve nişâna denir; tekûlu: عَرَفْتُ مِنْ جُدَتِۀِ أَیْ مِنْ عَلاَمَتِۀِ Ve bazı hımârın sırtında olan şol hılkî çizgiye denir ki levnine muhâlif olur. Ve zikr olunan tarîka yâhûd çizgi manâsından mehûz olarak bir kimse hod-be-hod bir rey edip ona âmil olsa رَكِبَ فُلاَنٌ جُدَةً مِنَ الْأَمْرِ derler. Ve bir mevzi adıdır. Ve
جُدَةٌ [cuddet] Hırkaya ıtlâk olunur, kesr ile جِدَةٌ [ciddet] gibi; yukâlu: مَا عَلَیْۀِ جُدَةٌ وَجِدَةٌ أَیْ خِرْقَةٌ
EL-CUDDET Kamus
|
اَلْجُدَةُ [el-cuddet] (cîmin zammıyla) Bu dahi nehrin kıyısına denir. Ve Mekkeye mücâvir bahrin hâssaten sâhili ismidir. Ve orada bi-aynihi bir mevzi adıdır ki hâlen kesr ile جِدَةٌ [Ciddet] tabîr olunan benderdir. Ve
جُدَةٌ [cuddet] Uzun uzadı tarîkaya denir. Şârih der ki cemi جُدَدٌ [cuded] gelir, صُرَدٌ [surad] vezninde. Ve minhu kavluhu taâlâ: ﴿وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِیضٌ وَحُمْرٌ﴾ أَیْ طَرَائِقُ تُخَالِفُ لَوْنَ الْجَبَلِ Ve alâmet ve nişâna denir; tekûlu: عَرَفْتُ مِنْ جُدَتِۀِ أَیْ مِنْ عَلاَمَتِۀِ Ve bazı hımârın sırtında olan şol hılkî çizgiye denir ki levnine muhâlif olur. Ve zikr olunan tarîka yâhûd çizgi manâsından mehûz olarak bir kimse hod-be-hod bir rey edip ona âmil olsa رَكِبَ فُلاَنٌ جُدَةً مِنَ الْأَمْرِ derler. Ve bir mevzi adıdır. Ve
جُدَةٌ [cuddet] Hırkaya ıtlâk olunur, kesr ile جِدَةٌ [ciddet] gibi; yukâlu: مَا عَلَیْۀِ جُدَةٌ وَجِدَةٌ أَیْ خِرْقَةٌ
CUFEYR Kamus
|
جُفَیْرٌ [Cufeyr] (زُبَیْرٌ [zubeyr] vezninde) Bahreyn kazâsında bir karyedir.
CULÂL Kamus
|
اَلْجُلَالُ [el-culâl] (غُرَابٌ [gurâb] vezninde) ve
اَلْجُلَالُ [el-cullâl] (رُمَانٌ [rummân] vezninde) Bunlar da celîl ve azîm manâsına vasflardır; yukâlu: شَیْءٌ جُلَالٌ وَجُلَالٌ أَیْ جَلِیلٌ Ve
جُلَالٌ [culâl] Her nesnenin muzamına ve vefretine denir, meselâ: جُلَالُ الْبَحْرِ [culâlul-bahr] denizin engin yerine denir.
EL-CULÂL Kamus
|
اَلْجُلَالُ [el-culâl] (غُرَابٌ [gurâb] vezninde) ve
اَلْجُلَالُ [el-cullâl] (رُمَانٌ [rummân] vezninde) Bunlar da celîl ve azîm manâsına vasflardır; yukâlu: شَیْءٌ جُلَالٌ وَجُلَالٌ أَیْ جَلِیلٌ Ve
جُلَالٌ [culâl] Her nesnenin muzamına ve vefretine denir, meselâ: جُلَالُ الْبَحْرِ [culâlul-bahr] denizin engin yerine denir.
CULFÂR Kamus
|
جُلْفَارُ [culfâr] (fâyla بُطْنَانٌ [butnân] vezninde) Umân nevâhîsinde bir belde adıdır ki yağ ve peynir makûlesi eşyâ Bahr-i Hurmuzde olan Kays cezîresine ondan celb ve nakl olunur.
EL-CULLÂL Kamus
|
اَلْجُلَالُ [el-culâl] (غُرَابٌ [gurâb] vezninde) ve
اَلْجُلَالُ [el-cullâl] (رُمَانٌ [rummân] vezninde) Bunlar da celîl ve azîm manâsına vasflardır; yukâlu: شَیْءٌ جُلَالٌ وَجُلَالٌ أَیْ جَلِیلٌ Ve
جُلَالٌ [culâl] Her nesnenin muzamına ve vefretine denir, meselâ: جُلَالُ الْبَحْرِ [culâlul-bahr] denizin engin yerine denir.
EL-CUMM Kamus
|
اَلْجُمُ [el-cumm] (cîmin zammıyla) Bir gûne sedef-i bahrî ismidir.
CUVÂSÂ Vankulu
|
جُوَاثَى [Cuvâsamp;â] (cîmin zammıyla ve âhirinde elif-i maksûre ile) Bir hisârın ismidir Bahreynde.
CÜZ (جزء) BELAGAT VE EDEBİ SANATLAR
|
1) Kur'ân-ı Kerîm’in bölümleri, 2) Kısım, bölüm, 3) Arûzla yazılan şiirlerde vezni meydâna getiren parçaların her biri. Aruz ıstılâhında ise iki mısra'ın iki cüz'ünü hazf etmeğe denir. Sözgelişi "Bahr-i hezec"in "müsemmen-i sâlim"î olan "Mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün" veznini "müseddes-i Sâlim" olarak "Mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün" şekline sokan cüz'dür. Çünkü dördüncü cüz' olan bir "mefâîlün" hazf edilmiştir.
ÇATALCALI ALİ EFENDİ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlılar döneminde yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Kırküçüncü Osmanlı şeyhülislâmıdır. İsmi Ali’dir. Şeyh Muhammed bin Hasen-i Âlâi’nin oğludur. Çatalcalı Ali Efendi diye tanınır. 1041 (m. 1631) senesinde Çatalca’da doğdu. 1103 (m. 1692) senesinde Edirne’de vefât etti. Orada defn edildi.

Küçük yaşından i’tibâren ilim tahsiline yönelip, ilk öğrenimini babasından gördükten sonra İstanbul’a geldi. Minkâri-zâde Yahyâ Efendi’den uzun müddet ilim tahsil etti ve onun hizmetinde bulundu. Aklî ve naklî ilimlerde yükselip mülâzim (stajyer) olduktan sonra, âlimler arasına dâhil olup, 1073 (m. 1662) senesinde müderris oldu. Ba’zı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra, Girit seferinde ordu kadısı olarak vazîfelendirildi. Bir müddet sonra Selanik ve daha sonra Mısır kadılıklarına ta’yin edildi. 1081 (m. 1670) senesinde Rumeli kadıaskerliğine terfi ettirilerek İstanbul’a getirildi. 1084 (m. 1673) senesinde bu vazîfeden alındı. Aynı sene içinde hocası Minkârî-zâde Yahyâ Efendi’nin şeyhülislâmlık vazîfesinden alınması üzerine, şeyhülislâmlık makamına getirildi. Pâdişâh Dördüncü Mehmed Hân’ın iltifât ve ihsânlarına kavuştu. Onüç seneye yakın bu şerefli vazîfeyi doğruluk ve adâlet üzere yürüttükten sonra, 1097 (m. 1685) senesinde bu vazîfeden alındı. Bursa’da köşesine çekilerek, tâ’at ve ilmî mütâlâalarla meşgûl oldu. Bir müddet sonra İstanbul’a gelerek istirahat etti. Sultan İkinci Ahmed Hân devrinde ikinci defa şeyhülislâmlık makamına getirildi. İki ay kadar bu vazîfeyi yürüttükten sonra vefât etti.

Çatalcalı Ali Efendi aklî ve naklî ilimlerde derin âlim, akıllı, zekî ve ileri görüşlü bir zât idi. Vermiş olduğu kararlarında ve sözlerinde doğru ve âdil olan Çatalcalı Ali Efendi, karârında kimsenin etkisi altında kalmazdı. Devlet işlerinde iltimas ve uygunsuz hareketlere şiddetle karşı idi. Bütün güzel huylarla ahlâklanmış faziletli bir zât idi.

Ali Efendi, Osmanlı ulemâsı arasında meşhûr ve mu’teber fetvâ kitablarından biri olan “Fetâvâ-i Ali Efendi” adlı eserin yazarıdır. Çatalcalı Ali Efendi’nin bu kıymetli eserindeki fetvâlardan ba’zıları şöyledir:

“Özür sahibinin abdesti, bir namaz vaktinin çıkması ile mi, yoksa namaz vaktinin girmesi ile mi bozulur?”

Cevap: “Namaz vaktinin çıkması ile bozulur” (Bidâye)

“Özür sahibi olan kimse güneş doğduktan sonra abdest alsa, bu abdest ile öğle vakti çıkıncaya kadar öğle namazı, nafile ve kaza namazları kılması caiz olur mu?”

Cevap: “Olur” (Bidâye)

“Bir kadın doğum yaptıktan sonra kırk günden önce lohusa kanı kesilip nifastan temizlense, gusledip namaz kılması lâzım olur mu? Yoksa kırk günü tamamlaması mı lâzımdır?”

Cevap: “Gusledip namaz kılmak lâzım olur.” (Hülâsa, el-Bahr-ür-râik’da Nihâye’den naklen)

“Yarasından dolayı özür sahibi olan bir kimse, yarasını açıp silip hiçbir şey akmaz iken abdest alsa, yine akmadan mestlerini giyse, mestleri üzerine mesh etmesi caiz olur mu?”

Cevap: “Olur?” (El-Bahr-ür-râik)

“Özür sahibi olan bir kimse, başka bir şeyden dolayı abdesti bozulunca, abdest almak isterse, bu sırada özrüne sebep olan akıntı kesilse, akıntı kesik iken abdest alsa, daha sonra özrüne sebeb olan yerden kan aksa abdesti bozulmuş olur mu?”

Cevap: “Olur.” (Şerh-i Münyet-il-musallî lil-Halebî)

“Bu şekilde olan bir kimsenin, kanı yukarıda yazıldığı gibi aktıktan sonra, tekrar abdest almadan namaz kılsa, namazın iadesi lâzım olur mu?”

Cevap: “Olur.”

“İkindi namazı kılındıktan sonra, güneşin çıplak gözle bakılabilecek şekilde kızıllaşması vaktine kadar olan zamanda, geçmiş namazların kaza edilmesine kerahet (mekrûhluk) var mıdır?”

Cevap: “Yoktur.” (Mültekâ el-ebhur)

“Özür sahibi olmayan kimselerin, özür sahibi olan bir kimseye uyup namaz kılmaları caiz olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Kâdîhân)

“Misâfire, (Kurban bayramı ârife günü sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar yirmiüç vakit farz namazdan sonra) teşrik tekbiri söylemek vâcib olur mu?”

Cevap: “Olur.” (Mültekâ el-ebhur)

“Misâfir olan bir kimse, hâl ve vakti müsait iken sünnet-i müekkedeyi kılmak mı evlâdır, yoksa terk mi?”

Cevap: “Kılmak evlâdır.” (Bezzâziyye)

“Zengin bir kadın ölünce, techiz ve tekfin masrafları kendi malından mı karşılanması lâzım olur, yoksa kocasının mı vermesi lâzımdır?”

Cevap: “Kocasının vermesi lâzımdır.” (Kâdîhân)

“Bir kimse ölünce geriye bir kızı ve hanımı kalsa, kızı, babasının techîz ve tekfinine kendi malından belli bir miktar harcama yapsa, harcadığı kadar parayı babasının mirasından almağa kadir olur mu?”

Cevap: “Olur.”

“Zengin bir adamın fakîr olan zevcesine, başkasının zekât vermesi caiz olur mu?”

Cevap: “Olur.” (Kâdîhân)

“Zeyd, malının zekâtı olan belli bir miktar parayı, fakir olan Amr’a vermesi için Bekr’e teslim etse, Bekr de Amr’a verse, Zeyd bu duruma pişman olsa, vermiş olduğu parayı Bekr’den geri almaya muktedir olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Şerh-üt-Tahtâvî)

“Nisaba mâlik olmayan fakir bir kimsenin, sadaka-ı fitr vermesi lâzım olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Mültekâ el-ebhur)

“Sefer mesafesinde bir belde ahâlisinden olan ellibeş yaşındaki bir kadın, yanında kocası veya mahremi bir erkek yok iken hacca gitmesi caiz olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Hâniyye)

“Üzerine hac farz olan bir kadın, ana-baba bir kardeşi ile birlikte hacca gitmek isteyince, kocası mâni olabilir mi?”

Cevap: “Olamaz.” (El-ihtiyâr şerh-il-Muhtâr.)

“Elli-altmış yaşında olup, kocası olmayan bir kadının, dâmâdı ile birlikte hacca gitmesi caiz olur mu?”

Cevap: “Olur.”

“Bir kadının, kız kardeşinin kocasına (eniştesine) görünmesi caiz olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Câmi’ür-rumûz)

“Zeyd vefât edince geriye zevcesi Hind ve diğer mirasçıları kalsa, Zeyd ile Hind’in oturdukları evde bulunan kadın ve erkek eşyaları için; Hind, benimdir deyip, diğer mirasçılar da Zeyd’indir deseler, iki tarafın da şâhidleri olmasa, kimin sözü mu’teberdir?”

Cevap: “Hind’in sözü mu’teberdir.” (Hâniyye)

“Zeyd’in zeytin bahçesindeki olgunlaşmamış meyveyi, Amr’a satması sahih olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Et-Tâtârhâniyye)

“Zeyd, bağında hâsıl olacak üzümü, çiçek iken Amr’a şu kadar liraya satsa, satış sahih olur mu?”

Cevap: “Olmaz.”

“Zeyd, kısrağından doğacak olan tayı daha doğmadan Amr’a satsa, bu satış sahih olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Bedâyi)

“Ölen Zeyd’in vârislerinden Amr, Zeyd’in ne kadar olduğu bilinmeyen mirasından hissesine düşecek kısmın Bekr’e satsa, satış sahih olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (El-Muhît-ül-Burhanî”)

“Zeyd, bahçesindeki olgunlaşmamış elmayı, olgunlaşınca ağacında terk şartıyla Amr’a satsa, satış sahih olur mu?”

Cevap: “Olmaz.” (Hidâye)

“Zeyd tarlasına buğday ekse, yeşerdikten sonra daha çimen iken, olgunlaşınca tarlada terk etmek şartıyla Amr’a satsa, satış sahîh olur mu?”

Cevap: “Olmaz” (El-Bezzâziyye)

1) Devhat-ül-meşâyıh sh. 74

2) Kâmûs-ül-a’lâm cild-3, sh. 1867

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 763

4) Mu’cem-ül-müellifîn cild 7, sh. 188

5) Sicilli Osmanî cild-3, sh. 519

6) Fetâvâ-i Ali Efendi, İstanbul 1324

DAFFET Kamus
|
اَلضَفَةُ [ed-daffet] (dâdın fethiyle) Binâ-i merredir, su üzere nâs bir kerre sıkışmak manâsınadır. Ve
ضَفَةٌ [daffet] Nehrin ve vâdî ve bahrin kıyısına denir; dâdın kesriyle de lügattir; yukâlu: ضَفَةُ النَۀْرِ وَضِفَتُۀُ أَیْ جَانِبُۀُ وَضَفَتَا الْوَادِی أَوِ الْحَیْزُومِ أَیْ جَانِبَاۀُ وَضَفَةُ الْبَحْرِ أَیْ سَاحِلُۀُ Ve
ضَفَةُ الْمَاءِ [daffetul-mâ] Sel önüne denir ki ibtidâ dereden top gibi boşanıp atılarak gelen sel suyundan ibârettir. Ve
ضَفَةُ الْقَوْمِ [dâffetul-kavm] Gürûh ve cemâatinden ibârettir. Ve memesinin emzikleri geniş koyuna ıtlâk olunur; yukâlu: شَاةٌ ضَفَةُ الشُخْبِ أَیْ وَاسِعَتُۀُ
DAGMER Kamus
|
دَغْمَرُ [Dagmer] (جَعْفَرٌ [cafer] vezninde) Sâhil-i Bahr-i Umânda bir karye adıdır.
DAHÎLEK Kubbe Altı
|

(ﺩﺧﻴﻠﻚ) (Ar. daḫіl “sığınmacı, sığınan”dan -ke “sana” zamiriyle dahîlük > daḫіlek) “Sana sığınırım, sana sığındım” anlamında yalvarma sözü: “Garîk-i bahr-i isyânım dahîlek yâ Resûlallah.”

DÂİRETUL-MUCTELEBET Kamus
|
اَلدَائِرَةُ الْمُجْتَلَبَةُ [ed-dâiretul-muctelebet] ki دَائِرَةُ الْمُجْتَلَبِ [dâiretul-mucteleb] dahi derler, ilm-i arûz dâirelerinden bir dâiredir. Bil-işâret hâvî olduğu buhûrun kesret ve ictimâı bâis-i tesmiyedir, zîrâ serî ve muktedab ve hafîf ve münserih ve muzâri ve müctes bahrlerini müştemildir. Yâhûd bahrlerinin dâire-i uhrâdan müctelib olması sebeb-i tesmiyedir. Meselâ mefâîlün, bahr-i tavîlden ve fâilâtün medîdden ve müstefilün basîtten ictilâb olunmuştur.
DÂRÂ Kamus
|
دَارَا [Dârâ] (elif-i maksûre ile Nasîbîn ile Mardin beyninde bir belde adıdır ki şâh-ı İrân Dârâ b. Dârâ binâ-kerdesidir, ismiyle müsemmâdır. Ve Taberistân eyâletinde bir kala adıdır. Ve Benû Âmir diyârında bir vâdî adıdır. Ve Bahreynde bir nâhiye adıdır.
DÂRİM Vankulu
|
دَارِمٌ [Dârim] (rânın kesriyle) Bir kimsenin lakabıdır ki o Dârim b. Hanzaledir, cedd-i alâsı Temîmdir. Ve onun ismi Bahrdır, Dârim diye lakab kılmışlardı,zîrâ onun babasına diyet husûsunda muâvenet recâsıyla bir kavm geldikte zikr olunan oğluna hitâb edip eyitti: یَا بَحْرُ ائْتِنِی بِخَرِیطَةٍ وَكَانَ فِیۀَا مَالٌ فَجَاءَۀُ یَحْمِلُۀَا وَۀُوَ یَدْرِمُ تَحْتَۀَا مِنْ ثِقَلِۀَا Ve خَرِیطَةٌ [harîtat] deri keseye derler, yanî zikr olunan kese ziyâde ağır olup altında adımın mütekârib attığı için Dârim demişlerdi.
DÂRİYY Vankulu
|
اَلدَارِیُ [ed-dâriyy] (yânın teşdîdiyle) Attâr manâsınadır. Ve bu دَارِینُ [Dârîn]e mensûbdur ki دَارِینُ [Dârîn] bir iskeledir, Bahreynde ve onda bir bâzâr vardır ki tüccâr Hind cânibinden nâfe-i miski ona iletirler. Ve fil-hadîsi: “مَثَلُ اَلْجَلِیسِ الصَالِحِ مَثَلُ الدَارِیِ إِنْ لَمْ یُحْذِكَ مِنْ عِطْرِۀِ عَلِقَكَ مِنْ رِیحِۀِ” Yanî “Sâlih yoldaşın meseli attâr gibidir, eger sana miskinden vermezse bârî sende râyihası kalır.” Ve إِحْذَاءٌ [ihzâ] hâ-i muceme ile itâ manâsına. Ve
دَارِیٌ [dâriyy] Nimet sâhibi olan kimseye dahi derler. دَارِیٌ [dâriyy] dediklerine bâis budur ki دَارٌ [dâr]da mukîmdir, binâen alâ-hâzâ دَارٌ [dâr]a nisbet olunmuştur.
DECCAL Osmanlıca Lugat Exe
|
دجال
Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren. (Deccal'ın Cennet dediği Cehennem gibi, Cehennem dediği de Cennet gibi olacağı rivâyet edilir. Sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile, âhirzamanda gelecek ve Risâlet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslâmiyeti tahribe çalışacak ve dünyayı fesâda verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadis rivâyetinde üç deccal, diğerinde yirmiyedi deccal geleceği Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından bildirilmiştir. Âlem-i İslâmda muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivâvetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının âhirzamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk'ı inkâra kadar cür'et edip medeniyet-i beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cereyanlar bu gaybi ihbârın doğruluğunu tasdik etmektedir.) (Bak: Mehdi, Mesih, Mesih-üd-Deccal, Süfyan)(Deccal'ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, fir'avunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan; surî, cebbârâne olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevisi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesimdir. Rivayetlerde Deccal'a ait tavsifat-ı müdhişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal'asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı mânevîsi gösterilmiş. M.)
DEHHAK BİN KAYS www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tabiînin büyüklerinden olup, hilmi (yumuşaklığı) darb-ı mesel haline gelmiş, güvenilir bir hadîs âlimi. İsmi Dahhak olup, Sahra da denmiştir. Künyesi; Ebû Bahr, lakabı Ahneftir. Ayağı eğik veya ayaklarının arkası üzerine basarak yürümesinden dolayı Ahnef denilmiştir. Bu lakab ile de şöhret bulmuştur. Babası Kays, Ebû Mâlik künyesi ile tanınırdı. Cahiliyye devrinde Hâzin kabilesi tarafından öldürüldü. Annesi bir rivâyete göre Amr bin Sa’lebe’nin kızıdır.

Basra’da doğdu. Meşhûr olana göre 67 (m. 686) târihinde, Kûfe’de vefât etti. Kûfe sırtlarında Seviyye denilen semtte, Ziyâd bin Ebih’in kabri yanında defn edilmiştir.

Abdurrahmân bin Ukbe der ki: “Ahnef bin Kays’ın Kûfe’deki cenâzesinde bulundum. Kabre ben de indim. Kabri düzelttiğim zaman, kabrin, gözün alabildiğine genişlediğini gördüm. Bu durumu arkadaşlarıma haber verdim. Fakat onlar, benim gördüğümü göremediler.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) zamanında yaşadığı halde mübârek yüzlerini görüp, gönüllere şifâ olan sözlerini işitip Sahâbîden olamadı.

Ahnef bin Kays hazretleri şöyle anlatırlar: Hazreti Osman ( radıyallahü anh ) zamanında Kâ’be-i muazzama’yı tavaf ediyordum. Aniden Leys kabilesinden birisi ile karşılaştım. Benim elimden tuttu. “Sana bir şey müjde vereyim mi?” dedi. “Evet” dedim. Hani hatırlarsın, Resûlullah ( aleyhisselâm ) beni İslama çağırmak için senin kabilene göndermişti. Ben de, onlara İslâmı anlatıp, davette bulunuyordum. O zaman, sen “En güzel, en iyi bir şeye, güzel huylara çağırıyorsun, kötü huylardan uzaklaşıyorsun. Bunları hiç duymamıştım.” demiştin ve müslüman olmuştun. Ahnef bin Kays hazretleri kabilesi arasında tutulan, ilim, irfan sahibi, zekî bir kimse olduğu için, kendisi müslüman olunca kabilesi de onun tavsiyesi üzerine müslümanlığı kabûl ettiler. Bu zât, Ahnef bin Kays hazretlerine anlattığı sözüne devam ederek “Bütün durumları, gidince Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) anlattım. Resûlullah senin için, “Allahım! Ahnef’i bağışla.” buyurduğunu, bildirdi. Bunun üzerine Ahnef bin Kays hazretleri: “Benim yanımda, âhiretim için Resûlullahın bu mübârek duâsından daha ümit verici bir şey yoktur” dedi ve çok sevindi.

Ahnef bin Kays hazretleri, halife iken Hazreti Ömer’i Medine’de ziyâret etti. Hazreti Ömer ona karşı olan sevgi ve muhabbetinden Medine’den bırakmadı. Kalmasını istedi. Bir sene Medine-i münevvere’de kaldı. Sonra izin alıp, Basra’ya döndü. Hazreti Ömer, Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye yazdığı mektûbunda buyurdu ki: “Ahnef bin Kays’ı kendine yakın yap, işlerinde Ona da danış. Onun sözlerine kulak ver.” Ahnef bin Kays, Horasan fetihlerinde de bulundu. Az hadîs-i şerîf bildirdi. Hazreti Ömer, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Hazreti Sa’d İbn-i Mes’ûd, Ebû Zer ve başkalarından hadîs-i şerîf rivâyet etti.

Ondan da Hasan-ı Basrî, Ebul-Alâ bin Şehir, Talk bin Habîb bildirdiler.

Ahnef bin Kays ( radıyallahü anh ) buyurdular ki: “Ben şu husûslara çok dikkat ederim. Bunları, istifâde edeceklere söylerim. Başkasına değil. Birincisi: Beni aralarına almak istemeyenlerin aralarına girmem, ikincisi, beni çağırmayan makam ve mevki sahiplerinin kapısına gitmem, insanların muhtaç oldukları şeyi bana bağışlamalarını uygun görmem.”

“Size, sıkıntısı ve zorluğu olmayan, övülecek bir şey söyleyeyim mi? Güzel ahlâk, çirkin ve beğenilmeyen şeyi terk etmek. En kötü hastalık da; alçak ve düşük ahlâk, çirkin sözleri söylemekdir.”

“Şerefli ve asîl kimse, sözünde durur. Akıllı olan, yalan söylemez. Mü’min olan gıybet etmez.”

“Edeb ve fazîlet sahiplerine göre: Babalar, çoluk çocuğuna, ölüler dirilere, sırf Allahü teâlâ’nın rızası için, iyi ve yararlı şeyler hazırlamaktan daha üstün bir şey bırakmamıştır.”

“Çok gülmek, heybeti; çok şaka, vakar ve şahsiyeti giderir. İnsan ne ile beraberse, onunla bilinir. Meselâ, çok güler ve şaka yaparsa, hafif olarak bilinir.”

“Bizim bulunduğumuz yerde kadınlardan, yiyecek ve içecekler konuşmayınız. Çünkü, en kızdığım kimse, avret yerlerinden, karnından ve midesinden bana anlatandır.”

“Kişinin, sevdiği yemeği terk edebilmesi, ağırbaşlılık ve şahsiyet yüksekliğindendir.”

Ahnef bin Kays’a hilm’in ne olduğunu sordular. Cevap olarak “Alçak gönüllü ve sabırlı olmak” buyurdu. Şöyle konuşurdu:

“İnsan hilminden dolayı kendisini beğenir. Ben de içimden aynı şeyleri hissederim. Ancak, ben sabırlıyım.”

“Hilm bana insanlardan daha çok yardımcıdır.”

“İdrar yolundan akıp gelen insan, nasıl kibirli olur, şaşıyorum.”

“Aranızdaki düşük ve bayağı kimselere ikram ediniz, onlara hediyede bulununuz. Çünkü onlar, sizi dünyâda ve âhirette, utanacak duruma düşmekten ve ateşten alıkoymaktadırlar. İnsan, utanılacak ve ateşe düşmeye sebeb olan şeyleri onlarda görerek, bunlardan kendisini korur.”

