ahkâm-ı dinin Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
احكام دینڭ
ahkâm-ı diniye Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
احكام دینیە
ahkâm-ı diniye Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
احكام دینیە
ahkâm-ı diniyemizi Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
احكام دینیەمزی
Camiü’t-Tahsîl Fî Ahkâmi’l-Merâsîl’i Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
جامع التحصیل فی احكام المراسیلی
merhale-i tekâmülü Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
مرحلۀ تكاملی
KÂM Kubbe Altı
|

(ﻛﺎﻡ) i. (Fars. kām) Arzu, meram, maksat: Cüst ü cûy-ı kâmdır Gālib n’ola nâ-kâm isen / Çâredir derd-i dile maksûd nâçâr olmadan (Leskofçalı Gālib). Hâmid deseler çıkar o bed-nâm / Gökten ona kâm yağsa nâ-kâm (Abdülhak Hâmit).
ѻ Kâm almak: Umduğuna ve istediğine erişmek: Fuzûlî dehrden kâm almak olmaz olmadan giryan / Sadef su olmayınca ebr-i nîsandan güher vermez (Fuzûlî). Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla / Bir başka kerem beklemez artık gelecekten / Her an doludur gözleri cânan ve baharla / Kâm aldı bilir kendini ömründe felekten (Yahyâ Kemal). Daha niceleri, aynı mahrem ve sıcak tabiat köşesinden bol bol kâm almışlardı (Sâmiha Ayverdi).
● Kâm-bahş (ﻛﺎﻣﺒﺨﺶ) birl. sıf. (Fars. baḫş “bağışlayan” ile) Herkesin arzusunu yerine getiren: Dâimâ fazl u hünerle olasın âlemde sen / Kâm-bîn ü kâmrân u kâm-bahş u kâm-yâb (Necâtî Bey).
● Kâm-bin (ﻛﺎﻣﺒﻴﻦ) birl. sıf. (Fars. bіn “gören” ile) “Kâm gören” Bahtiyar, mutlu: Müjde halk-ı âleme kim lutf-ı Rabbü’l-âlemin / Kâinâtı devlet-i sermedle kıldı kâm-bin (Nef’î).
● Kâm-cû (ﻛﺎﻣﺠﻮ) birl. sıf. (Fars. “arayan” ile) İstediği, arzu ettiği şey ne ise onu arayan, merâmına ulaşmak isteyen: Kâm-cûlar metâlibin buldu, nice üftâdeler çırağ oldu (Sâlim Tezkiresi).
● Kâm-kâr (ﻛﺎﻣﻜﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. -kār ekiyle) İsteğine kavuşmuş, devlet ve ikbal sâhibi: Biz zerre-i mihr-i tâbdâr-ı hüsnüz / Ferman-ber-i şâh-ı kâm-kâr-ı hüsnüz (Azmîzâde Hâletî). Sultan Hâmid-i kâm-kâr tahtında olsun ber-karâr (Recâîzâde M. Ekrem).
● Kâm-perver (ﻛﺎﻣﭙﺮﻭﺭ) birl. sıf. (Fars. perver “besleyen” ile) Arzu ve istek sâhibi, emel besleyen.
● Kâm-ran Bk. KÂMURAN
● Kâm-revâ (ﻛﺎﻣﺮﻭﺍ) birl. sıf. (Fars. revā “husûle getirici” ile) İsteğine erişen: Ey kâm-revâ-yı zuafâ server-i âlem / Kaldım gam ile zâr küşâd olmadım hergiz (Neşâtî). Ba’dehû Bâkî Paşa merhum nâil-i vezâret ve kâm-revâ-yı sadâret olmazdan mukaddem Haleb muhassılı iken… (Sâlim Tezkiresi).
● Kâm-ver (ﻛﺎﻣﻮﺭ) birl. sıf. (Fars. ver “sâhip” ile) İsteğine kavuşmuş, bahtiyar, mutlu.
● Kâm-yâb (ﻛﺎﻣﻴﺎﺏ) birl. sıf. (Fars. yāb “bulan” ile) İsteğine erişmiş, arzusuna nâil olmuş, bahtiyar: Çok şükr hâlika ki zaman ber-murâddır / Şeh kâmurân u bendeleri cümle kâm-yâb (Necâtî Bey). Bir tükenmez kâna erdirdin gamınla bendeni / Devlet-i hüsnünde şâhım kâm-yâb ettin beni (Leskofçalı Gālib). Bir nigehle etmedin erbâb-ı aşkı kâm-yâb (Cenap Şahâbeddin).
● Kâm-nâ-kâm (ﻛﺎﻡ ﻧﺎﻛﺎﻡ) zf. (Fars. olumsuzluk eki nā- ile) İster istemez.

EL-KAM Kamus
|
الْقَمْءُ [el-kam] (مَنْعٌ [men] vezninde ) ve
الْقَمَاءَةُ [el-kamâet] (سَحَابَةٌ [sehâbet] vezninde) ve
الْقَمَاءُ [el-kamâ] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Davar tavlanıp semirmek manâsınadır; yukâlu: قَمَأَتِ الْمَاشِیَةُ قُمُوءًا وَقُمُوءَةً وَقَمْئًا وَقَمَاءَةً وَقَمَاءً مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا سَمِنَتْ Ve devâbb ve mevâşî otlu ve çayırlı mekânda ikâmet eylemek manâsınadır ki simen ve kuvvetlerine sebebdir; yukâlu: قَمَأَتِ الإِبِلُ بِالْمَكَانِ أَیْ أَقَامَتْ بِۀِ لِخِصْبِۀِ فَسَمِنَتْ Ve bir mahal mizâca uyup yaramak manâsınadır; yukâlu: قَمَأَۀُ الْمَكَانُ إِذَا وَافَقَۀُ
EL-KAMÂ Kamus
|
الْقَمْءُ [el-kam] (مَنْعٌ [men] vezninde ) ve
الْقَمَاءَةُ [el-kamâet] (سَحَابَةٌ [sehâbet] vezninde) ve
الْقَمَاءُ [el-kamâ] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Davar tavlanıp semirmek manâsınadır; yukâlu: قَمَأَتِ الْمَاشِیَةُ قُمُوءًا وَقُمُوءَةً وَقَمْئًا وَقَمَاءَةً وَقَمَاءً مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا سَمِنَتْ Ve devâbb ve mevâşî otlu ve çayırlı mekânda ikâmet eylemek manâsınadır ki simen ve kuvvetlerine sebebdir; yukâlu: قَمَأَتِ الإِبِلُ بِالْمَكَانِ أَیْ أَقَامَتْ بِۀِ لِخِصْبِۀِ فَسَمِنَتْ Ve bir mahal mizâca uyup yaramak manâsınadır; yukâlu: قَمَأَۀُ الْمَكَانُ إِذَا وَافَقَۀُ
EL-KÂMAH Vankulu
|
اَلْكَامَخُ [el-kâmah] (mîmin fethiyle) Şol nesnedir ki yemeğe katık olur; Fârisîden tarîb olunmuştur. Ve
كَامَخٌ [kâmah] Bir nev taâmdır ki ona tarhana derler. Bir arâbînin önüne ekmekle كَامَخٌ [kâmah] getirdiler, onu bilmedi, ona eyittiler: Bu كَامَخٌ [kâmah]tır. Arâbî eyitti: قَدْ عَلِمْتُ أَنَۀُ كَامَخٌ أَیُكُمْ كَمَخَ بِۀِ Yanî arâbî كَمَخَ بِۀِ ile سَلَخَ بِۀِ manâsın kasd etti, كَامَخٌ [kâmah]ı kuş sağnamasına teşbîh edip.
KAME www.lugatinaci.com
|
كامۀ
لغت ناجی - Lugat-i Naci كامۀ maddesi. Sayfa:611 ; kâme
EL-KAMEAT Kamus
|
اَلْقَمَعَةُ [el-kameat] (fetehâtla) Üyez tabîr olunan sivrisineğe denir ki ıssı günlerde develere ve âhûlara üşüp tezâhüm ederler; cemi مَقَامِعُ [mekâmi] gelir gayr-i kıyâs üzere, شَبَۀٌ [şibh] ve مَشَابِۀُ [meşâbih] ve لَمْحٌ [lemh] ve مَلاَمِحُ [melâmih] gibi; yukâlu: ذَبَ عَنْۀُ الْقَمَعَةَ أَیِ الذُبَابَ تَرْكَبُ الْإِبِلَ وَالظِبَاءَ إِذَا اشْتَدَ الْحَرُ Ve başa denir; yukâlu: ضَرَبَ عَلَى قَمَعَتِۀِ أَیْ رَأْسِۀِ Ve hörgücün tepesine denir. Bunların cemi قَمَعٌ [kama]dır fethateynle. Ve
قَمَعَةٌ [Kameat] Yemende bir hısn adıdır. Ve Umeyr b. İlyâs b. Mudarın lakabıdır, “خ،ن،د،ف” mâddesinde mezkûrdur.
EL-KAMER Kamus
|
اَلْقَمَرُ [el-kâmer] (fethateynle) Aya denir, mâh manâsına; üçüncü geceden مَحَاقٌ [mehâk]a kadar ıtlâk olunur, üçüne kadar ۀِلاَلٌ [hilâl] denir.
KAMET Vankulu
|
اَلْقَامَةُ [el-kâmet] (alâ-vezni اَلْحَالَة [el-hâlet]) Bekredir, kuyudan su çekmeğe lâzım âlât ve esbâbıyla. Ve
قَامَةٌ [kâmet] İnsânın boyuna dahi derler.
EL-KÂMET Vankulu
|
اَلْقَامَةُ [el-kâmet] (alâ-vezni اَلْحَالَة [el-hâlet]) Bekredir, kuyudan su çekmeğe lâzım âlât ve esbâbıyla. Ve
قَامَةٌ [kâmet] İnsânın boyuna dahi derler.
KÂMİ www.resimlikamus.com
|
قامع
Turkce-Osmanlica sozluk قامع Kâmi' maddesi. Sayfa:769
EL-KÂMİD Kamus
|
اَلْكَامِدُ [el-kâmid] ve
اَلْكَمِدُ [el-kemid] (كَتِفٌ [ketif] vezninde) ve
اَلْكَمِیدُ [el-kemîd] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Mahzûn ve gam-gîn ve hasta-dil kişiye denir.
EL-KÂMİH Vankulu
|
اَلْقَامِحُ [el-kâmih] Başın yukarı tutup su içmeyen deve.
KÂMİL Kubbe Altı
|

(ﻛﺎﻣﻞ) sıf. (Ar. kemāl “tam olmak, olgun olmak”tan kāmil)
1. Noksansız, tam, bütün: “Zer-i kâmil: Ayârı tam altın.” “Kâmilü’l-ayar: Ayârı tam olan.” K’oldu Hak avniyle kâmil bu kitâb (Süleyman Çelebi). Ve kâmil üç gün üç gece ol mahalde ceng-i sultânî olup… (Evliyâ Çelebi). Kalbim benim rekābet eder akl-ı kâmile (Abdülhak Hâmit). ♦ sıf. ve i.
2. Olgunluk yaşında olan (kimse).
3. İlim, fazîlet ve hüner sâhibi, mânevî meziyetleri bakımından belli bir olgunluğa erişmiş (kimse): “Merd-i kâmil.” Kâmile varmadan kâmil olunmaz (Pir Sultan Abdal). Seni Hakk’a kılavuzlayan kâmil bir mürşittir (Kâtip Çelebi’den Seç.).
4. Aklı başında, ciddî (kimse): Aklı başında, kâmil bir adamım demiyorum (Ahmed Midhat Efendi). Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla / Bir başka kerem beklemez artık gelecekten (Yahyâ Kemal).
5. i. Aruz vezninde “Mütefâilün mütefâilün mütefâilün mütefâilün” veya “Mütefâilün feûlün mütefâilün feûlün” şeklindeki bir bahrin adı, bahr-i kâmil [Aşağıdaki beyitler bahr-ı kâmilin bu iki şekliyle yazılmıştır]: Yeter ey felek bu cefâ yetir (ulaştır) men-i zâra serv-i revânımı / Meh-i tal’atıyle münevver et dil ü dîde-i nigerânımı (Fuzûlî). Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü / Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâra düştü (Şeyh Gālib).
● Kâmile (ﻛﺎﻣﻠﻪ) sıf. Kâmil kelimesinin kadını ifâde eden, kadın ismi olarak kullanılan veya tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Mâlûmât-ı kâmile.”

EL-KÂMİL Vankulu
|
اَلْكَامِلُ [el-kâmil] (mîmin kesriyle) Kemâl ile muttasıf olan kimse.
KÂMİL YÛSUF EL-BEHTÎMÎ İsam
|
KÂMİL YÛSUF el-BEHTÎMÎ (Muhammed Zekî Yûsuf el-Behtîmî ) كامل یوسف البۀتیمی Mısırlı hâfız ve kari.
KÂMİLEN Kubbe Altı
|

(ﻛﺎﻣﻼً) zf. (Ar. kāmil’in tenvinli şekli kāmilen) Tamâmen, tam olarak, noksansız: Neferlerimiz hemen kâmilen tarla ve toprak yavrusudur (Cenap Şahâbeddin). Bıyıklar pos… üst dudağını kâmilen örtmüş (Ahmet Râsim). Bu hediyeleriyle kışı hemen kâmilen orada geçirmek hakkını temin etmiş olurlardı (Hüseyin R. Gürpınar).

KAMİLET Kamus
|
اَلْكَامِلَةُ [el-Kâmilet] Amr b. Madîkerebin feresi ismidir. Ve Yezîd b. Kanân nâm kimsenin feresi ismidir.
EL-KÂMİLET Kamus
|
اَلْكَامِلَةُ [el-Kâmilet] Amr b. Madîkerebin feresi ismidir. Ve Yezîd b. Kanân nâm kimsenin feresi ismidir.
KÂMİLİYYE İsam
|
الكاملیة Hz. Ali’ye ilk halife olarak biat etmeyen ashabın kâfir olduğunu ileri süren, hulûl ve tenâsüh telakkilerini benimseyen Ebû Kâmil adlı kişiye mensup bir fırka.
KÂMİLİYYET Kamus
|
اَلْكَامِلِیَةُ [el-Kâmiliyyet] Revâfızın eşerr ve ahbesi olan bir tâifedir. Mütercim der ki Milel ve Nihalde mersûmdur ki Kâmiliyye tâifesi Ebû Kâmil nâm kimsenin ashâbıdır. Mesfûr cemî-i sahâbe-i kirâmı İmâm Alî hazretlerinin beyat ve nusretini terk ettiler diye ikfâr ve İmâm Alî hazretlerini taleb hakkını terk eyledi diye ikfâr eyledi ve indel-mevt tenâsüh-i ervâha kâildir.
EL-KÂMİLİYYET Kamus
|
اَلْكَامِلِیَةُ [el-Kâmiliyyet] Revâfızın eşerr ve ahbesi olan bir tâifedir. Mütercim der ki Milel ve Nihalde mersûmdur ki Kâmiliyye tâifesi Ebû Kâmil nâm kimsenin ashâbıdır. Mesfûr cemî-i sahâbe-i kirâmı İmâm Alî hazretlerinin beyat ve nusretini terk ettiler diye ikfâr ve İmâm Alî hazretlerini taleb hakkını terk eyledi diye ikfâr eyledi ve indel-mevt tenâsüh-i ervâha kâildir.
KÂMİLLİK Kubbe Altı
|

i. Kâmil olma durumu, noksansızlık, tamlık, mükemmellik, olgunluk.

KÂMİN www.turkcelugat.com
|
كامن
Yeni Turkce Lugat كامن Kâmin maddesi. Sayfa:579
EL-KÂMİS Vankulu
|
اَلْقَامِصُ [el-kâmis] (mîmin kesriyle) Şol attır ki kıçının siniri buruşmuş olmağın zikr olunan vech üzere oynar gibi yürür ola; yukâlu: إِنَۀُ قَامِصُ الْعُرْقُوبِ إِذَا شَنِجَ نَسَاۀُ
KÂMİSET Kamus
|
كَامِسَةُ [kâmiset] (hâyla) Bir mevzidir.
KÂMİŞET Kamus
|
قَامِشَةُ [Kâmişet] İbn Vâiledir ki Cuhdeb nâm nessâbenin ceddidir.
KAMKAM Vankulu
|
اَلْقَمْقَامُ [el-kamkâm] (kâfın fethi ve mîmin sükûnuyla) Bahr manâsınadır. Ve
قَمْقَامٌ [kamkâm] Azîm işe dahi derler; yukâlu: وَقَعَ فِی قَمْقَامٍ مِنَ الْأَمْرِ Ve
قَمْقَامٌ [kamkâm] Mutlakan uluya dahi derler, seyyid manâsına. Ve aded-i kesîre dahi derler. Ve
قَمْقَامٌ [kamkâm] Küçücük kenelere dahi derler. Ve bir cins bite dahi derler ki kılların diplerine muhkem yapışır. Vâhidi قَمْقَامَةٌ [kamkâmet]tir. Ve bu makâmda Cevherî قَمْقَامٌ [kamkâm]ı صِغَارُ الْقِرْدَانِ ile tefsîr etmeğin sâhib-i Surâh ve Terceme-i Muhtâr sâhibi قِرْدَانٌ [kirdân]ı قِرْدٌ [kird]in cemi zann ettiği için ufak maymunlarla tefsîr edip galat etmişlerdir, hâlâ ki قِرْدَانٌ [kirdân] قِرْدٌ [kird]ın cemi değildir, قُرَادٌ [kurâd]ın cemidir, kene manâsına.
EL-KAMKÂM Vankulu
|
اَلْقَمْقَامُ [el-kamkâm] (kâfın fethi ve mîmin sükûnuyla) Bahr manâsınadır. Ve
قَمْقَامٌ [kamkâm] Azîm işe dahi derler; yukâlu: وَقَعَ فِی قَمْقَامٍ مِنَ الْأَمْرِ Ve
قَمْقَامٌ [kamkâm] Mutlakan uluya dahi derler, seyyid manâsına. Ve aded-i kesîre dahi derler. Ve
قَمْقَامٌ [kamkâm] Küçücük kenelere dahi derler. Ve bir cins bite dahi derler ki kılların diplerine muhkem yapışır. Vâhidi قَمْقَامَةٌ [kamkâmet]tir. Ve bu makâmda Cevherî قَمْقَامٌ [kamkâm]ı صِغَارُ الْقِرْدَانِ ile tefsîr etmeğin sâhib-i Surâh ve Terceme-i Muhtâr sâhibi قِرْدَانٌ [kirdân]ı قِرْدٌ [kird]in cemi zann ettiği için ufak maymunlarla tefsîr edip galat etmişlerdir, hâlâ ki قِرْدَانٌ [kirdân] قِرْدٌ [kird]ın cemi değildir, قُرَادٌ [kurâd]ın cemidir, kene manâsına.
KAMKAR www.lugatinaci.com
|
كامكار
لغت ناجی - Lugat-i Naci كامكار maddesi. Sayfa:611 ; kâm-kâr , kâm-kârâne
KAMPERVER www.lugatinaci.com
|
كامپرور
لغت ناجی - Lugat-i Naci كامپرور maddesi. Sayfa:611 ; kâm-perver
KÂMRAN Kubbe Altı
|

Bk. KÂMURAN

KÂMU FEYRÛZ Kamus
|
كَامُ فَیْرُوزَ [Kâmu Feyrûz] Fâris ülkesinde bir mevzi adıdır.
KÂMURAN – KÂMRAN Kubbe Altı
|

(ﻛﺎﻣﺮﺍﻥ) sıf. (Fars. kām “istek, arzu” ve rān “yürüten, süren” ile kām-rān) Arzusuna, murâdına ermiş, bahtiyar: Ol kâmrâna Hüsrev ü Dârâ gulâm ola (Zâtî). Sultân Murâd-ı kâmrân efser-dih ü kişver-sitan (Nef’î).
● Kâmurânî – Kâmrânî (ﻛﺎﻣﺮﺍﻧﻰ) i. (mastariyet eki ile) Saâdet, mutluluk, bahtiyarlık: Dilden artuk gussanın yâ Rab mekânı yok mudur / Âşıka âlemde baht u kâmrânî yok mudur (Zâtî).

EL-KAMÛS Vankulu
|
اَلْقَامُوسُ [el-kâmûs] (alâ-vezni اَلْكَافُور [el-kâfûr]) Deryânın ortası; yukâlu: ۀَذَا قَامُوسُ الْبَحْرِ أَیْ وَسَطُۀُ وَمُعْظَمُۀُ Ve med ve cezr hadîs-i şerîfinde buyurulmuştur: “مَلَكٌ مُوَكَلٌ بِقَامُوسِ الْبَحْرِ كَلَمَا وَضَعَ رِجْلَۀُ فِیۀِ فَاضَ فَإِذَا رَفَعَۀَا غَاضَ” Yanî “Deryâya müekkel olan melek deryâya ayak bassa taşar, ayağın kaldırsa çekilir.” Ve مَدٌ [medd] su taşmağa ve جَزْرٌ [cezr] çekilmeğe derler.
KÂMVER www.lugatinaci.com
|
كامور
لغت ناجی - Lugat-i Naci كامور maddesi. Sayfa:611 ; kâm-ver
KAMYAB www.lugatinaci.com
|
كامیاب
لغت ناجی - Lugat-i Naci كامیاب maddesi. Sayfa:611 ; kâm-yâb
ABA – ABÂ Kubbe Altı
|

( ﻋﺒﺎﺀﻋﺒﺎ) i. (Ar. ‘abā’)
1. Yünden dokunmuş, çok sağlam, eskiden daha ziyâde küçük esnafın ve fakir kimselerin giydikleri potur, hırka, cepken, palto, terlik vb. şeyler yapılan, çoğunlukla deve tüyü renginde bir çeşit kaba kumaş, kaba çuha: Giydikleri hırkaları abâdan (Pir Sultan Abdal). Mâl-i mevcûdu edip mahv ü hebâ / Yakışır mı giyesin sonra abâ (Sünbülzâde Vehbî).
2. Bu kumaştan yapılmış bol ve geniş giyecek, hırka, cüppe: Hepsi sırtında abâ günlerce / Gittiler, içleri hicranla dolu (Yahyâ Kemal).
3. Derviş hırkası: Kimi derviş, kimi hacı / Cümlemiz Hakk’a duâcı / Resûl-i Ekrem’in tâcı / Abâ, hırka, şal bizdedir (Hasan Dede). Abâ var, post var, meydanda er yok (Yahyâ Kemal).
4. sıf. Abadan yapılmış: “Aba terlik.” “Aba potur.” Sarı aba cüppesinin cebinden pirinç bir anahtar çıkardı (Ömer Seyfeddin).
ѻ Aba altından değnek göstermek: Yumuşak görünüp göz korkutmak, üstü kapalı şekilde tehdit etmek. Aba giymek: Dervişliğe intisap etmek. Aba kebe: Değersiz eşyâ. Abayı kurtarmak: Yakayı kurtarmak, sıyrılmak: Buradan abayı kurtarıp emin çıkmak düşvar olacak (Ahmed Vefik Paşa). Abayı sermek: mec. Pek istenmediği halde bir yere yerleşmek, postu sermek. Abayı yakmak: Birine âşık olmak, tutulmak: Ah Marinet, ben senin güzelliğine nasıl abayı yakmışım (Ahmed Vefik Paşa). Beyimiz, artık Nâzikter Hanımefendi’ye hafif tertip abayı yaktığınızı anlıyorum (Refî C. Ulunay).
● Abâ-be-duş (ﻋﺒﺎﺑﺪﻭﺵ) birl. sıf. (Fars. be- ön eki ve dūş “sırt” ile) Abası sırtında olan, derviş, kalender: Vîrâne-i cihanda ne şâhız ne bendeyiz / Rind-i abâ-be-dûş fakîr-i revendeyiz (Yahyâ Kemal).
● Abâ-puş (ﻋﺒﺎﭘﻭﺵ) birl. sıf. (Fars. pūş “giyen” ile) Aba giyen, derviş, kalender: Nice İbrâhîm Edhem gibi kâmil serveri / İndirip taht-ı saâdetten abâ-pûş ettiler (Rûhî-i Bağdâdî). Vâsıfâ rind-i abâ-pûşa kabâ lâzım mı (Enderunlu Vâsıf). Yalnız o zamâna kadar söze karışmamış olan abâ-puş bir sarıklı… (Muallim Nâci).