“Bir sıkıntımı ve başıma gelen bir musîbeti, gözleri görmiyen a’ma birisine şikâyet ettim. Bu durumu ona sitem ettim. Bunun üzerine beni üç defa susturdu. Dedi ki: “Ey Ahnef bin Kays! Başına gelen musîbeti hiçbir kula şikâyet etme. Çünkü, şikâyet ettiğin kişi, bunu söylemekle kendisini üzeceğin bir dost veya kendisini sevindireceğin bir düşmanın olabilir.”

“Aslında ben halîm değilim. Fakat halîm olmaya çalışıyorum.”

Ona, sen artık çok yaşlandın. Oruç seni çok zayıf düşürür, denildiğinde, “Ben onu uzun bir musîbet için hazırlıyorum” buyurmuştur.

“Allahım! Eğer beni bağışlarsan. Sen buna zaten lâyıksın. Eğer azâb edersen ben de buna zaten lâyıkım.”

Ona Ey Ahnef bin Kays! Sen çok yavaşsın denildi. Buyurdu ki: “Fakat üç şeyde acele ediyorum. Namaz vakti geldiğinde, hemen vaktinde kılarım. Cenâzem var ise, zamanında defn ederim. Kızımı dengi isteyince, onunla evlendiririm.”

“Kardeşlik çok ince bir şeydir. Onu korumazsan zarar gelebilir. Dâima kızgınlığın zamanında kendine sahib olarak onu koru ki, sana haksızlık eden gelip, senden özür dilesin. Olan ile yetin. Fazlasını arama. Arkadaşının kusuruna bakma.”

“Hazreti Muâviye ( radıyallahü anh ) Ahnef bin Kays’ı ( radıyallahü anh ) yanına çağırdı. Gelince “Ey Ebü’l-Bahr! Çocuklar hakkında ne dersin? diye sordu. Ahnef bin Kays hazretleri “Onlar gönlümüzün meyveleridir. Onlara her türlü şefkat ve kolaylığı gösteriniz. Onların sevgi dolu hareketlerinden memnun ol. Onlara bir şeyi zorlaştırma. Bu yüzden onları hayatlarından bezdirip, usandırma.” buyurdu.

“Şu üç husûsa tahammül etmek, kardeşlik haklarındandır. Kızdığında, azarlandığında, dil sürçmelerinde.”

1) Vefeyât-ül-a’yan cild-2, sh. 249

2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-2, sh. 93

3) Tehzîb-üt-tehzîb cild-1, sh. 191

4) Metâli-ün-Nücûm cild-2, sh. 150

DEHLEVÎ (SEYYİD MUHAMMED BİN CA’FER) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden. Çerağ-ı Dehlevî Nasîruddîn Mahmûd’un en büyük talebelerinden, halîfelerindendir. İsmi, Muhammed bin Ca’fer’dir. Seyyid olup, Hazreti Hüseyn evlâdındandır. Aslen Mekkelidir. Mekkeli olduğu için Mekkî, Seyyid olduğu için Hüseynî, Çeştiyye yolunun büyüklerinden olduğu için Çeştî ve Dehlî’de yetişip orada vefât ettiği için de Dehlevî nisbetleri ile tanınmış ve daha çok Dehlevî diye meşhûr olmuştur.

Kaynak eserlerde doğum târihine rastlanamayan Seyyid Muhammed Dehlevî, 891 (m. 1486) senesinde Dehlî şehrinde vefât etti. Vefâtında yüz yaşını geçmiş idi. Türbesi orada tanınmaktadır.

Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek âlim olan Dehlevî hazretleri, tasavvuf yolunda da çok üstün derece ve makamların sahibi idi.

Kıymetli eserler te’lîf etmiş olup, ba’zılarının isimleri şöyledir. Bahr-ül-me’ânî (Bu eserinde; tevhîd hakîkatlerinden, tevhîd ehlinin bilgilerinden ve ma’rifet sırlarından bahsetmekte olup, bu kıymetli yazılarını okuyan adetâ kendinden geçmektedir. Bu kitabında, Dekâik-ül-me’ânî ve Hakâik-ül-me’ânî isimlerinde kitaplar yazacağını da bildirmekte ise de, bu kitapları yazıp yazmadığı tesbit edilememiştir). Bundan başka Penç nikât (Beş nükte), Rûhun Beyânı hakkında bir risale ve Bahr-ül-ensâb isimli risaleleri de vardır. Bahr-ul-ensâb’da, Ehl-i beytten daha sonra gelenlerin, ya’nî Seyyid veya Şerîf olanların, Peygamber efendimize kadar olan neseblerini bildirmekte, bu arada kendi baba ve dedelerinin isimlerini de zikretmektedir.

Bahr-ül-me’ânî isimli eserinde buyuruyor ki: “Uzun seneler, zâhirî ilimler üzerine çok çalışıp gayret ettim. Fakat asıl maksaddan gâfil idim. Ne zaman ki, tasavvuf büyüklerinin, hakîkî İslâm âlimlerinin sohbetlerine kavuştum, İşte ondan sonra ilerlemeye başladım. Son otuz senedir bu yolda ilerlemeye gayret ediyorum. Allahü teâlânın ihsânları ile çok şeylere kavuştum. Otuz senedir diğer insanlar gibi konuşmaya tövbe ettim. Söylediğim her kelimenin, âhırete yarar sözler olmasına dikkat ediyorum.”

Yine bu kitapta; ebdâl, evtâd, aktâb, efrâd diye bilinen evliyâullah ve diğer Allah adamlarının sayıları, isimleri, mertebeleri zikrleri, ömürleri, hâlleri ve kısımları gayet açık ve geniş olarak öyle güzel anlatılıyor ki, daha güzel anlatılması düşünülemez. Bunlar hakkında diyor ki: “Hepsi ile ayrı ayrı görüştüm. Herbirinden çok fâideler elde ettim. Hepsinin makamlarını, mertebelerini de müşâhede ettim.

Ey dostum! Bu yüksek zâtların adedi. belli değildir. Sayılan pekçoktur. Bunlar, insanların gözlerinden saklıdırlar. Ancak seçilmiş, üstün kimseler onları görebilir ve anlıyabilir.”

1) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 214

2) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 166

3) Ahbâr-ül-ahyâr sh. 142

DENİZ DENİZCİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZ ERİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZ FİLOSU Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِیَة   

denizcilik,,donanma,devletin gemi kuvveti,deniz kuvvetleri,deniz filosu,bahriye
DENİZ İŞLERİNE VEYA GEMİLERE AİT Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZ KENARINDA VEYA DENİZE YAKIN Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZ KUVVETLERİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِیَة   

denizcilik,,donanma,devletin gemi kuvveti,deniz kuvvetleri,deniz filosu,bahriye
DENİZ MİLİ Kubbe Altı
|

birl. i. Denizde kullanılan uzaklık birimi, 1852 metre, mîl-i bahrî.

DENİZ PERSONELİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
عَنَاصِرُ البَحْرِیَةِ   

bahriye personeli,deniz personeli
DENİZ SEFERLERİ İLE İLGİLİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZCİLİK Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِیَة   

denizcilik,,donanma,devletin gemi kuvveti,deniz kuvvetleri,deniz filosu,bahriye
DENİZCİYE MAHSUS Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZDEN ÇIKAN Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZE AİT Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZEL Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZLE İLGİLİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZLE İLİŞİĞİ OLAN Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENİZSEL Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِی   ç. بَحْرِیُون

bahriyeli,denize ait,,deniz denizci,gemi inşası ile ilgili,denizle ilgili,gemici,denizden çıkan,denizci,denizel,deniz eri,deniz işlerine veya gemilere ait,denizsel,deniz kenarında veya denize yakın,denizle ilişiği olan,denizciye mahsus,deniz seferleri ile ilgili
DENLİ – DENLÜ Kubbe Altı
|

takı. (Eski Türk. teng “ölçü”den deñ+lü > denli) Kadar: “Bu denli soğuk görülmüş şey değil.” Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su / Kim bu denlü tutuşan odlara kılmaz çâre su (Fuzûlî). Bahr-i rahmet katresi yanında cümle yok olur / Her ne denlü çok olursa bizde cürm ile hatâ (Fenâyî). Edip sarf âb-ı rûyun umma lutf erbâb-ı hasedden / Ne denlü âb versen nahl-i huşke meyve-dâr olmaz (Fıtnat Hanım).

DEVÂT Kamus
|
اَلْفُرْضَةُ [el-furdat] (غُرْفَةٌ [gurfet] vezninde) Nehrin kıyısında şol iskele gibi gediğe denir ki ondan su alınır ve hayvân suvarılır; yukâlu: اِسْتَقَوْا مِنْ فُرْضَةِ النَۀْرِ وَۀِیَ ثُلْمَةٌ یُسْتَقَی مِنْۀَا Ve
فُرْضَةُ الْبَحْرِ [furdatul-bahr] Denizde gemi yattığı yere denir ki liman tabîr olunur; yukâlu: إِسْتَقَرَتِ السَفِینَةُ فِی فُرْضَةِ الْبَحْرِ وَۀِیَ مَحَطُ السُفُنِ Ve
فُرْضَةُ الدَوَاةِ [furdatud-devât] Yazı yazacak divitin lika ve mürekkeb konduğu mahalle denir ki hokkasının içerisidir; yukâlu: فُرْضَةُ الدَوَاةِ ضَیِقَةٌ أَیْ مَحَلُ نِقْسِۀِ Ve
فُرْضَةُ الْبَابِ [furdatul-bâb] Kapının zıvanası girecek delikten ibârettir; tekûlu: وَسِعْ فُرْضَةَ الْبَابِ أَیْ نَجْرَانَۀُ Ve
فُرْضَةُ [Furdat] Bahreyn türâbında Benû Âmire mahsûs bir karye adıdır. Ve Furât kenârında bir mevzidir.
DEVLETİN GEMİ KUVVETİ Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِیَة   

denizcilik,,donanma,devletin gemi kuvveti,deniz kuvvetleri,deniz filosu,bahriye
DEVRİYYE BELAGAT VE EDEBİ SANATLAR
|
(دوریۀ) Tasavvufta yaratılışı merhale merhale düşünen devir nazariyesini anlatan şiir.
DEVRİYE
1.
Halik'ımnı izler min tün kün cihan içinde
Tört yanımdan yol indi kevn ü mekân içinde
2.
Törtdin yetege gittim tokuznı güzer ittim
Ondın ikige kildim cerh-i keyvân içinde
3.
Üç yüz altmış su kiçtim tört yüz kırk tört tağ aştım
Vahdet şarabın içtim tüştüm meydân içinde
4.
Çünki tüştüm meydânga meydânı tola kördüm
Yüz ming ârifni kördüm güherni kân içinde
5.
Gavvâs bahrıga kirdim vücûd şehrini kizdim
Dürni sadefte kördüm güherni kân içinde
6.
Arş u Kürsini kördüm Levh ü Kalem'ni kördüm
Vücud şehrini kizdim aydım bu can içinde
7.
Cannı kördüm cânânda ışknı kördüm meydanda
Âşıklarınıng meydânı cümle bustan içinde
8.
İrni kördüm irgeştim istedügümni sordum
Barçası sinde didi kaldım hayrân içinde
9.
Hayrân boluban kaldım bî-hûş boluban taldım
Özümni derdge saldım taptım dermân içinde
10.
Miskin Hâce Ahmed canı hem güherdür hem kânı
Cümle anıng mekânı ol lâ-mekân içinde
(Hoca Ahmed Yesevî)

DEVRİYE
Anâsır gömleğin giymezden evvel
Âzâde başıma hünkâr idim ben
Yemekten içmekten münezzeh idim
Manzar-ı Mevlâ'da envâr idim ben

Halk olmazdan evvel mülk-i melekût
Kimse kılmaz iken Mevlâ'ya sücûd
Arş u Kürs, Levh, Kalem olmazdan mevcût
İnd-i manevîde hem var idim ben

Ezel bî-dert idim bir Dertli oldum
Makam makam gezdim cihâna geldim
Kendimi ahsenü takvimde buldum
Hak ile vâkıf-ı esrar idim ben
DİL Kubbe Altı
|

(ﺩﻝ) i. (Fars. dil) Gönül, yürek: Dil-i bî-sûza rağbet etmez uşşâk / Belî olmaz tehî gencîneden bahs (Vecîhî). Oldum garîk-i bahr-ı hatâ ey dil el-aman (Fıtnat Hanım). Dil benim dîde benim aşk benim / Neden ağır geliyor ağlayışım ağyâra (Muallim Nâci).
ѻ Dil bağlamak: Gönül vermek, âşık olmak: Râyete meyl ederiz kāmet-i dil-cû yerine / Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine (Gāzi Giray). Dil hânesi: Gönül evi, gönül: Gözden nihân olsa hüsn ü cemâlin / Muhabbetin çıkmaz dil hânesinden (Erzurumlu Emrah).
● Dil-âgâh (ﺩﻝ ﺁﮔﺎﻩ) birl. sıf. (Fars. āgāh “uyanık” ile) Gönlü uyanık, kalp gözü açık, anlayışlı, basîretli.
● Dil-ârâ Bk. DİLÂRÂ
● Dil-âram (ﺩﻝ ﺁﺭﺍﻡ) birl. sıf. (Fars. ārām “dinlendiren” ile) Gönüle rahatlık veren, gönlü dinlendiren: Sözler bulayım ben sana sözler ki dil-âram (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-âsûde (ﺩﻝ ﺁﺳﻮﺩﻩ) birl. sıf. (Fars. āsūde “rahat, dinlenmiş” ile) Gönlü rahat, huzurlu: Benim şebâb-ı dil-âsûdemi eder tehyiç (Hüseyin Sîret).
● Dil-âşub (ﺩﻝ ﺁﺷﻮﺏ) birl. sıf. (Fars. āşūb “fesâda düşüren” ile) Gönlü altüst eden, gönlü karıştıran: O tatlı dudaklar, o dil-âşub kulaklar (Ahmed Vefik Paşa). Bir fikr-i dil-âşub, bir yâr-i nâzenin gibi âgūş-ı hayâline girmekte istiğnâlar eder (Sâmipaşazâde Sezâî). Yumunca çeşm-i dil-âşûbunu o mihr-i bahâ (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-âver Bk. DİLÂVER
● Dil-âviz (ﺩﻝ ﺁﻭﻳﺰ) birl. sıf. (Fars. āvіz “asılan” ile) Gönlü çeken, gönlü kendine cezbeden (güzel): Bir çeng-i dil-âvîz-i müzehheb (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-âzad (ﺩﻝ ﺁﺯﺍﺩ) birl. sıf. (Fars. āzād “hür, serbest” ile) Gönlü rahat ve serbest.
● Dil-âzar (ﺩﻝ ﺁﺯﺍﺭ) birl. sıf. (Fars. āzār “inciten” ile) Kalp kırıcı, gönül incitici: Ne dedik sana ne ettik ey dil-âzâr / Ki bu resme bizi eylersin âzâr (Câfer Çelebi).
● Dil-âzürde (ﺩﻝ ﺁﺯﺭﺩﻩ) birl. sıf. (Fars. āzurde “incinmiş” ile) Kalbi kırılmış, gönlü incinmiş olan.
● Dil-baz Bk. DİLBAZ
● Dil-bend (ﺩﻟﺒﻨﺪ) birl. sıf. (Fars. bend “bağlayan” ile) Gönül bağlayan.
● Dil-ber Bk. DİLBER
● Dil-beste (ﺩﻟﺒﺴﺘﻪ) birl. sıf. (Fars. beste “bağlamış” ile) Gönül bağlamış, gönlünü vermiş, âşık: Dil-beste olma âleme sultân isen dahi (Ziyâ Paşa’dan). Nedir ki sehvine dil-bestedir belâgatlar (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-cû (-cuy) ( ﺩﻟﺠﻮﻯﺩﻟﺠﻮ) birl. sıf. (Fars. cūy > “arayan” ile) Gönül çeken: Kim bakar nahl-i güle kāmet-i dil-cû var iken (Fıtnat Hanım). Eğdin kāmetini ey kemân-ebrû / El-aman elinden dilber-i dil-cû (Erzurumlu Emrah).
● Dil-dâde Bk. DİLDÂDE
● Dil-dar Bk. DİLDAR
● Dil-duz (ﺩﻟﺪﻭﺯ) birl. sıf. (Fars. dūz “diken, delen” ile) Gönül delen, gönüle acı ve elem veren: Her dem yürekte tîr-i dil-dûzu neylerem ben (Kadı Burhâneddin). Gayr çeşminden bulur her dem nigâh-ı merhamet / Ben ne kıldım kim nasîbim nâveg-i dil-dûz olur (Fuzûlî).
● Dil-efgâr (-figâr, -fikâr) ( ﺩﻟﻔﻜﺎﺭ ﺩﻟﻔﮕﺎﺭﺩﻝ ﺍﻓﮕﺎﺭ) birl. sıf. (efgār > figār ve fikār “yaralı” ile) Gönlü yaralı: Çü cümle nâledir mu’tâdı uşşâk-ı dil-figârın (Fıtnat Hanım). Ne halktan incinelim biz ne halkı incitelim / Ne dil-figârımız olsun ne dil-figâr olalım (Üsküdarlı Sâlim). Bir vâlide-i müşfika ile bir âşıka-i dil-figâr, sabâha kadar (…) hastanın ayağı ucunda iki melekü’r-rahme gibi ağlaştılar (Nâmık Kemal).
● Dil-efgen (-efken) ( ﺩﻝ ﺍﻓﮕﻦﺩﻝ ﺍﻓﻜﻦ) birl. sıf. (Fars. efgen efken “yıkan” ile) Gönül yıkıcı: Bilmiş ol eyledin efkende-ser ey dil-efgen (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-efruz Bk. DİLEFRUZ
● Dil-firib (ﺩﻟﻔﺮﻳﺐ) birl. sıf. (Fars. firіb “aldatan” ile) Gönül aldatan, gönül avutan, câzibeli: Dalgın gözleriyle Nerîman’ın hayâl-i dil-firîbini tâkibe uğraşırken oda kapısının arkasında bir patırdı işitti (Hüseyin R. Gürpınar). Gördüm o dil-firîb güzellikte ben seni (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-figâr – Dil-fikâr Bk. Dil-efgâr.
● Dil-füruz (ﺩﻟﻔﺮﻭﺯ) birl. sıf. (Fars. furūz “aydınlatan” ile) Gönül aydınlatan, gönüle ferahlık veren. Bk. DİLEFRUZ
● Dil-gir Bk. DİLGİR
● Dil-güdaz (ﺩﻟﮕﺪﺍﺯ) birl. sıf. (Fars. gudāz “eriten” ile) İnsanın gönlünü eriten, gönlün dayanamayacağı kadar elem veren.
● Dil-güşte Bk. Dil-mürde.
● Dil-hah (ﺩﻟﺨﻮﺍﻩ) birl. sıf. (Fars. ẖāh > ḫāh “isteyen” ile) Gönlün arzu ettiği, gönlün istediği, arzu edilen: Bâlâ-yı serîr-i saltanatta / Dil-hâhı kadar ede ikāmet (Nâbî). Şân-ı Osmânî’yi dil-hâh üzre i’lâ etmedin (Muallim Nâci). Bir gāye-i maksûda şitâb eyleyen âdem / Tutmuşsa bidâyette eğer azmini muhkem / Er geç bulacak sa’y ile dil-hâhını elbet (Mehmet Âkif).
● Dil-harab (ﺩﻟﺨﺮﺍﺏ) birl. sıf. (Ar. ḫarāb “yıkık” ile) Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış: Bir kuş uzakta muhteriz, âvâre, dil-harâb / Bir kuş eder figan (Tevfik Fikret).
● Dil-haste (ﺩﻟﺨﺴﺘﻪ) birl. sıf. (Fars. ḫaste “yaralı” ile) Gönlü yaralı, gönül hastası, âşık: Dil-hastelerin bilmedi sıhhat neye derler / Dârû-yı inâyetle ifâkat neye derler (Koca Râgıb Paşa). Dil-haste-i mahabbete kâr eylemez ilâc (Fıtnat Hanım).
● Dil-hıraş (ﺩﻟﺨﺮﺍﺵ) birl. sıf. (Fars. ḫiraş “tırmalayan” ile) Gönül parçalayan, çok acıklı, iç paralayıcı: Bizans harâbelerinin burç ve bârûsundan gāyet dil-hıraş, gāyet çirkin, kahkahaya benzer bir ses geldi (Sâmipaşazâde Sezâî).
● Dil-hun Bk. DİLHUN
● Dil-keş Bk. DİLKEŞ
● Dil-küşâ (-güşâ) (ﺩﻟﻜﺸﺎ) birl. sıf. (Fars. kuşā < guşā="">“açan” ile) Gönüle ferahlık veren, iç açıcı, ferahlatıcı: Sunûf-ı kudsiyân-ı arşa cevlân-gâh olur Hikmet / O rütbe dil-küşâdır sâha-i meydân-ı istiğnâ (Hersekli Ârif Hikmet). Yoktur daha dil-küşâ tesellî / Bir mâder önünde ağlamaktan (Cenap Şahâbeddin’den).
● Dil-mürde (-küşte – -güşte) ( ﺩﻟﮕﺸﺘﻪ ﺩﻟﻜﺸﺘﻪﺩﻟﻤﺮﺩﻩ) birl. sıf. (Fars. murde “ölmüş” kuşte – guşte “öldürülmüş” ile) Gönlü ölü, duygusuz: Nice bîkeslere her lahza lutfu olmada yâver / Nice dil-mürde-i nâ-kâmı cûdu kılmada ihyâ (Nedim). Nice dil-mürdeyi Mesîh-âsâ / Eyledin bir nefes ile ihyâ (Fıtnat Hanım).
● Dil-nüvaz (-nevaz) (ﺩﻟﻨﻮﺍﺯ) birl. sıf. (Fars. nevāz > nuvāz “okşayan” ile) Gönül okşayan, hoş, latif: Nice şikâyet edelim ol büt-i dil-nüvâzdan (Şeyhülislâm Yahyâ). O dem tabîatı bir samt-ı dil-nüvâz uyutur (Hüseyin Sîret). Bir nazm-ı dil-nüvaz sûretinde titrek dudaklarından dökülen bu sözler sanki huzzârı bir dâire-i cezbe içine almış idi (Hâlit Z. Uşaklıgil).
● Dil-nişin Bk. DİLNİŞİN
● Dil-pesend Bk. DİLPESEND
● Dil-pezir (ﺩﻟﭙﺬﻳﺮ) birl. sıf. (Fars. peẕіr “kabul eden” ile) Gönlün kabul edeceği, beğenilen, makbul: “Eş’âr-ı dil-pezir: Beğenilen, makbul şiirler.” Dâğ-ı aşkın derdi zevk-i saltanat tek dil-pezîr / Hâk-i kûyun seyri feth-i heft-kişver tek lezîz (Fuzûlî). Nukūş-ı dil-pezîr-i hurde-kârın görse reşkinden / Hacâletle şikest eylerdi bî-şek hâmesin Bihzâd (Fıtnat Hanım).
● Dil-riş (ﺩﻟﺮﻳﺶ) birl. sıf. (Fars. rіş “yara” ile) Gönlü yaralı, kederli: Şâh-ı cihân olsa da dervîştir / Câriha-i aşk ile dil-rîştir (Hersekli Ârif Hikmet). Bir zâhid-i âvâre bizim dervîş-i dil-rîşe sormuş: “Yâhu, okunan ezan mı idi?” (Ahmet Râsim).
● Dil-saz (ﺩﻟﺴﺎﺯ) birl. sıf. (Fars. sāz “yapan” ile) Yumuşak muâmele eden, gönül yapan.
● Dil-sir (ﺩﻟﺴﻴﺮ) birl. sıf. (Fars. sіr “tok, doymuş” ile) Gönlü gözü tok: İltifâtınla beni kıl dil-sîr / Sana ben işte esîr oldum esîr (İsmâil Safâ). Lokma-i nân-ı huşk ile dil-sîri / Yeter iknâa bir çanak ayran (Abdülhak Hâmit).
● Dil-sitan (ﺩﻟﺴﺘﺎﻥ) birl. sıf. (Fars. sitān “alan” ile) Gönlü alan, gönlü kendine bağlayan: Sevdim seni dil-sitânım oldun (Muallim Nâci). Ne demler geçti bak hâlâ o tıfl-ı dil-sitansın sen (Tevfik Fikret).
● Dil-suhte (ﺩﻟﺴﻮﺧﺘﻪ) birl. sıf. (Fars. sūḫte “yanmış” ile) Yüreği yanık, kederli: Pervâne iken şem’ine cânıyle Nazîmâ / Dil-suhte-i sersem der idin şimdi ne dersin (Nazîm). Biz bülbül-i dil-suhte-i aşk u hevâyız / Pervâne-i âteş-gede-i bâğ-ı vefâyız (Leskofçalı Gālib).
● Dil-suz (ﺩﻟﺴﻮﺯ) birl. sıf. (Fars. sūz “yakan” ile) Yürek yakan, çok ıztırap veren: Dâğ-ı dil-sûz-ı firâkın oldu gün günden füzun / Nûr-ı mâh efzûn olur hurşîdden oldukça dûr (Fuzûlî). Yâ Rab bu ne ıztırâr-ı dil-sûz / Duymaz mı bunu o yâr-ı dil-sûz (Abdülhak Hâmit). Bir sükûnet-i müessire en şiddetli girye-i elemden dil-suzdur (Sâmipaşazâde Sezâî).
● Dil-şad Bk. DİLŞAD
● Dil-şikâf (ﺩﻟﺸﻜﺎﻒ) birl. sıf. (Fars. şikāf “delen” ile) Yürek delen, dokunaklı, acıklı.
● Dil-şikâr (ﺩﻟﺸﻜﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. şikār “avlayan” ile) Gönül avlayan: Tevlîd eder o lânede eş’âr-ı dil-şikâr (Tevfik Fikret’ten).
● Dil-şiken (ﺩﻟﺸﻜﻦ) birl. sıf. (Fars. şiken “kıran” ile) Gönül kırıcı: Gönlüm en âlî vefâ-kirdâr iken / Bilmedin ettin harâb ey dil-şiken (Muallim Nâci). Rûhundaki harâreti sitemkâr ve dil-şiken kelimelerle dışarı döker (Cenap Şahâbeddin).
● Dil-şikeste (ﺩﻟﺸﻜﺴﺘﻪ) birl. sıf. (Fars. şikeste “kırılmış” ile) Gönlü kırık, hüzünlü, üzgün: Lâkin zavallıyı mâdâme’l-ömr dil-şikeste bırakmamak için… (Hüseyin R. Gürpınar).
● Dil-şüde (ﺩﻟﺸﺪﻩ) birl. sıf. (Fars. şude “gitmiş” ile) Gönlü gitmiş, gönlünü kaptırmış; vurgun: Âşık-ı dil-şüdeye hâbda vuslat görünür (Koca Râgıb Paşa). Ben gizlice ol şûhuna bu gün erdim / Gavgāsını çeksinler her dil-şüde ferdâ (Esrar Dede). Sorar mı dil-şüde-i bî-karârımı heyhât / Cevâb alır mıyım etsem suâl sevdiğime (İsmâil Safâ).
● Dil-teng (ﺩﻟﺘﻨﮓ) birl. sıf. (Fars. teng “dar” ile) Gönlü daralmış, kederli, içi sıkkın, sıkıntılı: Ben hasteyi bârîk eden ol mû-miyandır / Ben bülbülü dil-teng eden ol gonca-dehandır (Mesîhî). Dil-tengdir erbâb-ı zeban kanda olursa (Nâilî). Kimseyi dil-teng-i âzâr etme sultanlık budur / Kalb-i mûru tahtgâh eyle Süleymanlık budur (Nazîm’den).
● Dil-tengî (ﺩﻟﺘﻨﮕﻰ) birl. i. (Fars. mastariyet eki ile) Gönül darlığı, iç sıkıntısı: Dil-tengî-i hasret mutlak beni dikkatsiz eder (Tevfik Fikret).
● Dil-teşne (ﺩﻟﺘﺸﻨﻪ) birl. sıf. (Fars. teşne “susamış” ile) “Gönlü susamış” Çok istekli.
● Dil-zinde (ﺩﻟﺰﻧﺪﻩ) birl. sıf. (Fars. zinde “diri, canlı” ile) Gönlü uyanık, ârif: Feyzinin dil-zindesi Hızr u Mesîh-i câvidan (Esrar Dede).

DİMYÂT Kamus
|
دِمْیَاطُ [Dimyât] (جِرْیَالٌ [ciryâl] vezninde) Mısır ülkesinde belde-i marûfedir. Şârih der ki Dimyât, Süryânîdir, aslı muceme iledir, kudret-i rabbâniyye manâsınadır, gûyâ ki mecmaul-bahreyn kudretine işârettir. Alâ-kavlin Dimyât b. Eşmes b. Misrâyîm binâ ve ismiyle müsemmâ olmuştur.
DONANMA Arapça Türkçe Sözlük (tevakku)
|
بَحْرِیَة   

denizcilik,,donanma,devletin gemi kuvveti,deniz kuvvetleri,deniz filosu,bahriye
DUBEYRET Kamus
|
دُبَیْرَةُ [Dubeyret] (جُۀَیْنَةُ [cuheynet] vezninde) Bahreyn kazâsında bir karye adıdır.
DUHAS Kamus
|
اَلدُخَسُ [ed-duhas] (صُرَدٌ [surad] vezninde) تُخَسٌ [tuhas] manâsınadır ki dülfîn dedikleri dâbbe-i bahriyyedir.
DULDALANMAK Kubbe Altı
|

dönüşlü f. (<>) E. T. Türk. ve halk ağzı. Sığınmak, ilticâ etmek: Sâhil-i bahrda birer kayanın arkasında duldalanırken… (Evliyâ Çelebi’den).

DUNYÂ Kamus
|
بَیْنُونَةُ [Beynûnet] Bahreyn kazâsında bir karyedir. Ve
بَیْنُونَةُ الدُنْیَا [Beynûnetud-Dunyâ] ve
بَیْنُونَةُ الْقُصْوَى [Beynûnetul-Kusvâ] Benî Sad şıkkında iki karyedir.
DÛR Kubbe Altı
|

(ﺩﻭﺭ) sıf. (Fars. dūr) Uzak: Dediler Rıdvân’a durma dûr (Süleyman Çelebi). Hey nice yatarsın dûr olma şu safâdan dur / Bahr-i keremi boldur yalvar güzel Allâh’a (Niyâzî-i Mısrî). Geceleri yüz yastığını ıslatan o tahassür göz yaşları Talat Hanım’ın nazar-ı me’yûsânesinden dûr kalmıyor, zavallı kadın hepsini görüyor (Hüseyin R. Gürpınar).
ѻ Dûr etmek (eylemek): Uzaklaştırmak: Dûr etmek için uyûnu ferden / Mehcûr edecek sizi zaferden (Abdülhak Hâmit). Dûr eyledi dest-i şefkatinden (Cenap Şahâbeddin). Dûr olmak: Uzaklaşmak: Ne dûr oldu serden derd ile mihnet / Ne buldun kimseden mihr ü mahabbet / Edersin her denî nâdâna rağbet / Bize yâr olmadın gittin ey felek (Gevherî’den). Gönül mest-i müdâm-ı câm-ı aşkındır ki dûr olmaz / Hayâl-i neşve-i sahbâ-yı aşkın bezm-gâhından (Fıtnat Hanım).
● Dûr-â-dur Bk. DÛRÂDUR
● Dûr-baş Bk. DURBAŞ
● Dûr-bin Bk. DURBİN
● Dûr-endiş Bk. DÛRENDİŞ
● Dûr u diraz (ﺩﻭﺭ ﻭ ﺩﺭﺍﺯ) birl. sıf. (Fars. u “ve”, dirāz “uzun” ile) Uzun uzadıya: İşte efendim, meseleyi dûr u diraz zâtıâlîlerine îzah ettim (Yâkup K. Karaosmanoğlu).

DURDÛR Kamus
|
اَلدُرْدُورُ [ed-durdûr] (عُصْفُورٌ [usfûr] vezninde) Deryânın vasatında suyu cûş ve galeyân üzere olan yere denir ki Fârisî ve Türkîde gird-âb ve küçüğüne kanal tabîr olunur; çevrinti olmakla oraya düşen gemi halâs olmaz; yukâlu: وَقَعَتِ السَفِینَةُ فِی الدُرْدُورِ وَۀُوَ مَوْضِعُ وَسَطِ الْبَحْرِ یَجِیشُ مَاؤُۀُ Kâle fil-Esâs قَلَمَا تَسْلَمُ سَفِینَةٌ وَقَعَتْ فِیۀِ Ve
دُرْدُورٌ [Durdûr] Sâhil-i Bahr-i Umânda bir dar boğazın adıdır ki hatar-nâktır, öylesi yere فَمُ الْأَسَدِ [femul-esed] dahi derler.
DÜĞÜN ÇİÇEĞİGİLLER Kubbe Altı
|

birl. i. Birçok türü süs bitkisi olarak yetiştirilen, çoğu zehirli, düğün çiçeği, basur otu, çöpleme, filbahri gibi bir veya çok yıllık otsu bitkileri içine alan, iki çenekli bitki familyası. Ranunculaceae.

DÜR Kubbe Altı
|

(ﺩﺭ) i. (Ar. durr) İnci: “Dürr-i giran-bahâ: Çok değerli iri inci.” Ol sadeften doğdu ol dür dânesi (Süleyman Çelebi). Kemâl-i devlet istersen oku âyât-ı Kur’ân’ı / Ki her harfin içinde var Niyâzî bin dürr-i yektâ (Niyâzî-i Mısrî). Sakın nev-devletân-ı asrdan himmet hayâl etme / Abestir dür ümîdin eylemek bahr-i musavverden (Fıtnat Hanım).
ѻ Dürr-i ıstıfâ:
1. Seçkin inci.
2. mec. Hz. Muhammed. Dürr-i nâb: Parlak, beyaz, hâlis inci: Döner bu sâhil-i nîlîye gölgeden kuşlar / Ağızlarında güneşten birer kızıl dürr-i nâb (Ahmet Hâşim). Dürr-i nâ-süfte:
1. Delinmemiş inci.
2. mec. Bâkire, kız oğlan kız. Dürr-i sedef-nişin: Sedefinden çıkmamış inci. Dürr-i meknun: Saklı, henüz ortaya çıkmamış çok değerli inci: Dürr-i meknun bahr ka’rından olur (Ahmedî). Çün dürcden aldı dürr-i meknun / Mektûbu okudu bildi mazmun (Fuzûlî). Bak Gevherî mecnun oldu / Dürr-i meknun söyler şimdi (Gevherî). Dürr-i semin: Çok değerli, pahalı inci: Şöyle sözde nazm edem dürr-i semin / K’anı gerden-bend edeler hûr-i în (Ahmedî). Nazar-ı pâdişâh-ı rûy-ı zemin / Sengi eyler netîce dürr-i semin (…). Dürr-i şehvar: Pâdişahlara lâyık iri inci: Fakat bir eksiği vardı bu dürr-i şehvârın (Cenap Şahâbeddin). Dürr-i yektâ: Benzeri olmayan tek inci. Dürr-i yetim:
1. Bir sedefte tek başına meydana gelen büyük ve iri, çok makbul inci.
2. mec. (Âilesinin tek çocuğu olduğu ve yetim olarak doğduğu için) Hz. Muhammed.
● Dür-efşan (-feşan) ( ﺩﺭﻓﺸﺎﻥﺩﺭﺃﻓﺸﺎﻥ) birl. sıf. (Fars. efşān > feşān “saçan, serpen” ile) İnci saçan, inci gibi değerli şeyler söyleyen: Olsak aceb mi sözde dür-efşanlık ile yâd / Deryâ-yı aşk cevherine âşinâlarız (Zâtî).
● Dür-paş (ﺩﺭﭘﺎﺵ) birl. sıf. (Fars. pāş “saçan” ile) İnci saçan: Hûn-âbe-i derd olmasa yaşımda / Kalmazdı safâ bu çeşm-i dür-pâşımda (Azmîzâde Hâletî).
● Dürrat (ﺩﺭﺍﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Büyük inci tâneleri.
● Dürrî (ﺩﺭﻯ) sıf. (nispet eki ile) İnci gibi parlak: “Kevkeb-i dürrî: Parlak yıldız.”
● Dürriyye (ﺩﺭﻳﻪ) sıf. Dürrî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan ve kadın ismi olarak kullanılan aynı anlamdaki müennes şekli.

DÜŞ Kubbe Altı
|

i. (Eski Türk. tūş “karşı” E. T. Türk. tuş > duş > düş “rastlama”) “Uğrama, tutulma, müptelâ olma; rastlama tesâdüf etme” anlamlarına gelen kelime özellikle aşağıdaki şekillerde kullanılmıştır:
ѻ Düş etmek (eylemek):
1. Uğratmak, müptelâ kılmak, dûçar etmek: Kıl hazer alma sakın âşık-ı zârın âhın / Seni bir şûh-ı sitemkâra felek düş eyler (Fıtnat Hanım). Aşktır âlemleri gavgālara düş eyleyen / Hûn-ı uşşâk döküp deryâyı pür-cûş eyleyen (Esrar Dede). Bir hasm-ı bî-mürüvvete düş etti kim beni / Kalb-i haşîni bilmez idi rahm u şefkati (Ziyâ Paşa).
2. Karşı karşıya getirmek, tesâdüf ettirmek: Çün mihr ü kamer sîne vü ruhsâr küşûde / Düş etmesin ol şûhu Hudâ çeşm-i hasûde (Nedim). Düş gelmek: Rastgelmek, tesâdüf etmek: Onun gözü senin gözüne düş gelmiş, senin gözün karalığı ona eser eylemiş (Tezkiretü’l-Evliyâ Terc. – T.S.). Düş olmak:
1. Müptelâ olmak, giriftar olmak: Derdi olmayanlar derde düş olmaz (Pir Sultan Abdal). Vech-i yâra düş olan âlemde seyrân istemez / Cânını cânâna teslîm eyleyen cân istemez (Şeyh İbrâhim Efendi).
2. Tesâdüf etmek, rastlamak, erişmek, nâil olmak: Göbeli’de bir dilbere düş oldum / Aklım şaştı kaygılara eş oldum (Karacaoğlan). Kaldı sevdâ-yı cemâl-i yâr ile dil nâ-bedîd / Bahr-i bî-pâyâna düş oldum ki sâhil nâ-bedîd (Hersekli Ârif Hikmet). Sad hayf o sayd olunmayan âhûya düş olup / Bir kerre neşve-yâb-ı murâd olmadın gönül (Yahyâ Kemal).

EBÂN B. SAÎD İsam
|
أبان بن سعید Hz. Peygamber’in Bahreyn valisi, sahâbî.
EL-EBHAR Vankulu
|
اَلْأَبْحَرُ [el-ebhar] (hemzenin fethi ve bânın sükûnu ve hânın zammıyla) بَحْرٌ [bahr]in cemidir, denizler manâsına.
EBTER Kamus
|
اَلْأَبْتَرُ [el-ebter] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Kuyruğu kesilmiş erkek hayvâna denir; yukâlu: جَحْشٌ أَبْتَرُ أَیْ مَقْطُوعُ الذَنَبِ Müennesinde بَتْرَاءُ [betrâ] ve ceminde بُتْرٌ [butr] denir, حُمْرٌ [humr] vezninde; yukâlu: مَا ۀُمْ إِلاَ كَالْحُمْرِ الْبُتْرِ Ve
أَبْتَرُ [ebter] Bir nev habîs yılanın ismidir. Şârihin beyânına göre kuyruğu küçük olur. Ve
أَبْتَرُ [ebter] Fenn-i arûzda müsemmen olan bahr-i mütekâribin dördüncü beytine ve müseddes olanının ikinci beytine ıtlâk olunur ki onlarda بَتْرٌ [betr] illeti cârîdir.
EL-EBTER Kamus
|
اَلْأَبْتَرُ [el-ebter] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Kuyruğu kesilmiş erkek hayvâna denir; yukâlu: جَحْشٌ أَبْتَرُ أَیْ مَقْطُوعُ الذَنَبِ Müennesinde بَتْرَاءُ [betrâ] ve ceminde بُتْرٌ [butr] denir, حُمْرٌ [humr] vezninde; yukâlu: مَا ۀُمْ إِلاَ كَالْحُمْرِ الْبُتْرِ Ve
أَبْتَرُ [ebter] Bir nev habîs yılanın ismidir. Şârihin beyânına göre kuyruğu küçük olur. Ve
أَبْتَرُ [ebter] Fenn-i arûzda müsemmen olan bahr-i mütekâribin dördüncü beytine ve müseddes olanının ikinci beytine ıtlâk olunur ki onlarda بَتْرٌ [betr] illeti cârîdir.
EBÛ HAYYÂN www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, kırâat, hadîs, târih ve lügat âlimi. İsmi, Muhammed bin Yûsuf bin Ali bin Hayyân el-Gırnâtî el-Ceyyânî el-Endülüsî’dir. Künyesi Ebû Hayyân olup, lakabı Esîrüddîn’dir. Künyesi ile meşhûr oldu. 654 (m. 1256) senesi Şevval ayında, Gırnata’ya bağlı Matahşâraş denilen yerde doğdu. 745 (m. 1344) senesinde Kâhire’de vefât etti. Kâhire’nin dışında bulunan Sâfiyye kabristanına defnedildi.

Ebû Hayyân, Gırnata’da büyüdü. Burada; kırâat, nahiv ve lügat ilimlerini okudu. Gırnata’da; Ebû Ca’fer bin Zübeyr, Ebû Ca’fer bin Beşîr, Ebû Ca’fer bin Tabbâ’, Ebû Ali bin Ebi’l-Ahmer, Ebû Hasen bin Sâig ve birçok âlimden ilim öğrendi. İlim öğrenmek için Mâleka, Mirye, Cezîre, Hadrâ, Cebel-ül-feth, Sebte, Becâye, Tunus, İskenderiyye, Mekke ve daha başka yerlere gitti. Mâleka’da; Ebû Ali bin Ebi’l-Ahves, Hatîb Abdülhak bin Ali, Ebû Abdullah Muhammed bin Abbâs Kurtubî’den, Becâye’de; Ebû Abdullah Muhammed bin Sâlih Kenânî’den, Tunus’ta; Ebû Muhammed Abdullah bin Hâru, Ebû Ya’kûb Yûsuf bin İbrâhim’den, İskenderiyye’de; Abdülvehhâb bin Hasen bin Furât ve Ali Abdülbasîr İsmâil bin Abdullah Müleycî, İbn-i Hatîb Mızze, Behâüddîn bin Nahhâs, Gâzî Hâlâvî’den, Mekke’de; Ebû Hasen Ali bin Sâlih Hüseynî, Yûsuf bin İshâk Taberî’den hadîs-i şerîf dinledi ve ilim öğrendi. Ebû Hayyân, kırâat ilmini Ebû Ca’fer bin Tabbâ’dan, nahiv ilmini; Ebû Hasen Übbezî, Ebû Ca’fer bin Zübeyr, İbn-i Ebî Ahves Radıyy ve İbn-i Sâig’den öğrendi. Ayrıca Ebû Hüseyn bin Rebî’, Şâtıbî, Kutbüddîn Kastalânî, İzzüddîn Harranî, Vedh bin Burhan, İbn-ül-Enmâtî, Muhammed bin Abdullah bin Elben’in derslerini de dinledi. Doğuda ve batıda birçok âlim ona icâzet (diploma) verdi. Bunlardan ba’zıları şunlardır: Şerefüddîn Dimyatî, Takıyyüddîn İbni Dakîk-ül-Iyd, Takıyyüddîn İbni Rezzîn, Ebü’l-Yemen bin Asâkir. Kendisi şöyle demektedir: “İlim aldığım hocalarımın sayısı dörtyüzellidir. İcâzet aldıklarımın sayısı da pek çoktur.”

Ebû Hayyân; nahiv, tefsîr, kırâat, edebiyat, târih ilimlerinde yüksek derecelere kavuştu, İlimlerdeki yüksek derecesi her tarafa yayıldı, ilimdeki yüksekliğinde asrının âlimleri ittifâk etmiştir. Sözünde ve yaptığı nakillerde güvenilen, i’timâd edilen ve araştırıcı bir âlim idi. Âlimler, talebeler ve insanlar ondan çok istifâde ettiler. Kendisinden; Takıyyüddîn Sübkî, Tâcüddîn Sübkî, Behâüddîn Ebî Hâmid Ahmed, Cemâlüddîn Esnevî, İbn-i Kâsım, İbn-i Akil, Semin, İbn-i Mektûm, es-Seffâkusî, Nâzır-ül-Ceyş ve daha birçok âlim hadîs-i şerîf dinleyip, ilim öğrendi. O, büyük âlim İbn-i Mâlik’in kitaplarını okumavı teşvik ederdi.

Talebelerine, İbn-i Mâlik’in eserlerinin kapalı taraflarını açıklardı, ömrünün çoğunu ders okutmak ve eser yazmakla geçiren Ebû Hayyân, Tûlûn, Mensûriyye, Hâkimi ve Akmer câmilerinde ilim öğretti ve Mensûriyye Medresesi’nde hadîs kürsüsü müderrisliği yaptı.

Tâcüddîn Sübkî onun hakkında: “Hocalarımızın ve arkadaşlarımızın çoğu Ebû Hayyân’dan ilim öğrendi. Babam Takıyyüddîn Sübkî de ondan ilim öğrenenler arasındadır. Babam ona çok hürmet ederdi. Eserlerinde ondan birçok nakiller yapmıştır. Bizi, sultan tekrar Şam’a gönderince, babam sultandan benim için birkaç gün izin aldı. Bu süre içerisinde, Ebû Hayyân’ın yanında okuduğum kitabı tamamladım. Babam bana: “Oğlum! Bu senin için bir ganîmettir. Belki bir dahaki gelişimizde Ebû Hayyân’ı bulamıyacaksın” dedi. Nitekim dediği gibi oldu” demektedir.

Meşhûr âlimlerden Safdî ise onun hakkında şöyle demektedir: “Ebû Hayyân, ya ders dinler, ya bir ilmî mes’ele ile meşgûl olur, ya birşeyler yazar veya bir kitabı mütâlâa ederdi. Onun bunlardan başka birşey ile meşgûl olduğunu görmedim. O, zekî talebelere iltifât eder, onları sever ve methederdi. Onun pekçok şiirleri vardır. Yaptığı nakillere güvenilirdi. Lügat ilmini gayet iyi bilirdi. Sarf ve nahiv ilimlerinde çok yüksek dereceye ulaşmıştı. Ömrünün çoğunu bu ilimlere verdi.”

Safdî onun hakkında: “Ebû Hayyân, uzun boylu, güzel sesli, sûreti hoş bir zât idi. Minhâc kitabını ders olarak okuturdu. Minhâc kitabından az bir kısmı müstesna hepsini ezberledi ve kendi elyazısıyla yazdı” demektedir.

Edfevî de onun hakkında şöyle demektedir “Ebû Hayyân nakillerinde güvenilir ve huccet idi. İtikâdı sağlam olup, mu’tezîlî ve mücessime’ye âit bid’atlerden uzak idi. Çok cömerd idi. Allahü teâlânın emirlerine çok bağlı olup, yasaklarından çok sakınırdı. Kur’ân-ı kerîm okurken ağlardı.” Ebû Hayyân birçok eser yazmıştır. Eserlerinin sayısının elliye ulaştığı söylenmektedir. Eserlerinden ba’zıları şunlardır, 1- El-Bahr-ül-Muhît: Tefsîr kitabıdır. Bu tefsîr, sekiz cild hâlinde olup, basılmıştır. İlim ehli arasında mu’teber ve yaygın olarak müracaat edilen bir eserdir. Kur’ân-ı kerîmin lafızlarının i’râb şekillerine vâkıf olmak isteyen kimse için bu tefsîr çok mühimdir. Çünkü nahvi mevzûların Kur’ân-ı kerîm âyetleri için ehemmiyeti büyüktür. Ebû Hayyân tefsîrinde âyet-i kerîmelerin izahını nahiv yönünden derinlemesine ele almış ve nahiv âlimleri arasındaki ihtilâflara geniş yer vermiştir. Bununla beraber Ebû Hayyân, ahkâm ile alâkalı husûsları da ihmâl etmemiştir. O, kelimelerin lügat ma’nâlarından bahsetmiş, nüzûl sebeplerini nâsih ve mensûh muhtelif kırâatleri, Kur’ân-ı kerîmin belagat yönünü, ahkâm ile ilgili âyet-i kerîmelere geldikçe fıkhî hükümleri, mütekaddimîn ve kendisinden önceki müteahhirîn âlimlerinden gelen rivâyetleri de bildirmiştir. Bütün bunları kendisine hâs bir üslûpla ifâde etmiştir.

Ebû Hayyân bu husûsu tefsîrinin mukaddimesinde şöyle anlatır: “Bu kitabımdaki tertîbim şöyledir, önce lügata ihtiyâç olan yerlerde, tefsîr ettiğim âyet-i kerîmenin kelimelerinden söze başlıyorum. Sonra, o lafza âit nahiv ilmine dâir hükümleri bildiriyorum. Eğer bir kelimenin iki veya daha fazla ma’nâsı varsa, o kelimenin ilk geçtiği yerde bu ma’nâları zikrediyorum. Böylece, daha sonra bu kelime tekrar geçtiğinde, orada daha önce geçen münâsip ma’nâlardan birisi verilip, sonra âyet-i kerîmenin tefsîrine başlıyorum. Eğer varsa, âyet-i kerîmenin nüzûl sebebini, nesh durumunu, önceki âyet-i kerîme ile olan alâkasını ve âyet-i kerîme hakkındaki kırâatleri, âyet-i kerîmenin Arabca ilmi bakımından durumuna, Selef-i sâlihîn ve halef (sonra gelen âlimlerin) buyurduklarını zikrediyorum. Kısaca, o âyet-i kerîme hakkında söylenmesi gereken ne varsa söylüyorum. Orada geçen meşhûr kelimeleri asla ihmâl etmiyorum. Onda i’râb bakımından kapalı husûsları açıklıyor, beyân ve bedî’ ilimleri yönünden de açıklamalarda bulunuyorum. Daha önce bahsettiğim bir kelime, bir cümle ve tefsîr ettiğim bir âyet-i kerîme hakkındaki açıklamayı tekrarlıyorum. Ba’zan da, böyle yerlerde o kelime cümle veya âyet-i kerîmenin açıklamasının geçtiği yere havale ediyorum. Şayet tekrar edersem, bu, daha fazla bilgi ve fâide içindir. Kur’ân-ı kerîmin lafzına teallûk eden dînî hükümlerde, dört mezhebe göre hükümleri bildiriyorum. Delîlleri için fıkıh kitaplarına havale ediyorum. Aynı şekilde nahiv ilmi ile ilgili hükümlerin delîlleri ve geniş ma’lûmât için de, nahiv kitaplarına müracaat edilmesini tavsiye ediyorum. Fakat, ba’zan bir hüküm, garîb veya ekseriyetin bildirdiği meşhûr hükme muhalif bir hüküm olduğunda, o hükmün delîllerini bildiriyorum. Âyet-i kerîmelerin i’rabını yaparken, Kur’ân-ı kerîmin münezzeh olduğu i’rab şekillerinden uzak duruyorum. Böyle mahzurlu i’rab şekillerini bildirip, bundan sakınmak gerektiğini de, Kur’ân-ı kerîmin i’rab ve terkibinin en güzel i’rab ve terkib sekline hamledilmesinin icab ettiğini beyan ediyorum. Çünkü Allahü teâlânın kelamı, en fasih kelamdır. Onda, nahiv âlimlerinin caiz kıldığı, uzak takdîrler, zaif terkipler, kapalı mecazlar gibi husûsların hepisini caiz kılmak, caiz değildir. Son olarak kelime ve terkib olarak tefsîr ettiğim âyet-i kerîmenin beyan ve bedî’ ilmi ile ilgili durumunu bildirerek söze son veriyorum. Âyet-i kerîmelerin sonunda ma’nalarını şerh ediyorum. Ba’zan munasip oldukça tasavvuf ehlinin sözlerine de yer verdim.”

Ebû Hayyân tefsîrinde, nahiv ve i’rab şekillerinde Keşşâf ve İbn-i Atıyye tefsîrinden çok nakiller yapmaktadır. Fakat çok defa bu nakillerin peşinden, onlara nahiv mes’elelerinde i’tirazlar yapmaktadır. Yine Ebu Hayyan tefsîrinin ikinci cildinin 276 ve yedinci cildinin 85. sahifelerinde Zemahşerî’ye mu’tezili i’tikâdından dolayı alaylı ve sert hücumlar yapmaktadır, Bununla beraber, onun Kur’ân-ı kerîmin belagatini, ortaya koymaktaki yüksek meharetini de takdîr etmektedir.

Ebû Hayyân bu tefsîrinde yaptığı nakillerin çoğunda, “Kitab-üt-tahrir vet-tahbir li akvâl-i eimmet-it-tefsîr” kitabını kaynak almış, bu kitaba i’timâd etmiştir. Bu kitab, Ebû Hayyan’ın hocası Cemalüddîn Ebu Abdullah Muhammed bin Süleymân el-Makdisî’nindir. Bu kitab, tefsîr ilmine dair yazılmış en büyük eser olup, yüz cilde yakındır.