ABÂBÎD Kamus
|
اَلْعَبَابِیدُ [el-abâbîd] (aynın fethiyle) Her fırkası bir semte perâkende olan gürûh gürûh piyâde ve süvârîye denir; عَبَادِیدُ [abâdîd] dahi bu manâyadır. Ve bunların lafzlarından müfredleri yoktur. Ve
عَبَابِیدُ [abâbîd] ve عَبَادِیدُ [abâdîd] Tepelere denir, آكَامٌ [âkâm] manâsına. Ve ırak yollara denir. Ve
عَبَادِیدُ [Abâdîd] Bir mevzi adıdır. Ve iki kaynağın etrâfına denir; yukâlu: مَدَ رَاكِبًا عَبَادِیدَۀُ أَیْ مِذْرَوَیْۀِ
EL-ABÂBÎD Kamus
|
اَلْعَبَابِیدُ [el-abâbîd] (aynın fethiyle) Her fırkası bir semte perâkende olan gürûh gürûh piyâde ve süvârîye denir; عَبَادِیدُ [abâdîd] dahi bu manâyadır. Ve bunların lafzlarından müfredleri yoktur. Ve
عَبَابِیدُ [abâbîd] ve عَبَادِیدُ [abâdîd] Tepelere denir, آكَامٌ [âkâm] manâsına. Ve ırak yollara denir. Ve
عَبَادِیدُ [Abâdîd] Bir mevzi adıdır. Ve iki kaynağın etrâfına denir; yukâlu: مَدَ رَاكِبًا عَبَادِیدَۀُ أَیْ مِذْرَوَیْۀِ
EL-ABÂDİLET Vankulu
|
اَلْعَبَادِلَةُ [el-Abâdilet] (aynın fethi ve dâlın kesriyle) Abdullâh b. el-Abbâs ve Abdullâh b. Ömer ve Abdullâh b. Amr b. el-Âstır. Sâhib-i Kâmûs İbn Mesûd عَبَادِلَةٌ [Abâdilet]ten değildir, Cevherî galat etmiştir demiştir, hâlâ ki Cevherî nüshalarında İbn Mesûda taarruz olunmamıştır.
EL-ABBÂD Vankulu
|
اَلْعَبَادُ [el-Abbâd] (aynın fethi ve bânın teşdîdiyle) Perâkende kabîlelerdir, Arab tâifelerinden ki Hîre nâm yerde Nasrânî olmuşlardı. Ve onlara nisbet عَبَادِیٌ [Abâdiyy]dir. Ve kîle: قِیلَ لِعَبَادِیٍ أَیُ حِمَارَیْكَ شَرٌ فَقَالَ ۀَذَا ثُمَ ۀَذَا Gûyâ ki bu kelâm reîs-i kabîle ile hımâr-ı hakîkî beyninde terdîd olunmuş ola. Ve sâhib-i Kâmûsعِبَادٌ [ibâd] aynın kesriyledir, Cevherî fethledir dediği galattır demiştir, davâ-yı bilâ-delîl etmiştir.
ABBÂS BİN FEREC ER-RİYÂŞÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs, nahiv ve lügat âlimlerinden. Adı, Abbâs bin Ferec bin Ali bin Abdullah er-Riyâşî'dir. Künyesi Ebü’l-Fadl er-Riyâşî idi. Ebû Sa’îd Hasen bin Abdullah-ı Sayrafî diyor ki: “Riyâşî Ebü’l-Fadl Abbâs bin Ferec, Muhammed bin Süleymân bin Ali el-Hâşimî’nin âzâdlı kölesidir. Riyâş, Cezzâm kabilesinden birisinin ismidir. Abbâs’ın babası Ferec de, Riyâş’ın kölesi olduğu için Abbâs’a, Riyâşî (Riyâş’a mensûb) denilmiştir. Lügat âlimi olup eski şâirlerden çok şiir ezberlemişti. Esmaî’den çok hadîs-i şerîf ve başka ilimler rivâyet etti.” Basra’da yetişen âlimlerdendir. 177 (m. 793) târihinde doğdu. Yabancıların 254 (m. 871) yılında Bağdâd’ta çıkardığı isyanda şehîd edildi.

Riyâşî, hadîs âlimlerindendir. O, Esmâî ve Ebû Ma’mer el-Mek’ad ile buluşup onlardan ilim aldı. Esmâî, Ebû Dâvûd, Tayâlisî, Ubeydullah bin Muhammed, Amr bin Merzûk, Âlâ bin Fadl, Ebû Osmân-ı Mâzinî, Vehb bin Cerîr ve daha pek çok âlimden ilim alıp, hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de, Ebû Dâvûd, oğlu Muhammed bin Abbâs, Ebü’l-Abbâs el-Müberred, Abdullah bin Müslim ve daha birçok âlim ilim aldı ve hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.

Onun hadîs-i şerîf rivâyeti çoktur ve sika (güvenilir sağlam) bir râvidir. İbn-i Hibbân, Kitâb-üs-sikâ’sında: “O, Esmaî’den çok hadîs-i şerîf rivâyet etti” dedi. Ebû Sa’îd-i Sayrafî: “O, lügat ilminde büyük bir âlimdi. Ebü’l-Abbâs Sa’leb O’nunla buluştu. O’nun fazîletini, üstünlüğünü takdîr edip, O’nu herkese tercih etti” dedi. Hatîb-i Bağdadî de dedi ki: “O, Bağdâd’a geldi ve orada hadîs-i şerîf rivâyet edip ilim öğretti. Hadîste sika bir râvi idi. Edebiyat ve nahiv ilminde üstün bir yeri vardı. Ebû Zeyd’in ve Esmaî’nin kitaplarının hepsini ezbere biliyordu.” Nahiv âlimi Ebû Osmân-ı Mâzinî’nin huzûrunda, büyük nahivci Sibeveyh’in “el-Kitâb” adlı eserini okudu. Mâzinî der ki, “Ben, Sibeveyh’in bu eserini büyük âlim Riyâşî’nin yanında okudum. Çünkü O, bu eseri benden daha iyi biliyordu.” Nahiv âlimi Müberrid’in “Kâmil” adındaki eserinde birçok rivâyetleri vardır.

O, Arap edebiyatını ve Arap târihini çok iyi biliyordu. Şiirleri meşhûrdur. Bu ilimlerde tasnif ettiği başlıca eserleri şunlardır:

1-Kitâb-ül-hayl

2-Kitâb-ül-ibil

3-Kitâbü mâ İhtilâfat esmâühü min kelâmil-Arab.

Onun vefâtı hâdisesi çok acıklıydı. Bunu Ali bin Ebî Ümeyye şöyle anlatıyor: Basra, dışarıdan gelen yabancı askerler tarafından işgal edilmiş ve bir çok müslüman şehîd edilmişti. Bu sırada onlar, mescidde bulunan Riyâşî’nin yanına kılıçları ile birlikte girdiler. O, kuşluk namazı kılıyordu. Kılıçları ile ona vurup “Malını getir!” dediler. O da, “Hangi maldan bahsediyorsunuz?” dedi. Nihâyet O’nu da şehîd ettiler. İki sene sonra yabancı askerler, Basra’dan çekilince, biz şehre girdik. Mazin kabilesine uğradık. Riyâşî’nin evi oradaydı. Mescidine girdik. Bir de ne görelim ki, o yere atılmış ve sanki birisi tarafından çevrilmiş gibi kıbleye yüzünü dönmüş bir vaziyette idi. Fakat vücûdu sapasağlam, karnı yarılmamış ve hâlinde herhangi bir değişiklik yoktu. Sanki hayatta imiş gibiydi. Ancak derisi kemiklerine yapışıp kurumuştu. Halbuki ölümünün üzerinden iki yıl geçmişti.”

1) Tehzîb-üt-tehzîb, cild-5, sh. 124

2) Târih-i Bağdâd cild-12, sh. 138

3) El-A’lâm cild-3, sh. 264

4) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 27

5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 62

6) Mu’cem-ül-üdebâ cild-12, sh. 44

7) Enbâh-ur-ruvât cild-2, sh. 367

8) El-Bidâye ve’n-nihâye cild-11, sh. 29

9) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh. 27

10) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 436

11) İzâh-ul-meknûn cild-2, sh. 261, 294, 326

12) Brockelmann Sup cild-1, sh. 168

ABBÂS BİN UBÂDE ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

İkinci Akabe bîatında müslüman olmakla şereflenen Eshâb-ı kiramdan. Medineli olup Hazrec kabilesine mensûbtu. İsmi Abbas, nesebi; Ubade bin Nadle bin Mâlik bin Aclan bin Zeyd bin Ganem bin Sâlim bin Avf bin Amr bin Avf bin Hazrec’dir. Doğum târihi ve kaç yaşında vefât ettiği bilinmeyen Abbas bin Ubâde ( radıyallahü anh ) Uhud gazâsında şehîd olmuştur. Peygamber efendimizin sevgisini kazanmakla şereflenmiş, cesur ve kahramanlığıyla meşhûr olmuştur.

Medine’den, Peygamber efendimizin Peygamberliğini duyunca müslüman olmak için koşarak gelen ilk 12 kişiden biri olmakla şereflendi. Birinci Akabe bîatında müslüman olan altı Medineli, ikinci sene yanlarına altı arkadaş daha alıp, oniki kişi olarak Mekke’ye geldiler. O zamanlar, Mekke’de müslüman olanlara müşrikler, (puta tapanlar) çok eza ve cefâ ediyorlardı. Peygamber efendimizi devamlı takip ediyorlar, kim O’nunla konuşursa, O’na işkence yapmak için fırsat kolluyorlardı. Bunu öğrenen Medineliler, Peygamberimizle gece Akabe’de görüşmek üzere söz aldılar. Gece olunca buluştular ve aralarında anlaştılar. Hazreti Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizle yapılan anlaşmayı pekiştirmek için arkadaşlarına “Ey Hazrecliler! Peygamber efendimizi niçin kabûl ettiğinizi biliyor musunuz?” deyince onlar da: “Evet” cevabını verdiler. Bunun üzerine “Siz Onu, hem sulh, hem de savaş zamanları için kabûl edip O’na tâbi oluyorsunuz. Eğer, mallarınıza bir zarar gelince, akraba ve yakınlarınız helak olunca Peygamberimizi yalnız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu şimdiden yapınız. Vallahi, eğer böyle birşey yaparsanız dünyâda ve ahirette helak olursunuz. Eğer da’vet ettiği şeyde, mallarınızın gitmesine ve yakın akrabalarınızın öldürülmesine rağmen Peygamberimize vefa etmeyi aklınız kesiyorsa, O’nu tutunuz. Vallahi bu, dünyânız ve ahiretiniz için hayırdır” deyince arkadaşları da: “Biz Peygamberimizi, mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de yine tutarız. Ondan hiçbir zaman ayrılmayız. Ölmek var, dönmek yok.” dediler. Sonra Peygamber efendimize dönerek “Yâ Resûlallah, biz bu ahdimizi yerine getirirsek bize ne vardır?” diye sual ettiler. Hazreti Peygamberimiz ise;“Cennet” buyurdular. Bundan sonra sıra ile müsâfeha ederek bîat ettiler (Müslüman olarak itaat ettiler).

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) şu husûslarda bizden söz aldı. “Allahü teâlâ’ya hiç birşeyiortak tutmamak, hırsızlık etmemek, zinâ etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, yalan söylememek, iftira etmemek, hayırlı işlere muhalefetetmemek...” Biz de hepsini kabûl ettik.

Medinelilerin Peygamber efendimize bîat ettiği sırada Akabe tepesinden bir ses: “Ey Mina’da konaklayanlar! Peygamber ile müslüman olan Medineliler sizlerle savaşmak üzere anlaştılar” diye bağırdı. Peygamberimiz, bu ses için: “Bu Akabe’nin Şeytanıdır” dedikten sonra, seslenene de “Ey Allahü teâlânın düşmanı! İşimi bitirince senin hakkından gelirim.” buyurdular. Biat eden Medinelilere de “Siz hemen konak yerlerinize dönün” buyurdu. Hazreti Abbas bin Ubâde: “Yâ Resûlallah, yemîn ederim ki, istediğin takdîrde, yarın sabah, Mina’da bulunan kâfirlerin üzerine kılıçlarımızla eğilir, onların hepsini kılıçtan geçiririz” dedi. Peygamber efendimiz memnun oldular, fakat“Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Şimdilik siz yerlerinize dönünüz” buyurdu. Abbas bin Ubâde ( radıyallahü anh ) Akabe’de bîat ettikten sonra Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) ayrılmamış, Mekke’de kalmıştır. Peygamberimize Hicret izni gelince O da Medine’ye hicret etmiştir. Bu sebeple kendisine “Ensârın Muhaciri” denilmiştir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeden Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ile Medineye hareket ettiler. Binbir meşakkat ile Medine yakınlarında Kûba’ya geldiler. Kûba’da Cuma namazını kıldıktan sonra Kusva ismindeki devesine binerek Medine’ye doğru yola çıktılar. Devenin yularını başına dolayarak serbest bıraktılar. Peygamberimiz önde, Hazreti Ebû Bekir arkasında ve dedesi Hazreti Abdülmuttalib’in dayısı Neccâroğullarının yiğitleri de çevresinde olduğu halde Medine’ye girdiler. Bütün Medine halkı, karşılamaya çıktılar. Medineliler Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek yüzünü görebilmek heyecanıyla, yolları kaplamış ve bayram sevinci yaşıyorlardı. Peygamberimiz de çok sevinçliydi. Kadınlar ve çocuklar hep bir ağızdan:

“Bizim üzerimize Veda yokuşundan bir ay doğdu. Allaha her duâ’da şükretmek bize vâcib oldu”, diyerek kasideler söylüyorlardı. Medine halkı, Peygamberimize görülmemiş bir tezahüratta bulunuyor, herkes: “Bize buyurun, Yâ Resûlallah diyerek evlerine davet ediyorlardı.” Kusvâ adındaki develeri sağa sola baka baka ilerlerken, Abbas bin Ubâde hazretleri ve Sâlim bin Avfoğulları Kusvâ’nın önüne gerilerek: “Yâ Resûlallah! Bizim yanımızda kal! Sayıca çokluk, mal ve silahça hazırlık, düşmanlarına karşı seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var.” dediler. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) onlara gülümsediler “Allahü teâlâ, onları size hayırlı ve mübârek kılsın! Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği Ona bildirilmiştir” buyurdular.

Peygamber efendimiz, Mekke’den gelen Muhacirlerle, Medineli müslümanları birbirlerine kardeş yaptılar. Hazreti Abbas bin Ubâde’yi de Hazreti Osman bin Maz’ûn ile din kardeşi yaptılar.

Abbas bin Ubâde hazretleri, Uhud gazâsında Hazreti Peygamberimizin mübârek dişinin şehîd olduğunu ve Eshâb-ı kiramın (r.anhüm) dağılmakta olduğunu görünce yanına Hazreti Hazrec ile Hazreti Evs’i alarak dağılan Eshâb-ı kirama şöyle bağırdı: “Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musîbet, Peygamberimize karşı isyanımızın neticesidir. Dağılmayınız! Peygamberimizin etrâfına geliniz! Eğer bizler, koruyucuların yanında yer almaz da, Resûlullaha bir zarar gelmesine sebep olursak artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek bir mazeret bulunmaz!” diyerek iki arkadaşıyla ileri atıldılar. “Allah Allah” nidalarıyla önlerine gelenle döğüşmeye başladılar. Peygamber efendimizin uğrunda, O’nu korumak için şehîd oluncaya kadar kahramanca çarpıştılar. Akşam üzeri onu, kanlar içinde şehîd olmuş buldular.

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Uhud’da şehîd olan Eshâb-ı kiram için “Vallahi, Eshâbımla birlikte ben de şehîd olup Uhud dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim.” “Ben, bunların, Allahü teâlânın yolunda hakîki şehîd olduklarına kıyâmet gününde şahidlik edeceğim” buyurdular.

1) Kâmûs-ul-A’lâm cild-4, sh. 3060

2) El-İstiâb cild-3, sh. 100

3) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-1, sh. 220, 223, cild-2, sh. 43, cild-3, sh. 551

ABBÂSÎ (SEYYİD ABDÜRRAHÎM BİN ABDÜRRAHMÂN) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Seyyid Abdürrahîm bin Abdürrahmân bin Ahmed bin Hasen bin Dâvûd bin Sâlim bin Me’âlî el-Abbâsî el-Kâhiri’dir. “Abbasî” diye meşhûr oldu. Künyesi Ebü’l-Feth olup, lakabı Bedrüddîn’dir. Hem seyyid, hem de şerîf, ya’nî Hazreti Hasen’in ve Hazreti Hüseyn’in soyundandır. 867 (m. 1462) senesi Ramazan ayının ondördüncü günü Kâhire’de doğdu. Aslen Hama şehrindendir. 963 (m. 1555) senesinde İstanbul’da vefât etti.

Abbasî, küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı, önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Ayrıca “Minhâc” kitabını, “Cem’ul-cevâmi”, “Elfiye-i İbn-i Mâlik”, “Telhis” ve “Metali” kitabından bir bölümü de erberlemişti. Emînüddîn Aksarâyî, Şemseddîn Ebû Abdullah Neşâî, Muhyiddîn Kâfiyecî, Muhibbüddîn İbni Şıhne, Şerefüddîn Mûsâ bin Iyd, Burhânüddîn Lâkânî, Sirâcüddîn Ömer Abbâdî, Şemsüddîn Ebû Abdullah Cevcerî, Celâleddîn Bekrî, Şemseddîn bin Kâsım, Fahreddîn-i Deymî, Burhânüddîn bin Zahîre, Muhibbüddîn bin Fers el-Busravî ve daha başka birçok âlimden ilim tahsil edip, hadîs-i şerîf rivâyeti dinledi. Câmi’ul-Ezher’de Sahîh-i Buhârî’yi İzzeddîn-i Sahravî ile Abdülhamîd Haristânî’den dinledi. Burada öğrendiklerini Bedrüddîn bin Ne’bân’ın huzûrunda tekrarladı. Sonra bu zât ile Radıyyüddîn Gazzî’den uzun zaman ayrılmadı.

Daha sora Şam’a gitti. Orada fıkıh, usûl ve kelâm ilimlerini Muhibbüddîn-i Busravî’den okudu. Uzun zaman onun yanında kaldı. Bu zât, yazdığı ve yanındaki eserlerin vefâtından sonra Abdürrahmân Abbasî’ye verilmesini vasıyyet etti. Yine Şerefüddîn bin Iyd’den; Arabî, mantık ve arûz ilimleriyle birlikte usûl-i fıkıh ve kelâm ilimlerini okudu. Bu ilimlerde çok yükseldi. Nâsıriyye, Zâhiriyye, Azrâviyye medreselerinde ders okuttu. Burada iken, Şam kadılarının târihini içine alan bir eser yazmaya başladı, fakat tamamlayamadı. Yine orada, İbn-i Mâlik’in “Elfiye” kitabını da şerh etmeye başlamıştı. 893 (m. 1488) senesinde Şam’da sır kâtipliğine ta’yin edildi. 895 (m. 1489)’de Şam’dan ayrılarak memleketine gitti.

Şakâyık-ı Nu’mâniyye adlı eserde, onun hakkında şöyle deniyor “O, her ilimde derin ince bilgiye sahipti. Hadîs ilminde, her hadîs-i şerîfin râvilerinin silsilesini bilirdi. Târih, sohbet, edebiyat ilimlerinde tam ve mükemmel şekilde yetişmişti. İfâdeleri çok açık, yazısı ve şiirleri çok güzeldi. Tatlı bir çehresi olup, güleryürılü idi. Konuşması çok güzeldi. Herkesi hayrette bırakacak şekilde tatlı dilli idi. Mütevâzi olup, hiç kimsenin kalbini kırmazdı. Akıllı ve zekî bir kimse idi. Küçüklere şefkat gösterir, yaşlılara hürmet ve saygıda kusur etmezdi. Cömert idi. Mübârek ve makbûl bir zât idi.”

Sultan Bâyezid zamanında, Mısır Sultânı Gavrî’nin elçisi olarak İstanbul’a geldi Beraberinde yazdığı Buhârî Şerhi de vardı. Bunu Sultâna takdim edip, hediye olarak verince, Sultan Bâyezid de çok ihsân ve ikramlarda bulundu. İstanbul’da inşâ ettirdiği medresede hadîs-i şerîf dersleri okutması için teklifte bulundu. Abdürrahmân Abbasi buna râzı olmayıp, vatanına dönmek istedi. Mısır’da Sultan Gavrî’nin devleti yıkılınca İstanbul’a geldi ve buraya yerleşti.