Kısaca, Ebu Hayyan’ın tefsîrinde, ömrünün büyük bir kısmını verdiği ve çok yükseldiği nahiv yönü ağırlıktadır. 2- En-Nehr: Bahr-ül-muhit’in kısaltılmış şeklidir. Bu eserde İbn-i Teymiyye’nin hataları da gösterilmiştir. 3- İthaf-ül-eribbima fil-Kur’ân-ı minel-Garîb, 4- Et-Tezyîl vet-tekmil, 5-Mutavvel-ül-irtisâf ve Muhtasarı: Celaleddîn Süyuti; “Arabcada bu iki kitapdan daha büyük kitap yazılmadı” demektedir. 6- Tenhil-ül-mulahhas min şerh-üt-teshîl, 7- İsfar-ül-mülehhas, 8- Et-Tecridü li ahkam-i kitabı Sibeveyh, 9- Et-Tezkiretü fil-Arabiyye (dört büyük cildlik bir eser), 10- Et-Takrib, 11- Muhtasar-ul-mukrib, 12- Et-Tedrib fî şerhihi, 13- El-Mebda’fit-Tasrif, 14- Gayet-ül-ihsân fin-nahv, 15- El-İrtidaü fid-dadi vez-zai, 16- Ikd-ül-lâlî fil-kırâat, 17- El-Halel-ül-haliyye fî esanid-il-Kur’ân-il-Aliyye, 18- Nuhat-ül-Endülüs, 19- El-Ebyat-ül-vafiyye, 20- Mantık-ül-hürs fî lisân-il-fürs, 21-El-İdrak lil-lisân-il-etrâk, 22- Zehv-ül-mülk fî nahv-it-Türk, 23- El-Efsal fî lisân-it-Türk, 24- En-Nuket-ül-hisan, 25- En-Nafi’, 26- El-Mevrid-ül-Gümer, 27- Er-Ravd-ül-Basim, 28- Ez-Zümre, 29- Nihâyet-ül-İ’rab.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-12, sh. 130

2) Tabakat-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-2, sh. 286

3) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 280

4) Zeyl-i Tezkiret-ül-huffâz sh. 23

5) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Sübkî) cild-9, sh. 276

6) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 145

7) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Esnevî) cild-1, sh. 457

8) Fevât-ül-vefeyât cild-4, sh. 71

9) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-4, sh. 302

10) Et-Tefsîr vel-müfessirîn cild-1, sh. 317

11) Hüsn-ül-muhâdara cild-1, sh. 534

12) Tabakât-ül-kurrâ cild-2, sh. 285

13) Nücûm-üz-zâhire cild-10, sh. 111

14) Nefh-ut-tayyib cild-2, sh. 535

15) El-Vâfî bil-vefeyât cild-5, sh. 267

16) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 152

17) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 49, 61, 153, 688, cild-2, sh. 1194, 1580, 1818,

18) De Slane Catalogue des manuserits arabes cild-1, sh. 145

19) Ahlwardt, Verzelchniss der arabischen Handschriften cild-1, sh. 349

20) Brockelmann Gal-2 sh. 109 Sup-2 sh. 135

EBÛ HUREYRE ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Meşhûr Sahâbî. Eshâb-ı kiram arasında en çok hadîs-i şerîf bilen ve rivâyet edenlerdendir. İsmi hakkında değişik rivâyetler olup, en doğru rivâyete göre isminin Abdurrahmân bin Sahr olduğu bildirilmiştir. Yemen’in Devs kabilesindendir. Künyesi Ebû Hureyre’dir. Bu künyenin verilişi hakkında kendisi şöyle demiştir: “Ben çocukken koyunlarımızı güderdim. Küçük bir kedim vardı. Gündüz onu yanıma alır, onunla oynardım. Gece otların arasına bırakırdım. Bu sebeple babam bana Ebû Hureyre (Kedicik babası)” dedi. Bir rivâyeti de şöyledir: “Bir gün kaftanımın içinde küçük bir kedi taşıyordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) gördü. “Nedir bu?” buyurdu. Ben de, “kedicik” dedim. Bunun üzerine Resûlullah bana “Ey kedicik babası” buyurdu. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) 57 (m. 678) senesinde 78 yaşında iken Medine-i Münevvere’de vefât etti.

Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) hicretin 7. senesinde (m. 628) Hayberde müslüman oldu. Gençliğinde fakîrlik ve sıkıntı içinde yaşamıştır. Müslüman olduğunda 30 yaşını geçmişti. Yemendeki Devs kabilesinin en ileri gelenlerinden ve meşhûr şair olan Tufely bin Amr ( radıyallahü anh ) vasıtasıyla müslüman oldu. Tufeyl bin Amr ( radıyallahü anh ) Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) duâsı ve emri üzerine kabilesini İslama davet edince ilk kabûl eden Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) oldu. Hicretin 7. yılında Tufeyl bin Amr ( radıyallahü anh ) îmân edenlerle birlikte Yemen’den ayrıldılar. Yetmiş kişiden fazla bir kâfile halinde Medine’ye geldiler. Ebû Hureyre bir an önce Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) görmek, Ona kavuşmak aşkıyla yanıyordu. Yolculuğun uzun sürmesinden sıkılıyor, sabırsızlanıyordu. Bu halini su beyitle dile getirmiştir:

“Yâ leyleten min tûlihâ ve anâihâ,
Âlâ ennehâ min daret-il-küfri necceti.”

(Ey yolculuk gecesi! Bıktım yolun uzunluğundan ve sıkıntısından. Fakat bu yolculukdur, kurtaran beni küfür ve inkâr yurdundan...)

Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Medine’ye geldiği sırada Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hayber’in fethine gitmişti. Bu gelişini şöyle anlatmıştır: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hayber’de bulunduğu sırada Medine’ye Muhacir olarak geldim. Sabah namazını Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vekîl bıraktığı Siba’ bin Urfuta’nın ( radıyallahü anh ) arkasında kıldım. Birinci rek’âtte Meryem sûresini, ikinci rek’âtte Mutaffifîn sûresini okudu. Namazdan sonra Siba’ bin Urfuta’nın ( radıyallahü anh ) yanına vardık, bize bir miktar yiyecek ikram etti.”

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Hayber’de olduğu için Medine’ye gelen bu kâfile doğruca Haybere hareket etti. Oraya vardıklarında Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Natat kalesini fethetmiş, Kâtibe kalesini de kuşatmıştı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına vardıklarında Ebû Hureyre’ye bakıp, “Sen kimlerdensin?” buyurdu. O da: “Devs kabilesindenim!” dedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Devs içinde kimi gördümse, onda hayır gördüm” buyurdu. Bundan sonra Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Peygamberimize ( aleyhisselâm ) müslüman olduğuna dair bîat etti. Eliyle musafeha ederek, müslüman olduğunu bildirdi. Gelirken yolda kölesini kaybetmişti. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Peygamberimizle ( aleyhisselâm ) otururken kölesi çıkageldi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “İşte kölen geldi!” buyurdu. Bunun üzerine Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ): “Şahid ol ki o, hürdür. Ben onu Allah rızası için âzâd ettim” dedi. Hayber’in fethinden sonra Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) ve Yemen’den gelen Devs’lilere Hayber’de alınan ganîmetlerden hisse verdi. Sonra Medine’ye döndüler. Bundan sonra Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Yemen’e dönmeyip Medine’de kaldı.

Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldikten sonra artık O’ndan hiç ayrılmadı. Ticâret, mal, servet gibi hiçbir meşgalesi yoktu. Bunlarla hiç uğraşmadı. Eshâb-ı kiramın en fakîri olup, Eshâb-ı Suffa arasına katıldı. Eshâb-ı Suffa, Mescid-i Nebî’de kalır hep ilimle meşgûl olurdu. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) hep huzûrunda bulundu. Bu hal Peygamberimizin vefâtına kadar dört sene sürdü, işçilik yaparak geçimini temin ederdi. Yemen’den gelen annesi de yanında kalmakta idi.

Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanında devamlı bulunduğu için pekçok hadîs-i şerîf işitmiş ve rivâyet etmiştir. Bir gün Peygamberimize ( aleyhisselâm ) şöyle demiştir: “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) senden işittiklerimi hafızamda fazla tutamıyorum.” Bunun üzerine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Örtünü uzat” buyurdu. O da ridasını uzattı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ona duâ etti. İki mübârek eliyle üç defa O’na doğru nûr saçtı ve “Örtünü göğsüne sür” buyurdu. O da sürdü. Böylece Allahü teâlâ O’na öyle bir hafıza ihsân etti ki, işittiği hiç bir şeyi unutmadı, ömrü de uzun oldu. Böylece çok hadîs-i şerîf rivâyet etti.

Ebû Hureyre, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldikten sonra hizmetine girmiş ve başka hiç bir işle meşgûl olmamıştır. Bilmediği ve öğrenmek istediği herşeyi, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) sorup öğrenmiştir. Bir zât, İbn-i Ömer’e ( radıyallahü anh ) “Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) bu kadar çok hadîs rivâyet ediyor, doğru mu?” dediğinde İbn-i Ömer ( radıyallahü anh ) “Yemîn ederim ki, hiç birinde şek ve şüphe yoktur. Çünkü Ebû Hureyre her zaman Resûlullaha ( aleyhisselâm ) sual sorar, aldığı cevapları ezberlerdi.” demiştir.

Eshâb-ı kiram arasında Muhâcirîn ve Ensârın bir çoklarının bilmediği hadîs-i şerifleri Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) bilirdi. Çünkü Eshâb-ı kiramın çoğu iş güç sahibi olduğundan, bir kısmı çarşıda, pazarda çalışır, bir kısmı ziraatle meşgûl olurdu. Bu sebeple her zaman ve her saat Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında bulunma fırsatını elde edemezlerdi. Eshâb-ı kiramdan bir kısmı ise kendini tamamen ilme vermiş olup, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda bulunurdu. Bunların en başında gelen Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) idi. Bu bakımdan o herkesin duymadığı hadîs-i şerifleri işitip rivâyet etmiştir. Onun bu hali Eshâb-ı kiramın ileri gelenleri tarafından da bildirilmiştir. Ebû Âmir şöyle rivâyet eder: “Bir gün ben Talha ( radıyallahü anh ) ile konuşuyordum. Biri gelip, Ebû Hureyre’den ( radıyallahü anh ) bahsederek “Bu Yemenli mi, Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini çok biliyor yoksa sen mi?” dedi. Elbette O çok bilir, çünkü O, hergün Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda ve hizmetinde bulunmuştur. Biz eşlerimizle ve ailemizle, evimizde oluyorduk. Onun böyle bir meşgalesi yoktu. Bu bakımdan O bizden daha fazla bilir dedim.”

Bir defasında Hazreti Âişe’den soruldu: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sözlerini ve hallerini siz mi çok biliyorsunuz, yoksa Ebû Hureyre mi?” Hazreti Âişe şöyle cevap verdi: “Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) bilir. Çünkü ben ev işleriyle meşgûl olurdum. Yemîn ederim ki, Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) bütün vaktini Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda geçirmiştir.” buyurdu. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) dört sene gibi kısa bir zamanda pek çok hadîs-i şerîf rivâyet etmesini başkalarının yadırgamasına şöyle cevap vermiştir “Evet ben Hayber gazâsı sırasında Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna kavuştum. O sırada 30 yaşlarında idim. Ondan sonra, hep Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında bulundum. Evine girip çıktım, hizmet ettim. Birçok muharebede de hizmetinde bulundum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte hacca gittim. Elbette daha fazla hadîs-i şerîf bilirim. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile temasım diğerlerinin temasından daha çoktur.”

Hadîs-i şerîf öğrenme husûsundaki, gayreti bizzat Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) tarafından açıkça ifade edilmiştir. Bir gün Peygamberimize ( aleyhisselâm ), “Kıyâmet günü şefaatinize nail olacaklar kimlerdir yâ Resûlallah” diye sormuştum. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Ey Ebû Hureyre, senin hadîse karşı hırsını bildiğim için hiç kimsenin senden önce bu suâli bana sormayacağını biliyordum. Kıyâmet günü benim şefaatime kavuşacak olan kimse hulûs-i kalb ile “Lâ ilahe illallah” diyen kimse olacaktır.” buyurmuştur.

Ebû Hureyre, 5374 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) bizzat işiterek ve Eshâb-ı kiramdan Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Âişe’den hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden de Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Enes bin Mâlik, Vasile bin Eska, Cabir bin Abdullah başta olmak üzere 800’den fazla Eshâb ve Tabiîn hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyetleri toplanıp yazılmıştır. Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler bütün hadîs kitaplarında olup, 325 rivâyeti Buhârî ve Müslim’de ittifâk halinde yer almıştır. Sahih-i Buhârî’de ayrıca 93 ve Sahih-i Müslim’de ayrıca 189 rivâyeti vardır. Ondan hadîs-i şerîf rivâyet edenlerden biri olan Beşîr bin Nûhayk’dır. Ebû Hureyre’den işittiği hadîs-i şerîfleri yazmış ve sonra da bizzat Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) okuyup dinleterek rivâyet izni almıştır. Ömer bin Abdulazîz, Eshâb-ı kiramdan işitilen hadîs-i şerîflerin yazılıp, bir kitapta toplanmasını Kesir bin Mürre el-Hadramî’ye bir mektûb yazarak emir vermişti. Bu mektûbta Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin yazılmamasını, çünkü onların yanında yazılı olarak bulunduğunu ayrıca belirtmiştir. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) ve diğer Sahabe daha Resûlullah ( aleyhisselâm ) hayatta iken işittikleri hadîs-i şerîfleri yazmaya başlamışlardır. Böylece asr-ı se’âdetten itibâren Sahabe ve Tabiîn devrinde hadîs-i şerîfler yazılmıştır. Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden 140 kadarını içine alan bir kitap vardır. Bu kitap kendi talebesi Hemmam bin Münebbih tarafından yazılmış ve “es-Sahife’tüs-Sahiha” ismi verilmiş ve zamanımıza kadar muhafaza edilmiştir. Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) âit bu sahife müsteşriklerin “Hadîs-i şerîfler Resûlullahın ( aleyhisselâm ) vefâtından üç asır sonra yazılmıştır” şeklinde ileri sürdükleri iddianın saçma ve kasıtlı olduğunu ortaya çıkartmaktadır.

Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) şöyle buyurmuştur: “Ben Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) iki çeşit ilim öğrendim. Eğer ikincisini söylesem bana mecnun dersiniz” buyurmuştur. Dört sene gibi bir zaman içerisinde, gece-gündüz Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrundan ayrılmamış, bütün işini gücünü bırakmıştır. Hep Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) buyurduklarını dinleyip, hıfz etmiştir (ezberlemiştir). Hatta günlerce aç kaldığı halde dîni öğrenme gayretiyle buna katlanmıştır. Bu husûsta kendisi şöyle anlatmıştır: “Bir gün açlığa dayanamayarak evimden çıkıp mescide gittim. Günlerce bir şey yememiştim. Oraya varınca bir grup Eshâbın da orada olduğunu gördüm. Yanlarına varınca “Bu saatte niçin geldin Yâ Ebâ Hureyre” dediler. Ben de “Açlık beni buraya getirdi” dedim. Onlar, “Biz de açlığa dayanamayarak buraya çıkıp geldik” dediler. Bunun üzerine hep birlikte Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna gittik. Huzûruna varınca “Bu saatte buraya gelmenizin sebebi nedir?” buyurdu. Biz de “Açlık, Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )” dedik. Bir tabak hurma getirdi. Hepimize ikişer tane hurma verdi. Ben birini yedim, birini sakladım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) görüp, “Niçin onu da yemedin?” buyurdu. “Birini de anneme ayırdım” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Onu da ye, sana annen için iki tane daha vereceğiz” buyurdu. Annem için iki tane daha verdi.

Yine Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) şöyle anlatmıştır: “Bir gün Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bir kâse süt hediye getirildi. Ben o gün çok açtım. Resûlullah bana “Git Eshâb-ı Suffayı çağır”buyurdu. Çağırmaya gittim. Giderken bu sütün hepsi bana ancak yeter diye aklıma geldi. Eshâb-ı Suffa’yı çağırdım, yüz kişi kadar vardı. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) emri üzerine o süt kâsesini alıp her birine ayrı ayrı verdim. Hepsi doyasıya içti. (Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mu’cizesi ile artıyordu). Sonra Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Ben ve sen kaldık iç.” buyurdu. Ben de biraz içtim, “İç” buyurdular. Tekrar içtim, içtikçe “İç” buyurdular. O kadar içtim ve doydum ki, artık hiç içecek halim kalmadı. Sonra da kâseyi alıp Resûlullah ( aleyhisselâm ) içti...”

Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) müslüman olduktan sonra annesinin de müslüman olmasını çok istiyor, bunun için çok uğraşıyordu.

Fakat bir türlü muvaffak olamıyordu. Bu husûsta şöyle anlatmıştır: “Bir gün Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) huzûruna gidip, Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) annemi İslama da’vet ediyorum, bir türlü kabûl etmiyor. Bu gün de müslüman olmasını söyledim. Bana hoş olmayan sözlerle karşılık verdi, kabûl etmedi. Hidayete kavuşması için duâ buyurunuz dedim. Bunun üzerine “Allahım! Ebû Hureyre’nin annesine hidâyet ver!” buyurdu. Duâyı alınca sevinerek eve gittim. Eve varınca annem “Yâ Ebâ Hureyre ben müslüman oldum” dedi ve kelime-i şehâdeti söyledi. Ben sevincimden yerimde duramıyordum. Tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına koştum. Sevincimden ağlayarak annemin müslüman olduğunu müjdeledim. Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) annemi ve beni mü’minlerin sevmesi için, bizim de mü’minleri sevmemiz için duâ ediniz dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Allahım şu kulunu ve annesini mü’min kullarına, mü’minleri de onlara sevdir.” buyurarak duâ etti. Artık beni bilen ve gören her mü’min sevdi.

Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ), Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra en çok sevdiği ve meşgûl olduğu iş hadîs-i şerîf rivâyet etmek ve yaymak olmuştur. Hazreti Ebû Bekir’in halifeliği sırasında idarî işlerle meşgûl olmamıştır. Hazreti Ömer’in halifeliği sırasında Bahreyn vâliliğine tayin edildi. Bir müddet bu vazîfeyi yaptı. Hazreti Osman’ın halifeliği sırasında Mekke kadılığı yaptı. Hazreti Muâviye’nin halifeliği sırasında da Medine vâlisi oldu.

Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ), Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) bizzat öğrendiği din bilgilerini ve işittiği hadîs-i şerîflerin İslâm dünyâsına yayılması husûsunda çok büyük hizmet yapmıştır. Her Cum’a günü namazdan önce hadîs-i şerîf dersleri verirdi. Hadîs-i şerîf öğrenmek için gelenler onun etrâfında toplanırdı. Onun ders meclisi pek geniş olup, bir çok kimse ondan ilim öğrenip, ilimde yükselmiş ve hizmet etmiştir. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) fazîleti ve İslâmı yaşamasıyla en mükemmel bir nümûne idi. Çok geceleri ibâdet ile geçirir, sabaha kadar namaz kılar, Kur’ân-ı kerîm okurdu. Her ayın başında üç gün oruç tutardı. İbâdetlerde çok ihtiyâtlı hareket ederdi. Hep abdestli bulunur ve Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Abdestli olan vücûd a’zâsına Cehennem ateşi dokunmaz” buyurdu, derdi.

Osman en-Nahaî şöyle nakletmiştir: “Ebû Hureyre’yi ( radıyallahü anh ) yedi gün misâfir ettim. Aile efradı ile birlikte çok kere geceleri namaz kılarak ve Kur’ân-ı kerîm okuyarak geçirirlerdi.”

İkrime ( radıyallahü anh ) da, Ebû. Hureyre ( radıyallahü anh ) her gün onbirbin tesbih çekerdi, demiştir. Ölümü yaklaştığında ağlamıştı. Sebebi sorulunca “Âhıret azığının azlığından ve yolculuğun zorluğundan” demiştir. Allah korkusu, mahşer gününün hesabından bahsedilince titremeye başlar, bazan ağlayarak kendinden geçerdi.

Şakya Eshahi şöyle rivâyet etmiştir: “Bir defasında Medine’ye Ebû Hureyre’yi ( radıyallahü anh ) ziyâret için gelmiştim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kıyâmet gününe dair bir hadîs-i şerîfini rivâyet ederken, birdenbire feryad edip, kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelince neden böyle yaptığını sordum. Biliyormusun? Kıyâmet günü için Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü Allahü teâlânın insanları hesaba çekeceği gündür. Kur’ân-ı kerîme, O’nun emirlerine uyanlar (hak yolu tutanlar) makbûl olup, uymayanlar cezalandırılacaktır. Kur’ân-ı kerîmi bilip okuyan, öğrenip öğretenlerden amel etmeyenlerin vay haline” Kur’ân-ı kerîmde insanlara emirler vardır. Fakîri himâye etmek, sadaka vermek, akrabayı ziyâret etmek... Bunların hepsini yerine getirmek gerekir. İşte bunun için kıyâmet gününden korkarım dedi.”

Ömrünün son günlerinde hastalandı. Hastalığını duyanların ziyârete gelmesiyle büyük bir kalabalık toplandı. Bu hastalığı sırasında “Allahım sana kavuşmayı seviyorum. Bunu bana nasîb eyle” demiştir.

Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır:

“Bir kimse bir mü’minin dünyâ üzüntülerini giderip ferahlandırırsa, Allah da kıyâmet günü onun üzüntülerinden birini giderir.”

“Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünyâ ve âhirette onun ayıbını örter.”

“Her kim eli dar olan borçluya kolaylık gösterirse, Allah da dünyâ ve âhirette ona kolaylık gösterir.”

“Bir kul din kardeşine yardımda bulundukça, Allah da ona yardım eder.”

“Bir kimse ilim tahsili için yola çıkarsa, bundan dolayı Allah ona Cennet yolunu kolaylaştırır.”

“Herhangi bir cemaat câmilerden birinde toplanıp, Kur’ân-ı kerîm okur, onların üzerine sükunet nâzil olup, onları rahmet kaplar, melekler onları kuşatır. Cenabı Hak da onları, nezdinde olan melekler ve peygamberlerle zikreder.”

“Ameli kendisini geride bırakan kimseyi, nesebi ileri götüremez.”

“Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği vakit Cibrîl’e, Allah filânı seviyor, onu sen de sev, diye emreder. Cibrîl de onu sever ve ehli semâya (meleklere) Allah filanı seviyor, siz de onu seviniz, diye seslenir. Bunun üzerine melekler o kimseyi severler. Sonra da yeryüzünde (insanlar arasında) onun sevgisi, kalblerde yerleşir.”

“Müslümanın müslüman üzerinde hakkı beştir. Bunlar: Selâm almak, hastayı ziyâret etmek, cenâzeyi teşyi etmek, davete icabet eylemek (kabûl edip, gitmek), aksırana “Yerhamükellah” Allah sana rahmet etsin, demek.”

“Herhangi bir kul dünyâda diğer bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde Allah da onun ayıbını örter.”

“Birbirinize hased etmeyiniz. Alış verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah’ın kulları kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulm etmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz.”

Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) üç defa göğsünü işâret buyurarak:

“Takvâ işte buradadır. Bir kimsenin şerir olması için müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır” buyurdu.

“Ramazan ayı gelince Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.”

“İnsanların Cennete girmelerine en çok yardımcı olan, takvâ, Allah korkusu ve güzel ahlâktır.”

“Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına la’net olsun.”

“Allahü teâlâ, kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri yapınca, onu çok severim, öyle olur ki, benimle işitir, benimle görür, benimle herşeyi tutar. Benimle yürür, benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum buyurdu.”

“Bir zaman gelir ki, müslümanlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. Şeriati bırakıp kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur’ân-ı kerîmi mizmarlardan, ya’nî çalgılardan, şarkı, gibi okurlar. Allah için değil keyf için okurlar. Allahü teâlâ bunlara lâ’net eder. Azâb verir.”

Ebû Hureyre’nin ( radıyallahü anh ) şöyle dediği rivâyet edilmiştir.

“Biri “Ey Allahın Resûlü, kime iyilik edeyim?” diye sordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Annene” buyurdu. “Sonra kime?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Annene” buyurdu. “Sonra kime?”, diye sordu. “Annene” buyurdu. Adam tekrar “Sonra kime” diye sordu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Babana” buyurdu.

“Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanlarıdır ve hayırlı olanlarınız da, kadınlara karşı hayırlı olanlardır”

“Allaha ve Kıyâmet Günü’ne îmân edenler, komşusuna eziyet etmesin. Allaha ve Âhıret Gününe imânı olan, misâfire ikram etsin. Allaha ve Âhıret Gününe îmân etmiş olan, ya hayır söylesin ya sussun.”

“Kadın dört şey için nikâh edilir. Malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar kadını seç, mes’ûd olursun.”

“Yedi sınıf insan vardır ki, Allahü teâlâ onları hiç bir gölge bulunmayan günde (Kıyâmet Gününde) Arş’ının gölgesinde gölgelendirir. Adâletli Devlet Reîsi, Allaha ibâdet ederek büyüyen genç. Kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen ve bu uğurda birleşip bu sevgi ile ayrılan iki kişi, mevki sahibi olan güzel bir kadın tarafından zinâya çağırıldığı halde “Ben Allah’tan korkarım” cevabı ile mukabale eden kimse, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak sûrette gizli sadaka veren kimse, tenha yerde Allahı zikrederek gözleri yaşla dolup taşan kimsedir.”

“Sadaka, malı eksiltmez, insan afvettikçe Allah da onun izzetini ve şerefini arttırır. Her kim Allah için tevâzu ederse, Allah onu yükseltir.”

Birgün Eshâb-ı kirama karşı “Müflis kime denir biliyor musunuz?” buyurunca, Eshâb-ı kiram “Parası ve malı olmayan kimseye diyoruz.” dediler. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:

“Ümmetim arasında müflis, şu kimsedir ki, kıyâmet günü defterinde, çok namaz, oruç ve zekât sevâbı bulunur. Fakat, bir kimseye sövmüş, iftira etmiş, malını almış, kanını dökmüş, dövmüş. Sevâbları, bu hak sahiblerine dağıtılır. Hakları ödenmeden önce, sevâbları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilir. Sonra Cehenneme atılır.”

Biri Ebû Hureyre’ye ( radıyallahü anh ) ilim öğrenmek isterim, fakat sonra kaybederim diye korkuyorum demesi üzerine; Ebû Hureyre, “Asıl ilmi kaybetmek bu düşünce ile onu öğrenmemektir.” diye cevab verdiler. Ebû Hureyre ( radıyallahü anh ) buyurdu ki:

“Kıyâmet günü, Allahü teâlânın huzûrunda kıymetli olanlar verâ ve zühd sahibleridir.”

“Kur’ân-ı kerîm okunan eve bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytanlar oradan kaçar.”

“Kıyâmet günü kul Allahü teâlânın huzûruna getirildiğinde, Cenab-ı Hak ona: “Ey kulum, sen benim için dostlarımı sevdin mi? Tâ ki ben de o dostlarım için seni seveyim.” buyuracak.

1) Sahîh-i Buhârî cild-5, sh. 123

2) Sahîh-i Müslim cild-4, sh. 1957

3) Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel cild-2, sh. 243, cild-4, sh. 399

4) Sünen-i Tirmizî, Kitab-ul-ilm, bab-12

5) Sîret-i İbn-i Hişâm cild-2, sh. 24

6) El-İstiâb cild-4, sh. 202

7) El-İsâbe cild-4, sh. 202

8) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 375

9) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-4, sh. 325

10) Tehzîb-ül-esmâ, ve’l-luga cild-12, sh. 270

11) Tezkiret-ül-Huffâz cild-2, sh. 32

12) El-A’lâm cild-3, sh. 308

13) Metâli’-un Nücûm cild-3, sh. 128

14) Kâmûs-ul-A’lâm cild-2, sh. 767

15) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 999

16) Dürr-ül-meârif sh. 42, 43

EBÛ MUHAMMED ET-TEMÎMÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Bağdad’da yetişen fıkıh âlimlerinin en büyüklerinden. İsmi, Rızkullah bin Abdülvehhâb et-Temîmî el-Bağdâdî olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. Hanbelî mezhebi âlimlerindendir. 401 (m. 1011) senesinde doğdu. 488 (m. 1095)de Cemâzil-evvel ayı ortalarında vefât etti. Namazını oğlu Ebü’l-Fadl kıldırdı ve halîfenin izni ile Bâb-ül-merâtib’de defnolundu.

Kur’ân-ı kerîmin kırâatini, Ebü’l-Hasen el-Hamâmî’den okudu. Ebü’l-Hasen İbn-ül-Mutîm’den, Ebû Ömer bin Mehdî ve başka büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Tasavvufta, Ebû Abdurrahmân es-Sülemî’den icâzet (diploma) aldı. Kendisinden de birçok kimseler ilim öğrenip istifâde etmişlerdir, İsmâil et-Temîmî, Ebû Sa’d bin el-Bağdâdî, İbn-i Nasır Muhammed bin Tâhir (r.aleyhim) kendisinden ilim öğrenen zâtlardan birkaçıdır.

Fıkıh, tefsîr, hadîs, ferâiz, lügat, edebiyat ve diğer ilimlerde derin âlim idi. Zamanında bulunan âlimlerin büyüğü, üstünü idi. İlmi, edebi ve ahlâkı gibi, sûreti de çok güzel idi. Herkese iyilik ederdi. Bunun için herkes tarafından sevilir, hürmet edilirdi.

İbn-i Ukayl diyor ki: “Her ilimde âlim olan Ebû Muhammed et-Temîmî ( radıyallahü anh ), kendilerinden ilim öğrendiğim hocaların en büyüğüdür. Zamanında bulunan âlimler arasında derecesi çok yüksek olup, onların en âlimi, efendisi idi. Ders okutmakta, insanlara va’z ve nasihatle Allahü teâlânın dînini anlatmakta ve başka üstünlüklere sâhib olmakta, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin mezhebinde bulunan âlimlerin en ileri gelenlerinden idi. İbâresi ve görüşü keskin, yazısı ve fetvâsı çok kıymetli ve mu’teber idi. Va’zları çok güzel idi.”

Câmi-i Mensûr’da va’z eder, fıkıh öğretir, fetvâ verirdi. Birçok insanlar kendisinden istifâde ederlerdi. Herkes, onun ilminden bir şeyler öğrenebilmek için uğraşırdı. Öyle ki, kendisinden va’z dinleyenler, fetvâ isteyenler ve fıkıh öğrenmek isteyenler, ayrı ayrı ders halkası meydana getirirlerdi. O da, bunların hepsi ile ayrı ayrı meşgûl olurdu. Bunlar ile olan meşgûliyeti bitince, Câmi-i Kasr’a gidip orada hadîs-i şerîf rivâyet ederdi.

Receb ve Şa’bân aylarında, arefe ve aşure günlerinde olmak üzere, her sene dört defa İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretlerinin kabrini ziyârete giderdi. Orada bulunan ahâli, onun geleceği zaman toplanır, kendilerine va’z-ü nasihatte bulunmasını isterler, o da kabûl ederdi. Ebû Amir el-Abdevî ( radıyallahü anh ) diyor ki, “Rızkullah et-Temîmî ( radıyallahü anh ) âlimlerin üstünlerinden, zarif ve latîf bir zâttır. Büyüklüğünü anlatan hâdiseler, tatlı ve kıymetli sözleri çoktur. Ben onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum.”

Ebû Ali bin Sekre ( radıyallahü anh ) diyor ki, “Ben Bağdad’da Ebû Muhammedet-Temîmî’nin benzeri ile karşılaşmadım. Onu zikretmekte, vasfını ve kemâlini anlatmakta ben âciz olduğumu bildiğim için, hakkında fazla söz söyleyemiyorum.”

İbn-i Nasır ( radıyallahü anh ) diyor ki, “Yaşadığı müddetçe ağırbaşlı ve vekar sahibi idi. İstikâmet sahibi idi. Konuşmakta, söz söylemekte, va’z etmekte, sorulan suâllere hemen ve en güzel şekilde cevap vermekte ondan daha iyisini ve daha güzelini bilmiyorum. Irak’ta ve diğer İslâm beldelerinde övülmeye lâyık bir zât idi. Biz onun bir benzerini daha görmedik. Fıkıh âlimlerinin ve tasavvuf büyüklerinin önde gelenlerindendir. Çok ikram sahibi idi. Sonra gelenler arasında kadr-ü kıymeti çok yüksek oldu...”

İbn-i Neccâr ( radıyallahü anh ) târihinde, Hâfız İbni Cezvi’den, o da Talha bin Ali er-Râzî’den rivâyet etti. O şöyle anlattı: “Rü’yâmda Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördüm. Bir mescidin kıble tarafında oturuyordu. Üzerlerinde bir örtü vardı ve duvarda bir de kılınç asılı idi. Câmi, Bağdadlı cemâat ile dolu idi. Ebû Muhammed et-Temîmî hazretleri de orada idi ve dedi ki: “Yâ Resûlallah! Bizim için Allahü teâlâya duâ etmenizi istirhâm ederiz.” Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) mübârek ellerini kaldırıp: “Yâ Rabbî! Bütün işlerimizde senden hüsn-i ihtiyâr, iyi ve güzel şeyleri tercih etmek isteriz. Sû-i ihtiyârdan, kötü şeyleri tercih etmekten sana sığınırız” diye duâ ettiler. Duâ ederken, Resûlallah efendimizin ( aleyhisselâm ) söylediklerini ben de tekrar ediyordum.”

Ebû Muhammed et-Temîmî’nin nesebi, Eshâb-ı Kirâmdan Abdullah-i Temîmî’ye dayanır. Bunun da oğlu Ukeyne’dir. Abdullah’ın ismi daha önce Abdül-lât idi. Oğlu ile birlikte müslüman oldular. Resûlullah efendimiz, onun ismini değiştirip Abdullah ismini verdiler ve İslâmiyeti öğrettiler. Daha sonra, oralarda bulunan insanlara dînin emirlerini öğretmesi için, Yemâme ve Bahreyn taraflarına gönderdiler. Gönderirken de şöyle duâ buyurdular: “Allahü teâlâ, kıyâmete kadar senin ve evlâdının kalblerinden, kin, düşmanlık, hıyânet, hile gibi kötü şeyleri çıkarsın.” Hazreti Abdullah ve evlâdı, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) bu duâsına tam lâyık oldu. Ebû Muhammed Abdülvehhâb et-Temîmî hazretleri de ceddînin ve diğer büyük zâtların bu güzel ahlâklarına tam uygun idi.

Ebû Muhammed et-Temîmî ( radıyallahü anh ) ba’zı eserler yazmıştır. Fıkha dâir te’lîf ettiği “Şerh-ül-irşâd” kitabı çok kıymetlidir.

1) Zeylü Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh. 77

2) El-A’lâm cild-3, sh. 19

3) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 384

4) Esmâ-ül-müellifîn, cild-1, sh. 367

EBÛ MUHAMMED HASEN BİN AHMED www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Büyük hadîs âlimlerinden. Künyesi Ebû Muhammed olup ismi Hasen bin Ahmed bin Muhammed bin el-Kâsım bin Ca’fer el-Kâsımî es-Semerkandî’dir. 409 (m. 1018) yılında doğdu. 491 (m. 1098) senesinde vefât etti.

Ebû Muhammed, Abdüssamed el-Âsımî, Ca’fer bin Muhammed el-Müstagfirî, Hamza bin Muhammed el-Ca’feri, Nişâbûr’da Ebû Hafs bin Mesrûr Ebû Osman Âbünî ve Ebû Saîd Kuncerûdî’den ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinledi. Hadîs-i şerîf dinlemek ve ezberlemek için Buhârâ ve Belh’e de gitti.

Kendisinden ise; İsmâil bin Muhammed et-Temîmî, Vecîh eş-Şuhâmî, Hîbeturrahmân bin el-Kuşeyrî, Muhammed bin Câmi’ Hayyât es-Sûf el-Cüneyd el-Kâinî ve birçok âlim ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti.

Ebû Sa’d Semânî, Hâfız İsmâil’in Hasen bin Muhammed hakkında şöyle dediğini nakleder “O büyük âlim, Hâfızdır. Çok hadîs-i şerîf dinlemiş ve toplamıştır. Birçok kitap yazmıştır” dedi.

Ömer bin Muhammed en-Nesefî, Kitâb-ül-kand isimli eserinde, “Hasen bin Ahmed, büyük âlim, hadîs Hâfızı, Resûlullahın sünnetinin yayıcısı, Ebû Muhammed es-Semerkandî Nişâbûr’a geldi. Zamanında, doğuda ve batıda onun gibi büyük bir âlim yok idi” demektedir.

Ebû Muhammed hakkında Abdülgâfir el-Fârisî ise şöyle demektedir: “Hadîs ezberlemede bir benzeri yok idi. Nişâbûr’da ikâmet etti. Müstagfiri’den çok hadîs-i şerîf rivâyet etti.”

Ebû Muhammed’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ben ilim şehriyim, Ali de ilim şehrinin kapısıdır. Kim ilim şehrinin kapısını isterse, Ali bin Ebî Tâlib’e gitsin” buyurdu.

Ebû Muhammed “Bahr-ül-Esânid fî sıhahil mesânid” adlı eserinde yüzbin hadîs-i şerîf toplâdı. Diğer bir eseri de “Cüz’ün fihi mine’l-ebdali mine’l-ümmet”dir.

Ebû Muhammed Hasen bin Ahmed Semerkandî, “Cüz’ün fihi mine’l-ebdali mine’l-ümmet” adlı eserinin ba’zı bölümlerinde şöyle yazmaktadır:

Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Ümmetimin ebdalı Cennete, oruçlarının çokluğu, namazlarının çokluğu ile değil, kalblerinin Allahü teâlâdan başkasından kurtulmuş olması, cömertlikleri ve müslümanlara nasihatleri sebebiyle girerler” buyurdu. Saîd-i Hudrî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte ise, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyuruyor: “Ümmetimin ebdali, Cennete amelleri ile girmezler. Onlar Cennete, Allahü teâlânın rahmetiyle, cömertlikleriyle gönüllerinin Allahü teâlâdan başka herşeyden temizlenmiş olması ve merhametleri sebebiyle girerler.”

Ebû Bekr Buhârî dedi ki: “İsyanları sebebiyle insanoğluna gelen belâ ve musîbeti, Allahü teâlâ, ebdallerin yüzü suyu hürmetine defeder. Bu husûsta onlar, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve Eshâb-ı Kirâmın makamında oldukları için onlara Ebdâl denmiştir. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ), ümmeti arasında emân (belâ ve musibetlere karşı te’minat), idi. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Enfâl sûresi otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen: “Halbuki sen (Ey Resûlüm) onların içinde iken Allahü teâlâ onlara azâb verecek değildir”buyurur. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbı ve Ehl-i beyti, O’ndan sonra, O’nun yerindedirler. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Eshâbım, ümmetimin emînleridir (te’minatı durumundadırlar). Eshâbım gittikten sonra, ümmetime va’d olundukları şey gelir.” Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ehl-i Beyti de, ümmeti için belâlara karşı emân ve te’minattırlar. Başka bir hadîs-i şerîfte ise, “Ehl-i Beytim, ümmetim için emândırlar” buyuruldu.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Ebû Bekr ( radıyallahü anh ) hakkında buyurdu ki: “O size, namazının, orucunun çokluğu ile değil, göğsünde bulunan şey ile, Allahü teâlâdan başkasını bırakmak sûretiyle, cömertliğiyle ve gönlün Allahü, teâlâdan başkasına meyilden kurtulmasıyla üstündür.”

Denildi ki: Selîm kalb; Allahü teâlâdan başkasının bağından kurtulandır. Müslümanlara merhamet; yüklerine tahammül, onların rızıklarını temininde yardım sûretiyle Allahü teâlânın kullarına şefkat etmektir.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kimde şu üç haslet varsa, o, dînin kendileri sebebiyle ayakta durduğu ebdâlden olur. İlki, Allahü teâlânın kazasına rızâ göstermek, ikincisi, Allahü teâlânın haram kıldığı şeyleri yapmama husûsunda sabır. Üçüncüsü, Allahü teâlâ için kızmaktır” buyurdu. Hasen bin Ali’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ise, “Bâtın ilmi, Allahü teâlânın sırlarından bir sır ve O’nun hikmetinden bir hikmettir ki, onu, evliyâ kullarından dilediğine verir”buyurdu. Ubâde bin Sâmit’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte de “Bu ümmette, her zaman otuz kimse bulunur. Her biri İbrâhim aleyhisselâm gibi bereketlidir buyurdular.

Abdullah bin Mesvâ’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlânın yeryüzünde üçyüz tâne kulu vardır. Onların kalbleri Adem’in kalbi gibidir. Yine Allahü teâlânın kırk tâne kulu vardır. Onların kalbleri Mûsâ’nın kalbi gibidir. Allahü teâlânın yedi kulu vardır. Onların kalbleri İbrâhim’in kalbi gibidir. Beş kulu vardır. Kalbleri Cebrâil’in kalbi gibidir. Üç kulu vardır. Kalbleri Mikâil’in kalbi gibidir. Bir kulu vardır, kalbi İsrâfil’in kalbi gibidir. İsrâfil’in kalbi üzere olan vefât ettiği zaman, Allahü teâlâ onun yerine üç taneden getirir. Üç taneden vefât eden olduğu zaman, onun yerine beş taneden getirir. Beş taneden vefât ettiği zaman, onun yerine yediden birisini getirir. Kırk kuldan birisi vefât ettiği zaman, onun yerine üçyüz kulundan birisini getirir. Üçyüz kulundan birisi vefât ettiği zaman, onun yerine diğer insanlardan birini getirir. Allahü teâlâ onlar sebebiyle diriltir ve öldürür. Yağmur yağdırır ve durdurur.” İbn-i Mes’ûd’a ( radıyallahü anh ) “Allahü teâlânın onlar sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl olur?” diye sorulunca, o cevâb olarak; “Çünkü onlar, ümmetin çoğalmasını isterler. Allahü teâlâ onlar sebebiyle bu ümmeti çoğaltır. Zorbalara ve zâlimlere bedduâ ederler. Bu sebeble zâlimler helak olurlar. Onlar, Allahü teâlâdan ümmet için yeryüzünde rahatlık isterler. Allahü teâlâ, onlar sebebiyle çeşitli belâları kaldırır” buyurdu.

Abdullah bin Ömer’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), “ümmetimde, her yüz senede iyiler bulunur. Bunlar beşyüz kişidir. Kırkı Ebdâl’dir. Bunlar her memlekette bulunurlar” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm “Yâ Resûlallah! Bize onların amellerini bildirin” dediklerinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötülük yapanlara iyilik ederler. Allahü teâlânın kendilerine verdiği şeylerle başkalarına yardım ederler” buyurdu. Abdullah bin Ömer bu hadîs-i şerîfi açıklarken buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ bu husûsu meâlen şöyle beyân buyurmaktadır (O takvâ sahibleri) varlıkta da yoklukta da infâk edenler, öfkelerini yutanlar, (zarar gördükleri kimselere karşı muktedir oldukları hâlde intikama kalkışmayanlar), insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever” (Âl-i İmrân-134).

Ebü’z-Zinâd buyurdu ki: “Arzın direkleri mesabesinde (derecesinde) olan Peygamberimiz ve diğer Peygamberler gidince, Allahü teâlâ Muhammed’in ( aleyhisselâm ) ümmetinden kırk kişiyi onların yerine getirir. Bunlara ebdâl denir. Onlardan birisi vefât ederse, Allahü teâlâ yerine başka birini yaratır ve onun yerine getirir. Onlar yeryüzünün direkleridir. Onlardan otuzunun kalbi yakîn üzere bulunur. Onlar, namazlarının, oruçlarının, huşû’larının, yaşayış ve ahlâk güzelliklerinin çokluğu ile üstün olmazlar. Onlar vera’larının doğruluğu, niyetlerinin, “güzelliği, kalbelerinin Allahü teâlâdan başkasının ilgisinden kurtulması, hilmi ve zillete düşmeden, tevâzu ile Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri bütün müslümanlara nasihat etmek sûretiyle diğer insanlardan üstündürler. Hattâ, onlar hiçbir şeye la’net etmezler. Hiçbir kimseye eziyet etmezler. Kendilerinden aşağıda olan kimselere karşı kibir göstermezler. Onları hakîr görmezler. Kendilerinden yüksekte olan hiçbir kimseyi hased etmezler. Dünyâyı sevmezler.”

Süfyân bin Hüseyn; Hasen-i Basrî’nin şöyle dediğini nakletti: “Eğer Ebdâl olmasaydı, yeryüzünde bulunanlar batar, helak olurdu. Sâlihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı. Ulemâ olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Sultan olmasaydı, insanlar birbirini yerdi. Rüzgâr olmasaydı, dünyâ kokardı. Ahmaklar olmasaydı, dünyâ harâb olurdu.”

Ebû Abdullah Antâkî şöyle anlatır: “İbrâhim (aleyhisselâm) birgün yolda yürürken havada oturan bir kişiyi gördü. Ona “Ey Allahın kulu! Bu mertebeye nasıl eriştin?” diye sordu. O da cevap olarak, “Basit bir şeyle bu mertebeye kavuştum. Beni ilgilendirmeyen şeyi terk ettim. Bana lâzım olan şeye yapıştım. Onun için, duâ ettiğim zaman Allahü teâlâ duâmı kabûl buyurdu. İstediğimi bana verdi. Onun adını vererek yemîn ettiğim zaman, yemînimi yerine getirdi” dedi.

Şakîk-i Belhî anlâtır; İkiyüzkırkdokuz senesinde, hac etmek üzere yola çıkmış, Kadisiyye’ye varmıştım. Orada insanlara bakıyor, onların kalabalıklığını, hepsinin ayrı ayrı rütbelere sahip olduğunu düşünüyor, etrâftaki kubbeleri, çadırları, binaları seyrediyordum. Her insan kendi hâlinde idi. O zaman kendi kendime “Allahım! Bunlar, senin fadl ve ihsânını umarak sana doğru yola çıkmışlardır. Onları boş çevirme” diye niyaz ettim. Ben orada, bineğimin yuları elimde olduğu hâlde duruyordum, insanlardan uzak, tenhâ, yalnız başıma kalacağım bir yer arıyordum. Bu sırada, koyu esmer, güzel yüzlü, iki gözü arasında secde izi, ayaklarında nalınları bulunan yakışıklı bir gence rastladım, insanlardan uzakta, tenhâ bir yerde oturdu. Bunu görünce, ben o genç hakkında, iyi düşünmedim ve onun yanına doğru yaklaştım. Benim kendisine doğru geldiğimi görünce bana; “Ey Şakîk! deyip, “Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın. Bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmıyacağı sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi? O halde (gıybet etmekte) Allahtan korkun” (Hucurât-12) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Daha sonra benim yanımdan gitti.

Ben kendi kendime, “Vallahi bu büyük bir iştir. Bu zât kalbimden geçeni anladı ve ismimi bildi. Bu, ancak sâlih bir kul olabilir. Peşinden gidip onunla görüşeyim, beni dost edinmesini söyliyeyim” dedim. Hızla peşinden gittim. Onu yakalıyacağım sırada gözümden kayboldu. Hacıların arasına karıştı. Bir süre sonra onu namaz kılarken gördüm. Allahü teâlânın korkusundan vücûdu titriyor. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Yine kendi kendime, “Onun yanına gideyim, hakkını helâl etmesini istiyeyim” diye düşündüm. Biraz bekledim. Sonra yanına gittim. Bana bakarak, “Ey Şakîk! “Bununla beraber, şüphe yok ki, ben tövbe eden, imân edip sâlih amel işleyen sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için Gaffârım (çok çok bağışlayıcıyım)” (Tâhâ-82) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okumamı söyledi ve yine beni bırakıp gitti. Ben, “Bu genç ebdâldendir. İki kere kalbimden geçeni bildi” diye düşündüm. Sonra hacılarla beraber yola’çıktık. Biraz su almak için bir yerde durduk. Bir de ne göreyim, o genç kuyunun başında duruyordu. Elinde de küçük bir kova vardı. Su içmek istiyordu. Bu sırada kova elinden kuyuya düştü. Ben de durmuş ona bakıyordum. Allahü teâlâya şöyle niyazda bulundu: “Sen benim Rabbimsin? Susuzluktan yandığımı biliyorsun. Yiyecek istediğim zaman sen benim kuvvetimsin! Allahım senden başka yardımcım yok! Beni bu sudan mahrûm etme!” dedi. Vallahi bu sırada kuyunun suyunun yükseldiğini, kovanın ortaya çıktığını gördüm. Elini uzatıp kovayı aldı. Onu doldurup güzelce abdest aldı. Birkaç rek’at namaz kıldı. Onun yanına gittim. Selâm verdim. Selâmıma cevap verdi. Ona, “Allahü teâlâ sana merhamet etsin! Allahü teâlânın sana ihsân ettiğinden beni de nasiplendir” dedim. Bana bakarak, “Ey Şakîk! Allahü teâlânın zâhirî ve bâtınî ni’metleri bizim üzerimize yağıyor. Allahü teâlâya zannın güzel olsun. O, kendisi hakkında güzel zan sahiblerinin ecrini (sevâbını) zayi etmez” deyip, bana su kovasını verdi. O kovadan içtim. Bir de ne göreyim, içindeki tatlı, çorba gibi birşey idi. Vallahi ondan daha lezzetli bir şey içmedim ve ondan daha hoş kokulu bir şey görmedim. Hem doydum, hem de susuzluğum gitti. Bundan sonra, günlerce ne acıktım, ne de susadım. Sonra kovayı kendisine verdim. Yine yanımdan uzaklaşarak gözden kayboldu. Mekke-i mükerremeye gidip haccı eda edinceye kadar onu görmedim. Bir gece Kâ’be-i muazzamada idim. Herkes uyumuş, her taraf sessiz idi. Mîzab’ın bulunduğu tarafta (ya’nî Altın oluğun bulunduğu tarafta) idi. Huşû’ ve inliyerek namaz kılıyordu. Ağlayarak Kurân-ı kerîm okuyordu. Bir müddet ben onun halini düşündüm. Bu sırada, içerisinde ni’metlerin va’d edildiği, azâb ile korkutulduğu bir âyet-i kerîme geçti. Onu tekrar ederken ağlıyordu. Bütün gece sonuna kadar bu hâl üzere kaldı. Fecr doğunca da, namaz kıldığı yere oturdu. Allahü teâlâyı tesbih ve zikirle meşgûl oldu. Sonra” kalkıp sabah namazını kıldı. Bir hafta Kâ’be-i şerîfi tavaf ettikten sonra oradan ayrıldı. Onu ta’kib ettim. Oturduğu beldeye varınca bir de ne göreyim, yanında birçok hizmetçi ve köleleri var. Oradaki insanlar, hemen onun etrâfını sardılar. Herkes ona selâm veriyordu. Yakınlarından birisine bu zâtın kim olduğunu sorunca, cevab olarak “O, Ebû İbrâhim Mûsâ bin Ca’fer bin, Muhammed bin Ali bin Hüseyn bin Ali bin Ebî Tâlib’dir” dedi. Ben, onda gördüğüm yüksek hâllerden hayretler içerisinde kalıp, “Böyle güzel ve yüksek hâller ancak böyle bir seyyid için olabilir” dedim.

Muhammed bin Ahmed el-Abd ( radıyallahü anh ) anlattı: Cum’a günü ikindiden sonra, Beyt-i Makdis’te Selmâ kuyusu yanında oturuyordum. Bu sırada yanımda iki kişi göründü. Birisi benim yanıma, diğeri bizden uzakça bir yere oturdu. Ben yanıma oturana, “Allahü teâlâ sana merhamet eylesin. Sen kimsin?” dedim. “Hızırım” cevâbını verdi. “Uzakta oturan kim?” dedim. “Kardeşim İlyas” dedi. Bu sırada normal olarak, insanın hatırına gelebilecek düşünceler hatırıma geldi. Bunun üzerine bana, “Zararı yok, yine de biz seni seviyoruz” dedi. Sonra bana: “Kim Cum’a günü ikindi namazını kılar, kıbleye yönelir, güneş batıncaya kadar. “Yâ Allah! Yâ Rahmân!” der ve Allahü teâlâdan bir şey isterse, Allahü teâlâ ona o istediği şeyi verir” dedi. Sonra bana şunları anlattı: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) âhırete irtihal buyurdukları zaman, yer, Allah teâlâya: “Bundan sonra kıyâmete kadar üzerimde hiçbir peygamber yürümeyecek” diye sitemde bulundu. Allahü teâlâ yere şöyle vahyetti: “Ben Muhammed’in (aleyhisselâm) ümmetinden öyle kimseler yaratacağım ki, onlar peygamberler (aleyhisselâm) gibi, kalbleri Peygamberlerin kalbleri gibidir.” “Onlar kaç tanedir?” diye sordum. “Üçyüz tanedir, hepsi de Allahü teâlânın velî kullarıdır. Yetmiş tanesi ise Nücebâ’dır. Kırk tanesi Evtâd’dır. On tanesi de Nükabâ’dır. Yedi tanesi Âriftir. Üç tanesi Nakib, bir tanesi ise Gavs’dır. Gavs vefât ederse, üç nakibden birisi seçilir. Onun mertebesine konur. Yedi taneden biri de, o üç taneye konur. On taneden yediye ilâve olunur. Kırk taneden ona, yetmişten kırka, üçyüzden yetmişe, dünyâdan bir kişi de üçyüze ilâve edilir. Sûr üfürülünceye kadar böyle gider. Onlardan bir kısmının kalbi, Mûsâ ve Îsâ’nın (aleyhisselâm) kalbi gibidir. Bir kısmının kalbi, Nûh ve İbrâhim’in (aleyhisselâm) kalbi gibidir. Yine bir kısmının kalbi, Cebrâil, Dâvûd, Süleymân ve Eyyûb’un (aleyhimüsselâm) kalbi gibidir. Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ meâlen “Opeygamberler, Allahü teâlânın hidâyete eriştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü (Onların tevhîd yolunda bulun).” buyurmaktadır. (En’âm-90). Konuşmalardan sonra, ona nereye gideceğini sordum. “Niçin soruyorsun?” dedi. “Orada namaz kılmak ve teberrük için” dedim. O da “Sabah namazını Mekke-i mükerremede kılarım. Sonra güneş doğuncaya kadar, Rükn-i. Şâmî’nin yanında Hicr denen yerde otururum. Sonra Beyt-i şerîfi bir hafta tavaf ederim. Sonra Makâm-ı İbrâhim’in arkasında iki rek’at namaz kılarım. Öğle namazını Medîne-i münevverede, ikindi namazını Beyt-i makdis’te, Akşamı Tûr-i Sina’da, Yatsıyı Zül-karneyn’in seddînde kılarım. Sonra sabaha kadar konuşmam” dedi.

Abdullah bin Ubeyd İbn-i Umeyr Leysî anlattı. Babam ile beraber bir sahrada yolculuk yapıyorduk. Çölün ortasına varınca, namaz kılan birisini gördük. Babam, onun yanına uğramak, buralarda ne yaptığını sormak için bekledi Ona, “Yanında yiyecek yok, su yok, buralarda ne arıyorsun böyle? Sana biraz yiyecek ve su bırakmak istiyoruz” dedi. O zât, “Hayır bırakmayın” dedi. Bu sırada bulut çıktı. Yağmur yağdı: Ondan sonra biz oradan ayrıldık. Biz yolumuza devam ettik. Babam, uğradığımız ilk kasabanın halkına, rasladığımız o zâtı anlattı. Onlar da bize: “O zât nerede bulunursa, mutlaka oraya yağmur yağar” dediler.