Kıymetli eserler yazdı. Başlıcaları şunlardır: 1- Şerh-ül-Buhârî: Bu eserini Kâhire’de iken yazmıştır. 2- Şerhu Mebsût: Bunu Anadolu’ya gelince yazdı, fakat tamamlayamamıştır. 3-Şerhun alâ makâmât-il-Harîrî, 4- Kıt’atün alel-irşâd: Şafiî fıkhına dâir bir eserdir. 5- Şerhu alel-Hazreciyye: Aruz ilmine dâirdir. 6- Şerhun alâ Şevâhid-it-tahlis, 7- Hâşiyetün alâ şerhu lâmiyyet-il-Acem: Selâhaddîn-i Safdî’nin eserine yaptığı bir haşiyedir. 8- Me’âhid-üt-tensîs fî şerhu Sevâhid-it-telhîs, 9- Nazm-ül-vişâh alâ Şevâhidi telhis-il-miftâh.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 410

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye cild-1, sh. 459

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 563

4) El-Kevâkib-üs-sâire cild-2, sh. 161

5) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 335

6) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 205

7) Ed-Dav-ül-lâmi’ cild-4, sh. 178

ABDÂN BİN MUHAMMED EL-MERVEZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Büyük hadîs âlimlerinden. Künyesi, Ebû Muhammed’dir. Ebû Sa’îd bin Sem’anî, Abdân bin Muhammed’in isminin Ubeydullah, (Abdân)’ın ise lakabı olduğunu söylemiştir. Abdân’ın isminin Abdullah olduğu da bildirilmiştir. 220 (m. 835) senesinde doğup, 293 (m. 906) târihinde, Zilhicce ayında, Arefe gecesi vefât etti. Merv şehrinde zamanının en büyük hadîs âlimi idi. Kuteybe bin Sa’îd, İshâk bin Râheveyh, Ali bin Hucr, Ammâr bin Hasen er-Râzî, Ebû Kureyb Muhammed bin Âlâ, Abd-ül-Cebbâr bin Âlâ, Muhammed bin Musennâ gibi âlimlerin derslerini dinleyip, onlardan rivâyetlerde bulunmuştur. Ondan da Ebû Abbâs ed-Degûlî ve birçok Horasanlı âlim rivâyetlerde bulunmuştur. Yine ondan, ikisi de kadı olan, Ahmed bin Kâmil ile, Abd-ül-Bâkî bin Kani rivâyette bulunmuşlardır.

Abdân bin Muhammed hadîs ilminde sika (güvenilir) bir âlim, sâlih ve dünyâya rağbet etmeyen bir zâhid idi. Zühdü ve hafızası darb-ı mesel (atasözü) hâline gelmişti. Merv’de yerleşti. Burada Ahmed bin Yesâr’dan sonra, fetvâ mercii o olmuştu. “Muvattâ” isimli ve daha başka eserler de yazmıştır. Hocalarından Muzenî’nin muhtasarını Merv şehri âlimlerine ilk tanıtan O’dur.

Ebû Bekir bin Sem’ânî anlattı: Abdân bin Muhammed hacca gitmek için yola çıkmıştı. Bu sırada Nişâbûr’a uğradı. Ders aldığı hocalarından birisi orada bulunuyordu. Bu sırada kendisinden çeşitli mevzûlarda ba’zı fetvâlar istendi. Abdân bin Muhammed bunu kabûl etmedi, “İçerisinde, hocamın bulunduğu bir yerde ben fetvâ veremem” dedi.

Abdân bin Muhammed’in yanında okuyup me’zûn olan talebelerinden ba’zısı şunlardır: Ebû Bekir bin Muhammed bin Mahmud el-Mahmûdî, Ebû Abbâs es-Seyyârî, Ebû İshâk el-Hâlidâbâzî’dir. Abdân bin Muhammed, Mısır’a gidip orada büyük Şafiî âlimlerinden ders aldı. Onların kitaplarını çoğalttı. Görüşmek herkese nasîb olmayan âlim ve fakîhlere yetişti. Büyük âlim Rebî’yi görüp ondan istifâde etti. Şam ve Irak’a gitti. İlmle dolu olarak Merv’e döndü.. Yanında birçok kitaplar da getirmişti. Merv’e gelince “Hoş geldin”, için gelenlerden birisi de, Abdân bin Muhammed’e, Mısır’a gitmeden önce mütâlâa ve okumak için kitaplarını vermeyen bir zât idi. Yanına girince, Abdân bin Muhammed’e selâm verip, gelişini tebrik etti. Daha önce kitaplarını vermediğinden dolayı özür diledi. Bunun üzerine Abdân ( radıyallahü anh ): “Hiç özür dileme, senin bana iyiliğin var. Eğer sen bana o kitapları verseydin, ben onlarla iktifa eder (yetinir), Mısır’a kadar gidip o kadar büyük âlimlerle görüşüp, bu kadar ilme ve yanımdaki kitaplara sahip olamazdım” dedi. Bu sözleri duyan ve özür dilemek için gelen zât, Abdân bin Muhammed’in bu sözlerine çok sevindi. Ebû Sa’îd bin Sem’ânî dedi ki: “İmâm-ı Şafiî’nin kitaplarını da Merv şehrinde Abdân bin Muhammed tanıtmıştır. Oradaki âlimler bu kitaplardan çok istifâde ettiler.”

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-2, sh. 297

2) Tezkiret-ül-huffâz, cild-2, sh. 687

3) Târîh-i Bağdâd, cild-11, sh. 135

4) El-İber, cild-2, sh. 95

5) Şezerât-üz-Zeheb, el, cild-2, sh. 215

6) Mu’cem-ül-müellifîn, cild-6, sh. 232

7) El-Muntazam, cild-6, sh. 58

ABD-İ DÂL Fetâvâ-i Hindiyye
|
Bir kasde bağlı olmadan yolunu kaybeden ve efendisinin ikâmetgâhına gidemeyen köle demektir.
ABDULLAH AHISKAVÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlı âlimlerinden. İsmi Abdullah, nisbesi Ahıskavî, lakabı Ziyâüddîn ve künyesi Ebû Abdullah’dır. 1146 (m. 1733) senesinde Ahıska şehrinin özgür nahiyesine bağlı Urpala köyünde dünyâya geldi. (Ahıska şimdi Gürcistan’da olup, o zamanlar Osmanlı memleketi idi.) 1228 (m. 1813) senesinde Üsküdar’da vefât etti. Karacaahmed mezârlığının Söğütlüçeşme tarafında medfûndur.

Çocukluğunda, âlim bir zât olan babasıyla birlikte Şam’a giderek, Sâlihiyye semtinde bir müddet ikâmet eden Abdullah Ahıskavî, ilk tahsilini babasının huzûrunda yaptı. Kur’ân-ı kerîmi okumasını ve tecvîd ilimlerini öğrendi. Yine babasıyla birlikte memleketlerine döndüklerinde babasından ders almaya devam edip, âlet ilimlerini öğrendi.

Babasının vefâtından sonra Kars’a gelerek, oranın fazilet sahiplerinin meşhûrlarından İsmâil bin Muhammed Berküşâdî’den usûl-i fıkıh ve hadîs ilimlerini okudu. Bu hocası tarafından kendisine icâzet ve “Ziyâüddîn” lakabı verildi. Orada bir müddet kaldıktan sonra Erzurum’a geçti.

Orada bulunan âlimlerle sohbet edip sonra Diyarbakır’a gitti. Oradaki âlimlerden, fazilet ve kemâlât yönleriyle akranından ileride olan Küçük Ahmed-zâde Ebû Bekr Efendi’den, Sahîh-i Buhârî ve Muhtasar-ı İbn-i Hâcib isimli eserleri okudu. Bozcu-zâde Ömer Efendi’den, tefsîr ve arûz ile birlikte, fen ilimlerinden; hesap, hendese, mîkât (usûl-i irtifa’) ilimlerini okuyup ondan da icâzet aldı.

Ahıskavî’nin hocalarından Ömer Efendi, Mısır’ın âlim ve fâdıllarındah Abdüsselâm Erzincânî’ye bir mektûp yazmış idi. Bu mektûbu yerine ulaştırmak üzere, Ahıskavî’yi vazîfelendirdi. Mektûbu alıp Mısır’a giden Ahıskavî, Abdüsselâm Erzincânî’den, Buhârî, usûl-i hadîs, fıkıh, kırâat ve başka ilimler okuyarak ilmini ilerletti. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra, 1175 (m. 1761) senesinde İstanbul’a gitti. Bir taraftan öğrendiği yüksek ilimleri ilim âşıklarına öğretmeye, bir taraftan da kıymetli ve fâideli eserler te’lîf etmeye başladı.

Abdullah Ahıskavî Efendi, bir ara, Edirne yoluyla Bosna taraflarına seyahate çıktı. İki sene süren bu seyahati esnasında, “Revâmîz-ül-a’yân” isimli eserini te’lîfe başladı ki, bu kitap eserlerinin en büyüğüdür. Seyahatten sonra İstanbul’a dönünce, hac vazîfesini yerine getirmek maksadıyla yola çıktı. Şam-Kudüs yoluyla hacca gitti. Hacdan sonra İstanbul’a döndüğünde vazîfe yapmakta olduğu Ayasofya Medresesi’nde, “Revâmîz-ül-a’yân” isimli esereni tamamladı. Eserlerinden ba’zılarının isimleri şöyledir: 1-Revâmîz-ül-a’yân fî beyânî mezâmîr-il-uhûdi vel-ezmân, 2- Levâmi’un-nûr Kütübü sitte denilen altı meşhûr hadîs-i şerîf kitabındaki hadîs-i şerîflerden tekrar olunanların çıkarılmasıyla hazırlanmış muhtasar bir eserdir. 3- Dürer haşiyesi, 4- Mirkât-üt-tarîkat-il-Muhammediyye ve merdât-üş-şerî’at-il-Ahmediyye, 5-Câmi’ul-füsûl, 6- Mebâhic-ül-ihvân (Îsâgûcî şerhi), 7-Risâle fî hakk-ıl-misâfir, 8-Risâle fit-tıbbi vet-kıyâfeti, 9-Rumûz-ül-hakâyik ve künûz-üd-dekâyik, 10-Bedî’un-nizâm fil-coğrafya, 11-Muhtasarı Revâmîz-ül-a’yân.

Abdullah Ahıskavî’nin en büyük eseri olan Revâmîz-ül-a’yân, Arabî olarak beş büyük cild üzere tertîb edilmiş olup, cildlerine göre ihtivâ ettiği konular (içindekiler) şöyledir.

Birinci cild: ilmin ve ilim sahiplerinin faziletleri; melek, cin ve şeytanlar ve onların sınıfları, insanın hakîkatinin açıklanması. Yerler, gökler, denizler ve bunların içlerinde olanlar v.s.

İkinci cild: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayatı. Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) menkıbeleri.

Üçüncü cild: Tabiînin büyüklerinin, hadîs imamlarının, İmâm-ı a’zam (r.aleyh) ve talebelerinin menkıbeleri.

Dördüncü cild: İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (r.aleyhim) ve bunların talebelerinin menkıbeleri.

Beşinci cild: Câhiliyye devrindeki hükümdârlar, İslâmiyetten sonraki hükümdârlar, hikmet sahipleri ve şâirlerin bildirilmesi. Milletlerin açıklanması v.s.

Yedi bâb üzerine tertîb edilmiş olan birinci cildin fihristi.

Birinci bâb: ilim bahislerine dâir olup üç fasıldır.

Birinci fasıl: ilmin ve ilim sahiplerinin faziletleri.

İkinci fasıl: ilmin ta’rîfi, mâhiyeti ve kısımları.

Üçüncü fasıl: ilimlerin ve fenlerin isimleri.

İkinci bâb: ilim ve akıl sahiplerine dâir olup iki fasıldır.

Birinci fasıl: Melekler ve sınıflarının açıklanması bahisleri.

İkinci fasıl: Cinlere ve şeytanlara âit bahisler.

Üçüncü bâb: insana âit bahisler olup üç fasıldır.

Birici fasıl: Nefs-i natıka ve insanın kuvvetine dâir bahisler.

İkinci fasıl: insanın bedenine, hâline, yapısına ve acâibliklerine dâir bahisler.

Üçüncü fasıl: insanların sınıflarına, yeryüzündeki dağılmalarına dâir bahisler.

Dördüncü bâb: Gökler, göklerin tabakalarına v.s. dâir olup dört fasıldır.

Birinci Fasıl: Felek, Eflâk, Arş ve Kürsî’nin açıklanması.

İkinci fasıl: Yıldızların, oniki burcun ve ayın mihverinin (yörüngesinin) açıklanması.

Üçüncü fasıl: Gezegen ve yıldızlar.

Dördüncü fasıl: Zaman ve göklerin hareketlerine dâir bahisler.

Beşinci bâb: Anâsır-ı erba’a (ateş, su toprak ve havanın) hâllerini bildirmekte olup dört fasıldır.

Birinci fasıl: Nâr (ateş) küresi.

İkinci fasıl: Hava küresi.

Üçüncü fasıl: Su küresi.

Dördüncü fasıl: Toprak küresi.

Altıncı bâb: Yeryüzüne dâir olup, iki fasıldır.

Birinci fasıl: Hatt-ı üstüvâ (Ekvator).

İkinci fasıl: Yedi iklim.

Yedinci bâb: Varlıkların asıllarına dâir olup üç fasıldır.

Birinci fasıl: Ma’denler ve ma’denlerin yaratılış hâlleri.

İkinci fasıl: Nebatat (otlar).

Üçüncü fasıl: Hayvanât (Hayvanlar).

1) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 370

 

ABDULLAH BİN ABBÂS ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından. Tefsîr, hadîs, fıkh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlimdir. İsmi Abdullah bin Abbas bin Abdulmuttalib bin Haşim bin Abd-i Menaf el-Kureyşi, el-Haşîmî’dir. Babası Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) amcası Hazreti Abbas’dır. Annesi Lübabet-ül-Kübrâ binti Harisi Hilâliyye’dir. Annesi ilk müslüman olanlardandır. Babası Hazreti Abbas önceden müslüman olduğu halde gizli tutup, Mekke’nin fethinde açıklamıştır. Abdullah İbn-i Abbas, Hicretten bir kaç sene önce Mekke’de doğdu. 68 (m. 687) senesinde Taifte vefât etti.

Abdullah İbn-i Abbas doğduğunda babası onu Peygamberimize götürmüştür. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) kucağına alıp, ağzının suyundan parmağına alıp, Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) damağına sürdü ve “Allahım onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret.” diyerek duâ etti. Bu duâ bereketiyle ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanına giderdi. Teyzesi Meymûne binti Haris ( radıyallahü anha ) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) zevcesi olduğu için bu sebeple de çok kerre Peygamberimizin evine gidip gelmiştir. Bazı geceler de orada kalırdı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) abdest suyunu hazırlamış, birlikte namaz kılmıştır. Namaz kılmayı abdest almayı bizzat Peygamberimizden görerek öğrenmiştir. Bir defasında Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) mübârek elini Abdullah İbn-i Abbas’ın başına koyarak şöyle duâ etmiştir:“Allahım bütün ilim ve hikmeti bu başa ver. Onları te’vil ve tefsîr edebilsin.” Bir başka gün de mübârek elini onun göğsü üzerine koyup, “Allahın insan oğluna ihsân ettiğin her ilim ve her hikmet bu güzel göğüste toplansın.” buyurmuştur.

Abdullah İbn-i Abbas henüz küçük yaşta iken Peygamber efendimizi sık sık görüp, nübüvvet kaynağından feyz almıştır. Peygamberimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra Abdullah İbn-i Abbas ailesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kalmıştır. Mekke’nin fethinden sonra Medine’ye hicret etmiştir. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekâsı, çabuk kavrayışlılığı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) zamanında Kur’ân-ı kerîmin bir kısmını ezberlemişti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) vefât ettiği sırada Abdullah İbn-i Abbas 13 veya 15 yaşında bulunuyordu. Bundan sonra Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberleyip, Übey bin Ka’b’a ( radıyallahü anh ) ve Zeyd bin Sâbit’e ( radıyallahü anh ) ezberini arz edip, dinletmiştir. Yine bu sırada Eshâb-ı kiramın büyüklerinin meclisinde bulunmuştur. Hazreti Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, Onun Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) aldığı ilme, feyze ve marifete kavuştu.

Hazreti Ömer, Onu ilim meclisinde bulundurur, dâima ilme teşvik ederdi. Böylece henüz daha gençlik çağında ilimde yüksek dereceye ulaşmıştır. Hazreti Ebû Bekir’in halifeliği sırasında ilim öğrenmekle meşgûl oldu. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde ayrıca şiir ve edebiyat gibi diğer mevzûlarda çok iyi bir şekilde yetişmiştir. Hazreti Ömer’in ve Hazreti Osman’ın halifelikleri sırasında müftülük yapmış, fetvâ vermiştir. Hazreti Ömer zor meselelerin ona sorulmasını ve alınan cevabın kendisine bildirilmesini istemiştir.

Abdullah İbn-i Abbas, kendisine sorulan meseleleri çok isâbetli bir şekilde cevaplandırmıştır. Hiç bir meselede tereddüte düşmemiştir. Sorulan meselelere cevap verirken önce Kur’ân-ı kerîme bakar açıkça bulamazsa, Hazreti Ebû Bekir’in ve sonra Hazreti Ömer’in o husûsta verdikleri hükümleri araştırırdı. Bunlarda da bulamazsa kendi ictihâdıyla cevap verirdi. Kendisine havale edilen meselelere gayet açık ve isâbetli cevaplar vermesiyle meşhûr olmuştur. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda müracaat eden oluyordu. Suâl sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle gelenleri ellişer kişilik grublar halinde yanına alıp meselelerine cevap verirdi.

Hazreti Osman devrinde de fetvâ vermeye devam etmiştir. O sırada yapılan Afrika seferine katılmıştır. Bu seferde İslâm Ordusu adına kendisine elçilik vazîfesi verilmiştir. Afrika’da hükümdârlık eden Cercis ile görüşmüştür. Cercis ve adamları onun aklını, zekâsını, fikri kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardır. Onun hakkında “Bu Arapların mütebahhir (en derin) âlimidir” demişlerdir. Hazreti Osman’ın emriyle yerine hac emirliği yapmıştır. Bu hac emirliğinden döndüğünde Hazreti Osman şehîd edilmişti. Hazreti Ali’nin halifeliği sırasında Basra vâliliği yapmıştır. Daha sonra Mekke’ye yerleşmiştir.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) Eshâb-ı kiram arasında ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Çünkü o daha küçük yaşta Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanında bulunup, feyz almıştır. Daha sonra Eshâb-ı kiramın en üstünlerinin meclisinde bulunup, ilim öğrenmiştir. Çalışmaları son derece muntazam olup, belli bir plân dahilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riâyet ederdi.

Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve diğer Eshâb tarafından çok iltifât görmüştür. Bu iltifâtlar karşısında asla hâlini değiştirmemiş hep tevâzu göstermiştir. Çok meth edildiği zaman “Bana bu ni’meti ihsân eden Allahü teâlâdır. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) benim için duâ etti. İlim ve hikmet niyazında bulundu.” buyurmuştur. Abdullah İbn-i Abbas, bilhassa Kur’ân-ı kerîm’in tefsîri ve âyet-i kerîmelerin izahında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı ona “Tercüman-ül-Kur’ân” lakabı verilmiştir.

İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) onun hakkında “O Sultan-ül-Müfessirîn’dir” buyurdu. İlminin genişliğinden dolayı “Hibril Ümme (Ümmetin Âlimi) ve Bahr (deniz), (ilimde derya) ismi verilmiştir. Hadîs ilminde de derin bilgisi vardı. Peygamber efendimizden 1660 kadar hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Fıkh ilminin temel direklerindendir. Fetvâları ciltler dolduracak kadar çoktur. Fetvâları fıkıh ilminin en kuvvetli temellerinden olup, Mekke’de yetişen fukaha onun vasıtasıyla yetişmiştir. Ya doğrudan ders alarak veya dolaylı olarak onun ilminden istifâde etmişlerdir. Abdullah İbn-i Abbas fıkıh ilminin en mühim bir kolu olan feraiz (mîrâs) hukuku ilminde yüksek derecede idi.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) Kur’ân-ı kerîm hakkındaki ilmini isteyen ve soranlara öğretirdi. Bir âyet-i kerîmeyi anlayamayan veya bir müşkili olan kimse ona müracaat edip, sorardı. O da bunlara tatmin edinceye kadar izahat yaparak cevaplandırırdı. Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin bir araya toplanmasında ve neşrinde çok, hizmetleri olmuştur. İslâm âlimleri tefsîr kitaplarını onun rivâyetleriyle süslemişlerdir. Abdullah İbn-i Abbas’ın müstakil bir tefsîr kitabı yoktur. Tefsîre dair muhtelif rivâyetleri vardır. Garîb-ül-Kur’ân hakkındaki izahları ona dayanmaktadır.

Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) nakledile gelen rivâyetlerinden bir kısmını Furuzâbadi “Tenvir-ül-Mikyas Tefsîr-i İbn-i Abbas” adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsîre dair rivâyetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir. Bunlardan en meşhûrları şunlardır:

1- Sa’îd İbn-i Zübeyr tariki, 2- Mücâhid bin Cebir tariki, 3- İkrime (Mevla İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) tariki, 4-Ali bin Ebî Talha el-Hâşimî tariki, 5- Kays tariki, bu zat Atâ bin es-Saib’den, o da Sa’îd bin Cübeyr’den, o da Abdullah İbn-i Abbas’dan ( radıyallahü anh ) rivâyet etmiştir. Bu tarik İmâm-ı Buhârî ve İmâm-ı Müslimin şartlarına uygun olup, sahihtir. 6- Ebû İshâk tariki, 7- Dahhak tariki.

Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) bir ders halkası vardı, ilim öğrenmek üzere çok kimse onun etrâfında toplanmıştır. Onun derslerinde her ilim okutulurdu. Tabiînden Ebû Sâlih ( radıyallahü anh ) “İbn-i Abbas’ın ilim meclisi ile bütün Kureyş iftihar etse değer.” demiştir. Onun derslerinde tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinden başka lisan, şiir, edebiyat, tahrir gibi mevzûlar işlenirdi. Bütün bu mevzûlarda derin ilme sahipti. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri üzerinde ders verirken herkesi doyuracak şekilde izahlar yapardı. Din husûsunda sorulan her soruya geniş cevap verir, her meseleyi açıklardı. Müstakil derslerden başka namazlardan sonra va’z u nasîhat yapar, hutbeler okurdu. Ömrünün sonuna doğru Mekke’de yerleştiği sırada da uzaktan, yakından çok kimse yanına gelerek onu ziyâret edip, derslerini dinlerlerdi, İslâm devletinin sınırları genişleyince çeşitli beldelere seyahat yapmıştır. Buralarda Arapça bilmeyen müslümanlara tercümanlar vasıtasıyla va’z ve nasihatler yapmıştır.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) çok âlim yetiştirmiştir. Ondan ilim. Öğrenen ve hadîs-i şerîf rivâyet eden pekçok âlimden bir kısmı şunlardır: Kendi oğulları Muhammed bin Abdullah, Ali bin Abdullah, kardeşlerinin oğulları Abdullah bin Ubeydullah, Abdullah bin Ma’bed, Abdullah bin Ömer, Şa’be bin Hakem, Merved bin Mahreme, Ebu’l Tufeyl, Ebû İmame bin Sehl, Sa’îd bin Müseyyeb ve diğer âlimler.