Hammâd bin Zeyd anlattı. “Sıcak bir günde Eyyûb-i Sahtiyanî ile beraber bulunuyorduk. Ben çok susamıştım. Ona çok susadığımı söyleyince, ayağı ile yere vurdu ve oradan su fışkırdı.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-3, sh. 203

2) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 394

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1230

4) Tabakât-ül-huffâz sh. 450

EBÛ NASR RÛYÂNÎ (ŞÜREYH BİN ABDÜLKERÎM) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şafiî mezhebi usûl ve fürû’ âlimi ve kadı. Künyesi Ebû Nasr olup ismi, Şüreyh bin Abdülkerîm bin Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed’dir. Taberistan’da Rûyân şehri halkından olduğu için Rûyânî nisbet edildi. Baba ve dedeleri de aynı nisbetle anıldı. Dedesi, “Cürcâniyyât” kitabının yazarı olan Şeyh Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed bin Ahmed Rûyânî Taberî idi. Ba’zı kimseler, onu yanlışlıkla, “Bahr” kitabının yazarı olan Abdülvâhid bin İsmâil’in torunu olarak göstermektedirler. Hâlbuki Fahr-ül-İslâm Abdülvâhid bin İsmâil, Ebû Nasr Rûyânî’nin amcasının oğlu idi. Rûyân şehrinde doğan Ebû Nasr Rûyânî, 505 (m. 1117) yılında vefât etti.

Taberistan’daki ilim merkezlerinden biri olan Rûyân’da doğup, dedesi Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed ve babası Kâdı Ebû Muammer Abdülkerîm bin Ahmed gibi, zamanının en ileri gelen âlimlerinin huzûrunda ilim tahsiline başlayan Ebû Nasr Rûyânî, küçük yaşta temel din ve alet (yardımcı) ilimlerini öğrendi. Başkalarının yüksek din ilimlerini öğrenmeye başladığı yaşlarda, o, ders verecek hâle geldi. Şafiî mezhebi fıkıh bilgilerini ve mezheb içindeki değişik ictihâd ve fetvâları, diğer mezheblerle olan farkları çok iyi bilirdi. Taberistan’da Âmil şehrine kadı ta’yin edildi. Uzun yıllar orada kadılık yaptı. İnsanlar üzerinde hüküm vermek ve onların mes’elelerini halletmek husûsunda engin tecrübe ve bilgi sahibi oldu. Bu tecrübe ve bilgilerinden istifâde ile “Edeb-ül-kâdı ve “Ravdât-ül-hukkâm ve zînet-ül-ahkâm” kitaplarını yazdı. Edeb-ül-kâdı adlı kıymetli eseri, sonra gelen kadıların müracaat kitaplarından biri ve İmâm-ı Süyûtî hazretlerinin medhine mahzar oldu.

Pekçok talebe yetiştirdi. Kâdılığı esnasında vermiş olduğu âdil hükümlerle, insanların huzûr içinde yaşamalarına vesîle oldu. Vaktini, yalnız Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için harcardı. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçar, mübahların birçoğunu terkederdi. Kazancından kendine yetecek kadar ayırır, fazlasını fakirlere dağıtırdı, insanlara bir din mes’elesini öğretmekten çok hoşlanır, sık sık Allahü teâlânın dînini öğrenmek ve öğretmenin ehemmiyetinden bahsederdi. Bir hutbesinde, kendisiyle ilgili bir suâle şöyle cevap verdi: “Din bilgilerinin esâsı ve dalları, mezheblerin ayrılıkları ve ittifâkları hakkında pekçok kitap yazdım. Bunlara, gençliğimin başlangıcından, olgunluk günlerimin sonuna kadar olan zamanımı harcadım. Böylece altmış yaşına geldim.

Kâdılık edeblerini gördüm. Kâdılıkta ve hüküm vermede ehil oldum, ömrüm kadılık ve hüküm vermekle geçti. Kâdılık yaparken ve kitap tasnif ederken, benden önce gelenlerin bilgilerine tâbi olup, insanlara ilimde önder olmuş kimseleri örnek aldım. Bu iş, bize dedelerimizden kaldı. Kuyuyu temizleyerek, insanları suya kandırmak bizim boynumuza borçtur. Nitekim, Sinân bin Fahl-Tâî bir beytinde bunu ne güzel anlatır:

Elbette bu su, baba ve dedemin suyudur.
Kazarak temizlediğim kuyu, benim kuyumdur.”

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Süyûtî) cild-7, sh. 102

2) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Esnevî) cild-1, sh. 569

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh. 298

4) El-A’lâm cild-3, sh. 161

EBÜ’N-NECM EL-İCLÎ İsam
|
EBÜ’n-NECM el-İCLÎ (Ebü'n-Necm el-Fazl (el-Mufaddal) b. Kudâme er-Râciz el-İclî ) ابن الشجری Recez bahrinde yazdığı şiirleriyle tanınan Arap şairi.
EBYAZ Kubbe Altı
|

(ﺍﺑﻴﺾ) sıf. (Ar. beyāż “aklık”tan ebyaż) Ak, beyaz, bembeyaz: “Bahr-i ebyaz: Akdeniz.”

EDBUL-BAHR Kamus
|
أَدْبُ الْبَحْرِ [edbul-bahr] Bazı ümmehâtta hemzenin fethi ve dâlın sükûnuyla ve bazında fethateynle mazbûttur) Deryânın kesret-i âbına ıtlâk olunur; ziyâfet manâsından mehûzdur; yukâlu: جَاشَ أَدْبُ الْبَحْرِ إِذَا كَثُرَ مَاؤُۀُ
ED-DAFFET Kamus
|
اَلضَفَةُ [ed-daffet] (dâdın fethiyle) Binâ-i merredir, su üzere nâs bir kerre sıkışmak manâsınadır. Ve
ضَفَةٌ [daffet] Nehrin ve vâdî ve bahrin kıyısına denir; dâdın kesriyle de lügattir; yukâlu: ضَفَةُ النَۀْرِ وَضِفَتُۀُ أَیْ جَانِبُۀُ وَضَفَتَا الْوَادِی أَوِ الْحَیْزُومِ أَیْ جَانِبَاۀُ وَضَفَةُ الْبَحْرِ أَیْ سَاحِلُۀُ Ve
ضَفَةُ الْمَاءِ [daffetul-mâ] Sel önüne denir ki ibtidâ dereden top gibi boşanıp atılarak gelen sel suyundan ibârettir. Ve
ضَفَةُ الْقَوْمِ [dâffetul-kavm] Gürûh ve cemâatinden ibârettir. Ve memesinin emzikleri geniş koyuna ıtlâk olunur; yukâlu: شَاةٌ ضَفَةُ الشُخْبِ أَیْ وَاسِعَتُۀُ
ED-DAHR Kamus
|
اَلدَحْرُ [ed-dahr] (بَحْرٌ [bahr] vezninde) ve
اَلدُحُورُ [ed-duhûr] (ظُۀُورٌ [zuhûr] vezninde) Tard ve ibâd eylemek amnâsınadır; yukâlu: دَحَرَۀُ دَحْرًا وَدُحُورًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا طَرَدَۀُ وَأَبْعَدَۀُ Ve def eylemek manâsınadır; ve minhud-duâu: “اَللَۀُمَ ادْحَرْ عَنَا الشَیْطَانَ” أَیِ ادْفَعْۀُ
ED-DÂİRETUL-MUCTELEBET Kamus
|
اَلدَائِرَةُ الْمُجْتَلَبَةُ [ed-dâiretul-muctelebet] ki دَائِرَةُ الْمُجْتَلَبِ [dâiretul-mucteleb] dahi derler, ilm-i arûz dâirelerinden bir dâiredir. Bil-işâret hâvî olduğu buhûrun kesret ve ictimâı bâis-i tesmiyedir, zîrâ serî ve muktedab ve hafîf ve münserih ve muzâri ve müctes bahrlerini müştemildir. Yâhûd bahrlerinin dâire-i uhrâdan müctelib olması sebeb-i tesmiyedir. Meselâ mefâîlün, bahr-i tavîlden ve fâilâtün medîdden ve müstefilün basîtten ictilâb olunmuştur.
ED-DÂRİM Kamus
|
اَلدَارِمُ [ed-dârim] غَضَا [gadâ] nâm şecere şebîh bir şecer-i marûf adıdır. Ve Dârim b. Ebî Dârim ashâbdandır. Ve Dârim b. Mâlik b. Hanzale, Temîm kabîlesinden bir cemâat pederidir,mukaddemâ ismi Bahr idi; bir gün pederine bazı kimseler iktizâ eden bir diyet husûsunda istiâne eylemeleriyle pederi mezbûr Bahreیَا بَحْرُ إِئْتِنِی بِخَرِیطَةِ الْمَالِ diye akçe kesesini getirmekle emr eyledi. O dahi varıp keseyi arkasına alıp kendi sagîr ve kese kebîr ve sakîl olduğundan altında tavşan gibi derâmetle yanî adımlarını hurde hurde atarak getirmekle Dârim ile telkîb eylediler.
ED-DÂRÎN Vankulu
|
اَلدَارِینُ [ed-Dârîn] (rânın kesri ve meddiyle) Adem-i insırâf üzere Bahreynde bir iskelenin ismidir ki misk ona nisbet olunur; yukâlu: مِسْكُ دَارِینَ
ED-DÂRİYY Vankulu
|
اَلدَارِیُ [ed-dâriyy] (yânın teşdîdiyle) Attâr manâsınadır. Ve bu دَارِینُ [Dârîn]e mensûbdur ki دَارِینُ [Dârîn] bir iskeledir, Bahreynde ve onda bir bâzâr vardır ki tüccâr Hind cânibinden nâfe-i miski ona iletirler. Ve fil-hadîsi: “مَثَلُ اَلْجَلِیسِ الصَالِحِ مَثَلُ الدَارِیِ إِنْ لَمْ یُحْذِكَ مِنْ عِطْرِۀِ عَلِقَكَ مِنْ رِیحِۀِ” Yanî “Sâlih yoldaşın meseli attâr gibidir, eger sana miskinden vermezse bârî sende râyihası kalır.” Ve إِحْذَاءٌ [ihzâ] hâ-i muceme ile itâ manâsına. Ve
دَارِیٌ [dâriyy] Nimet sâhibi olan kimseye dahi derler. دَارِیٌ [dâriyy] dediklerine bâis budur ki دَارٌ [dâr]da mukîmdir, binâen alâ-hâzâ دَارٌ [dâr]a nisbet olunmuştur.
ED-DEMÂ Vankulu
|
اَلدَأْمَاءُ [ed-demâ] (dâlın fethi ve elifin meddiyle) Deniz, bahr manâsına; yukâlu: وَاللَیْلُ كَالدَأْمَاءِ مُسْتَشْعِرٌ مِنْ دُونِۀِ
ED-DEMÂNET Kamus
|
اَلدَمْعَانَةُ [ed-Demânet] Benû Bahr yurdunda bir sudur.
ED-DUHAS Kamus
|
اَلدُخَسُ [ed-duhas] (صُرَدٌ [surad] vezninde) تُخَسٌ [tuhas] manâsınadır ki dülfîn dedikleri dâbbe-i bahriyyedir.
ED-DUHÛR Kamus
|
اَلدَحْرُ [ed-dahr] (بَحْرٌ [bahr] vezninde) ve
اَلدُحُورُ [ed-duhûr] (ظُۀُورٌ [zuhûr] vezninde) Tard ve ibâd eylemek amnâsınadır; yukâlu: دَحَرَۀُ دَحْرًا وَدُحُورًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا طَرَدَۀُ وَأَبْعَدَۀُ Ve def eylemek manâsınadır; ve minhud-duâu: “اَللَۀُمَ ادْحَرْ عَنَا الشَیْطَانَ” أَیِ ادْفَعْۀُ
ED-DULFÎN Kamus
|
اَلدُلْفِینُ [ed-dulfîn] (dâlın zammıyla) Bir gûne dâbbe-i bahriyye ismidir ki garîk olanları sâhil-i selâmete îsâl eder.
EL-EFYAH Vankulu
|
اَلْأَفْیَحُ [el-efyah] (hemzenin ve yânın fethiyle) Vüsati âşikâre olan; yukâlu: بَحْرٌ أَفْیَحُ [bahrun efyahu] بَیِنُ الْفَیْحِ manâsına.
EHAZZ Kamus
|
اَلأَحَذُ [el-ehazz] Zikr olunan حَذَذٌ [hazez] lafzından vasftır, kuyruğunun kılları ve tüyleri az olan erkek hayvâna ve hazez cârî olan cüz-i bahr-i kâmile ıtlâk olunur. Ve
أَحَذُ [ehazz] Tîz-dest olan adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَحَذُ أَیْ خَفِیفُ الْیَدِ Mübâşeret ettiği işi çabuk kat ve itmâm eylediği için ıtlâk olunmuştur. Ve arık ve zebûn hayvâna ıtlâk olunur, kıllet-i şar-ı zeneb manâsından mehûzdur; yukâlu: فَرَسٌ أَحَذُ أَیْ ضَامِرٌ Ve şedîd ve münker ve azîm olan emr ve husûsa ıtlâk olunur. Cemi حُذٌ [huzz] gelir hânın zammıyla; yukâlu: أَمْرٌ أَحَذُ أَیْ شَدِیدٌ مُنْكَرٌ Kemâl-i şiddet ü fezâatinden nâşî, gûyâ ki eşbâh ve nezâiri munkatıdır ki onun gibi şedîd ve münker nesnenin vücûdu mümtenidir yâhûd onun tedbîr ve tedârük ve kifâyeti husûsundan makdûr-ı beşer munkatı olduğu mülâhazasına mebnîdir. Ve
أَحَذُ [ehazz] خِمْسٌ [hims]-i serîa ıtlâk olunur. Ve خِمْسٌ [hims], beşinci gün su içer olan devedir; yukâlu: خِمْسٌ أَحَذُ أَیْ سَرِیعٌ Ve bu, hasâistendir.
EL-EHAZZ Kamus
|
اَلأَحَذُ [el-ehazz] Zikr olunan حَذَذٌ [hazez] lafzından vasftır, kuyruğunun kılları ve tüyleri az olan erkek hayvâna ve hazez cârî olan cüz-i bahr-i kâmile ıtlâk olunur. Ve
أَحَذُ [ehazz] Tîz-dest olan adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ أَحَذُ أَیْ خَفِیفُ الْیَدِ Mübâşeret ettiği işi çabuk kat ve itmâm eylediği için ıtlâk olunmuştur. Ve arık ve zebûn hayvâna ıtlâk olunur, kıllet-i şar-ı zeneb manâsından mehûzdur; yukâlu: فَرَسٌ أَحَذُ أَیْ ضَامِرٌ Ve şedîd ve münker ve azîm olan emr ve husûsa ıtlâk olunur. Cemi حُذٌ [huzz] gelir hânın zammıyla; yukâlu: أَمْرٌ أَحَذُ أَیْ شَدِیدٌ مُنْكَرٌ Kemâl-i şiddet ü fezâatinden nâşî, gûyâ ki eşbâh ve nezâiri munkatıdır ki onun gibi şedîd ve münker nesnenin vücûdu mümtenidir yâhûd onun tedbîr ve tedârük ve kifâyeti husûsundan makdûr-ı beşer munkatı olduğu mülâhazasına mebnîdir. Ve
أَحَذُ [ehazz] خِمْسٌ [hims]-i serîa ıtlâk olunur. Ve خِمْسٌ [hims], beşinci gün su içer olan devedir; yukâlu: خِمْسٌ أَحَذُ أَیْ سَرِیعٌ Ve bu, hasâistendir.
EJDER – EJDERHÂ Kubbe Altı
|

( ﺍﮊﺩﺭﻫﺎﺍﮊﺩﺭ) i. (Fars. ejder – ejderhā)
1. Milletlerin hayal gücüne göre değişik şekillerde tasarlanan, genellikle kanatlı, gövdesi aslana, kuyruğu yılana benzeyen, ağzından ateş püsküren korkunç masal canavarı: Hâkānın tahtı kızıl altından olup bir ejderhâ heykeli onu kuşatmıştır (Kâtip Çelebi’den Seç.). Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan (Yahyâ Kemal). Nergislerin açtığı yerden / Ey kuş uçurtmayan ejderhâ (Câhit S. Tarancı).
2. Büyük yılan.
ѻ Ejderhâ gibi: Çok iri, çok korkunç, çok saldırgan. Ejder-i kāhir: “Kahreden, yok eden ejderha” mec. Ölüm ejderi. Ejder-i münakkaş: Derisi nakışlı gibi olan alacalı büyük yılan: Bin başlı ejder-i münakkaş / Mumdan gemi altı bahr-i âteş (Şeyh Gālib’den).

EKSİBE Kubbe Altı
|

(ﺍﻛﺜﺒﻪ) i. (Ar. keѕіb “kum yığını”nın çoğul şekli ekѕibe) Kum yığınları, rüzgârların yığdığı kumlardan meydana gelen kum tepesi, kumul.
ѻ Eksibe-i bahriyye: Med ve cezir sebebiyle sâhillere yığılan kum kümeleri.

EKSİK Kubbe Altı
|

sıf. (Eski Türk. egsük <>egsü-mek “eksilmek”)
1. Mevcut olmadığı için ihtiyaç duyulan (kimse veya şey), noksan: Bir iskemlemiz eksik (Ahmed Midhat Efendi). Sâde bir şey eksik, küçük Jülîde (Reşat N. Güntekin).
2. Bir kısmı bulunmayan veya bitmemiş olan, tamam olmayan, noksan, nâkıs, nâtamam: “Eksik kitap.” “Eksik satranç takımı.” “Eksik inşaat.” Dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı (Refik H. Karay).
3. Olması gerekenden daha az olan: “Eksik üretim.” “Eksik gramajlı ekmek.” “Bu para çok eksik.”
4. Bulunması gerekirken bulunmayan, mevcut olmayan: “İki bavul eksik.” “Paranın bir kısmı eksik.”
5. Tam ve mükemmel olmayan, kusurlu, özürlü, sakat, mâyup: “Eksik akıllı.” “Eksik bir araştırma.” Fakat o, bu üstün hilkat imtiyâzından mahrum bir eksik insandı (Sâmiha Ayverdi). ♦ i.
6. Kusur, özür, eksiklik, noksan: Kendi eksiğin bilen mahrûm değil / Mahrûm oldur kim yola mahkûm değil (Âşık Paşa). Şâiri gibi bunun eksiği çok (Süleyman Çelebi). Gözlüklü, ihtiyar kürk ustaları tığlarıyle onları düzeltir, eksiklerini tamamlarmış (Ahmet H. Tanpınar).
7. Herhangi bir şeyin tamamlanması için gerekli olan şey: “Kaç metre eksiğimiz var?” Her ihtimâle karşı Mûsâ Efendi’yi şehre göndermiş, eksiklerimi tamamlamıştım (Refik H. Karay).
8. zf. Tam olmayarak, noksan olarak: “Eksik anlatmak.” “Eksik saymak.” “Eksik ölçmek.”
ѻ Eksik akçe (para): eski. İçinden mâden çalınması veya aşınma gibi sebeplerle ayarı bozulup değeri eksilen para. Eksik artık: Az veya çok: “Kardeş arasında eksik artık aranmaz.” Eksik doğmak:
1. (Bebek) Vaktinden önce doğmak.
2. Bir organı veya bâzı organları gelişmeden doğmak. Eksik doldurmak (kapamak): Bir boşluğu doldurmaya, eksik olan şeyin yerini tutmaya çalışmak. Eksik etek: halk ağzı. Kadın: Sen her şeysin, ben zavallı, eksik etek bir karı (Mehmet E. Yurdakul). Zeynep! Ninen kadındır, ne olsa eksik etek (Fâruk N. Çamlıbel). Eksik olmasın, eksik etek gider, getirir (Eflâtun C. Güney). Eksik etmemek: Her zaman bulundurmak: Allah böyle doğruları dünya yüzünden eksik etmesin (Ömer Seyfeddin). Büyük mîmarlarımız ise dâima eserlerinin yanı başında birkaç çınar veya serviyi eksik etmezlerdi (Ahmet H. Tanpınar). Eksik gedik: Ufak tefek noksan şeyler, ihtiyaçlar: “Eksik gedik hiç bitmiyor.” Eksik olma: “Sağ ol!” anlamında teşekkür sözü: Eksik olma kardeşim! (Aka Gündüz). Senin kuzunu Allah sana bağışlasın. –Eksik olma! (Burhan Felek). Eksik olma bayır turpu: Yardım olarak yapılan hareketi veya söylenen sözü küçümseyen alaylı teşekkür sözü. Eksik olmamak: Her zaman var olmak, hep bulunmak: Âşinâ-yı aşk olandan âh u zâr eksik değil / Keştî-i bahre dem-â-dem rûzigâr eksik değil (Niyâzî-i Mısrî). Başımızdan hiç hevâ-yı zülf-i yâr eksik değil / Mürtefi’ yerdir anınçün rûzigâr eksik değil (Sultan II. Mustafa). Ve kış yaz / Dalda kuş eksik olmaz (Câhit S. Tarancı). Eksik olmasın: “Sağ olsun, Allah râzı olsun” anlamında teşekkür, bâzan da sitem ifâde eder: Eksik olmasın, başkalarına lutfetsin (Mahmut Yesâri). Elbet herkes seni istiyor. –Eksik olmasınlar, ama valla yoruldum Selman Bey (Bediî Fâik). Eh, Kıbrıs meselesinde eksik olmasın, gāfil Yunan hükûmeti ve dünya kargaşa duâcılarının yüzü suyu hürmetine durup dururken harp sınırına yaklaştık (Burhan Felek). Eksik olsun: “İstemez, olmasın daha iyi, gereği yok” anlamında kullanılır: “Ondan gelecek yardım eksik olsun.” Eksiği var, fazlası yok: “Abartmadan, hiçbir şey eklemeden anlatıyorum” mânâsına kullanılır: Kitabın ihtivâ ettiği hakîkatler, o devri görmemiş olanlar için birer hayal ve fantezi mahsûlü sayılabilirse de hayal, masal ve mübâlağa şöyle dursun eksiği var, fazlası yoktur (Sâmiha Ayverdi). Eksiğine almak (satmak): Değerinden daha düşük bedelle almak (satmak): Serginin önünde durup pazarlık ediyorlar ve çok defa uyuşup eşyâyı eksiğine alıyorlardı (Refik H. Karay).

ELAMAN – EL-AMAN Kubbe Altı
|

(ﺍﻻﻣﺎﻥ) ünl. (Ar. harf-i târif el- ve emān ile el-emān) [Vurgu birinci hecededir]
1. “Bıktım, yeter artık, illallah” anlamında şikâyet sözü.
2. Aman, imdat, medet: Pir Sultan Abdal’ım elaman aman (Pir Sultan Abdal). Hisar içinde olan küffar bu hâli göricek el-aman seslerini göklere erdirdiler (Kâtip Çelebi’den Seç.). Oldum garîk-i bahr-i hatâ ey dil el-aman (Fıtnat Hanım).

EMÂKİN Kubbe Altı
|

(ﺍﻣﺎﻛﻦ) i. (Ar. mekān’ın çoğulu emkine’nin çoğul şekli emākin) Yerler, mevkiler: “Emâkin-i mukaddese: Mukaddes yerler.” Sâhildeki emâkin olmakla bahre âkis / Bir resm ederdi teşkîl gāyet bülend ü pehnâ (Recâîzâde M. Ekrem).

EMVAC Kubbe Altı
|

(ﺍﻣﻮﺍﺝ) i. (Ar. mevc “dalga”nin çoğul şekli emvāc) Dalgalar: Zihî deryâ-yı vahdet kim kesilmez hergiz emvâcı (Niyâzî-i Mısrî). Bahrin bu şeb emvâc-ı safâ aştı boyundan / Vâsıf gidelim Göksu’ya İstinye Koyu’ndan (Enderunlu Vâsıf’tan). Emvâc-ı hayâl içinde kaldım (Cenap Şahâbeddin).

EMYAL Kubbe Altı
|

[l ince] (ﺍﻣﻴﺎﻝ) i. (Ar. mіl’in çoğul şekli emyāl) Miller: “Emyâl-i bahrî: Deniz milleri.”
ѻ Emyal cetveli: Limanlar ve sâhil şehirleri arasındaki mesâfeleri mil olarak gösteren cetvel.

ENF Kamus
|
اَلْمُقْعَدُ [mukad] (مُكْرَمٌ [mukrem] vezninde) Kötürüm adama denir, Fârisîde zemîn-gîr derler. Ve
مُقْعَدٌ [mukad] Istılâh-ı arûziyyînde إِقْعَادٌ [ikâd] ârız olan şire denir ki her beytinde zihâf vâki ola, alâ-kavlin beytinin arûzundan bir illet sebebiyle kuvveti naks olunmuş ola; yukâlu: شِعْرٌ مُقْعَدٌ وَۀُوَ كُلُ بَیْتٍ فِیۀِ زِحَافٌ أَوْ مَا نُقِصَتْ مِنْ عَرُوضِۀِ قُوَةٌŞârih der ki kavl-i evvel İmâm Halîl kavlidir, lâkin ekserî kütüb-i arûzda إِقْعَادٌ [ikâd]ı bahr-i kâmile tahsîs ve arûzunun tenvî ve ihtilâfıyla tansîs eylemişlerdir. Ve
مُقْعَدٌ [Mukad] Selefte bir kimse ismidir ki sanatı oklara yelek geçirmek idi. Ve
مُقْعَدٌ [mukad] Nesrîn yanî kerkes dedikleri kuşun yavrusuna denir. Ve şol kerkes kuşuna denir ki bir zehr-nâk tume ile sayd olunup yelekleri yolunmuş ola. Ve şol tâze hatun memesine denir ki yatkın olmayıp kalkık ola; إِقْعَادٌ [ikâd] ikâme manâsına da gelmekle zâhiren bu ondan mehûzdur; yukâlu: ثَدْیٌ مُقْعَدٌ أَیْ نَاۀِدٌ لَمْ یَنْثَنِ Ve
مُقْعَدُالْأَنْفِ [mukadul-enf] burunlarının delikleri geniş olan kişiye denir; yukâlu: رَجُلٌ مُقْعَدُ الْأَنْفِ إِذَا كَانَتْ فِی مِنْخَرَیْۀِ سَعَةٌ
EL-ENKU Vankulu
|
اَلْأَنْقُعُ [el-enku] (hemzenin fethi ve kâfın zammıyla) Cemi, hûb topraklı yerler manâsına, بَحْرٌ [bahr]la أَبْحُرٌ [ebhur] gibi. Ve fil-meseli: “إِنَۀُ لَشَرَابٌ بِأَنْقُعٍ” Yanî çok yerden su içmiştir, çok umûr tecribe etmiş ve çok yol öğrenmiştir. Ve شَرَابٌ [şerrâb] şînin fethi ve rânın teşdîdiyle kesîrüş-şürb manâsınadır.
EN-NAHR Kamus
|
اَلنَحْرُ [en-nahr] (بَحْرٌ [bahr] vezninde) Göğsün yukarısına denir, ser-i sîne manâsına; alâ-kavlin kılâde mevziine denir ki boyuna kılâde geçirildikte sarkıp durduğu yerden ibarettir. Ve نَحْرٌ [nahr] lafzı müzekkerdir; cemi نُحُورٌ [nuhûr]dur; yukâlu: ضَرَبَ نَحْرَۀُ وَۀُوَ أَعْلاَ الصَدْرِ أَوْ مَوْضِعُ الْقِلاَدَةِ Ve
نَحْرٌ [nahr] ve
تَنْحَارٌ [tenhâr] (تَذْكَارٌ [tezkâr] vezninde) Bir adamın نَحْرٌ [nahr]ına vurmak yâ dokunmak manâsınadır; yukâlu: نَحَرَۀُ نَحْرًا وَتَنْحَارًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا أَصَابَ نَحْرَۀُ Ve göğsün yukarısından boğaz zâhir olacak yere bıçak sokmak manâsınadır ki boğaz çukuru olur. Badehu oradan zebh eylemekte gâlib oldu, zîrâ deveyi ibtidâ oradan zebh ederler; yukâlu: نَحَرَ الْبَعِیرَ إِذَا طَعَنَۀُ حَیْثُ یَبْدُو الْحُلْقُومُ مِنْ أَعْلَى الصَدْرِ [ve]
EN-NEBTÂ Kamus
|
اَلنَبْطَاءُ [en-Nebtâ] (صَحْرَاءُ [sahrâ] vezninde) Bahreyn türâbında Abdulkays yurdunda bir karye adıdır. Ve arz-ı Necdden Şureyf nâm mahalde Benû Numeyre mahsûs bir küçük bayır adıdır. Ve
نَبْطَاءُ [nebtâ] Böğürleri beyâz koyuna denir; yukâlu: شَاةٌ نَبْطَاءُ أَیْ بَیْضَاءُ الشَاكِلَةِ
EN-NECEF Kamus
|
اَلنَجَفُ [en-necef] (nûnun ve cîmin fethiyle) ve
اَلنَجَفَةُ [en-necefet] (hâyla) Toprağı sert ve sarp olmayarak uzun uzadı yüksek, su basmaz yere denir ki derelerin batnında vâki olur ve gâh olur ki vasat-ı arzda dahi olur; cemi نِجَافٌ [nicâf] gelir nûnun kesriyle. Ve indel-baz نَجَفٌ [necef] şol arza denir ki değirmi olup etrâfında olan arâzîye havâle ve müşrif ola, etrâfına nisbet tepe tarzında ola. Ve
نَجَفٌ [necef] Höyüğe denir, تَلٌ [tell] manâsına. Ve buğdaycık otunun kabuklarına denir. Ve
نَجَفَةُ [Necefet] (hâyla) Basra ile Bahreyn beyninde bir mevzi adıdır. Ve su bendine denir ki yüksek kemer gibi olur, مُسَنَاةٌ [musennât] manâsına. Ve zâhir-i Kûfede mahsûs bir su bendinin ismidir ki mekâbir ve menâzilini su basmağa sedd ve mânidir. Ve
نَجَفَةُ الْكَثِیبِ [necefetul-kesamp;îb] Kum tepelerde rüzgâr vurup almakla oyulmuş yar şeklinde olan obruk yere denir; yukâlu: قَعَدَ تَحْتَ نَجَفَةِ الْكَثِیبِ وَۀُوَ مَوْضِعٌ تُصَفِقُۀُ الرِیَاحُ فَتَنْجُفُۀُ فَیَصِیرُ كَأَنَۀُ جُرُفٌ مُنْخَرِفٌ
EN-NECEFET Kamus
|
اَلنَجَفُ [en-necef] (nûnun ve cîmin fethiyle) ve
اَلنَجَفَةُ [en-necefet] (hâyla) Toprağı sert ve sarp olmayarak uzun uzadı yüksek, su basmaz yere denir ki derelerin batnında vâki olur ve gâh olur ki vasat-ı arzda dahi olur; cemi نِجَافٌ [nicâf] gelir nûnun kesriyle. Ve indel-baz نَجَفٌ [necef] şol arza denir ki değirmi olup etrâfında olan arâzîye havâle ve müşrif ola, etrâfına nisbet tepe tarzında ola. Ve
نَجَفٌ [necef] Höyüğe denir, تَلٌ [tell] manâsına. Ve buğdaycık otunun kabuklarına denir. Ve
نَجَفَةُ [Necefet] (hâyla) Basra ile Bahreyn beyninde bir mevzi adıdır. Ve su bendine denir ki yüksek kemer gibi olur, مُسَنَاةٌ [musennât] manâsına. Ve zâhir-i Kûfede mahsûs bir su bendinin ismidir ki mekâbir ve menâzilini su basmağa sedd ve mânidir. Ve
نَجَفَةُ الْكَثِیبِ [necefetul-kesamp;îb] Kum tepelerde rüzgâr vurup almakla oyulmuş yar şeklinde olan obruk yere denir; yukâlu: قَعَدَ تَحْتَ نَجَفَةِ الْكَثِیبِ وَۀُوَ مَوْضِعٌ تُصَفِقُۀُ الرِیَاحُ فَتَنْجُفُۀُ فَیَصِیرُ كَأَنَۀُ جُرُفٌ مُنْخَرِفٌ
EN-NECRÂN Kamus
|
اَلنَجْرَانُ [en-necrân] (سَكْرَانُ [sekrân] vezninde) Kapı ökçesi duracak tahtaya denir ki kapının zıvanası girecek delik onda olur, söve tabîr olunur; yukâlu: اَلْبَابُ یَدُورُ عَلَى نَجْرَانِۀِ وَۀُوَ الْخَشَبَةُ فِیۀَا رِجْلُ الْبَابِ Ve
نَجْرَانُ [necrân] Susuza denir; yukâlu: رَجُلٌ نَجْرَانُ أَیْ عَطْشَانُ Ve
نَجْرَانُ [Necrân] Yemende bir mevzi adıdır; hicriyyenin onuncu sâlinde feth olundu; Necrân b. Zeydân b. Sebe ismiyle müsemmâdır. Ve Bahreyn türâbında bir mevzi adıdır. Ve Havrânda bir mevzi adıdır ki Dimaşka karîbdir; alâmdan Yezîd b. Abdullâh b. Ebî Yezîd ve Humeyd en-Necrâniyyân oradandır. Alâ-kavlin Humeyd Necrân-ı âherdendir. Ve Kûfe ile Vâsit beyninde bir mevzidir.
EN-NEDH Kamus
|
اَلنَدْخُ [en-nedh] (مَدْخٌ [medh] vezninde) Bir nesneye unfla çatıp çarpmak manâsınadır, denizde bir kayığın âhere çatıp çarpması gibi; yukâlu: نَدَخَۀُ نَدْخًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا صَدَمَۀُ ve minhu yekûlu râkibul-bahri: نَدَخْنَا سَاحِلَ كَذَا
EN-NEKAD Vankulu
|
اَلنَقَدُ [en-nekad] (fethateynle) Bir cins koyuna derler ki ayakları kısa ve yüzü çirkin olur. Ve bu cins koyun Bahreyn cânibinde olur.
EN-NEMÂ Kamus
|
اَلنَمْیُ [en-nemy] (رَمْیٌ [remy] vezninde) ve
اَلنُمِیُ [en-numiyy] (عُتِیٌ [utiyy] vezninde) ve
اَلنَمَاءُ [en-nemâ] (سَخَاءٌ [sehâ] vezninde) ve
اَلنَمِیَةُ [en-nemiyyet] (عَطِیَةٌ [atiyyet] vezninde) نُمُوٌ [numuvv] kelimesinde lügattir; yukâlu: نَمَى الشَیْءُ یَنْمِی نَمْیًا وَنُمِیًا نَمَاءً وَنَمِیَةً إِذَا زَادَ Ve tutruğu çoğaltmakla âteşi pek alevlendirmek manâsına müstameldir; yukâlu: نَمَى النَارَ إِذَا رَفَعَۀَا وَأَشْبَعَ وَقُودَۀَا Ve semirmek manâsınadır; yukâlu: نَمَى الرَجُلُ إِذَا سَمِنَ Ve nehr ve bahrin suyu kabarıp kalkmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى الْمَاءُ إِذَا طَمَا Ve bir adama bir kelâm ve haber ref ve isnâd olunmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى إِلَیْۀِ الْحَدِیثُ إِذَا ارْتَفَعَ إِلَیْۀِ Ve bu manâda müteaddî olur; tekûlu: نَمَیْتُ الْحَدِیثَ إِلَیْۀِ إِذَا رَفَعْتَۀُ وَعَزَوْتَۀُ
EN-NEMİYYET Kamus
|
اَلنَمْیُ [en-nemy] (رَمْیٌ [remy] vezninde) ve
اَلنُمِیُ [en-numiyy] (عُتِیٌ [utiyy] vezninde) ve
اَلنَمَاءُ [en-nemâ] (سَخَاءٌ [sehâ] vezninde) ve
اَلنَمِیَةُ [en-nemiyyet] (عَطِیَةٌ [atiyyet] vezninde) نُمُوٌ [numuvv] kelimesinde lügattir; yukâlu: نَمَى الشَیْءُ یَنْمِی نَمْیًا وَنُمِیًا نَمَاءً وَنَمِیَةً إِذَا زَادَ Ve tutruğu çoğaltmakla âteşi pek alevlendirmek manâsına müstameldir; yukâlu: نَمَى النَارَ إِذَا رَفَعَۀَا وَأَشْبَعَ وَقُودَۀَا Ve semirmek manâsınadır; yukâlu: نَمَى الرَجُلُ إِذَا سَمِنَ Ve nehr ve bahrin suyu kabarıp kalkmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى الْمَاءُ إِذَا طَمَا Ve bir adama bir kelâm ve haber ref ve isnâd olunmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى إِلَیْۀِ الْحَدِیثُ إِذَا ارْتَفَعَ إِلَیْۀِ Ve bu manâda müteaddî olur; tekûlu: نَمَیْتُ الْحَدِیثَ إِلَیْۀِ إِذَا رَفَعْتَۀُ وَعَزَوْتَۀُ
EN-NEMY Kamus
|
اَلنَمْیُ [en-nemy] (رَمْیٌ [remy] vezninde) ve
اَلنُمِیُ [en-numiyy] (عُتِیٌ [utiyy] vezninde) ve
اَلنَمَاءُ [en-nemâ] (سَخَاءٌ [sehâ] vezninde) ve
اَلنَمِیَةُ [en-nemiyyet] (عَطِیَةٌ [atiyyet] vezninde) نُمُوٌ [numuvv] kelimesinde lügattir; yukâlu: نَمَى الشَیْءُ یَنْمِی نَمْیًا وَنُمِیًا نَمَاءً وَنَمِیَةً إِذَا زَادَ Ve tutruğu çoğaltmakla âteşi pek alevlendirmek manâsına müstameldir; yukâlu: نَمَى النَارَ إِذَا رَفَعَۀَا وَأَشْبَعَ وَقُودَۀَا Ve semirmek manâsınadır; yukâlu: نَمَى الرَجُلُ إِذَا سَمِنَ Ve nehr ve bahrin suyu kabarıp kalkmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى الْمَاءُ إِذَا طَمَا Ve bir adama bir kelâm ve haber ref ve isnâd olunmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى إِلَیْۀِ الْحَدِیثُ إِذَا ارْتَفَعَ إِلَیْۀِ Ve bu manâda müteaddî olur; tekûlu: نَمَیْتُ الْحَدِیثَ إِلَیْۀِ إِذَا رَفَعْتَۀُ وَعَزَوْتَۀُ
EN-NEVFEL Vankulu
|
اَلنَوْفَلُ [en-nevfel] (alâ-vezni حَیْدَر [hayder]) Bahr, deryâ manâsına. Ve
نَوْفَلٌ [nevfel] Kesîrül-atâ olan kimseye dahi derler. Ve
نَوْفَلٌ [Nevfel] Bir recülün dahi ismidir.
EN-NİCÂ Vankulu
|
اَلنِجَاءُ [en-nicâ] (nûnun kesri ve elifin meddiyle) Cemi, zikr olan bulutlar, بَحْرٌ [bahr]le بِحَارٌ [bihâr] gibi. Ve
نَجْوٌ [necv] Sırra dahi derler. Ve
نَجْوٌ [necv] Gizli söyleşmeğe dahi derler; yukâlu: نَجَوْتُۀُ نَجْوًا إِذَا سَارَرْتَۀُ
EN-NİKÂ Vankulu
|
اَلنِقَاعُ [en-nikâ] (nûnun kesriyle) Cemi, tozlar manâsına. Ve hûb yer manâsına olan نَقْعٌ [nak] dahi cemi gelir, بَحْرٌ [bahr]la بِحَارٌ [bihâr] gibi, alâ-mâ se-yecîu. Ve
نَقْعٌ [nak] Su habs olunacak yere dahi derler, mahbes-i mâ manâsına. Ve
نَقْعٌ [nak] Zikr olunan yerde habs olunan suya dahi derler, kuyu içinde cem olunan su gibi meselâ. Ve fil-hadîsi: “أَنَۀُ نَۀَى أَنْ یُمْنَعَ نَقْعُ الْبِئْرِ” Ve
نَقْعٌ [nak] Şol yere derler ki toprağı sağ olmağın ondan su eğlene.
EN-NUMİYY Kamus
|
اَلنَمْیُ [en-nemy] (رَمْیٌ [remy] vezninde) ve
اَلنُمِیُ [en-numiyy] (عُتِیٌ [utiyy] vezninde) ve
اَلنَمَاءُ [en-nemâ] (سَخَاءٌ [sehâ] vezninde) ve
اَلنَمِیَةُ [en-nemiyyet] (عَطِیَةٌ [atiyyet] vezninde) نُمُوٌ [numuvv] kelimesinde lügattir; yukâlu: نَمَى الشَیْءُ یَنْمِی نَمْیًا وَنُمِیًا نَمَاءً وَنَمِیَةً إِذَا زَادَ Ve tutruğu çoğaltmakla âteşi pek alevlendirmek manâsına müstameldir; yukâlu: نَمَى النَارَ إِذَا رَفَعَۀَا وَأَشْبَعَ وَقُودَۀَا Ve semirmek manâsınadır; yukâlu: نَمَى الرَجُلُ إِذَا سَمِنَ Ve nehr ve bahrin suyu kabarıp kalkmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى الْمَاءُ إِذَا طَمَا Ve bir adama bir kelâm ve haber ref ve isnâd olunmak manâsınadır; yukâlu: نَمَى إِلَیْۀِ الْحَدِیثُ إِذَا ارْتَفَعَ إِلَیْۀِ Ve bu manâda müteaddî olur; tekûlu: نَمَیْتُ الْحَدِیثَ إِلَیْۀِ إِذَا رَفَعْتَۀُ وَعَزَوْتَۀُ
EN-NUTFET Kamus
|
اَلنُطْفَةُ [en-nutfet] (nûnun zammıyla) Duru ve sâfî suya denir gerek az ve gerek çok olsun, alâ-kavlin kırbada yâ kovada kalan azca suya denir; cemi نِطَافٌ [nitâf] gelir nûnun kesriyle ve نُطَفٌ [nutaf] gelir, صُرَدٌ [surad] vezninde; yukâlu: سَقَاۀُ نُطْفَةً وَۀُوَ الْمَاءُ الصَافِی قَلَ أَوْ كَثُرَ أَوْ قَلِیلُ مَاءٍ یَبْقَى فِی دَلْوٍ أَوْ قِرْبَةٍ Ve
نُطْفَةٌ [nutfet] Denize denir, bahr manâsına. Ve
نُطْفَةٌ [nutfet] Recülün menîsine ıtlâk olunur; bunun cemi نُطَفٌ [nutaf] gelir. Müellif وَمَاءُ الرَجُلِ kavliyle tefsîr eylemekle mâ-i mereden iktifâ eylemiştir.
EN-NUTFETÂN Kamus
|
اَلنُطْفَتَانِ [en-nutfetân] (tesniye bünyesiyle ki) Hadîste vârid olmuştur, yanî işbu: “لاَ یَزَالُ الْإِسْلاَمُ یَزِیدُ وَأَۀْلُۀُ وَیَنْقُصُ الشِرْكُ وَأَۀْلُۀُ حَتَى یَسِیرَ الرَاكِبُ بَیْنَ النُطْفَتَیْنِ لاَ یَخْشَى جَوْرًا” وَفِی رِوَایَةٍ “إِلاَ جَوْرًا” hadîsinde vâki olmuştur, murâd bahr-i Maşrik ve bahr-i Magribdir yâhûd bahr-i Rûm ile bahr-i Sîndir yâhûd nehr-i Furât ile Cudde denizi murâddır. Bahr-i Maşrik, Hurmuz denizidir ki Basraya müntehî olur. Ve bahr-i Magrib, bahr-i Ahmerdir ki Suveys ve Kulzum denizidir. Ve bahr-i Rûm, Akdenizdir. Kâle İbnul-Esamp;îr fin-Nihâye kavluhu: لاَ یَخْشَى جَوْرًا أَیْ لاَ یَخَافُ فِی طَرِیقِۀِ أَحَدًا یَجُورُ عَلَیْۀِ وَیَظْلِمُۀُ وَأَمَا فِی رِوَایَةٍ لاَ یَخْشَى إِلاَ جَوْرًا أَیْ لاَ یَخَافُ فِی طَرِیقِۀِ غَیْرَ الضَلاَلِ وَالْجَوْرِ عَنِ الطَرِیقِ
ERMUK Kamus
|
أَرْمُكُ [Ermuk] (hemzenin fethi ve mîmin zammıyla) Bahr-i Yemende bir cezîredir.
ER-RÂ Kamus
|
الرَاءُ [er-râ] Bir şecer adıdır. Müfredi رَاءَةٌ [râet]tir hâyla. Şecer-i merkûm mugaylân nevindendir, Gâr-ı Sevr kapısında nâbit olmuştur. Ve
رَاءٌ [râ] زَبَدُ الْبَحْرِ [zebedul-bahr] ismidir ki deniz köpüğü dedikleri nesnedir, edviye cümlesindendir.
ER-RÂBİG Kamus
|
اَلرَابِغُ [er-râbig] Vüsat ve huzûr üzere olan refâh ve maâşa denir; yukâlu: عَیْشٌ رَابِغٌ أَیْ نَاعِمٌ وَیُقَالُ رَبِیعٌ رَابِغٌ أَیْ مُخْصِبٌ Ve dâimâ mümkinül-husûl olan nesne üzere durur olan adama denir; yukâlu: ۀُوَ رَابِغٌ وَۀُوَ مَنْ یُقِیمُ عَلَى أَمْرٍ مُمْكِنٍ لَۀُ Ve
رَابِغٌ [Râbig] Beynel-Haremeyn Bahr-i Ahmere karîb bir vâdî ismidir ki hâlen onda Râbig nâmıyla bir karye vardır. Ve Râbig b. Yahyâ es-Sinhâcî ed-Dimaşkî müteahhirîndendir; kendisi ve oğlu Muhammed rivâyet-i hadîs eylediler.
ER-RÂCİZ Vankulu
|
اَلرَاجِزُ [er-râciz] (cîmin kesriyle) رَجَزٌ [recez] bahri üzere şir diyen kimse; yukâlu: رَجَزَ الرَاجِزُ مِنَ الْبَابِ الْأَوَلِ
ER-RÂFİKAT Kamus
|
اَلرَافِقَةُ [er-Râfikat] Nehr-i Furât üzere bir beldedir, hâlen Rakka demekle müteâreftir. Mansûr-ı Abbâsî binâ eylemiştir. İşbu Rakka, Diyâr-ı Bekre mücâvir olan Rakkadan başkadır. Ve Bahreyn kazâsında bir karye adıdır. Ve
رَافِقَةٌ [râfikat] Lutf ve mülâyemet ve sühûlet ve hüsn-i sanî ve ihsân manâsınadır; yukâlu: بِۀِ رَافِقَةٌ أَیْ رِفْقٌ وَلُطْفٌ وَحُسْنُ صَنِیعٍ
ER-RÂHNÂMEC Kamus
|
اَلرَاۀْنَامَجُ [er-râhnâmec] Râh-nâme-i Fârisî muarrebidir ki كِتَابُ الطَرِیقِ demektir. Murâd, bahrîlerin pusula ve kartı tabîr ettikleridir ki onunla tarîk-i deryâ ve limanlar bilinir; tekûlu: عَلَیْكَ بِالرَاۀْنَامَجِ وَۀُوَ الْكِتَابُ یَسْلُكُ بِۀِ الرَبَابِنَةُ الْبَحْرَ وَیَۀْتَدُونَ بِۀِ فِی مَعْرِفَةِ الْمَرَاسِی وَغَیْرِۀَا
ER-RÂMÛZ Vankulu
|
اَلرَامُوزُ [er-râmûz] (alâ-vezni اَلْكَافُور [el-kâfûr]) Deryâdır, بَحْرٌ [bahr] manâsına.
ER-RAN Kamus
|
اَلرَعْنُ [er-ran] (rânın fethiyle) Güneş dimâga tesîr eylemekle adam süst olup bayılmak manâsınadır; yukâlu: رَعَنَتْۀُ الشَمْسُ رَعْنًا مِنَ الْبَابِ الْأَوَلِ إِذَا آلَمَتْ دِمَاغَۀُ فَاسْتَرْخَى وَغُشِیَ عَلَیْۀِ Ve
رَعْنٌ [ran] Dağın ilerisinden burun gibi çıkan sivriye denir; cemi رُعُونٌ [ruûn] ve رِعَانٌ [riân] gelir rânın kesriyle. Ve uzun uzadı dağa denir. Ve Hicâzda bir mevzi adıdır. Ve Bahreynde bir mevzi adıdır. Ve tarîk-i Hicâzda Basrada Hafru Ebî Mûsâ kurbünde bir mevzi adıdır.
ER-RECCÂF Vankulu
|
اَلرَجَافُ [er-reccâf] (rânın fethi ve cîmin teşdîdiyle) Bahr manâsına. Bahre رَجَاٌف [reccâf] dedikleri temevvücünden ve ıztırâbından ötürüdür.
ER-RECZÂ Vankulu
|
اَلرَجْزَاءُ [er-reczâ] (rânın fethi ve cîmin sükûnu ve elifin meddiyle) Müennesi. Ve bu manâdan şirde رَجَزٌ [recez] bahrine رَجَزٌ [recez] demişlerdir, eczâsı birbirine karîb olup hurûfu azaldığı için, irtiâş-ı baîr mütekârib olduğu gibi zikr olunan marazda.
ER-REDM Kamus
|
اَلرَدْمُ [er-redm] (ۀَدْمٌ [hedm] vezninde) Kapı ve gedik makûlesi yerleri tamâmen kapamak, alâ-kavlin sülüs mikdârını kapamak manâsınadır yâhûd رَدْمٌ [redm] sedd manâsından ekser ve eblagdır, zîrâ رَدْمٌ [redm] gediği kat kat nesne ile kapayıp berkitmek manâsınadır; yukâlu: رَدَمَ الْبَابَ وَالثُلْمَةَ رَدْمًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا سَدَۀُ كُلَۀُ أَوْ ثُلُثَۀُ أَوِ الرَدْمُ أَكْثَرُ مِنَ السَدِ Ve
رَدْمٌ [Redm] Bahreyn eyaletinde bir karye ismidir. Ve Mekkede bir mevzidir ki Benî Cumah cemâatine muzâf olup رَدْمُ بَنِی جُمَحَ [Redmu Benî Cumah] derler, o ise Benî Kurâd cemâatine mahsûstur. Ve
رَدْمٌ [redm] Yıkılan duvardan sâkıt olan taşa toprağa denir. Ve
رَدْمٌ [Redm] Beri tarafla Yecûc ve Mecûc kavmi beyninde vâki sedde denir ki Zul-Karneyn binâ eylemiştir; ve minhu kavluhu taâlâ: ﴿أَجْعَلْ بَیْنَكُمْ وَبَیْنَۀُمْ رَدْمًا﴾ Ve yaydan ok çıktıktan sonra zuhûr eden sese denir ki çınırtı tabîr olunur, alâ-kavlin mutlakan sese denir. Ve hayr ve menfaatsiz kimseye denir, ke-mâ se-yuzkeru. Ve zartaya denir. Ve yayı tıngırdatmak manâsınadır; yukâlu: رَدَمَ الْقَوْسَ رَدْمًا إِذَا صَوَتَۀَا Ve bir nesne dâimî olmak manâsınadır; yukâlu: رَدَمَتِ السَحَابُ وَالْوِرْدُ وَالْحُمَى رَدْمًا مِنَ الْبَابِ الْأَوَلِ إِذَا دَامَتْ Ve ağaç kuruduktan sonra yeşermek manâsınadır; yukâlu: رَدَمَتِ الشَجَرَةُ إِذَا اخْضَرَتْ بَعْدَ یُبُوسَتِۀَا Ve seyelân eylemek manâsınadır; yukâlu: رَدَمَ الشَیْءُ إِذَا سَالَ
ER-REFREF Kamus
|
اَلرَفْرَفُ [er-refref] (كَبْكَبٌ [kebkeb] vezninde) Bu dahi rafa denir, رَفٌ [reff] gibi. Ve şol yeşil siyâba denir ki ondan perdeler ve döşemeler ittihâz olunur, murâd nihâlîler olacaktır. Müellifin Basâirde beyânına göre müfredi رَفْرَفَةٌ [refrefet]tir. Ve bazılar indinde رَفْرَفٌ [refref] müfreddir. Ve minhu kurie kavluhu taâlâ: “عَلَى رَفَارِفَ خُضْرٍ” Ve
رَفْرَفٌ [refref] Kıl çadırın şukkasına denir. Ve zırhın aşağıya sarkan eteklerine ve uçlarına denir. Ve ağacın aşağıya salınan şâhlarına denir. Ve firâşların ve perde ve nihâlîlerin fazlalarına denir ki döşendikte saçak yerine gelen artık yerleridir. Ve döşeklere ve minderlere denir. Ve her şeyin kenârlarından fazla kalıp bükülen ve kıvrılan yerlerine denir. Ve bir cins semek-i bahrî adıdır. Ve Yemene mahsûs bir şecer adıdır. Ve pencereye denir, رَوْشَنٌ [revşen] manâsına. Ve yastığa denir. Ve fercde dılak dedikleri lahm-ı zâide denir. Ve dalları bîd-i mecnûn gibi aşağı sarkık olan ter ve latîf ve nâzük ağaca denir. Ve merg-zâra ve çemen-zârlara denir. Ve döşemelere denir, بُسْطٌ [bust] manâsına. Ve sâyebân ve oba tabîr olunan çadırın tınâblarına ve eteklerine denir ki sonradan geçirilir. Ve ince ve nâzük dîbâ kumâşa denir. Ve başa giyilen tolganın ser-penâh muharrefi serpenek dedikleri eteğine denir ki peçe tarzında olup tolga giyildikte orası boyuna gelir.
ER-REMEL Kamus
|
اَلرَمَلُ [er-remel] (fethateynle) ve
اَلرَمَلَانُ [er-remelân] (fetehâtla) ve
اَلْمَرْمَلُ [el-mermel] (مَقْعَدٌ [makad] vezninde) Ling ile yürümek manâsınadır; yukâlu. رَمَلَ فُلَانٌ رَمَلًا وَرَمَلَانًا وَمَرْمَلًا مِنَ الْبَابِ الْأَوَلِ إِذَا ۀَرْوَلَ ve minhu: رَمَلَانُ طَائِفِ الْبَیْتِ الشَرِیفِ Ve
رَمَلٌ [remel] Arûziyyûn ıstılâhında kasîde ile recezden mâ-adâya ıtlâk olunur. Şârih der ki müellifin tefsîri vaz-ı Araba mebnîdir ki kasîde ile recezin gayrı şire رَمَلٌ [remel] ıtlâk ederler. Ve ehl-i arûz bahr-i mahsûsa رَمَلٌ [remel] ıtlâk ederler ki vezni altı kerre fâilâtün cüzlerinden mürekkebdir, nesc-i hasîr gibi muntazamül-evtâd olduğu için tesmiye eylediler. İntehâ. Ve
رَمَلٌ [remel] Azca yağmura denir. Ve bir nesnede olan ziyâdeye denir. Ve bakar-ı vahşînin ayaklarında olan hutûta denir ki kendi levnine muhâlif olur.
ER-REMELÂN Vankulu
|
اَلرَمَلَانِ [er-remelân] (fethateynle) Bi-manâhu; yukâlu: رَمَلْتُ بَیْنَ الصَفَا وَالْمَرْوَةِ رَمَلًا وَرَمَلَانًا Ve
رَمَلٌ [remel] Arûzdan bir bahrdır. Ve
رَمَلٌ [remel] Az yağmura dahi derler, matar-ı kalîl manâsına.
ER-RİKÂB Kamus
|
اَلْمُرَاقَبَةُ [el-murâkabet] (مُفَاعَلَةٌ [mufâalet] vezninde) ve
اَلرِقَابُ [er-rikâb] (rânın kesriyle) Bu dahi bir nesneyi hıfz ve hirâset eylemek manâsınadır; yukâlu: رَاقَبَۀُ مُرَاقَبَةً وَرِقَابًا إِذَا حَرَسَۀُ ve مُرَاقَبَةٌ [murâkabet]-i sûfiyye dahi bu manâdandır ki her emrde rızâ-yı Bârî tarafını muhâfaza edip kezâlik cemî-i ahvâline dâimâ ilm-i ilâhî muhît olduğunu mülâhaza ile nefsini muhârese eylemekten ibârettir. Ve مُرَاقَبَةٌ [murâkabet] ehl-i arûz ıstılâhındandır ki “bahr-i muzâri”in ve “bahr-i muktedab”ın arûzu bir kerre مَفَاعِیلُ [mefâîlu] ve bir kerre مَفَاعِیلٌ [mefâîlun] olmaktan ibârettir.
ER-RUBBÂN Kamus
|
اَلرُبَانُ [er-rubbân] (rânın zammı ve bânın teşdîdiyle) Her nesnenin evveline ve tâzeliği hengâmına; alâ-kavlin mecmûuna denir; yukâlu: أَخَذَۀُ بِرُبَانِۀِ أَیْ بِأَوَلِۀِ أَوْ جَمِیعِۀِ Bunda rânın fethiyle de câizdir. Ve
رُبَانٌ [rubbân] Gemi mellâhlarının reîsine denir, رُبَانِیٌ [rubbâniyy] dahi denir yâ-yı nisbetle. Lâkin müellif nûn bâbında “ر،ب،ن” mâddesi zeylinde رُبَانٌ[Rubbân] Ece nâm cebel erkânından bir rükn ismidir ve gemiyi icrâ eden kimseye denir diye resm eylemiştir ki irtifâ manâsından mehûzdur. Burada elif ve nûn mezîd olmak üzere sebt eylemekle tenâkuzu müştemildir. Kaldı ki Bahr-i Kulzumda meşhûd ve malûmumuz olduğu üzere bahr-i mezbûrda câ-be-câ şap dedikleri taşlar olmakla o husûsta ârif ve mâhir olan kimseye رُبَانٌ [rubbân] ıtlâk ederler. Ve Dâv dedikleri oraya mahsûs sefîneye elbette bir rubbân istishâb olunup dümenci onun delâletiyle amel ederek giderler. O rubbân dâimâ sefînenin kıçında oturup bahre nazar eder. Şap zuhûrunda dümenciyi âgâh edip dümeni ne tarafa kullanmak muktezî olduğunu ilân eyler. Ve Esâsta قَعَدَ عَلَى رُبَانِ السَفِینَةِ أَیْ سُكَانِۀَا وَذَنَبِۀَا ibâretiyle mersûm olmakla ona göre geminin dümeni olur. İntehâ. Ve
رُبَانٌ [Rubbân] Ece nâm cebel erkânından bir rükn-i azîme denir. Ve cemâat ve gürûh manâsınadır.
ESFAR Kubbe Altı
|