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) Peygamberimizden bizzat işiterek hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ayrıca babası Hazreti Abbas’tan, annesinden, Hazreti Ebû Bekir’den, Hazreti Ömer’den, Hazreti Osman’dan, Hazreti Ali’den, Hazreti Abdurrahmân bin Avf’dan Hazreti Muaz bin Cebel’den, Hazreti Ebû Zer Gıfârî’den ve diğer bir çok sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyetleri Kütüb’üs-Sittede (altı hadîs kitabı) yer almaktadır.

Abdullah İbn-i Abbas, hicretin 68. senesinde ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Cenâze namazını Hazreti Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanifiyye ( radıyallahü anh ) kıldırdı ve “Bu gün bu ümmetin en Rabbânî âlimi vefât etti” buyurdu. Onun vefâtı müslümanları çok üzdü.

Uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zât idi. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlama sebebiyle yanaklarında gözyaşlarının bıraktığı izler görünürdü. Ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:

“Allah gözlerimden görme nûrunu aldıysa,
Dilimde ve kalbimde o nûr devam ediyor.”

Peygamber efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler şunlardır:

“Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur ve Kur’ân-ı kerîm’in anahtarı besmeledir.”

“Ölünün mezardaki hali, imdâd diye bağıran denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden arkadaşından gelecek bir duâyı gözler. Kendisine bir duâ gelince, dünyânın hepsi kendisine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşayanların duâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de ölülere hediyesi, onlar için duâ ve istiğfar etmektir.”

“Allahü teâlâ’nın size verdiği sayısız ni’metler için Onu seviniz. Beni de Allahü teâlâyı sevdiğiniz için seviniz.”

“Beş şeyden önce beş şeyi fırsat ve ganîmet bil. İhtiyârlık gelmeden gençliği, hastalık gelmeden sıhhati, yoksulluk gelmeden zenginliği, meşgûliyyet gelmeden rahatı ve ölüm gelmeden hayatı, ganîmet bil!”

“Öğretiniz, müjdeleyiniz, güçleştirmeyiniz.”

“Ümmetimden iki sınıf düzgün olursa bütün insanlar düzgün olur. Bunlar bozulursa insanlar da bozulur. Bu iki sınıf âmirler ve âlimlerdir.”

“Kur’ân-ı kerîmi kendi arzusuna (görüşüne) göre tefsîr eden Cehennemdeki yerine hazırlansın.”

“Tevbe ve istiğfara devam eden kimseye Allahü teâlâ her sıkıntıdan bir kurtuluş ve her darlıktan bir genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.”

“Sirkenin balı bozduğu gibi kötü ahlâk da ameli bozar.”

“İşitmek görmek gibi değildir.”

“Kızdığın zaman sükût et.”

“İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister. Karnını (ağzını) ancak bir avuç toprak doldurur. Allahü teâlâ tevbe edenlerin tevbesini kabûl eder.”

“Bid’at sahibi bid’at işlemekten vazgeçmedikçe Allahü teâlâ onun hiç bir ibadetini kabûl etmez.”

Abdullah İbn-i Abbas ( radıyallahü anh ) buyurdular ki:

“Dağlar dahi birbirine karşı azsa, azgın cezasını bulacaktır” ve “İçinde haram olanın, ya’ni haram yiyenin namazını Allahü teâlâ kabûl etmez.”

“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.”

“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar herşey onun için Allahü teâlâdan mağfiret diler.”

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) misvak kullanmak husûsunda bize öyle emirler verirdi ki, bu husûsta bir âyet nâzil olacağını zannederdik.”

“Her binanın bir temeli vardır, İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır.”

“Zengine ikram edip, fakîre ihânet eden mel’ûndur.”

“Kıyâmet günü Cennete ilk davet edilecek olanlar her halükârda Allahü teâlâya hamd edenlerdir.”

“Ey çok günah işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, emîn olma. Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu halin, günahların en büyüğüdür. Bir hatalı işde başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatadan daha büyüktür. İşleyeceğin bir yanlış işin fırsatını kaçırınca, üzüntü duyarsın. Halbuki bu üzüntün, o hatâdan daha tehlikelidir. Sen hatâdasın. Allahü teâlâ seni dâima görmektedir. Bu görüş kalbini titretmez. Bu halin, yaptığın hatâdan daha fenâdır..”

“Sabır üç çeşittir. Birincisi farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek. Bunun üçyüz derece sevâbı vardır. İkincisi haramlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma husûsunda sabır. Bunun altıyüz derece sevâbı vardır. Üçüncüsü ilk sarsıntıda, musibetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun dokuzyüz derece fazîleti vardır.”

Mücâhid bin Cebir ( radıyallahü anh ) Abdullah İbn-i Abbas’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu nakleder:

“Beş hafif şey var ki, bunlar eğerlenmiş ve binmek için bekletilen bir arab atından (en kıymetli şeyden) benim için daha sevimlidir.” “Üzerine gerekmeyen ve sana faydası dokunmayan şeyler hakkında konuşma; çünkü bu fuzûlî bir iştir, zararından da emîn değilsin. Yerini bulmadıkça lüzumlu olan sözü de konuşma. Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider. Ne halim (yumuşak) ne de sefîh, ahmak kimselerle mücadele etme. Çünkü halim kalbinden sana buğz eder. Ahmak ve âdi kimseler dili ile sana eziyyet ederler. Tanıdığın kimse yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an. Sen af edilmeni istediğin husûslarda, onu da afv et. Kardeşinin sana ne şekilde muâmele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muâmele et. Suçlu olarak yakalanıp ihsân ile mükâfat görenin ameli gibi amel et.”

1) El-A’lâm cild-4, sh. 95

2) Hilyet-ül-evliyâ, cild-1, sh. 314

3) El-İsâbe cild-2, sh. 330

4) El-İstiâb cild-2, sh. 350

5) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-2, sh. 365

6) Eshâb-ı Kirâm sh. 177

7) Tehzîb-üt-tehzîb cild-4, sh. 276

8) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 975

9) Kâmûs-ul-a’lâm cild-4, sh. 3103

10) Tezkiret-ül-Huffâz cild-1, sh. 141

11) İzâlet-ül-hafâ cild-1, sh. 295

ABDULLAH BİN ABDÂN HEMEDÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şafiî fıkıh ve hadîs âlimi. Künyesi Ebü’l-Fadl olup ismi Abdullah bin Abdân bin Muhammed’dir. Memleketine nisbetle Hemedânî denildi. Doğum târihi bilinmeyen Ebü’l-Fadl, 433 (m. 1041) yılında Hemedân’da vefât etti.

Temel din bilgilerini öğrendikten sonra, çeşitli şehirlere gidip ilim tahsil eden Ebü’l-Fadl Hemedânî, Ebü’l-Hüseyn bin Ebî Mimi, İbn-i Habbâb, Osman bin Kattân, Ebû Hafs Kettânî ve daha birçok âlimden ilim tahsil etti. Hocalarından duyduklarını yazdı, sonra ezberleyip zihnine yerleştirdi. Hadîs-i şerîf ilmi ve Şafiî fıkhında âlim oldu. Allahü teâlânın dînini öğrenmek ve öğretmek için çok çalıştı. Hadîs ilminde sika (güvenilir) olup, fıkıh ilminde Hemedân’ın en ileri gelen âlimi idi. İnsanların mes’elelerini halleder, fetvâ verirdi. Pekçok talebe yetiştirdi. İnsanlara va’z ve nasihatlerde bulunur, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyup, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmalarını teşvik ederdi. Bütün bu çalışma ve gayretleri, yalnız Allahü teâlânın rızâsını kazanmak içindi. Dünyâ malına ehemmiyet vermez, eline geçenden ihtiyâcı kadar istifâde eder, fazlasını fakirlere sadaka olarak dağıtırdı.

Kendisinden ilim öğrenip rivâyette bulunanlar arasında; Sâlih bin Ahmed, Ali bin Hasen bin Rebi’ Muhammed bin Osman, Ahmed bin Ömer, Hüseyn bin Abdûs, babası Ali bin Hüseyn ve daha birçok âlim vardır. Talebeleri de hocaları gibi yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalıştılar. Doğudan akın akın gelen Türk dalgalarının, dîn-i İslâmı öğrenmeleri için gayret ettiler. Bu mübârek insanların talebelerinden bir çoğu, Anadolu’nun müslüman Türkler tarafından fethine katıldılar. Malazgirt zaferinde Alparslan’ın askerleri arasında, köhnemiş Bizans’ın karşısında kahramanca çarpıştılar. Bu mübârek insanların yetiştirdikleri talebeler de, insanlara dinlerini öğreterek, dünyâ ve âhırette huzûrlu olmaları için gayret ettiler.

Ebü’l-Fadl Hemedânî’nin birçok eseri vardır. Bunlardan Şafiî mezhebi fıkıh hükümlerini ihtivâ eden, Şerâ’it-ül-ahkâm adlı kitabı meşhûrdur.

Muhammed bin Osman anlatır: 430 (m. 1038) yılında Türkler tarafından Hemedân işgal edildi. Ebü’l-Fadl bin Abdân’ı da yanlışlıkla esîr aldılar. Üzerinde neyi varsa bırakmasını istediler. Üzerinde bir şey olmadığını, başka yerde bir miktar parası olduğunu söyledi. Yerini ta’rîf etti. Parayı gördükleri hâlde alamadılar. Kim olduğunu sorup, Ebü’l-Fadl olduğunu öğrenince, özür dilediler. Tövbe edip, onunla beraber olan bütün esîrleri serbest bıraktılar. Kendisine talebe olup, ilim ve feyzinden istifâde ettiler.

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-5, sh. 65

2) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 251

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 80

4) Keşf-üz-zünûn sh. 1030

ABDULLAH BİN ABDÜLMÜ’MİN EL-VÂSITÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Kırâat âlimi. İsmi, Abdullah bin Abdülmü’min bin el-Vecîh bin Abdullah bin Ali bin Mübârek et-Tâcir el-Vâsıtî olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. Lakabı ise Tâcüddîn ve Necmüddîn’dir. 671 (m. 1273) senesinde Vâsıt’da doğdu. 740 (m. 1340) senesi Şevval ayında Bağdad’da vefât etti.

Kur’ân-ı kerîmin okunuşu ile ilgili olan kırâat ilmini birçok zâttan öğrendi. Çok yerler dolaştı. Dımeşk’de; el-İmâd Ahmed bin el-Mahrûk, Şeyh Ali Harîm, Ali İbni Gazâl’dan, Kâhire’de; et-Takî es-Sâig ve başkalarından öğrendi. Şam, Mekke-i mükerreme, Cezîretü Kays, Hürmüz, Bahreyn, Basra, Vâsıt ve Bağdad’da ve başka yerlerdeki âlimlerin arasında, kırâat ilminde en önde olan idi.

Ez-Zehebî Tabakâtında onun hakkında: “Abdullah el-Vâsıtî, kırâat ilmine çok önem verdi. Kendisinden; el-İzz Hasen el-Askerî ve başka bir çok âlim kırâat ilmini öğrendi. Onun Kırâati aşere hakkında yazmış olduğu “El-Kifâye” isimli kitabını büyük âlim el-Bürhân el-Ca’burî çok medh ve sena etti” demektedir.

İbn-i Râfî ise onun hakkında: “Abdullah el-Vâsıtî bizim yanımıza geldi El-Vânî ve ed-Debbûsî’den hadîs-i şerîf dinledi. Bir çok zâttan hadîs-i şerîf rivâyet etti” demektedir.

El-Berzâlî de onun hakkında şöyle demektedir: “Abdullah el-Vâsıtî, kırâat ilminin bir kısmını Hureym diye tanınan Ali bin Abdülkerîm’den, en-Necm bin Gazâl ve kardeşi el-İmâd Ahmed bin el-Mahrûk’dan okudu. Nahiv (gramer) ilmini Basra’da İbn-i Muallim’den öğrendi. 720 (m. 1320) senesinde hacca gitti. Kırâat ilmine dâir birçok eser yazdı.”

Abdullah el-Vâsıtî’nin bir kitabının ön sözüne yazdığı kırâat husûsundaki kaside özetle şöyledir: “Eserimi yazmaya Allahü teâlâya hamd ve sena ederek başladım. Bütün varlıkların yaratıcısı, yoktan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. O büyüktür. Birdir. Samed’dir (her yaratığın muhtaç bulunduğu eksiksiz bir yaratıcıdır), Semî’dir (Allahü teâlâ işitir. Vasıtasız, ortamsız olarak işitir. İşitmesi kulların işitmesine benzemez). Basîr’dir (Allahü teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız olarak, gizli ve aşikâr olan herşeyi görür). Bâkî’dir (Allahü teâlâ, hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhal olduğu gibi zât ve sıfatları için de yokluk muhaldir). Mütekellim’dir (Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, sesler ve dil ile değildir. Kur’ân-ı kerîm onun kelâmıdır). Âlim’dir (Allahü teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi yarattığı varlıkların bilmesi gibi değildir. Bilmesinde değişiklik olmaz). Ezelî ve ebedidir. Mürîd’dir (Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Herşey onun dilemesi ile olur. İrâdesine engel olacak hiç bir kuvvet yoktur). Kâdir’dir (Allahü teâlânın gücü her şeye yeticidir. Hiçbir şey O’na güç gelmez).”

Abdullah el-Vâsıtî birçok eserler yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1-Tuhfet-ül-Berara fî nesr-il-kifâyet-il-muharrati fil-kırâat-il-aşere, 2-El-Kenzü fil-Kırâat-il-aşere olup, el-Kifâye alâ tarîk-iş-Şâtıbiyye ismini verdi. 3- Ravdat-ül-ezhâr Binyüzelliüç beyitlik bir eserdir. 4- El-Muhtâr fil-kırâat, 5- Tuhfet-ül-ihvân fî meârib-il-Kur’ân, 6- Mukaddimetün fin-nahv.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 79

2) Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 270

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 464

ABDULLAH BİN ADÎY www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Adiy bin Abdullah bin Muhammed İbn-i Mübârek el-Cürcânî olup, künyesi, Ebû Ahmed’dir. 277 (m. 890) senesinde Zilkâ’de ayının başlarında doğdu. Kendi şehrinde İbn-i Kattân, hadîs âlimleri arasında ise İbn-i Adîy ismiyle meşhûr oldu. İlim öğrenmek ve hadîs-i şerîf toplamak için İskenderiye ile Semerkand arasında bir çok şehri dolaşmıştır. 365 (m. 976) târihinde Cemâzil-âhır ayının başlarında Cürcan’da vefât etti. İbn-i Adîy, Abdurrahmân bin Kâsım er-Revvâs, Ebû Ukayl Enes bin es-Selm, Ebû Huleyfe el-Cemhî, Hasen bin Süfyân, Behlül bin İshâk el-Enbârî, Ebû Abdurrahmân en-Nesâî, Muhammed bin Yahyâ el-Mervezî, Ebû Ya’lâ el-Musûlî, Abdân el-Ahvâz, Ebû Arûbe ve daha birçok âlimden ilim tahsil etmiş, hadîs-i şerîf öğrenmiştir. Kendisinden de Ebû Abbâs bin Ukde, Ebû Sa’îd el-Maliyenî, Hasen bin Râmîn, Hamza bin Yûsuf es-Sehmî ve daha bir çok âlim ilim öğrenmiş ve hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuşlardır.

İbn-i Adîy; hadîs ilminde sika (güvenilir, sağlam) bir râvi, fıkıh ilminde yüksek bir âlim, haramlardan son derece kaçan, dünyâya ehemmiyet vermeyip, mübahların çoğunu terk etmiş bir âbid (çok ibâdet eden), herkes tarafından sevilen ve sayılan bir zât idi.

297 (m. 909) yıllarında ilim öğrenmek için Şam’a, daha sonra Mısır ve başka yerlere gitti. İlim öğrenmekteki gayreti pek ziyâde olup, her türlü zorluklara göğüs gererdi. Hiçbir şey onun bu azmini kıramadı. Uzun yıllar hiç yatak yüzü görmedi. Verdiği hükümler ve beyanları, kendinden evvel ve sonra gelen âlimlerin hepsinin ilmine ve hükümlerine uygun idi. Kâdılar ve âlimler onun hükümlerini aynen kabûl edip onun bildirdiğiyle hükmettiler. İyilik ve hayır arayanlar onun sözlerine ve kitaplarına uyup, onlarla amel ettiler.

Hâkim bin Asâkir de onun kendisine müracaat edilen güvenilir bir râvi olduğunu bildirmiş, Hamza es-Sehmî ise, “O hadîs ilminde hafız (yüzbin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilen) i’timâd edilir bir âlim, sağlam bir râvidir. Zamanında onun gibisini görmedim” demiştir.

Hamza es-Sehmî şöyle anlatmıştı: Dâre Kutnî’ye zâif hadîsleri bildiren kitap sordum. O, “Sende İbn-i Adîy’in kitabı var mı?” dedi. Ben de “Evet” dedim. Bana: “O, sana yetecek kadar bilgi verecek mükemmellikte bir kitaptır” dedi.

Halîlî buyuruyor ki: “İbn-i Adîy, hafıza ve heybet yönünden, benzeri bulunmayan, bir zâttı. Abdullah bin Muhammed’e, İbn-i Adîy’in mi, yoksa İbn-i Kânî’nin mi hafızasının daha kuvvetli olduğunu sordum. O da: “Elbetteki İbn-i Adîy’in hafızası daha kuvvetlidir” diye cevap verdi.

Ahmed bin Müslim’in de: “Başkaları okuduktan bir şeyi ezberlemeye çalışırlarken, o çoktan onu ezberlerdi” dediğini işittim.

Onun bildirdiği bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz şöyle buyuruyorlar “Her kılın altında bir cünüplük vardır. (Ya’nî, kıl bulunan bedenin bütün görünen kısmı, cünüplük mahallidir.) O halde, vücuttaki bütün kılların altını yıkayınız. Vücudu kir ve benzeri şeylerden temizleyiniz.” (Vücutta yapışık bulunan bir şey, suyun geçmesine mâni olursa, cünüplük gitmez.)

El-kâmil fî ma’rifet-id-Duâfâ adlı bir eseri vardır. Bu eserin ismi ma’nâsına, lafzı muhtevâsına uygundur. Bu kitapta meşhûr âlimlerin hayatları ve bilinmeyen, garip hâllerinden bahsedilir. Ayrıca “Muhtasar-ı Müzenî” kitabına ilâveler yaparak “el-İntisâr” ismini vermiştir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 82

2) Şezerât-üz-zeheb cild-1, sh. 51

3) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-3, sh. 315

4) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 940

5) El-A’lâm cild-4, sh. 103

ABDULLAH BİN AHMED www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanbelî mezhebi âlimlerinden. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı Takıyyüddîn’dir. 635 (m. 1237) senesinde doğdu. 718 (m. 1318)’de vefât etti. Edîb ve zâhid bir zât idi. İbn-i Kumeyr el-Mürsî’den, İbrâhim bin Halîl el-Büldânî’den, Hatîb-i Merdâ’dan ve diğer âlimlerden hadîs-i şerîf işitti. Babasından ve Şeyh Cemâleddîn bin Mâlik’den nahiv ve edebiyat ilmini öğrendi. Bir müddet Hicaz’da ikâmet etti. Takıyyüddîn Havranî ve diğer tasavvuf ehli ile sohbet etti; Sonra Mısır beldelerine gidip, bir müddet de oralarda ikâmet etti. Berzâlî onun hakkında şöyle demiştir: “Edîb, faziletli ve hoş sohbet, güzel ahlâk sahibi bir zât idi”. Kardeşi Şeyh Ahmed de, onun asla dünyâya düşkün olmadığını, gayet sâde bir hayat yaşadığını, zâhid bir zât olduğunu söylemiştir, İbn-i Receb, Kâdı Şihâbüddîn Mahmûd el-Kâtib’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Onunla elli seneden fazla beraber oldum. Görüştüm. Zâhid, dünyâya düşkün olmayan bir âlim idi.” Abdullah bin Ahmed’den, Ebû İshâk Benûhî ve diğerleri rivâyette bulunmuştur.

1) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 371

2) Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 241

3) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 48

ABDULLAH BİN AHMED ABDÂN AHVÂZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs âlimi. Yüzbin hadîs-i şerîfi ezberden bilirdi. Herkesin, bilmediklerini sormak için ziyâretine geldikleri bir âlimdi. Künyesi, Ebû Muhammed olup, asıl ismi Abdullah bin Ahmed bin Mûsâ bin Ziyâd’dır. Ahvâzî ve Civâlîkî nisbetleri verildi. Abdân lakabıyla meşhûr oldu. Civâlîk’de doğdu ve 306 (m. 919) senesinin sonlarında vefât etti.

Küçük, yaşta ilim tahsiline başlayan Abdân el-Ahvâzî; Ebû Kâmil Cidarî, Muhammed bin Bekkâr bin Reyyân, Sehl bin Osman Askerî, Hişâm bin Ammâr, Halîfe bin Hayyât, İbn-i Ebî Şeybe ve onların devrinde yaşayan âlimlerden ders aldı. Hadîs-i şerîf öğrenmek için, birçok şehri dolaştı. Pekçok hadîs âliminden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Basralı muhaddislerden olan Eyyûb’den hadîs almak için oraya onsekiz defa gitti.

İmâm-ı Zehebî’nin hadîs ilminde “sadûk” olduğunu bildirdiği Abdân el-Ahvâzî, dünyâ malına ehemmiyet vermez, Allahü teâlâ için çalışır, O’nun dînine hizmet için yaşardı.

Ömrünü, ilim tahsil edip öğrendiklerini insanlara öğretmek ve ibâdet etmekle geçiren Ebû Muhammed Abdân el-Ahvâzî’den İbn-i Kani’, Hamza Ken’ânî, Ebû Kâsım Taberî, Ebû Bekr İsmâilî, Ebû Amr bin Hamdân, Ebû Bekr bin Mukrî ve daha pekçok âlim ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etti.

Ebû Ali Nişâbûrî “Ben hadîs ilminde dört imâm gördüm. Bunlardan üçü; İbrâhîm bin Ebî Tâlib, Abdân el-Ahvâzî, Ebû Abdurrahmân Nesâî’dir. Bunlardan Abdan, yüzbin hadîs-i şerîf ezberlemişti” diyerek, onun ilminin üstünlüğünü anlatmaktadır.

Birçok eser yazmış olmakla beraber bu büyük zâtın bilinen tek eseri, hadîsle ilgili “el-Fevâid” adlı kitabıdır.

1) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh. 688

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 32

3) El-A’lâm cild-4, sh. 65

ABDULLAH BİN AHMED BİN HANBEL www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tanınmış hadîs hafızlarından. Künyesi, Ebû Abdurrahmân’dır. 213 (m. 828) senesinde doğup, 290 (m. 903) senesi Cemâzil-âhır de vefât etti. Cenâze namazını kardeşi Sâlih’in oğlu Züheyr kıldırdı. Tibin kapısı mezarlığına defn edildi. Rivâyete göre, orada bir Peygamberin (aleyhisselâm) kabri bulunduğu için, oraya defn edilmesi için vasıyyette bulunmuştur. Bağdâdlıdır. Ahmed bin Hanbel hazretlerinin oğludur. Her bakımdan babasından çok istifâde etmiş, onun terbiyesinde yetişmiştir. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, babasından, Abdullah Âlâ bin Hammâd, Kâmil bin Talha, Yahyâ bin Maîn, Ebû Hayseme, Züheyr bin Harb, Süveyd bin Sa’îd, Zekeriyyâ bin Yahyâ bin Hammûveyh, Muhammed bin Ebî Bekir gibi büyük âlimlerden (r.aleyhim) ilim alıp, rivâyetlerde bulunmuştur. Kendisinden de, Abdullah bin İshâk el-Medâinî, Yahyâ bin Sa’îd, Abdullah en-Nişâbûrî, Ebû Alî bin Savvâf, Muhammed bin Muhal gibi zâtlar (r.aleyhim) ilim alıp, rivâyette bulunmuşlardır. Hadîs ilminde sika (güvenilir) bir âlimdir. Nesâî, ondan iki hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

Eserleri şunlardır: “ez-Zevâid: “Babası Ahmed bin Hanbel hazretlerinin “Zûha Kitabı” üzerine yaptığı ilâvelerdir.” “Zevâid-ül-müsned” (Bu kitabında babasının Müsnedi üzerine onbin hadîs-i şerîf civarında ilâve yapmıştır.) “Müsned-i Ehl-i Beyt” ve “Sülâsiyyât”dır.

Âlimlerin hakkında buyurdukları:

Abbâs ed-Devrî: “Babası Ahmed bin Hanbel hazretlerinden duydum. Abdullah çok ilim elde etti.”

Ebû Ali es-Savvâf: Abdullah bin Ahmed bin Hanbel; “Sözlerimin hepsi, babamın söyledikleridir. Onları iki veya üç defa babamdan duymuşumdur.” derdi.

Ebû Hüseyn bin Münâdî: “Abdullah bin Ahmed bin Hanbel kadar babasından fazla rivâyette bulunan, ilim nakleden kimse görmedim: Çünkü babasından Müsnedini dinlemiş, nâsih, mensûh, târih, tefsîr, hac ve daha başka mevzûlarla ilgili çok şeyler bildirmiştir.”

İbn-i Adiy: “O babasının yanında yetişti. İlimde yeri büyüktür. Sadece babasının tavsiye ettiği kimselerden ilim alıp, yazmıştır.”

Ebû Bekir el-Hilâl: “O, sâlih, doğru sözlü, hayası çok olan bir zât idi.”

Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, hadîs-i şerîf husûsunda çok titiz idi. Bir hadîs-i şerîfi önce babasına arz eder, eğer babası o sözün hadîs-i şerîf olarak alınmasını uygun görürse alır, yoksa almazdı.

İmâm-ı Şafiî hazretlerinden de çok ders almıştır. Hasen bin Muhammed ez-Zegferânî, “İmâm-ı Şafiî’den ( radıyallahü anh ) hangi kitabı okuduysam, mutlaka o dersde Abdullah bin Ahmed bin Hanbel de hazır bulunurdu” demiştir.

Bildirdiği hadîs-i şeriflerden ba’zısı:

Babam, Ebû Hüreyre’den şu hadîs-i şerîfi bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ramazan ayı gelince, rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” Ben bunu duyunca babama; Fakat, Ramazan olduğu halde insanlar sar’a hastalığına yakalanmaktadır. Bu nasıl oluyor, diye sordum. Bunun üzerine, babam bana: “Hadîs-i şerîf böyledir. Bu husûsta artık konuşma” dedi. Sonra yine Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) şu hadîs-i şerîfi nakletti. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Bir kimse Ramazan-ı şerîf orucunu, inanarak ve sevâbını Allahü teâlâdan umarak tutarsa, geçmiş günahları af ve mağfiret olur” buyurdu.

“Allahü teâlâ ehl-i bid’atı (Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun dört halifesi zamanında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan, uydurulan sözlere, yazılara, usûllere ve işlere ibâdet olarak inanıp, yapan ve yaptıranları) sevmez.”

Abdullah hazretleri babasına: “Sen, kitap va’z etmeyi (ortaya koyup; yazmayı) iyi görmediğin halde, “Müsned” kitabını, niçin yazdın?” dedi. Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ): “Ben onu, insanlar Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesinde ihtilâf ettikleri zaman, müracaat kitabı olarak yazdım” cevâbını verdi.

Ahmed bin Hanbel buyurdu: “Yahyâ bin Maîn ile beraber San’a’ya gitmiştik, ikindi namazı sıralarında oraya vardık. Büyük âlim Abdürrazzak’ın evini sorduk. “Ramade” denilen köyde olduğunu söylediler. Orası San’a’ya yakın bir yerdi. Yahyâ bin Maîn San’a’da kaldı. Ben o köye kadar gittim. Çünkü, Abdürrazzak denen âlimle görüşmeyi çok istiyordum. Köye varınca, evini sordum. Bana evi gösterdiler. Evin yanına gittim. Orada oturup bekledim. Akşam namazından az önce, mescide gitmek üzere evinden çıktı. Hemen yanına koştum. Elimde seçtiğim ba’zı hadîs-i şerîfler vardı. Yanına yaklaşınca, “Selâmün aleyküm. Allahü teâlâ sana merhamet eylesin. Ben uzaklardan geldim. Bana şu hadîs-i şerifleri okur musun?” dedim. Bana “Sen kimsin?” diye sordu. Ben de “Ahmed bin Hanbel’im” dedim. Bu sözüm üzerine, tevâzu ile döndü. Beni kendisine doğru çekti. “Vallahi, sen Ebû Abdullah’sın” ya’nî Ahmed bin Hanbel’sin dedi. Sonra, elimdeki hadîs-i şerifleri aldı. Okumaya başladı. Karanlık basıncaya kadar devam etti. Sonra bakkâldan, aydınlatacak bir şey istedi. Bana o hadîs-i şerîfleri bitinceye kadar okuyuverdi.”

Bizim evin bulunduğu sokakta bir dükkân vardı. Oraya birisi gelince babam onunla orada sohbet eder, konuşurlardı. Yine bir gün birisi gelmişti. Bana, “Babana Ebû İbrâhîm geldi, de, buraya gelsin” dedi. Ben babama haber verdim. Biraz sonra babam geldi. İkisi beraber dükkânda oturdular. Babam bana: “Ebû İbrâhîm, iyi ve sâlih bir kişidir” buyurdu. Sonra Ebû İbrâhîm’e “Anlat, yâ İbrâhîm!” dedi. O zât şöyle konuştu: “Falanca kilisenin yakınındaki bir yerden yola çıkmıştım. Bu sırada rahatsız oldum. Yola devam etmem mümkün değildi. Kendi kendime, keşke şu yakındaki kilisenin yanında olsaydım, belki orada bulunan rahibler beni tedâvi ederdi, diye düşünüyordum. O anda bir de ne göreyim, bir arslan bana doğru geliyor! Nihâyet arslan yanıma kadar geldi. Zarar vermek için gelmediği, durumundan belli idi. Hattâ, sırtına bineceğim bir şekilde bana yaklaştı. Ben de sırtına bindim. Yakınında bulunan kilisenin yanına gelince, beni oraya bıraktı. Rahibler kiliseden bu manzarayı görmüşlerdi. Bir arslanın bana karşı böyle boyun eğmesine şâhid olan rahiblerin hepsi müslüman oldular. Onların sayıları dörtyüzidi” dedi. Ebû İbrâhîm, sözünü bitirince, babama “Yâ Ebâ Abdullah! Şimdi sen de bir şeylerden bahset bakalım” deyince, babam, şöyle bir şey anlattı: Hac zamanı bir hayli yaklaşmıştı. Bir gece rü’yâ gördüm. Rü’yâmda Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) görmiyeyim mi? Bana “Yâ Ahmed” buyurdular, o anda ben uyandım. Sonra yine uykuya daldım. Tekrar efendimizi ( aleyhisselâm ) gördüm. Bana “Yâ Ahmed hac et” buyurdular. Sonra uyandım, hazırlığa başladım. Benim âdetimdir, bir sefere çıkacağım zaman, azık olarak biraz ekmek alırdım. Yine öyle yaptım. Sabahleyin Kûfe tarafına doğru yola çıktım. Günün bir kısmını yürüdükten sonra, kendimi Kûfe’de buldum. Halbuki daha çok yolum vardı. Hemen mescide gittim.

Orada güzel yüzlü, güzel kokulu bir gençle karşılaştım. “Selâmün aleyküm” dedim. Sonra tekbir alıp, namaza durdum. Namazımı bitirince ona “Allahü teâlâ sana merhamet etsin. Acaba buralarda, hacca gidecek kimse kaldı mı?” dedim. Bana “Bekle, şimdi bir kardeşimiz gelir” dedi. Biraz sonra, hâli, benim hâlime benziyen birisi geldi. Bu zât, o gence, “Allahü teâlâ sana merhamet etsin, ne olur, sen de bizimle gelsen” dedi. Genç, “Eğer yanımızdaki Ahmed bin Hanbel ise, o yol arkadaşlığı yapar” dedi. Bunun üzerine, onun Hızır olabileceği aklıma geldi. (Hızır, İbrâhîm aleyhisselâmdan sonra, yaşamış ya bir nebî (peygamber) veya velîdir. Zülkameyen askerinin reîsi (komutanı) idi. Mûsâ (aleyhisselâm) ile yolculuk yaptı. Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden değildir. Fakat, rûhu, ba’zı velîlere feyz vermiştir. Öldükten sonra rûhu insan şeklinde görünüp, garîblere yardım etmektedir.) Sonra, yanımdaki o zâta “Yanında yiyecek var mı?” diye sordum. O “Sen bildiğinden, ben de bildiğimden yiyeyim” dedi. Biz yemeğimizi yerken, o genç yanımızdan kayboldu. Üç gün sonra, Mekke-i mükerremeye varmıştık. Bir de ne görelim, o genç Mekke-i mükerremede idi.

Abdullah bin Ahmed bin Hanbel hazretleri buyurdular ki; “Babam Müsned kitabını yediyüzbin hadîs-i şerîf arasından seçerek derlemiştir.”

1) El-A’lâm cild-4, sh. 65

2) Tehzîb-üt-tehzîb cild-5, sh. 141

3) Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh. 180

4) Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh. 656

ABDULLAH BİN EBÛ BEKR-İ SIDDÎK ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Eshâb-ı kiramdan, ilk müslümanlardan. Babası Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ), annesi Katile binti Abdiluzza’dır. Esma ( radıyallahü anha ) ile anne bir kardeştir. Mekke’de doğduğu tahmin edilmesine rağmen, târihi bilinmemektedir.

Abdullah, babası Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ) davetiyle, küçük yaşta müslüman oldu. Hazreti Muhammed ( aleyhisselâm ) ile babasının Mekke’den Medine’ye hicretlerinde, Sevr Mağarası’na geldiğinde habercilik vazîfesini yaptı. Zekî ve kabiliyetli bir genç olduğundan, babasının emir ve direktiflerini harfiyyen yerine getirirdi. Gündüzleri Mekke’de Kureyşliler arasında bulunup, onların Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ve Hazreti Ebû Bekir hakkında söylediklerini, konuşmalarını akşam vakti Sevr Mağarası’na gelerek, haber verirdi. Geceyi çırada geçirip, tan yeri ağarmadan Mekke’ye dönerdi. Bu hizmeti, onun adını İslâm târihine geçirdi. Hazreti Resûlullah O’nu Ali bin Ebû Tâlib ( radıyallahü anh ) ile âhıret kardeşi yaptı. Atîke binti Zeyd bin Amr ( radıyallahü anha ) ile evliydi.

Abdullah bin Ebû Bekr, hicret-i Nebevî’den sonra Mekke’den Medine’ye geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile hicretin 8. senesinde Mekke’nin fethinde bulundu.

Mûte Harbi’nde, İslâm Ordusu kumandanı Zeyd İbni Hârise’nin şehîd olmasını, sonra kumandan olan Ca’fer İbni Ebî Talib’in sancağı almasını bunun da şehîd olmasıyla Abdullah İbni Revâha’nın kumandayı alıp onun da şehîd olmasıyla, Hâlid İbni Velîd’in kumandayı almasını ve Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) bütün bunları Medine-i Münevvere’de Minber-i se’âdetinde başından sonuna kadar haber verdiğini rivâyet etti. Resûlullahın bu mucizesini haber vermesiyle rivâyeti kitaplara geçti.

Mekke’nin fethinden sonra Huneyn Gazvesi’ne katıldı. Huneyn’den kaçan Sakif ve Hevâzinliler’in toplanmalarına mani olmak için onların sığınıp, saklandıkları Taif Kalesi’ni muhasara etti. Muhasarada ok isâbet edip, yaralandı. Medine’ye yaralı olarak döndü.

Abdullah bin Ebî Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ) Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) için hazırlanan hulleyi (elbise) yedi altına satın almıştı. Sonra Resûlullahın tekfinine uygun görülmeyince, teberrüken kendine kefen için saklamıştı. Rûhunu teslim edeceği sırada, “Bunda, hayır ve bereket olsa idi, Resûlullah efendimiz tekfîn olunurdu” deyip, kendisine bunu kefen yaptırmadı.

Hazreti Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) hilâfetinin başlarında hicretin onbirinci senesinin Şevval ayında Taifte aldığı yaranın iyileşmemesi sebebiyle vefât etti. Cenâze namazını Hazret-i Ebû Bekir kıldırdı. Kabrine ise Hazret-i Ömer, Talha ve kardeşi Abdurrahmân bin Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) indirmişlerdir. Tâif şehîdlerinden sayılır.

Onun vefâtından bir müddet sonra Hazret-i Ebû Bekir’e, Sakif heyeti geldi. O sırada Hazreti Abdullah’ın ölümüne sebep olan ok, Hazreti Ebû Bekir’in yanındaydı. Oku, heyettekilere göstererek: “İçinizde bu oku tanıyanınız var mı?” diye sordu. Aclânoğullarının kardeşi Hazret-i Sa’d bin Ubeyd: “Bu oku ben yonttum; ucunu ben sivrilttim; tüyünü ben taktım; bunu atan da benim” dedi. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir “Bu ok, Abdullah bin Ebî Bekir’i şehîd eden oktur. Senin elinle ona şehîdlik şerbetini içiren, onun eliyle seni öldürtmeyen Allah’a hamd olsun. Allah’ın himâyesi geniştir” buyurdu.

1) El-İsâbe cild-2, sh. 283

2) Sahîh-i Buhârî Kitab-ul-Cihâd 133

3) Sahîh-i Müslim Fedail-üs-sahâbe Hadîs No: 1

4) Kâmûs-ül-A’lâm cild-4, sh. 3037, 3100

ABDULLAH BİN HALÎL EL-KALE’Î www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Kelâm, fıkıh ve usûl âlimlerinden. İsmi, Abdullah bin Halîl bin Ferec bin Sa’îd olup, nisbeti Makdisî veya Dımeşki’dir. Şafiî mezhebinde olup, Kale’î diye bilinmektedir. 760 (m. 1359) senesinde Dımeşk kalesinde doğdu. 833 (m. 1430) senesinde Dımeşk’da öldü. Bâb-üs-sagîr kabristanına defnedildi.

Babasının yanında ve terbiyesinde büyüdü. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Bundan sonra diğer dînî ilimleri öğrenmekle meşgûl oldu. İbn-i Şerîşi, İbn-i Câbî ve bunlardan başka âlimlerden ilim tahsil etti. Yine Mısır’a gidip oranın büyük âlimlerinden de ilim öğrendi. Arabî dil bilgilerinde, hadîs ve fıkıh ilminde âlim oldu. Çok hadîs-i şerîfi ezbere bilirdi. Aynı zamanda, kelâm ilminde de çok büyük âlim idi. Şam’daki el-Akîbet-ül-kebîre isimli zaviyesinde ders verirdi. İlmî eserleri çok güzel açıklardı. Bu sebeble haftada iki gün derslerine çok kalabalık topluluk katılırdı. Uzun bir müddet Mekke’de ikâmet etti. Burada iken ba’zı kitaplar yazdı. Sonra Şam’a geldi. Ölünceye kadar burada yaşadı.

Burhan el-Bikâî der ki: “Hocamız âlim-i Rabbanî, kalb ile ilgili batın ilimlerinde ve kelâm ilminde çok büyük âlim idi. Fıkıh, nahiv ve başka ilimleri de iyi bilirdi. Çok zekî ve kuvvetli Hâfıza sahibi idi. Va’zlarında çok güzel ve te’sîrli konuşurdu.” El-Bikâî yetiştirdiği büyük âlimlerdendir.

Kıymetli birçok eser yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1- Menâru Sübül-il-Hüdâ ve Aktdetü ehl-it-Tükâ, 2- Tuhfet-ül-müteheccid ve Gunyet-ül-müteabbid.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6 sh. 53

2) Ed-Dav-ül-lâmi cild-5 sh. 18

3) Şezerât-üz-zeheb cild-7 sh. 203

4) Keşf-üz-zünûn sh. 1827

ABDULLAH BİN HASEN EL-HARRÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs ve lügat âlimlerinden. Adı, Abdullah bin Hasen bin Ahmed bin Abdullah bin Müslim el-Harrânî’dir. Künyesi, Ebû Şuayb el-Emevî’dir. 205 (m. 820) yılında Harran Şehrinde doğup büyüdü. Sonra Bağdâd’a geldi ve 290 (m. 902)’de orada vefât etti.

Hadîs âlimlerinin sika (güvenilir, sağlam) râvilerindendir. Bağdâd’a gelip yerleştikten sonra oradakilere vefât edinceye kadar ilim öğretti. O, dedesi Ahmed bin Ebî Şuayb ve babası Ebû Müslim, Ahmed bin Abdülmelik bin Vâkıd, Yahyâ bin Abdullah, Affân bin Müslim ve daha birçok âlimden ilim aldı ve onlardan hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de, kadı Mahâmilî, Muhammed bin Muhalled ed-Dûrî, Ebû Bekr-i Şafiî ve daha pekçok âlim ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

O, bir çok âlimden Simâ yolu ile ilim alıp hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Simâ, bir hadîs âliminin ezberindeki veya kendisine âit yazılı bir nüshasındaki hadîs-i şerîfleri okuması ve talibin de (hadîs-i şerîf öğrenip nakletmek isteyenin de) bunu dinleyerek zabtetmesidir. Kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet ettiği Yahyâ bin Abdullah-ı Bâbletî, babasının vefâtından sonra annesi ile evlenmiş, üvey babası olmuştur. İmâm-ı Evzâî de, Bâbletî’nin üvey babasıdır. Abdullah bin Hasen-i Harrânî’nin hadîs rivâyetinde sika bir râvi olduğunu bir çok âlim bildirmektedir. Sâlih bin Muhammed: “Ebû Şuayb-ı Harrânî, sika bir râvidir” dedi. Mûsâ bin Hârûn da: “Muhakkak O, hem kendisi, hem de babası ve hem de dedesi muhaddis (hadîs âlimi) olan bir zâttır” dedi. Ahmed bin Kâmil-i Kâdî da şöyle bildirdi: “Ebû Şuayb-ı Harrânî, 295 (m. 907) senesinin zilhicce ayında vefât etti. O, rivâyetinde eksiklikle itham olunmamış bir seneddi.”

Ebû Şuayb-ı Harrânî’nin hadîs ilmine dâir yazma bir eseri vardır. Bu eserin adı, “Cüz’ün minel-fevâid-i fil-hadîs”dir. Bu, hicrî yedinci asırda “Sekiz varak” hâlinde diğer rivâyetleri ile birlikte bir kitap hâline getirilmiştir. Riyad kütüphânesi yazma eserler bölümünde “Medîne -Birinci kısım Sâd-55” numara ile kayıtlıdır.

1) El-A’lâm cild-4, sh. 78

2) Târih-i bağdâd cild-9, sh. 435

3) El-İber cild-2, sh. 101

ABDULLAH BİN HASEN EL-MAKDİSÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanbelî fıkıh âlimi ve muhaddis. İsmi, Abdullah bin Hasen (Hüseyn) bin Abdullah bin Abdülganî bin Abdulvâhid el-Makdisî es-Sâlihî’dir. Lakabı Şerefüddîn olup, Ebû Muhammed künyesi ile tanınırdı. 646 (m. 1248) senesinde doğdu. Küçük yaşta iken, Muhammed bin Sa’d, Meklû bin Allân ve daha başka âlimlerden ilim öğrendi. Muhammed bin Abdülhâdî, Beldânî, Hatîb-i Merdâ, İbrâhim bin Halîl gibi birçok âlimden Kur’ân-ı kerîmin kırâatini ve hadîs-i şerîf dinleyip öğrendi. Bunlardan hadîs-i şerîf rivâyet etti. Birçok âlim, ona icâzet verdi. Kendi gayretleriyle çok ilim tahsil etti. Fıkıh ilminde, herkesin müracaat kaynağı oldu. Müftîlik makamına yükseldi. Sorulan dinî suâllere fetvâ verirdi. Kardeşinin kadılığı zamanında, ona nâiblik (yardımcılık) vazîfesinde bulundu. Bir müddet de, İbn-i Müslim’in kadı naibi olarak çalıştı, ömrünün sonunda, kadılık vazîfesini müstakil olarak yürüttü. Bir seneden fazla kadılık vazîfesinde kaldı. Sâhibiyye Medresesi’nde ders okuturdu. Sâdıriyye ve Âlimiyye medreselerine, sonrada Eşrefiyye Medresesi’nin hadîs meşihatına (rektörlüğüne) ta’yin edildi. 732 (m. 1331) senesi Cemâzil-âhır ayının dördüncü gününün sonuna doğru, evinde akşam namazı için abdest alırken vefât etti. Ertesi gün Şeyh Ebû Ömer’in türbesine defnedildi. Cenâze namazında çok kalabalık bir cemâat bulundu.

Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden olan Abdullah Makdisî, zamanının bir tanesi idi. Hayır ve hasenat sahibiydi. Yüksek faziletlerle süslenmişti. Çok güzel Kur’ân-ı kerîm okurdu. Kâdılık hizmetlerinde adâletten ayrılmaz, hüküm vermesi herkes tarafından takdîr ve medhedilirdi.

1) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 418

2) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 100

3) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 255

ABDULLAH BİN HÂZIR www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden ve hadîs âlimi. İsmi, Abdullah bin Hâzır bin Sabbah olup, lakabı Abdüs’dur. Evliyâullahdan Yûsuf bin Hüseyn’in dayısı ve Zünnûn-i Mısrî’nin arkadaşıdır. Onunla uzun zaman sohbet etmiştir. İran’ın Rey şehrinde doğmuş ve orada vefât etmiştir. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Hicrî dördüncü asırda vefât etmiştir. Tasavvufta büyük derecelere kavuşmuş, pek çok velî yetiştirmiştir. Şeyh Abdullah-ı Ensârî ve Abdurrahmân Câmi’ (k.sirruhümâ) gibi zâtlar tarafından, Zünnûn-i Mısrî’den ( radıyallahü anh ) daha büyük bir velî olduğu bildirilmiştir.

Abdullah bin Hâzır ( radıyallahü anh ) hadîs ilminde büyük âlim olup, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Şaz bin Feyyaz, Kabisa bin Utbe el-Kûfî, İbrâhîm bin Mûsâ, el-Ferrâ’, er-Râzî ve pek çok âlimden hadîs öğrenmiştir.

Abdullah bin Muhammed bin Naciye, Muhammed bin Yûsuf bin Bişr el-Hirevî, Ebû Bekr eş-Şâfiî ve başka âlimler de Abdullah bin Hâzır’dan ( radıyallahü anh ) hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

Yûsuf bin Hüseyn şöyle anlatır: “Mısır’a Zünnûn-i Mısrî’nin yanına gittikten sonra, Rey şehrine dönmek için yola çıktım. Bağdâd şehrine vardım. Dayım Abdullah bin Hâzır orada idi. Hacca gidecekmiş, yanına gittim. “Nereden geldin?” buyurdu. Dedim ki: “Mısır’dan gelip, Rey’e gidiyorum. Bana bir nasîhat etmenizi isterim.” Buyurdu ki: “Kabûl etmezsin” “Ederim.” dedim. O yine, “Kabûl etmezsin” buyurdu. Ben “Belki kabûl ederim” dedim. Yine o: “Biliyorum kabûl etmezsin” buyurdu. “İhtimâl ki kabûl ederim” dedim. Buyurdu ki: “Gece olduğunda git. Zünnûn-i Mısrî’den ( radıyallahü anh ) ne yazmış isen, hepsini Dicleye bırak.” Dedim ki: “Bir düşüneyim.” O gece endişeden dolayı katiyyen uyuyamadım. Gönlüm ona bir türlü râzı olmadı. Ertesi gün ona giderek: “Gönlüm bu işe râzı olmadı” dedim. Buyurdu ki: “Zâten ben sana kabûl etmiyeceğini söylemiştim.” Dedim ki: “Bir şey daha söyler misiniz?” Buyurdu ki: “Onu da kabûl etmezsin.” Dedim ki: “Kabûl ederim.” Buyurdu ki: “Rey şehrine gittiğinde, ben Zünnûn-i Mısrî’yi gördüm deme.” Bu sözü uzun bir müddet düşündüm. Bu söz bana evvelki sözlerinden daha zor geldi. Tekrar ona gittim. Dedim ki: “Bu dediğiniz, iş zordur.” Buyurdu ki: “Sana, senin için gayet lüzumlu olan birşey söyleyeceğim.” “Buyurun söyleyin” dedim. Buyurdu ki: “Şimdi evine gittiğin zaman, insanları kendine da’vet etme. Allahü teâlâya da’vet ederken öyle yaşa ki, Allahü teâlâdan bir an gâfil olup, onu unutmayasın.” (Abdullah bin Hâzır’ın ( radıyallahü anh ) bu sözleri yanlış anlaşılıp, Zünnûn-i Mısrî’yi beğenmiyor sanmamalıdır. Onun maksadı: Zünnûn-i Mısrî (kuddise sirruh) tevhîd deryasına dalmış, garîb hâlleri ve halkın anlayamıyacağı tasavvufî sözleri olan bir velî olduğundan, halkın, bir Allah (Celle Celaluhu) dostuna düşman olmamaları içindir.) Abdullah bin Hâzır’ın ( radıyallahü anh ) bu sözünü, Şeyh-ül-İslâm Abdullah-ı Ensârî şu sözle izah buyurdu: Allahü teâlâ Musa’ya (aleyhisselâm): “Ey Mûsâ! Dilin her zaman beni zikretsin. Bulunduğun her yerde benimle ol” buyurdu. Bu iki büyük velî bu söz ve izâhlarıyla, her an Allahü teâlâyı hatırlayıp, onu bir an unutmamağı tavsiye buyurmuşlardır ki, dostluğa ve kulluğa yakışan şey de budur.

Abdullah bin Hâzır ( radıyallahü anh ), Ahmed bin Hanbel ( radıyallahü anh ) tarikıyla rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini mü’min kardeşi içinde sevmedikçe, îmânı kâmil olmaz” buyurdu. Abdullah bin Hâzır, Şaz bin Feyyaz, Amr bin İbrâhîm, Katâde, Sa’îd bin Müseyyib, Abdullah bin Amr’dan rivâyet etti. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ). “Allahü teâlâ, kocasına teşekkür etmeyen (ona nankörlük eden) ve onunla yetinmeyen, iktifa etmeyen kadına nazar etmez” buyurdu.

1) Tabakât-üs-sûfiyye sh. 187

2) Târih-i Bağdâd cild-9, sh. 448

3) Nefehât-ül-üns (Osmanlıca) sh. 151

ABDULLAH BİN HUBEYK www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden. Çok ibâdeti ve dünyâya düşkün olmaması ile tanınırdı. Aslen Kûfelidir. Antakya’da ikâmet etti. Fıkıh ve tasavvufta Süfyân bin Sa’îd es-Sevrî’ye tâbi idi. Süfyân-ı Sevrî’nin ( radıyallahü anh ) talebeleri ve büyük âlim Yûsuf bin Esbât’ın sohbetinde bulundu. Helal yemeye çok dikkat ederdi. Pek kıymetli sözleri vardır. Hadîs-i şerîf de rivâyet etmiştir.

Buyurdular ki: “Kim, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini ayıplarsa, Allahü teâlâ onu gazâbından korur.”

“Kötü ve yanlış sözleri çok dinlemek, tâatın, ibâdetin tadını kalbden siler.”

“Yarın sana zarar verecek şeyler için keder ve gam içinde bulun. Âhıret se’âdetini harâb eden şeyler için üzül. Yarın sana fâide vermiyecek şey için sevinme.”

“En fâideli korku, insanı, günahlardan ve kötülüklerden alıkoyanıdır. İnsana, boşuna geçen ömrü için üzülmek yaraşır. Kalan ömrünü de iyi kıymetlendirmesi lâzımdır.”

“Kalbime uygun gelmiyen; içime rahatlık yermeyen bir şeyi terk ederim.” “İyi ile kötüyü birbirinden ayırabilecek kadar öğreniniz.”

Tabiînden birisi şöyle derdi: “Allahım! Sen istemeden de veriyorsun.. Allahım! Senden azametini ve yüceliğini kalbime koymanı, bana sevgini ihsân etmeni, diliyorum.”

Başka birisi ise: “Yâ Rabbi! Kalbimi, senin sevgin ve korkunla doldur” derdi.

Âbidlerden (çok ibâdet eden) ba’zısı şöyle demişlerdir: “Ey insanlar! Kalblerinizi Allahü teâlâyı anmakla diriltiniz, O’nun korkusu ile doldurunuz, sevgisiyle nurlandırınız, O’na kavuşma arzusu ile neşelendiriniz. Biliniz ki, O’na olan sevginiz nisbetinde yükselir, niyetinizin güzelliği ile nefsinizi kahreder, şehvetlerinizi Nefsinizin arzu ve isteklerini) terk ile, amellerinizi temizlersiniz.”

“Allahü teâlânın sevgisiyle dolup taşanların güzel âdetlerinden birisi de, gece ve gündüz, Allahü teâlâyı kalb ve dil ile çok anmalarıdır. Ancak, kalbin zikretmesi daha üstündür.”

Haydere bin Ubeyde anlatır; Ziyâret için âbidlerden birinin yanına gitmiştik. Ona, “Kendini nasıl buluyorsun?” deyince: “Günâhı çok, iyilikleri az, yolculuğu uzun bir kimse olarak buluyorum.” Yanında, hatırlıyabildiğin kadarıyle ne azığın var diye sorduk. O da: “Kul olmam hasebiyle, Rabbimin emrettiklerini yapmam, O’nun af ve mağfiretinden ümidim, tek sermâyemdir” dedi.

Abdullah bin Hubeyk, bir gün Feth bin Şehraf ile karşılaşınca, ona şu nasihatte bulundu: “Ey Horasanlı! Şunlara dikkat et. İnsana zarar bunlardan gelir. Gözünle harama bakma. Dilinle yalan söyleme. Kalbinde, müslüman kardeşine hased ve kin tutma, iyi şeyleri arzu et ve iste, şer ve kötü olan şeyleri arzu etme. Eğer bu dört şeye iyi sahip olmazsan, sonunda bedbaht bir insan olursun.”

Yine o, şöyle bildirdi: “Allahü teâlâ Musa’ya (aleyhisselâm) “Ahmak olanlara kızma. Gammın, üzüntü ve kederin çok olur” diye vahyetti.

Huzeyfe el-Mer’aşî, Abdullah bin Hubeyk’e şöyle dedi: “İnsan, dünyâyı sevip dururken nasıl felah bulur, insan en iyi ameline bile güvenmemelidir. Fakat cenâb-ı Haktan da ümid kesmemelidir.”

Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden ba’zısı:

“Kişinin mâlâya’nîyi (boş, fâidesiz şeyleri) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir.”

“Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Birisi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelerek: “Yâ Resûlallah! Dünyalık elde etmek gayesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursun?” diye sordu. Resûlullah efendimiz “Onun için ecir (sevâb) yoktur” buyurdular. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bu durumu Eshâb-ı kiram arasında anlattığı zaman onlar, “Belki sen bunu Resûlullah efendimizden iyi anlamadın” dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre hazretleri tekrar Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah efendimiz: Üç kerre,“Onun için ecir yoktur” buyurdular.”

Nu’mân bin Beşîr ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: “Kıyâmetin önü sıra, ba’zı fitneler ortaya çıkar. O zamanda kişi, mü’min olarak sabaha çıkar, kâfir olarak akşamlar. Mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak, sabahlar. Bir topluluk, ahlâklarını, az bir dünyalık karşılığında satarlar.”

Enes bin Mâlik’den rivâyet etti. Birisi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldi. “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman?” diye sordu. Resûlullah efendimiz, “Kıyâmet koptu (kabûl et). Onun için ne hazırladın?” diye sordu. O zât: “Fazla bir şey hazırlamadım. Fakat ben, Allah ve Resûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz: “Senin için tahmin ettiğin vardır. Sen sevdiğin ile berabersin” buyurdu.

1) Hilyet-ül-evliyâ, cild-10, sh. 168

2) Nefehât-ül-Üns sh. 118

3) Tabakât-üs-sûfiyye, sh. 141

4) Risâle-i Kuşeyrî sh. 99

5) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 83

6) Sıfat-üs-safve cild-4, sh. 254

7) Tezkiret-ül-evliyâ cild-2, sh. 4

8) Keşf-ül-mahcûb sh. 128

ABDULLAH BİN MAHMÛD (MECDÜDDÎN-İ MÛSULÎ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Abdullah bin Mahmûd bin Mevdûd bin Mahmûd el-Mûsulî’dir. Künyesi Ebü’l-Fadl olup, “Mecdüddîn-i Mûsulî” diye meşhûr oldu. 599 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu, ilim tahsiline, önce babasından ilim alarak başladı. Sonra Şam’a giderek Cemâlüddîn-i Husayrî’den de ilim tahsil etti. Yaşadığı devirde, fıkıh ve usûl ilimlerindeki âlimlerin en büyüğü oldu. Kendisine bir mes’ele hakkında fetvâ sorulduğunda, fıkıh mes’elelerinin hepsi ezberinde olduğundan ve bütün inceliklerine vâkıf olduğundan, delîlleri araştırıp bakmağa ihtiyâcı kalmaksızın hemen cevap verirdi. Bir müddet Kûfe kadılığı (hâkimliği) yaptı. Sonra bu vazîfeden alındı. Daha sonra Bağdad’a gidip, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin kabri yanında ders okutmağa başladı. Vefâtına kadar, fetvâ verip ders okuttu. “Muhtâr” ve bunun şerhi olan “İhtiyâr” kitapları meşhûrdur. 683 (m. 1284) senesi Muharrem ayının ondokuzuncu günü vefât etti.

Abdullah bin Mahmûd, Hanefî fakîhlerinin altıncı tabakası olan “Eshâb-ı Temyîz”dendir. [İbn-i Âbidîn’in ve Türkçe “Mecmû’a-i Zühdiyye”nin önsözlerinde ve şeyh-ül-İslâm Kemâl Paşazâde Ahmed bin Süleymân efendinin “Vakfunniyât” kitabında diyor ki; “Fıkıh âlimleri, yedi tabaka, yedi derecedir. En yüksek derecesi, dinde müctehid olanlardır. Bunlara “Mutlak müctehid” denir. Dört mezheb imamları böyledir, ikinci tabaka “Mezhebde müctehid” denilen büyük âlimlerdir. Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed Şeybânî ve İmâm-ı a’zamın diğer talebeleri böyledir. Bunlar, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin koymuş olduğu usûl ve kaidelere uyarak delîllerden ahkâm çıkarırlar. Çıkardıkları hükümlerden ba’zıları, İmâm-ı a’zamın çıkarmış olduğu hükümlere uymayabilir. Bunlara da “Mezhebde müctehid” denildiği “Mîzân-ül-kübrâ” kitabının onyedinci sahifesinde yazılıdır. Üçüncü tabaka, “Mes’elelerde müctehid” olan âlimlerdir. Bunlar, ortaya yeni çıkan mes’elelerin hükümlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükümlerin, ilk iki tabakanın hükümlerine uygun olmaları lâzımdır. Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvâni, Şems-ül-eimme Serahsî, Pezdevî, Kâdı Hân ve benzerleri olan derin âlimler, üçüncü tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlimler müctehid değildir. “Mukallid”dirler. Meselâ dördüncü tabakadaki, “Eshâb-ı tahrîc” denilen âlimler, ictihâd yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak, bir ma’nâsını seçen Ebû Bekr Ahmed Râzî bunlardandır. 370 (m. 981)’de Bağdad’da vefât etmiştir. Fıkıh âlimlerinin beşinci tabakası “Eshâb-ı tercih”dir. Kendilerine gelmiş olan çeşitli haberler arasından, sahih, evlâ olanları seçerler. Kudûrî ve “Hidâye” sahibi Burhâneddîn Mergınânî bunlardandır. Altıncı tabaka, “Eshâb-ı temyiz” olup, kâvî hükümleri za’îf olanlardan, zâhir haberleri nâdir haberlerden ayıran mukallîd âlimlerdir. “Kenz”, “Muhtâr” ve “İhtiyâr”, “Vikâye” ve “Mecmâ’ul-Bahreyn” kitaplarının sahipleri bunlardandır. Bunların kitaplarında merdûd ve za’îf rivâyetler yoktur. Yedinci tabaka, yukarıda bildirilen hizmetleri yapamıyan, ancak önceki tabakaların kitaplarından doğru olarak nakl yapabilen, onları bildiren “Mukallid”lerdir. [“Tahtâvî” ve “Dürr-ül-muhtâr” ve “İbn-i Âbidîn”in bunlardan olduğu. “Mecmû’a-i Zühdiyye”de yazılıdır.] Altıncı tabakadan âlimler, kıyâmete kadar bulunacaklar, hakkı bâtıldan ayıracaklardır. “Ümmetimden hak üzere olan âlimler, kıyâmete kadar bulunacaktır” hadîs-i şerîfi, bunu haber vermektedir.]

Sem’ânî diyor ki; “Mecdüddîn-i Mûsulî’nin “Muhtâr” ve “İhtiyâr” kitapları her tarafa yayıldı. Bu iki kitap, fakîhlerin yanında mu’teber eserler olup. “Muhtâr” kitabı, sonra gelen âlimlerin çok i’timâd ettiği dört kitabın içindedir. Bunlar; “Muhtâr”, “Kenz”, “Vikâye” ve “Mecmâ’ul-bahreyn”dir.”

Mecdüddîn-i Mûsulî, “İhtiyâr” kitabında diyor ki; “Nikâh”, evlenmek için yapılan akd, ya’nî sözleşme demektir.

Kur’ân-ı kerîm, nikâh yapmağı emretmektedir. Nisa sûresinin üçüncü âyetinde meâlen; “Helâl olan kadınlardan nikâh ediniz!” buyuruldu. Yirmiüçüncü âyetinde meâlen; “Onları, sahiblerinin izni ile nikâh ediniz” ve Nûr sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen; “Zevci olmıyanları nikâh edin!” buyuruldu. Hadîs-i şerîfte de; “Nikâh, ancak şâhidlerle olur” ve “Nikahlanın, çoğalın! Kıyâmet günü, ümmetlere karşı sizinle övüneceğim” ve “Nikâh yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi terkeden, benden değildir” buyuruldu. Âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve icmâ’-ı ümmet, nikâhın meşrû olduğunu, ibâdet olduğunu bildiriyorlar. Nikâh yapmak, sünnet-i müekkededir. Ba’zan farz olur. Zulüm, işkence yapmak korkusu olunca mekrûh olur. Nikâh, iki kişinin mazi (geçmiş zaman) olarak söylemeleri ile veya birinin mâzî, diğerinin muzârî (Şimdiki veya gelecek zaman) kelimeleri ile söylemesi ile yapılır. Meselâ, beni zevceliğe (hanımlığa) al deyince, seni zevceliğe aldım demekle olur. Hanefî mezhebine göre, müslümanların nikâhında iki müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şâhid olarak bulunmaları lâzımdır. Müslümanın zımmî kadını nikâh ederken, iki şahidin de zımmî olmaları caizdir.

Bir erkeğin: annelerini, kızlarını, kız kardeşlerini, halalarını, teyzelerini, kardeşinin kızlarını nikâh etmesi ebedî haramdır. Nesebden haram olan bu yedi kadın, süt ile olduklarında da haramdırlar. Kayın vâlideyi ve gelini ve üvey kızı ve üvey anneyi nikâh etmek de ebedî haramdır. Müslüman erkeğin, Ehl-i kitâb olan kadını, ya’nî yahudi ve hıristiyan dininde olan kadını nikâh etmesi caizdir. Başka kâfir kadınla ve mürted olmuş kadınla evlenmesi caiz değildir.. Müslüman kadının, hiçbir kâfirle evlenmesi caiz değildir. Sapık yolda olanların yaptıkları “Mut’a nikâhı” ve para ile “Muvakkat nikâh” (ya’nî metres tutmak; haramdır. Nikâhda, kadınların sözü mu’teberdir. Ya’nî, âkil baliğ kadının, kendini nikâh etmesi ve başkasının velîsi, vekîli olunca, onu nikâh etmesi veya kendini nikâh etmesi için birini vekîl etmesi yahut başkasının kendisini nikâh etmiş olduğunu anlayınca, izin vermesi, hep caizdir. Bâliga olan bâkire kızı nikahlamak için zorlamak caiz değildir. Velîsi, belli kimseye nikâh yapılması için bundan izin istemelidir. Cevap vermez veya gülerse, yahut sessiz ağlarsa, izin sayılır.”

“İhtiyar” kitabının sahibi diyor ki; “Tesbih (Sübhânallah), tahmîd (Elhamdülillah), tekbîr (Allahü ekber), Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve fıkıh kitabı okumak sevâbtır. Ahzâb sûresinin otuzbeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlâyı çok zikr eden erkeklerin ve kadınların günahları affolur ve çok sevâb verilir” buyuruldu. Tüccârların, malını müşteriye gösterirken, bunları okuması ve Kelime-i tevhîd, salevât okuması günahtır. Bunları para kazanmağa âlet etmek olur.”

“İhtiyar” kitabında, hîbeyi anlatırken diyor ki;

Hîbe, hediyye vermek, ya’nî karşılıksız temlik, bağışlamak demektir. Bağış sahibleri verdim der. Bağış alan (veya vekîlleri)’de aldım der ve sözleşilen yerde veya sonra, hîbeyi yapanın izni ile kabz eder. Ya’nî teslim alır. Kabzdan önce, îcâb veya kabûlden vaz geçebilir. Bu îcâb ve kabûl ve kabz işlemleri yapılınca, bağış, bağışlananın mülkü olur. Küçük çocuğa yapılan bağışı, kendisi, anası veya velîsi kabz edebilir. Taksimi mümkün olmıyan malı hîbe etmek caizdir. Mal hîbe olunur. Menfaat hîbe olmaz. Bir malın yalnız menfaatini, yâ’nî kullanılmasını hîbe etmeğe (Âriyet) denir. Bu mal, kullananın elinde emânet olur. Evi, oturmak için âriyet vermek caizdir. Taksimi mümkün olan malın parçası, taksimden sonra hîbe olunur. Binanın parçası, ağaçdaki meyve ve tarladaki ekin böyledir, İki kişinin ortaklaşa mâlik oldukları bir malı (meselâ bir evi), bir kişiye hîbe etmeleri caizdir. Bir kişinin (bir malı), iki (veya daha fazla) kişiye hîbe etmesi caiz olmaz. (Taksimi mümkün ise, ayırıp, parçalarını herbirine ayrı ayrı vermelidir.) Bir malın iki fakire sadaka verilmesi caizdir. Fakire hîbe edince, sadaka olur. Zengine sadaka diyerek verilen hîbe olur. Mahrem akrabası veya nikâhlısı olmıyan kimseye hîbe edilen malı geri almak caizdir. Fakat karşılığı verilmiş ve kabz edilmiş ise, verilen şey çoğalmış ise, yahut ikisinden biri ölmüş ise veya verilenin mülkünden çıkmış ise geri alınamaz. Hayvanın yaşlanması, büyümesi, nebatın büyümesi, kumaşın boyanması, kesilip biçilmesi, çoğalması sayılır. Verilen şeyin mikdârının veya kıymetinin azalması, geri alınmasına mâni olmaz. Karşılığı bir başkası da verebilir. Karşılık olduğu söylenmiyerek verilen şey karşılık olmaz. Karşılık az veya çok olabilir. Belli bir şeyi karşılık vermesi şartı ile hîbe etmek caizdir. Karşılığı kabzdan önce herhangi biri vaz geçebilir. Kabz edildikten sonra, ancak ikisinin rızâsı ile vaz geçilebilir. Birisine “Ölünceye kadar evimde otur!” demek caizdir, ölünce, ev sahibine, ölmüş ise vârisine geri verilir. Evimde otur, birimiz ölünce ev kalanın olsun demek bâtıldır. Biri birinin ölmesini bekleyeceği için, buna (Rukbî) denildi. Mülk sahibi olmağı, ölüme ve başka tehlikelere bağlamak sahih değildir. Sadaka verilen şey, hiç geri alınmaz. Malından bir mikdârını sadaka vermeği adayan kimse, bu sadakayı zekât malından verir.