(ﺍﺳﻔﺎﺭ) i. (Ar. sefer’in çoğul şekli esfār) Seferler, yolculuklar. “Esfâr-ı bahriyye.” Avrupa’nın altını üstüne getirmek göze alınmazsa veyâhut semâvâta bâdehû esfar etmeye merak olunmazsa sâhillerimize yanaşılmaz (Nâmık Kemal). Bunca esfarda bizzat ihtiyâr-ı meşakkat eden ve alil ve hasta ve pîr-i fânî olduğu halde Zigetvar önünde can veren Sultan Süleyman’dır (Ziyâ Paşa). Araba kullanmak sûretiyle icrâ ettiği esfâr-ı baîde… (Recâîzâde M. Ekrem).

ESREM Kamus
|
اَلْأَثْرَمُ [el-esamp;rem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Manâ-yı mezbûrdan vasftır, ثَرْمَاءُ [samp;ermâ] müennesidir. Ve
أَثْرَمُ [esamp;rem] Ehl-i arûz ıstılâhında şol cüze denir ki onda kabz ve harm illetleri müctemi ola; harm vetid-i mecmûun evvelini ve kabz beşinci harf-i sâkini hazften ibârettir. Meselâ mefâîlun fâilun ve feûlun ûl kalır ve alâ-kavlin faûl cüzüne mahsûstur ki harm ve kabz olup ûl kalır, yanî bahr-i tavîl ile mütekâribe mahsûstur.
EL-ESREM Kamus
|
اَلْأَثْرَمُ [el-esamp;rem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Manâ-yı mezbûrdan vasftır, ثَرْمَاءُ [samp;ermâ] müennesidir. Ve
أَثْرَمُ [esamp;rem] Ehl-i arûz ıstılâhında şol cüze denir ki onda kabz ve harm illetleri müctemi ola; harm vetid-i mecmûun evvelini ve kabz beşinci harf-i sâkini hazften ibârettir. Meselâ mefâîlun fâilun ve feûlun ûl kalır ve alâ-kavlin faûl cüzüne mahsûstur ki harm ve kabz olup ûl kalır, yanî bahr-i tavîl ile mütekâribe mahsûstur.
ES-SAFÂ Kamus
|
اَلصَفَا [es-Safâ] (عَصَا [asâ] vezninde) Meşâir-i Mekke-i mükerremedendir ki Ebû Kubeys cebeline muttasıl bir cebel-i sagîrdir; onun sırtında bir büyücek hâne binâ ve istikrâr eylemiştim. Ve Bahreyn türâbında bir nehrin adıdır.
ES-SAGR Kamus
|
اَلثَغْرُ [esamp;-samp;agr] (samp;ânın fethi ve gayn-ı mucemenin sükûnu ve fethiyle) Hıyâr-ı uşbdandır, yanî bir gûne otluk ismidir ki bil-cümle otlukların güzîdesidir, deve kısmının mahbûbudur. Müfredi ثَغْرَةٌ [samp;agret]tir hâyla. Ve
ثَغْرٌ [samp;agr] Mutlakâ açılmış yırtığa ve yarığa yâhûd dağlarda ve bazı yerlerde olan gediğe ve rahneye denir. Ve ağıza denir, فَمٌ [fem] manâsına. Ve dişlere denir, alâ-kavlin mukaddemlerine yanî ön dişlere denir. Kâleş-şârih ve fil-Misbâhاَلثَغْرُ اَلْمَبْسِمُ ثُمَ أُطْلِقَ عَلَى الثَنَایَا Ve indel-baz ثَغْرٌ [samp;agr] menbitlerinde sâbit olan dişlere denir ki çıktıktan sonra ıtlâk olunmaz. Ve dârül-harb kurbünde olan serhadde denir ki mahall-i havf olmakla oraya muhâfız ve merzübân tayîn olunur, düşman ağızı tabîr olunan yerler olacaktır. Ve mutlakâ fürûc-ı büldândan yanî her belde ve memleketin serhaddinde ve dâhilinde olan gediklere ve derbendlere denir ki havf-nâk mahallerdir, düşman yâhûd harâmî makûlesinin mürûr-gâhlarıdır ve ona ثُغُورٌ [samp;ugûr] dahi denir, زُنْبُورٌ [zunbûr] vezninde. Ve
ثَغْرٌ [Sagr] Şehr-i Kirmân kurbünde sâhil-i Bahr-ı Hindde bir belde adıdır. Ve
ثَغْرٌ [samp;agr] Masdar olur, gedik açmak ve rahne eylemek manâsına; yukâlu: ثَغَرَ الرَجُلُ ثَغْرًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا ثَلَمَ Ve gedik tutmak manâsına olmakla zıdd olur; yukâlu: ثَغَرَ الثُلْمَةَ إِذَا سَدَۀَا Ve bir adamın dişlerini şikest eylemek manâsınadır; yukâlu: ثَغَرَ فُلاَنًا إِذَا كَسَرَ ثَغْرَۀُ Ve bir adamın bir hâdise sebebiyle dişleri ufanmak manâsınadır; yukâlu: ثُغِرَ فُلاَنٌ عَلَى بِنَاءِ الْمَجْۀُولِ إِذَا دَقَ فَمُۀُ فَۀُوَ مَثْغُورٌ Ve çocuğun dişleri alâ-kavlin ön dişleri düşmek manâsınadır ki sonra yerine sâbiti nâbit olur; yukâlu: ثُغِرَ الصَبِیُ عَلَى بِنَاءِ الْمَفْعُولِ إِذَا سَقَطَتْ أَسْنَانُۀُ أَوْ رَوَاضِعُۀُ فَۀُوَ مَثْغُورٌ
ES-SÂHİL Vankulu
|
اَلسَاحِلُ [es-sâhil] (hânın kesriyle) Deryâ kenârıdır, شَاطِئُ الْبَحْرِ manâsına. İbn Dureyd eyitti: سَاحِلٌ [sâhil] maklûbdur, zîrâ hakîkatte مَسْحُولٌ [meshûl] manâsınadır, bahr onu سَحْلٌ [sahl] ettiği için yanî soyduğu için.
ES-SAHR Kamus
|
اَلصَحْرُ [es-sahr] (بَحْرٌ [bahr] vezninde) Sütü pek kaynatıp tabh eylemek manâsınadır; yukâlu: صَحَرَ اللَبَنَ صَحْرًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا طَبَخَۀُ Ve bir adama güneş pek tesîr eylemekle dimâgını âzürde eylemek manâsınadır; yukâlu: صَحَرَتْۀُ الشَمْسُ إِذَا آلَمَتْ دِمَاغَۀُ
ES-SAHSAH Kamus
|
اَلصَحْصَحُ [es-sahsah] (غَبْغَبٌ [gabgab] vezninde) Düz ve hemvâr yere denir, arz-ı müsteviye manâsına. Ve Bahreyn kazâsında bir mevzi adıdır. Ve Teymullâh b. Salebe evlâdından Muhrizin pederi ismidir. Ve Teym kabîlesinden bir cemâatin pederi ismidir. Ve Tayyi kabîlesinden bir cemâatin pederi adıdır.
ES-SÂİB Kamus
|
اَلثَائِبُ [esamp;-samp;âib] (نَائِبٌ [nâib] vezninde) Yağmur mukaddimesi olan şedîd rüzgâra denir ki bora ve kay tabîr olunur. Ve
ثَائِبُ الْبَحْرِ [samp;âibul-bahr] Deryâ badel-cezr medd eyledikte dolgunlukla taşıp feyezân eden suya ıtlâk olunur ki çekildiği yeri ve belki sâhili basıp doldurur; yukâlu: غَطَاۀُ ثَائِبُ الْبَحْرِ أَیْ مَاؤُۀُ الْفَائِضُ بَعْدَ الْجَزْرِ
ES-SECRET Vankulu
|
اَلثَجْرَةُ [esamp;-samp;ecret] (samp;ânın fethi ve cîmin sükûnuyla) Derenin ortası ve vâsi olan yeri. Ve
ثَجْرَةُ الْبَحْرِ [samp;ecretul-bahr] Deryânın ortasına dahi derler. Ve
ثَجْرٌ [samp;ecr] Enliye dahi derler, عَرِیضٌ [arîd] manâsına; yukâlu: وَرَقٌ ثَجْرٌ أَیْ عَرِیضٌ
ES-SEKANKÛR Kamus
|
اَلسَقَنْقُورُ [es-sekankûr] (sînin ve kâfın fethiyle) Bir nev cânverdir ki sevâhil-i Bahr-i Nîlde neşet eder; lahmı takviyet-i cimâda derece-i nihâyete bâligdir. Cânver-i mezbûr bu ismle müteâreftir. Erkeğinin kadîbi ve dişisinin ferci ikişer olur, suda ve karada taayyüş eder.
ES-SERÎR Kamus
|
اَلسَرِیرُ [es-serîr] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Benû Dârim alâ-kavlin Benû Kinâne diyârında bir mevzi adıdır. Ve Bilâd-ı el-Lân ile Bâbul-Ebvâb beyninde bir memleket ismidir ki mahsus pâdişâhı ve sükkânının başkaca dîn ve milletleri vardır, kütüb-i cogrâfyâda سَرِیرُ اللاَنِ [Serîrul-Lân] hâlen Dağıstân dedikleri memlekettir ki dârül-mülkü Kuymuk nâm kasabadır. Ve لاَن [Lân], Abaza ve Çerkes ve Açıkbaş ve Gürcü tâifelerinin vilâyetleridir ki mecmûu Bahr-ı Hazar ile Bahr-ı Siyâh beyninde vâki ve şimâlîsi Rûs memleketine mücâvirdir. Ve ona سَرِیرٌ [serîr] tesmiyesi Nûşirevân kendi akribâsından birini oraya vâlî nasb ve istiklâl-ı tâm için taht-nişîn eylediğine mebnîdir. Ve
سَرِیرٌ [Serîr] bir vâdî adıdır. Ve سَرِیرٌ [serîr] taht tabîr olunan nişîmine denir ki marûftur. Fârisîde evreng denir, taht-ı mülûkta gâlib olmuştur, câlis olan ehl-i câh ve rifat mesrûr olduğu mülâhazasıyla ıtlâk olunmuştur. Cemi أَسِرَةٌ [esirret] ve سُرُرٌ [surur] gelir, zammeteynle. Ve
سَرِیرٌ [serîr] Boynun baş durduğu yere ıtlâk olunur ki başın gûyâ ki tahtı ve kürsîsidir; yukâlu: ضَرَبَ سَرِیرَ رَأْسِۀِ وَۀُوَ مُسْتَقَرُۀُ مِنَ الْعُنُقِ Ve
سَرِیرٌ [serîr] Mülk ve saltanat manâsına istimâl olunur, lüzum alâkasıyla; yukâlu: زَالَ سَرِیرُۀُ أَیْ مُلْكُۀُ Ve nimet ve refâh ve vüsat-ı maâş manâsına müstameldir; yukâlu: زَالَ فُلاَنٌ عَنْ سَرِیرِۀِ إِذَا ذَۀَبَ عِزُۀُ وَنِعْمَتُۀُ وَخَفُضَ عَیْشُۀُ Ve naş-ı meyyite ıtlâk olunur, henüz cenâze haml olunmaksızın; badehu جِنَازَةٌ [cinâz]a denir, كِتَابَةٌ [kitâbet] vezninde. Ve mantar çıktıkta üzerinde yapışık olan kuma ıtlâk olunur. Ve mutlakan üzerinde uzanılıp yatılacak şeye ıtlâk olunur. Ve hasır otunun özüne denir, شَحْمَةُ الْبَرْدِیِ manâsına.
ES-SEVÂİD Kamus
|
اَلسَوَاعِدُ [es-sevâid] Suyun nehre yâhûd bahre munsabb olduğu mecrâlarına denir. Müfredi سَاعِدَةٌ [sâidet]tir. Ve bedende kemiklere ilik cereyân edecek mecrâlara denir.
ES-SİÂB Kamus
|
اَلصِعَابُ [es-Siâb] (كِتَابٌ [kitâb] vezninde) Yemâme ile Bahreyn arasında bir su adıdır.
ES-SÎF Kamus
|
اَلسِیفُ [es-sîf] (sînin kesriyle) Sâhil-i bahre denir ki yalı tabîr olunur; yukâlu: نَزَلُوا بِالسِیفِ أَیْ بِالسَاحِلِ Kezâlik sâhil-i vâdîye ıtlâk olunur, alâ-kavlin mutlakan sâhile سِیفٌ [sîf] denir yâhûd سِیفٌ [sîf] hemân sâhil-i Bahr-i Umâna mahsûstur. Ve
سِیفٌ [sîf] Hurmâ dallarının diplerine yapışık olan lîfe denir ki lîf kısmının pek kemteridir. Ve bir mevzi adıdır.
ES-SÎFUT-TAVÎL Kamus
|
اَلسِیفُ الطَوِیلُ [es-Sîfut-Tavîl] Bahr-i Berber sâhilinin ismidir ki deryâ-yı Magribdir, Makdeşû nâm mahallin ötesindedir; be-gâyet uzun uzadı bir sâhildir.
ES-SİTÂR Kamus
|
اَلسِتَارُ [es-sitâr] (كِتَابٌ [kitâb] vezninde) Perdeye denir, سِتْرٌ [sitr] manâsına. Cemi سُتُرٌ [sutur]dur zammeteynle. Ve
سِتَارٌ [Sitâr] Âliyede bir dağın adıdır. Kezâlik Ece ve Himâ nâm mahallerde birer dağın ismidir. Ve ansâb-ı Haremin üst tarafında bir niçe ثَنَایَا [samp;enâyâ] yanî belen tabîr olunan burgaç yokuşa ıtlâk olunur, Harem ile Hill aralığını setr eyledikleri için. Ve diyâr-ı Rebîada iki vâdî ismidir. Ve Suleym kabîlesi yurdunda bir dağın adıdır. Ve Bahreyn kazâsında bir nâhiye adıdır.
ES-SUFİYY Vankulu
|
اَلصُفِیُ [es-sufiyy] (sâdın zammı ve yânın teşdîdiyle فُعُولٌ [fuûl] vezni üzere) Kezâlik cemi, zikr olunan taşlar manâsına. Ve
صَفَا [Safâ] Mekkede bir mevziin ismidir. Ve
صَفَا [Safâ] Bahreynde bir nehrin dahi ismidir.
ES-SULEC Kamus
|
اَلسُلَجُ [es-sulec] (صُرَدٌ [surad] vezninde) Bir nev asdâf-ı bahriyyedir ki içlerinde mekûl bir şey olur. Türkîde istiridye dedikleridir. Müfredi, سُلَجَةٌ [sulecet]tir.
ES-SÛR Kamus
|
اَلصُورُ [es-sûr] (sâdın zammıyla) Düdük gibi çaldıkları boynuza denir, niteki Kalender tâifesi kullanırlar, savt manâsından mehûzdur; yukâlu: نَفَخَ فِی الصُورِ وَۀُوَ قَرْنٌ یُنْفَخُ فِیۀِ Ve
صُورُ [Sûr] sâhil-i Bahr-i Şâmda bir belde adıdır. Ve Abdullâh b. Sûriyâ ki بُورِیَا [bûriyâ] veznindedir, Yehûd ahbârından bir kimsedir ki badel-İslâm mürtedd oldu.
EL-ESYÂF Vankulu
|
اَلْأَسْیَافُ [el-esyâf] (hemzenin fethiyle) Cemi, kılıçlar manâsına. Ve
أَسْیَافٌ [esyâf] سَیْفٌ [seyf]in dahi cemi gelir, sevâhil-i bahr manâsına, alâ-mâ se-yecîu.
EŞİK Kubbe Altı
|

i. (Eski Türk. işik; kökü belli değildir) [Kelime Farsça’ya da geçmiştir]
1. Döşemede kapı boşluğunun alt tarafına gelen kısım ve buraya soğuktan, dış etkilerden korunmak için kapı eni uzunluğunda yerleştirilen taş veya tahtadan, yüksekliği çok az çıkıntı, söve: Emrullah ancak eşiği geçerken haber verdi (Hâlit Z. Uşaklıgil). Şehzâde elinden tutup eşiği atlatır (Eflâtun C. Güney). Fâik Ağa da arabayı, kapının hafifçe yuvarlak eşiğinden dikkatli bir alışkanlıkla geçirerek taşlıktan sokağa çıkarırdı (Sâmiha Ayverdi).
2. teşmil. Kapı: Aldım himmetimi geçtim zulmeti / Kestim zünnârı şeyh eşiğinde / Yûnus elhak dîdâra müştak / Eriştim aşka şeyh eşiğinde (Yûnus’tan). Eşiğinde can veren merdin sevâbın bulmadı / Hazret-i Eyyûb-ı Ensârî’de kurbân eyleyen (Aşkî’den). Bânû’yu getirmeden geri dönerseniz bu eşik hepinize haram olsun (Safiye Erol).
3. mec. (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Başlangıç, başlama zamânı: Yeni ve fenâ günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu ve haset sürülerinin bizi beklediğini biliyoruz (Ahmet Hâşim). Yeni hayâtın eşiğinde Erzurum eskiyi, bir başka âlemi hatırlar gibi hatırlıyordu (Ahmet H. Tanpınar).
4. (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Geçiş yeri, giriş yeri, giriş sınırı, hemen yakını: Halîfeler şehrinin eşiğinde ilk namazlarını kılarlar (Rûşen E. Ünaydın). Vatanı yüz elli yıl Macar içlerinde, dört asır Sahrâ-yı Kebîr’in eşiğinde, daha dört bahar evveline kadar da Bahr-i Mûhit-i Hindî’nin kıyılarında tutanların öz anası, öz kızı, yavuklusu, bacısı… (Rûşen E. Ünaydın). Cinis’ten, içimde biri ölümün eşiğinde bekleyen, öbürü hayâtın kapısında henüz girmiş bu iki insanın bende uyandırdığı bir yığın düşünce ile ayrıldım (Ahmet H. Tanpınar).
5. Telli sazlarda tellerin üzerinden geçirildiği küçük tahta parçası, köprü.
6. coğ. Deniz dibinde veya karada iki çukurluk arasında bulunan tümsek biçiminde üstü düz kabartı.
7. Kendinden sonra bir iniş veya çıkışın başlayacağı nokta.
ѻ Eşik gibi ayaklar altında: Tevâzu bildiren bir söyleyiş: Eşik bir dervişlik, bir yokluk, gönül alçaklığı timsâlidir. Ayaklar altına döşenmiştir, eşik gibi ayaklar altında deyimi bu inancın bir ifâdesidir (Abdülbâki Gölpınarlı). Eşiğine baş koymak (yüz sürmek) – Eşiğini öpmek: (Medet umulan bir kimseye) Büyük saygı ve bağlılığını göstermek, ondan lutuf dilemek. Eşiğini aşındırmak: Bir yere, bir kimsenin yanına veya evine çok sık gidip gelmek, kapısını aşındırmak: Senelerce aynı mektebin eşiğini aşındırmamış mıydık? (Sait Fâik).

EŞNÂS Kamus
|
أَشْنَاسٌ [Eşnâs] (hemzenin fethiyle) İsm-i acemîdir. Ve sâhil-i Bahr-i Fâriste bir mevzi adıdır.
EŞ-ŞAHR Kamus
|
اَلشَحْرُ [eş-şahr] (hâ-yı mühmele ile بَحْرٌ [bahr] vezninde) Ağız açmak manâsınadır; yukâlu: شَحَرَ الرَجُلُ شَحْرًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا فَتَحَ فَمَۀُ Ve
الشَحْرُ [eş-Şahr] Aksâ-yı Cezîretül-Arabda Umân ile Aden beyninde vâki sâhilin ismidir ki vilâyet-i mahsûsadır, şînin kesriyle de zebân-zeddir, niçe bilâd ve kasabâta müştemildir, anber-i Şahrî ona mensûbdur; muhaddisînden Muhammed b. Muâz er-Rahhâl ve şuarâdan Muhammed b. Ömer el-Asgar eş-Şahriyyân oradandır. Ve
شَحْرٌ [şahr] Derenin vasatına denir. Ve su mecrâsına denir. Ve devenin yağırı sağaldıktan sonra yerinde kalan eser ve nişânına denir.
EŞ-ŞEBÂN Kamus
|
اَلشَبْعَانُ [eş-şebân] (سَكْرَانُ [sekrân] vezninde) Karnı tok şahsa denir; müennesinde شَبْعَى [şebâ] ve شَبْعَانَةٌ [şebânet] denir; yukâlu: رَجُلٌ شَبْعَانُ وَامْرَأَةٌ شَبْعَى وَشبْعَانَةٌ Ve
شَبْعَانُ [Şebân] Bahreyn türâbında bir cebel adıdır. Ve Medîne kazâsında bir kule ismidir.
EŞ-ŞELHAB Kamus
|
اَلشَلْحَبُ [eş-şelhab] (hâ-yı mühmele ile جَعْفَرٌ [cafer] vezninde) Galîz ve nâdân ve sakîl ve nâ-tırâş kişiye denir, Etrâk-i sevâhil-i Bahr-i Siyâh gibi; yukâlu: رَجُلٌ شَلْحَبٌ أَیْ فَدْمٌ
EŞ-ŞERM Vankulu
|
اَلشَرْمُ [eş-şerm] (şînin fethi ve rânın sükûnuyla) Deryânın bir pâresi, halîc-i bahr manâsına. Ve
شَرْمٌ [şerm] Boylu olan ota dahi derler; yukâlu: عُشْبٌ شَرْمٌ أَیْ كَبِیرٌ یُؤْكَلُ أَعْلَاۀُ وَلَا یُحْتَاجُ إِلَى وَسَطِۀِ وَأُصُولِۀِ Ve
شَرْمٌ [şerm] Yarmak manâsına dahi gelir; yukâlu: شَرَمَۀُ إِذَا شَقَۀُ
EŞ-ŞETER Kamus
|
اَلشَتَرُ [eş-şeter] (fethateynle) Kesilmek manâsınadır; yukâlu: شَتِرَ الشَیْءُ شَتَرًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا انْقَطَعَ Ve gözün üst ve alt kapakları dönüp devrik olmak alâ-kavlin yarık olmak ki yırtlaz olmak tabîr olunur ve alâ-reyin alt kapağı sölpük olmak manâsınadır ki gevşek olmakla gözünü iyice kapayamaz olur; yukâlu: شَتِرَ الرَجُلُ إِذَا كَانَ جَفْنُ عَیْنِۀِ مُنْقَلِبًا مِنْ أَعْلَى وَأَسْفَلَ أَوْ كَانَ مُنْشَقًا أَوْ أَسْفَلُۀُ مُسْتَرْخِیًا ve yukâlu: شُتِرَ عَلَى بِنَاءِ الْمَجْۀُولِ ve yukâlu: شَتِرَتْ عَیْنُۀُ Ve