“İhtiyâr” kitabından Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâret bahsi:

Hacı, Mekke-i mükerremede hac ile ilgili vazîfelerini bitirip Mescid-i Haram’dan ayrılınca, Medîne-i münevvereye gelir. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerini ziyâret eder. Çünkü Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerini ziyâret, sünnet olan ibâdetlerin en fazîletlilerindendir. Hattâ, vâcib olan amellerin derecesine yakındır. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ), kabr-i şerîflerini ziyârete, ümmetini çok teşvik ederdi. Buyurdu ki:

“Kim imkân bulup da benim kabrimi ziyâret etmezse, bana eziyet etmiş olur.”

“Kim kabrimi ziyâret ederse, ona şefaatim vâcib olur.”

“Vefâtımdan sonra kim beni ziyâret ederse, sanki beni hayâtımda ziyâret etmiş gibidir.”

Bu konuda daha birçok hadîs-i şerîf vardır.

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerini ziyâret eden çok kimsenin ziyâret âdabını, bunun müstehâblarını ve ziyâretle alâkalı husûsları bilmediklerini görünce, “Hac” bahsinin sonunda ayrı bir bölüm hâlinde bu mevzûyu bildirmek istedim. Şimdi ziyâret âdabından bir miktar bildiriyorum:

Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerini ziyârete giden kimsenin, çok salevât-ı şerîfe getirmesi lâzımdır. Okunan bu salât ve selâmların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) ulaştığı, hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Medîne-i münevvere şehri, uzaktan görününce, salât ve selâm getirilir. Sonra, “Allahümme hazâ haremü nebiyyike, Fec’alhü vikâyeten lî minennâr ve emânen minel-azâb ve sû-il-hisâb” denir. Mümkünse, şehre veya mescide girmeden önce gusl abdesti alınır. Güzel koku (esans) sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Çünkü bunlar, ta’zim ve hürmet ifâde ederler. Medîne-i münevvereye mütevâzi, vekarlı ve sükûnet hâli ile girer, “Bismillahi ve alâ milleti Resûlillâh.”, “Ve kul Rabbi, edhılnî; müdhale sıdkın ve ahricnî muhrace sıdkın vec’al lî min ledünke sultânen nasîrâ” (İsrâ-80) âyet-i kerîmesini okuyarak ve “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Vagfîr lî zünûbî vef-tah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike” diyerek Mescid-i Nebevî’ye girer. Resûlullah efendimizin minberinin yanında iki rek’at (tahıyyet-ül-mescid) namazı kılar. Minberin direği sağ omuzuna gelecek şekilde durur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) burada namaz kılardı. Burası, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabri ile minberi arasıdır. Hadîs-i şerîfte, “Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçesidir. Minberim havzım üzerindedir” buyurulmuştur. Sonra ziyâret eden kimse Allahü teâlâya, Resûlullahın mübârek kabrini ziyâret etmeyi kendisine nasîb ettiğinden dolayı secdeye varır. Duâ eder. Sonra kalkıp Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfine (Hücre-i se’âdete) gelir. (Arkasını kıbleye vererek) Resûlullahın mübârek yüzüne karşı iki metre kadar uzakta edeble durur. Daha fazla yaklaşmaz. Elini kabr-i şerîfin duvarlarına koymaz. Uzakta edeble durmak, hürmete daha muvafıktır. Namazda durur gibi, durur. Resûlullah efendimizin mübârek, latif sûretini, kendisini bildiğini, sözünü, selâmını ve duâlarını işittiğini düşünür. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz; “Kim bana kabrimde salât okursa, onu işitirim” buyurdu. Yine hadîs-i şerîfte, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîflerinde bir melek vekîl bırakıldığı, o meleğin, ümmetinden selâm edenlerin selâmını kendisine ulaştırdığı bildirildi. Sonra; “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Esselâmü aleyke yâ Nebiyyallah! Esselâmü aleyke yâ safiyyallah! Esselâmü aleyke yâ habîballah! Esselâmü aleyke yâ nebiyyerahmeti! Esselâmü aleyke yâ şefî-al ümmeti! Esselâmü aleyke yâ seyyidelmürselîn! Esselâmü aleyke yâ hâtemennebiyyîn. Esselâmü aleyke yâ Muhammed! ( aleyhisselâm ), Esselâmü aleyke yâ Ahmed! Allahü teâlâ sana en yüksek mükâfat ve karşılık ihsân eylesin. Ben şehâdet ederim ki, sen Peygamberlik vazîfeni yaptın. Emâneti eda ettin. Ümmetine nasihat eyledin. Yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar, Allah yolunda cihâd eyledin. Allahü teâlâ sana kıyâmet gününe kadar, salât ve selâm eylesin. Yâ Resûlallah! Bizler sana çok uzak yerlerden geldik. Senin kabr-i şerîfini ziyâret etmek, senin hakkını ödemek, senin yaptıklarını yerinde görmek, seni ziyâret ile bereketlenmek, senin Allahü teâlânın katında bize şefaatçi olmanı istemek için geldik. Çünkü hatâlarımız bellerimizi büktü. Günahlarımız omuzlarımıza ağır geldi. Yâ Resûlallah! Sen, hem şefaat eden ve hem de şefaati kabûl olunansın. Makam-ı Mahmûd senin için va’d edilmiştir. Hem, Allahü teâlâ da Kur’ân-ı kerîmde, Nisa sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biz, her peygamberi, ancak Allahü teâlânın izni ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itaat olunması için gönderdik. Eğer onlar, nefslerine zulüm ettiklerinde, sana gelseler, günahları için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileseler, Peygamber de kendileri için af ve mağfiret dileseydi, elbette Allahı tövbeleri fazlasıyle kabûl edici ve pekçok merhametli bulacaklardı” buyurmaktadır. Bizler, senin huzûruna geldik. Fakat bizler, nefslerimize zulmettik. Günahlarımızın bağışlanmasını diliyoruz. Yâ Resûlallah!

Allahü teâlânın katında bize şefaat eyle. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâdan, bizim rûhumuzu, sünnetin üzere almasını, yarın kıyâmet gününde, senin ile beraber mahşer yerine gelenler arasına katmasını, senin havzına gelip, orada senin havzından içmeyi nasîb etmesini dile. Yâ Resûlallah! Senin şefaatini istiyoruz.” Sonra; “... Ey Rabbimiz! Bizi ve îmân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla, îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sahibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesini okur.

Sonra, selâm gönderenlerin selâmını iletir. Ve şöyle der: “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Şu kimse, senin Allahü teâlânın katında kendisine şefaatçi olmanı istiyor. Ona ve bütün müslümanlara şefaat eyle” der ve dilediği kadar salevât okur. Sonra yarım metre sağa, Ebû Bekr-i Sıddîk’ın başı hizasına gelir ve; “Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah! Esselâmü aleyke yâ refîkahu fil-esfâr! Esselâmü aleyke yâ emînehu alel-esrâr! Allahü teâlâ, Peygamberinin ümmetinin İmâmı olarak sana en yüksek mükâfat ve karşılığı lütfetsin. Sen, Resûlullaha en güzel bir şekilde halîfe oldun. En iyi şekilde O’nun sünnet-i seniyyesini ta’kib ettin. Mürtedlerle (dinden dönenlerle) ve doğru yoldan ayrılmış olanlarla, muharebe ettin. Dâima hakkı söyledin. Vefât edinceye kadar, hak yolda olanlara yardımcı oldun. Allahın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun! Allahım! Rahmetinle, onun sevgisi üzere rûhumuzu al. Onu ziyâretimizi boşa çıkarma!” diye duâ eder.

Sonra yine yarım metre sağa, Hazreti Ömer’in kabrinin hizasına gelir ve; “Esselâmü aleyke yâ Emîr-el-mü’minîn! Esselâmü aleyke yâ Müzhiral-İslâm! Esselâmü aleyke yâ Müksirel esnâm! Allahü teâlâ sana en yüksek karşılık ve mükâfat versin. Hayatta iken de, ölümünde de İslâma ve müslümanlara yardım ettin. Yetimlere kefil oldun. Akrabaya iyilik yaptın. Müslümanlara onların râzı oldukları, hem hidâyet üzere bulunan ve hem de, insanları doğru yola ileten bir rehber oldun. Onların işlerini derleyip topladın. Fakirlerini zengin yaptın, yaralarını sardın. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!” der.

Sonra biraz dönüp: “Esselâmü aleykümâ yâ dacîay-resûlillah ve refîkayhi ve vezîreyhi ve müşîreyhi vel-muâvineyhi lehû alel-kıyâmi fid-dîni vel-kâimeyni ba’dehû bi-mesâlihi-il-müslimîn! Allahü teâlâ size en güzel karşılığı versin. Resûlullahın bize şefaat etmesi, Allahü teâlâdan, bizim sa’yimizi kabûl etmesini, bizi İslâm dîni üzere öldürüp yine İslâm dîni üzere diriltmesini, kıyâmet gününde Resûlullaha ( aleyhisselâm ) yakın olanlar arasında haşretmesini, dilemesi için, sizi Resûlullahın yanında vesîle ediniyoruz” der. Sonra kendisine, ana-babasına, duâ isteyenlere ve bütün müslümanlara duâ eder. Bundan sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek yüzüne karşı durup; “Ey Allahım! “Biz her peygamberi, ancak Allahü teâlânın emri ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itaat olunması için gönderdik. Eğer onlar, nefslerine zulüm ettiklerinde, sana gelseler, günahları için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileseler, peygamber de kendileri için af ve mağfiret dileseydi, elbette Allahı tövbeleri fazlasıyle kabûl edici ve pekçok merhametli bulacaklardı.” buyuruyorsun. (Nisa, 64). Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmına uyarak, emrine itaat ederek, sevgili peygamberinin senin huzûrunda bize şefaat etmesini diliyoruz. Sonra daha önce okuduğu; “Ey Rabbimiz! Bizi ve imân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla, îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sahibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesi ile; “Rabbenagfir lenâ ve li-âbâ-inâ ve li-ümmehâtinâ ve li-ihvâninel-lezîne sebekûne bil-îmâne”, “Rabbena âtinâ...” ve “Sübhâne rabbike...” âyet-i kerîmelerini okuyarak Hücre-i se’âdet ziyâretini tamamlar.

Sonra Resûlullahın kabri ile minberi arasında bulunan ve Ebû Lübâbe hazretlerinin kendini bağlıyarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada iki rek’at namaz kılar ve Allahü teâlâya tövbe ve istiğfarda bulunur. Dilediği duâları yapar. Sonra Ravda-i mutahharaya gelir. Burası kare şeklinde bir yerdir. Burada istediği kadar namaz kılar. Duâ eder. Tesbihler okur. Allahü teâlâya hamdü senalarda bulunur. Sonra minbere gelir. Resûlullahın bereketinin kendisine ulaşması niyetiyle, Peygamber efendimizin hutbe okurlarken mübârek elini üzerine koymuş oldukları yere elini kor. Burada iki rek’at namaz kılar. Allahü teâlâdan dilediklerini ister. Allahü teâlânın gazâbından rahmetine sığınır. Sonra Hannâne direğine gelir. Bu direk, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hutbe okumak için minbere geçtiğinden dolayı, kendisini terkettiği için inleyip, sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ) inip, kendisini kucaklaması üzerine sükûn bulan direktir. Burada kaldığı müddet içerisinde, gecelerini Kur’ân-ı kerîm okumakla, Allahü teâlâyı zikretmek, minber ile kabrin yanında, gizli ve açıktan duâ yapmakla meşgûl olur. Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) ziyâretten sonra Bakî kabristanına gitmek, orayı da ziyâret etmek müstehabdır. Sonra diğer kabirleri, bilhassa Seyyidüşşühedâ (şehîdlerin efendisi) Hazreti Hamza’nın kabrini ziyâret eder. Yine Bakî’de Hazreti Abbâs’ın kubbesini ve orada bulunan Hasen bin Ali’yi, Zeynel’âbidîn’i, oğlu Muhammed Bâkır ve oğlu Ca’fer-i Sâdık, emîr-el-mü’minîn Hazreti Osman’ı, Resûlullah efendimizin oğlu İbrâhim’i, Resûlullah efendimizin orada bulunan zevce-i mutahharalarını, halası Safiyye’yi ve daha birçok Sahabe ve Tabiînden olan büyükleri (r.anhüm) ziyâret eder. Bakî’deki “Fâtıma Mescidi”nde namaz kılar. Perşembe günü Uhud şehîdlerini ziyâret etmek müstehabdır. Orada; “Selâmün aleyküm bimâ sebertüm. Fe-ni’me ukbeddâr. Selâmün aleyküm yâ ehle dâril-kavm-il-mü’minîn ve innâ inşâallahü an karîbin biküm lâhikûn” der. Sonra, Âyet-el-kürsî ve İhlâs sûresini okur. Cumartesi günü Kûba Mescidine gitmek müstehabdır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 147

2) El-A’lâm cild-4, sh. 135

3) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 281

4) El-Fevâid-ül-behiyye sh. 106, 107

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 462

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 397, 563, 763, 976

7) İslâm Ahlâkı sh. 483, 544, 545

ABDULLAH BİN MES’ÛD ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından. İslama gelenlerin altıncısıdır. Genç iken îmân etti. Kur’ân-ı kerîmi ve çok hadîs-i şerîf ezberledi. İki kerre Habeşistan’a ve Medine’ye hicret etti. Bütün gazâlarda ve Yermük muharebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi.

Babası Mes’ûd, annesi Ümmü Abdullah olup, sahâbiyyedir. “İbni Mes’ûd ve İbni Ümmî Abd” isimleriyle meşhûrdur. Künyesi Ebû Abdurrahmân veya (Ebû Abdillah)’dır. Kısa boylu, hafif esmer, ince ve zayıf bir bünyeye sahipti. Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ); Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) in has müşaviri ve hizmetçisi olup, her zaman Peygamberimizin huzûruna hatta evine girmeye izin verilmiş, eshâbın seçilmişlerinden idi. Her zaman Resûlullah ( aleyhisselâm ) in yanında bulunarak Kur’ân-ı kerîmi iyi öğrendiği gibi pek çok hadîs-i şerîf de dinlemiş ve ezberlemiştir.

İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) gençliğinde fakîr idi. Bundan dolayı Ukbe bin Ebî Huayfın koyunlarını güderdi. Bir gün koyun güderken Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ve Hazreti Ebû Bekir ile karşılaştı. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Ey genç, içmemiz için sütün var mı?” diye sordular. Olmadığı cevabını alınca; Peygamber efendimiz hiç yavrulamamış bir koyunun memesini mübârek elleri ile sıvazladı ve bir duâ okudu. Koyunun memeleri derhal süt ile doldu. Hazreti Ebû Bekir derince bir toprak çanak getirdi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) onun içerisine süt sağdı. Kendisi içti, sonra Hazreti Ebû Bekir içti, sonra İbni Mes’ûd içti. Sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Çekil, büzül” buyurdular. Koyunun memeleri büzüldü, eski halini aldı. Bundan sonra Abdullah bin Mes’ûd Resûlullah ( aleyhisselâm ) in yanına geldi. “Yâ Muhammed o söylediğin sözden bana da öğretir misin?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) İbni Mes’ûd’un başını sıvazladı ve “Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Sen (hakkı) öğrenebilecek bir çocuksun” buyurdu. Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) hemen orada müslüman oldu. Böylece altıncı olarak îmân etmiş ve Sâbikûn-el-evvelîn (ilk müslüman olanlardan) olmuştur.

Mekke’de ilk defa ve açıkça herkesin önünde Kur’ân-ı kerîm okuyan Sahâbî Abdullah İbni Mes’ûd’dur. Eshâb-ı kiram bir gün tenha bir yerde toplanmışdı. “Vallahi Resûlullah ( aleyhisselâm )’den başka şu Kureyş’e Kur’ân-ı kerîmi açıktan dinletebilen bir kimse olmadı. Sizden kim gider de onlara açıktan Kur’ân-ı kerîm okuyup dinletebilir” dediler. Abdullah bin Mes’ûd, “Ben dinletirim!” buyurdu. Eshâb-ı kiram, “Biz onların sana bir zarar vermelerinden korkarız. Biz öyle bir kimse istiyoruz ki icâb ettiği (gerektiği) zaman kendini müşriklerden koruyabilecek bir kavmi ve kabilesi bulunsun” dediler. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ),” Bırakın gideyim; Allahü teâlâ beni onlardan muhafaza eder” buyurdu. Ertesi gün kuşluk vakti, Makâm-ı İbrâhîm’e geldi. Müşrikler de orada toplanmış bulunuyorlardı, İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) ayakta Besmele-i şerîfe çekti ve “Errahmânü allemel Kur’âne...”diyerek Rahmân sûresini okumaya başladı. Müşrikler birbirlerine “Ümmü Abd’in oğlu ne söylüyor. Herhalde Muhammed ( aleyhisselâm )’in getirdiği şeyleri okuyor” diyerek üzerine yürüdüler. Yumruk, tekme ve tokatlarla yüzünü, gözünü her taraflarını morartarak belirsiz hale getirdiler. Fakat o tokat ve yumruklar altında okumaya devam etti. Yüzü, gözü, yara bere içerisinde eshâbın yanına döndü. Eshâb-ı kiram buna çok üzüldüler “Zaten biz senin bu akıbete uğrayacağından korkmuştuk. Nihâyet korktuğumuz başına geldi.” dediler. Fakat Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) hiç üzgün değildi. “Allah düşmanlarını ben bugünkü kadar zayıf görmedim, isterseniz yarın sabah, onlara bir o kadar daha dinletebilirim” buyurdu. Eshâb-ı kiram, “Hayır, sana bu kadarı yeter, O azılı kâfirlere hoşlanmadıkları şeyi dinlettin” dediler. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) bundan sonra da defalarca Kur’ân-ı kerîm okumuş, müşriklere dinletmiştir. Kalem sûresini ilk defa sesli olarak okuyan yine İbni Mes’ûd’dur. Müşrikler O’nu kızgın kumlara yatırmışlar, işkenceler yapmışlardır. Fakat o bundan vazgeçmedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) in izni ile iki defa Habeşistan’a hicret etti. Peygamberimizin Medine-i münevvere’ye hicret etmesiyle O da Habeşistan’dan Medine-i münevvere’ye hicret etmiştir.. Medine’de önce Muâz bin Cebel’e ( radıyallahü anh ) misâfir olmuş, daha sonra Mescid-i Nebevî’nin yanında kendisi için küçük bir ev yapılmış, orada ikâmet etmiştir. Kendisini Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) adayan Hazreti Abdullah bin Mes’ûd evinin Mescid-i Nebî’ye çok yakın olması sebebiyle sık sık Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) hizmetine ve sohbetine koşardı. İbni Mes’ûd’u ( radıyallahü anh ) tanımayan O’nu Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ailesinin bir ferdi zannederdi. Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) kendi cüssesinden umulmayacak kahramanlık göstermiş ve Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) katıldığı bütün gazâlara katılmıştır. Bedir gazâsında küfrü ve imansızlığı Firavun’dan daha şiddetli olan Ebû Cehil’i öldürmüştür.

Muâz bin Afra ile Muâz bin Amr bin Cemûh yaralanmış olan Ebû Cehil’e kımıldamayacak bir hale gelinceye kadar kılıç vurdular. Peygamberimize ( aleyhisselâm ) gelip Ebû Cehil’i öldürdüklerini söylediler. Biraz sonra Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Acaba Ebû Cehil ne yaptı, ne oldu? Kim gidip bir bakar” buyurarak ölüler arasında onun araştırılmasını emretti. Aradılar bulamadılar. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Arayınız, O’nun hakkında sözüm var. Eğer onu tanıyamazsanız dizindeki yara izine bakınız. Bir gün ben ve o Abdullah bin Cüdanın ziyâfetinde idik. İkimiz de gençtik. Ben ondan biraz büyükçe idim. Sıkışınca onu ittim. Dizleri üzerine düştü. Dizlerinden birisi yaralandı ve bu yaranın izi dizinden kaybolmadı” buyurdu. Bunun üzerine Abdullah İbni Mes’ûd Ebû Cehil’i aramağa gitti. O’nu yaralı olarak buldu ve tanıdı. “Ebû Cehil sen misin?” dedi. Boynuna ayağını bastı. Sakalından tutup çekti ve “Ey Allahın düşmanı Allahü teâlâ nihâyet seni hor ve hakîr etti mi?” dedi. Ebû Cehil, “Ne diye beni hor ve hakîr edecek. Ey koyun çobanı. Allah seni hor ve hakîr etsin. Sen çıkılması pek sarp bir yere çıkmışsın. Sen bana bugün zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver” dedi. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ), “Zafer Allah ve Resûlünün tarafındadır,” dedi. Ebû Cehil’in miğferini kafasından çıkarırken, “Ey Ebû Cehil seni öldüreceğim” dedi. Ebû Cehil, “Sen kavminin ulusunu öldürenlerin ilki değilsin. Fakat doğrusu senin beni öldürmen bana çok ağır geldi. Hiç olmazsa boynumu göğsüme yakın kes de başım heybetli görünsün” diyerek küfrünün, gurûr ve kibirinin ne dereceye çıkmış olduğunu gösterdi. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) Ebû Cehil’in başını kendi kılıcıyla kesemeyince, Ebû Cehil’in kılıcıyla, kesti ve silahını, zırhını, miğferini, başını getirip Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) önüne koydu. “Yâ Resûlallah! Bu Allahü teâlânın düşmanı Ebû Cehil’in başıdır.” dedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “O Allah ki O’ndan başka ilâh yoktur” buyurdu. Sonra kalkıp İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) ile birlikte Ebû Cehil’in ölüsünün yanına kadar gitti. Onun üzerine dikildi ve “Allahü teâlâya hamd olsun ki seni zelîl ve hakîr kıldı, ey Allah düşmanı. Bu, bu ümmetin firavun’u idi.” buyurdu.

Abdullah bin Mes’ûd ( radıyallahü anh ) diğer Uhud, Hendek gibi gazvelerde Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte bulundu.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) her gazâda şehîd olmak gayretiyle harb eden eshâbdan idi. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra Resûlullah’ın firak (ayrılık) ve hicran acısından insanlardan uzaklaşmış ve inzivâya (yalnızlığa) çekilmiş idi. Hazreti Ömer zamanında yeniden başlayan fetihler ile İslâm mücâhidleri safına katılmış 15 (m. 636) senesinde Şam taraflarında bulunmuş, bilhassa Yermük gazâsında harikulade cesâret göstererek harbin zaferle neticelenmesine çalışmıştır.

Hicretin 20. (m. 651) yılında Kûfe kadılığına tayin olundu. Orada hazine muhafızlığı da yaptı. Hazreti Ömer Kûfe halkına yazdığı mektûbta, “Ben size Ammar İbn-i Yâser’i Emîr (vâli) ve Abdullah İbn-i Mes’ûd’u muallim ve vezir olarak, gönderdim. Bunlar Eshâb-ı Bedir’dendir. Siz onlara iktidâ edin (uyun) ve sözlerine itaat edin. İbni Mes’ûd’u yanımda alıkoymayarak; sizi kendime tercih ettim” demiştir. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) üzerine aldığı vazîfeyi son derece liyâkat ve ehliyet ile ifâ etti. Bu kadılığı sırasında zuhur eden bir çok hadîselere fetvâ vermiş, ictihâd buyurmuştur. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) Hazreti Osman zamanında hem kadılık hem de beyt-ül-mâl emînliği (hazinedarlık) yaptı. O zaman İranlılarla, Türkistanlılarla ve Bizanslılarla çarpışan bütün İslâm askerlerinin her türlü ihtiyâçları Kûfe’den tedarik edilirdi. İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) bütün bunların ihtiyâçlarını gayet güzel bir şekilde idâre ve temin etmiş, zekâsının, teşkilât kurmaktaki kuvvetini ve idârecilikteki istidâdını ortaya koymuştur. Hazreti Osman zamanının ikinci yarısında Kûfe’de fitne yayılınca vazîfeden alındı. Hazreti Osman zamanında Hicaz’a döndü.

Ebû Zer ( radıyallahü anh ) zahid (dünyâdan uzak) bir hayat yaşadığından Medine’de refah artınca, Medine’yi terk etmiş, Rebeze’de ikâmet etmişti. Ağır hastalanmış vefâtı yaklaşmıştı. Mübârek hanımı diğer bir rivâyetle de kızı yanında ağlıyordu. Ebû Zer ( radıyallahü anh ) niçin ağladığını sorduğunda, “Ağlıyorum, çünkü bir fâidem dokunmadıktan başka, ölürsen seni kefenleyecek bir şeyim de yok” dedi. Bu cevap karşısında Ebû Zer ( radıyallahü anh ) üzülmemesini, Resûlullah ( aleyhisselâm )’in kendisinin yalnız öleceğini ve bir kısım mü’minlerin gelip cenâzesini kaldıracaklarını haber verdiğini söyleyip, hanımına: “Sen kalk, yola bak dediğimin doğru olduğunu göreceksin” dedi. Ebû Zer ( radıyallahü anh )’ın hanımı buna pek inanmadı. Çünkü bulundukları yer pek ıssız idi. Hac mevsimi ise zaten değildi. Fakat kalkıp yola baktığında bir cemâatin geldiğini gördü. Ebû Zer hazretlerinin hanımının yanına gelip, “Burada yalnız yaşayan bir zât tanıyor musun?” diye sordular. Kimi aradıkları sorulunca da “Ebû Zer” dediler. Ebû Zer ( radıyallahü anh )’ın hanımı da gelenleri Ebû Zer’e ( radıyallahü anh ) götürdü. O gün vefât etti. Techîz ve tekfîn işleri yapıldı. Bunları yapan Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) idi.

Abdullah bin Mes’ûd altmış yaşları civarında hastalandı. Rüyasında Peygamberimizi ( aleyhisselâm ) görmüş, Resûlullah onu kendi tarafına davet etmiş, o da bu daveti büyük bir şevkle kabûl etmişti. Bundan çok az bir zaman sonra 32 (m. 652)’de vefât etti. Abdullah bin Zübeyr ( radıyallahü anh ) ve oğlu Abdullah techîz ve tekfîn etmişler ve bütün vasıyyetlerini yerine getirmişlerdir. Cenâze namazını Hazreti Osman kıldırmış, Cennet-ül-Baki kabristanında Osman bin Mazun ( radıyallahü anh ) da kabre koymuştur.

Abdullah bin Mes’ûd, Resûlullahın huzûrunda, meclislerinde sık sık bulunurdu. O derece ki Resûl-i Ekrem’in Ehl-i Beyt’inden olduğu sanılırdı. Resûlullahın eşyalarını taşırdı. Onlara hürmetinden çok güzel giyinirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm )ın husûsi hizmetinden ve O’na yakınlığından meclisine müsâdesiz girerdi. Her emrini yerine getirirdi. Ebû Musel Eş’arî ( radıyallahü anh ): “Medine’de Resûlullah’ın hizmetinde en çok gördüğüm zattan biri İbni Mes’ûd idi. Onu Resûlullah’ın yanında o kadar çok gördüm ki, Onu Resûlullah’ın ailesinden zannederdim.” buyurmuştur.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) Onun için, “Sen muallim olacak bir gençsin” buyurmuştur. 70 sûreyi Resûlullahın mübârek ağızlarından işiterek ezberlemiştir. Âsım, Hamza, Kısâi, Halef, A’meş gibi meşhûr kırâat imamlarının silsilesi İbni Mes’ûd’da son bulmaktadır. Peygamber efendimiz, Abdullah bin Mes’ûd’u Kur’ân-ı kerîm öğretenlerin başında sayardı.“Kur’ân-ı kerîm’i, İbni Mes’ûd, Sâlim, Ubey bin Ka’b ve Muâz bin Cebel’den öğrenin!” buyururdu. Resûl-i Ekrem Kur’ân-ı kerîm’i ondan dinlemeyi çok severdi. Sesi çok güzel idi. Birgün “Nisa sûresini oku. Dinleyelim” buyurdu. İbni Mes’ûd, “Kur’ân-ı kerîm size indi. Biz onu sizden okuduk ve sizden öğrendik” dedi. Resûl-i Ekrem, “Evet öyledir. Fakat ben Kur’ân-ı kerîmi başkasından dinlemeyi severim” buyurdu. İbni Mes’ûd okumaya başladı. 41. âyet-i kerîme olan, “Halleri ne olacak! Her ümmetten şahid getireceğimiz, Seni de onların üzerine şâhid getireceğimiz zaman...” âyet-i kerîmesine gelince, Resûlullah’ın mübârek gözlerinden yaşlar boşandı.

Haftada bir defa Kur’ân-ı kerîmi hatmederdi. Hadîs-i şerîfde, “Kur’ân-ı kerîmi üç günden önce hatm eden, ma’nâsını anlıyamaz” buyuruldu. Hadîs-i şerîf, bir namazı hatm ile kılmağı yasaklamamaktadır. Resûlullah ( aleyhisselâm ) sual edenlerin, hâline ve işine uygun bir zamanda hatm etmesini emr buyururdu.

İbni Mes’ûd Kur’ân-ı kerîmi, Resûlullah ( aleyhisselâm ) zamanında ezberliyen bahtiyarlardandı. Ebü’l-Ahves demiştir ki: “Bir gün Ebû Mûsel Eş’âri’nin evinde bulunuyorduk. Mecliste İbni Mes’ûd’un ( radıyallahü anh ) arkadaşlarından bazıları da bulunuyordu. Bunlar bir Mushafa bakıyorlardı. Abdullah ( radıyallahü anh ) “Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) İbni Mes’ûd’dan fazla vahyi bilen bir kimse bırakmadığına inanıyor musun?” dedi. Bunun üzerine Ebû Mûsel Eş’âri: “Biz bulunmadığımız zaman o Resûlullah’ın yanında bulunur, biz kabûl olunmadığımız zaman o huzûruna kabûl olunurdu” buyurmuştur.

Abdullah bin Mes’ûd hadîs ilminde en büyük âlimlerdendi. Hadîs rivâyetinde çok büyük hassasiyet gösterirdi. Bildirdiği hadîslerin tamamı Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı kitabında 82 sahifede toplanmıştır. Abdullah bin Mes’ûd, fıkıh ve tefsîr ilimlerinde de Eshâb-ı kirâm’ın ileri gelenlerindendi. Bizzat kendisi diyor ki: “Kendisinden başka hak ma’bûd olmayan Zât’a yemîn ederim ki, Kitâbullah’dan bir âyet yoktur ki, ben onun, kim hakkında ve nerede nâzil olduğunu bilmiyeyim. Eğer Kitâbullah’ı benden daha iyi bilen bir kimsenin bulunduğu yeri haber alsam ve beni oraya rahibeler götürecek olsa, mutlaka oraya çıkar giderim.”

Kûfe’de yaptığı vazîfelerden biri de herkese dinini öğretmekti. Hanefî mezhebinin temeli İbni Mes’ûd’a dayanır.

Abdullah bin Mes’ûd, Resûlullahın sünnetine tamamen uyardı. Son derece misâfirperverdi. Çok namaz kılardı. “Ben nafile oruç tutunca namaza zayıf kalıyorum. Halbuki namaz benim için nafile oruçtan daha kıymetlidir.” derdi. Adâlete çok dikkat ederdi. Buyururdu ki: “Zâlimi seven kimse, Kâ’be’de 70 yıl ibâdet etse, yine de kıyâmet günü Allahü teâlâ onu o zâlim ile beraber bulunduracaktır.”

Peygamber efendimizden bizzat işiterek bildirdiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“İktisâda riâyet eden fakîr olmaz.”

“Sa’îd olan kimse başkalarından nasîhat alandır.”

“Allahü teâlâ doğruyu Hazret-i Ömer’in dili ve kalbi üzerine indirdi. Ümmetimden Hazret-ı Ömer’in râzı olduğundan ben de râzıyım.”

“Günâhlardan tevbe eden hiç günâh işlememiş gibidir.”

“Dünyayı âhirete tercih eden kimseye Allahü teâlâ üç tane belâ verir Kalbinden hiç çıkmayan sıkıntı, hiç kurtulamayacağı fakîrlik ve doymak bilmeyen hırs.”

“Her derdin bir dermanı vardır. Yalnız ölümün çaresi yoktur.”

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”

“Allahü teâlâ güzeldir, güzeli sever.”

“Allahü teâlâ dünyâyı, sevdiğine de sevmediğine de verir. Âhireti ise ancak sevdiğine verir.”

“Siz üç kişi olunca içinizden ikisi, öbür arkadaşları yanında gizlice konuşmamalıdır. Çünkü bu konuşma onu mahzûn eder.”

“Sen Cennet’te kuşlara bakarsın. Birini canın arzu edince hemen pişmiş ve kızarmış olarak önüne gelir.”

“İki şeyden birine kavuşan insana gıbta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye İslâm ilimlerini ihsân eder ve bu da her hareketini, bilgisine uygun yapar, ikincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği yerlerde harcar.”

Şeyh Muhyid-în en-Nevevî hazretlerinin rivâyetlerine göre Abdullah İbn-i Mes’ûd 848 hadîs-i şerîf rivâyet eylemiştir. Başka bir rivâyette: Resûl-i Ekrem’den 840 hadîs rivâyet etmiştir. 120’sini Buhârî ile Müslim müştereken naklederler. Bundan başka bunların 21’i yalnız Buhârî, 35’i de Sahîh-i Müslim’dedir.

Eshâb-ı kiramın ( radıyallahü anh ) en fakîhi olup, yüksek ictihâd makamını elde etmiştir. Bir gün İbni Mes’ûd’a “Sizce hangi ilim makbûldür?” diye sual ettiler. “Kur’ân ilmi ile Sünnet ilmini çok severim.” diye cevap verdi. Kendisi fevkalâde Hâfıza kuvvetine ve aklî melekelere sahib idi. Buyurdular ki:

“Hâmil-i Kur’ân-ı kerîm olanlar (Hâfızlar) halim ve cesur olmalı ve dâima mahzûn bir halde bulunmalıdırlar.”

“İnsana helaldan olan fakîrlik hali, haramdan gelen zenginlikten hayırlı olmadıkça, imânın hakîkatına vâsıl olamaz.”

“Kâmil insan, medh ve zemm, yanında müsavî olandır.” “Hayır eken büyük mahsul alır. Şer eken nedamet biçer.”

Bir gün, bir Bedevî gelerek “Ey İbn-i Mes’ûd! Bana bir şey öğret ki, bütün menfaatlar onda toplanmış olsun. Dünyâda ve âhirette necât (kurtuluş) bulayım” dedi. İbn-i Mes’ûd Bedevîye “Allahü teâlâya asla şirk (ortak) koşma, Kur’ân-ı kerîme Peygamberimizin Sünnetine uy. Bunlara uygun olmıyanı kabûl etme.” buyurdular. Birgün hitab ederlerken “Dünyâda büyük fenâlık şirret-i lisandır (kötü dilli olmak).

Kalb vardır ki ikbâl şehvetine sahiptir. Siz kalbleri şehvet zamanında iğtinâm eyleyin” buyurmuşlardır.

Bir gün kendisine: “Ey İbn-i Mes’ûd! Emr bil-mâ’rûf ve nehy ani’l-münker’e riâyet etmeyenler helak olur” demişlerdi. O da “Hayır, kalbini ma’rûf ile doldurmayanlar helak olur” cevabını vermişlerdir.

“Şerâb içen kimse, tevbesiz ölürse, mezarını açınız! Yüzünü kıbleye karşı görürseniz, beni öldürünüz!”

“Bir kimse sabah ve akşam, Bekâra sûresini başından dört âyet ve âyetel-kürsî ile sonraki iki âyeti ve bu sûrenin sonundaki üç âyeti okursa, evine şeytân girmez. Mecnûn üzerine okunursa, iyi olur.” “Sıkıntısı olan kimse, çok istiğfar okusun.”

“Cehennemde azâb yapan ondokuz melekten kurtulmak isteyen, Besmele okusun! Besmele, ondokuz harftir.”

“Bir gün Peygamber ( aleyhisselâm ) bize bir doğru çizgi çizdi ve “Bu insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan doğru yoldur” buyurdu. Sonra, bu hattın iki tarafına, balık kılçığı gibi, eğik çizgiler çizip, “Bunlar da, şeytanların saptırdığı yollardır” buyurdu. O halde, bir kimse Peygamberlere tabi’ olmadan, doğru yolda yürümek isterse, muhakkak eğri yola sapar. Eğer eline bir şeyler geçerse istidracdır. Ya’nî, sonu zarar ve ziyandır.

İbni Âbidin birinci cildin otuzbeşinci sahifesinde buyuruyor ki, “Fıkıh bilgisi, ekmek gibi, herkese lâzımdır. Bu bilginin tohumunu eken, Abdullah İbni Mes’ûd “radıyallahü anh” olup, Eshâb-ı kiramın yükseklerinden ve en âlimlerinden idi. Bunun talebesi Alkame bin Kays bu tohumu sulayarak, ekin hâline getirmiş ve bunun talebesinden olan İbrâhîm Nehai, bu ekini biçmiş, yani bu bilgileri bir araya toplamıştır. Hammâd-ı Kûfî bin Süleymân, bunu harman yapmış ve bunun talebesi olan İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe öğütmüş, ya’nî bu bilgileri kısımlara ayırmıştır. Ebû Yûsuf, hamur yapmış ve İmâm-ı Muhammed pişirmişdir. Böylece hazırlanan lokmaları insanlar yemektedir. Ya’nî bu bilgileri öğrenip dünyâ ve âhiret se’âdetine kavuşmaktadırlar.”

Hanefî mezhebindeki ahkâm-ı şer’iyye, Eshâb-ı kiramdan Abdullah İbni Mes’ûd’dan ( radıyallahü anh ) başlayan yol ile meydana çıkarılmıştır. Yani mezhebin reîsi olan İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini, Hammâd’dan, Hammâd da İbrâhîm Nehaî’den, bu da Alkama’dan, Alkama da Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm )’den almıştır.

Câbir ve Abdullah İbni Mes’ûd “radıyallahü anhümâ” buyuruyorlar ki “Bir oğlan Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize gelip, ba’zı lüzumlu şeyleri saydı ve “Annem beni sana gönderip, bunları istedi.” dedi. “Bugün bende bunların hiçbiri yok” buyuruldukda, gömleğini bana ver dedi. Hemen, mübârek arkasından gömleğini çıkarıp çocuğa verdi ve evinde gömleksiz kaldı. Bilâl-i Habeşî ezan okuyunca, cemaat her zaman olduğu gibi Resûlullahı beklediler. Gelmeyince merak ettiler. Birkaçı evine bakıp gömleksiz olduğundan gelemediğini anladı. O zaman İsrâ sûresi yirmidokuzuncu âyetinde, “Ey Habîbim! Malını, kendine kalmıyacak şekilde dağıtma!” buyuruldu.

Cüssece küçük, ilim ve fazîletçe büyük olmak münasebetiyle Hazret-i Ömer ( radıyallahü anh ) İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) hakkında: “İbn-i Mes’ûd, ilim doldurulmuş bir dağarcıktır” buyurmuştur.

Eshâb-ı kirâm’dan Ebû Musel-Eş’arî’nin ( radıyallahü anh ): “İbni Mes’ûd, içinizde iken bana sormayın” dediğini Buhârî zikretmektedir.

Peygamber efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde: “İbn-i Mes’ûd’un sözüne, bilgisine sarılınız!” buyurmuştur. Diğer bir hadîs-i şerîflerinde ise, “Eğer ben bir kimseyi meşveret etmeksizin âmir tayin edecek olsa idim. Elbette İbn-i Mes’ûd’u tayin ederdim” buyurmuşlardır.

Arafat’ta dururken, Hazret-i Ömer’in yanına gelen bir kimse ona şöyle dedi.

“Ey mü’minlerin emiri! Ben Kûfe’den geldim. Orada mushafları ezbere yazdıran birisi var.

Hazreti Ömer, benzeri az görülen bir şekilde öfkelendi ve sordu:

“Yazıklar olsun sana! Kim o?” O kimse:

“Abdullah İbn-i Mes’ûd” diye cevap verdi. Hazreti Ömer’in kızgınlığı geçip eski haline dönünce:

“Vallahi, böyle birşeye ondan daha lâyık birinin kaldığını zannetmiyorum. Şimdi sana ondan bahsedeceğim” deyip konuşmaya başladı.

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir gece Hazreti Ebû Bekir’le müslümanların durumunu konuşuyordu. Ben de onların yanındaydım. Sonra hep birlikte dışarı çıkdık. Bir de baktık ki tanımadığımız birisi mescidde Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) onu dinlemeye başladı. Daha sonra bize dönüp şöyle dedi:

“Kim Kur’ân indiği andaki tazeliğiyle okumaktan hoşlanıyorsa, İbn-i Ümmü Abd (İbn-i Mes’ûd) gibi okusun.”

Abdullah İbn-i Mes’ûd duâ etmek için oturunca, Resûlullah da şöyle demeye başladı: “İste, istediğin sana verilecektir!”

Abdullah İbn-i Mes’ûd hazretlerine Resûlullah sorulduğu zaman tir tir titrer ve ter içinde kalırdı. Çünkü O’nun hakkında yanlış bir şey söylemekten korkardı. Konuşurken gayet yavaş, ihtiyâtlı, ağır ağır ve sözlerini düşünüp tartarak konuşurdu.

Vücudları çok zayıf, bacakları ince idi. Resûl-i Ekrem, birgün eshâba hitaben: “Siz İbn-i Mes’ûd’un vücutça zayıf olduğuna bakmayın, mîzânda hepinizden ağırdır”buyurdular.

Hastalandıkları zaman Hazret-i Osman ( radıyallahü anh ) husûsî olarak yanına gelip, Allahü teâlâya kavuşma halin yakın iken neden şikâyet ediyorsunuz ve ne isteğiniz vardır?” dedi. Cevaben: “Günahımdan şikâyet ediyorum, rahmet-i ilâhiyyeyi isterim” buyurdular. “Bir tabib getirelim mi?” deyince “Hacet yok, beni hasta eden Tabîbdir” cevâbında bulunmuştur. Abdullah İbn-i Mes’ûd hazretlerinin kız evlâdı çoktu. Hazret-i Osman’ın; “Kızlarınıza ne bıraktınız? Onların maişetleri (geçimleri) dardır.” Demesiyle “Ben onlara Vâkıa’ sûresini öğrettim. Ben Cenâb-ı Peygamber ( aleyhisselâm )’den işittim ki: “Her kim, geceleri, akşamdan sonra, Vâkıa’ sûresini tilâvet ederse fakîrliğe, darlığa düçâr olmaz.” cevabını vermiştir.

Seher vaktinde şu duâyı okurlardı:

“Ya Rabbi! Beni davet eyledin, icabet ettim. Bana emreyledin, ben de itaat ettim. Bu, vakt-i minnettir. Yâ erhamerrâhimîn! Beni afv ve mağfiret et”

İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) Hazret-i Osman’ın hilâfetine kadar Kûfe’de kalıp, O’nun da’veti üzerine Medine-i Münevvere’ye dönmüş, 32 (m. 652) târihinde, 60 yaşını geçmiş olduğu halde ebedi hayata kavuşmuştur. Bâki’ mezarlığına defn olunmuştur.

1) Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel cild-1, sh. 374-466

2) El-İsâbe, cild-2, sh. 360

3) Târih-i Bağdâd, cild-1, sh. 31

4) Hulâsatu Tezhîb-il Kemâl, sh. 181

5) Şezerât-üz-zeheb, cild-1, sh. 38

6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d, cild-3, sh. 159

7) Tabakât-ül-Kurrâ (İbni’l-Cezerî) cild-1, sh. 458

8) Tabakât-üş-Şirâzî, sh. 43

9) Tabakât-ül-Kurrâ liz-Zehebî, cild-1, sh. 33

10) En-Nücûm-üz-Zâhire, cild-1 sh. 89

11) Tabakât-ül-huffâz, sh. 5

12) Meşâhir-i Eshâb-ı Güzîn ve Terecim-i Ahvâl-i Fukahâ, sh. 10-13

13) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, sh. 975

14) Eshâb-ı Kirâm, sh. 303

15) Fâideli Bilgiler, sh. 49

ABDULLAH BİN MUHAMMED www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca’fer İbni Hibbân’dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibâren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü’ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

Ebü’ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa’dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmail er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfî, Ebû Ya’lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir.

Kendisinden ise, Ebû Bekr Ahmed bin Abdurrahmân eş-Şirâzî, Ebû Bekr bin Merdûye, Ebû Sa’d el-Mâlinî, Ebû Nuaym, Muhammed bin Ali, Süfyân bin Hasen, Muhammed bin Abdürrezzâk, Fadl bin Muhammed el-Kasânî, Ebû Tâhir bin Abdürrahîm el-Kâtib ve daha birçok âlim hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir. Derin ilim sâhibi, hıfzı çok, sâlih, hayırlı ve kanaatkar bir zât olan Ebü’ş-Şeyh hakkında; İbn-i Merdûye: “O sika (güvenilir) ve emîn, tefsîr ile ahkâm ve diğer dallarda da kitap yazmış bir âlimdir” dedi. Ebû Bekr el-Hatîb: “O, hafız bir kişidir. O, ba’zı âlimlerden rivâyette bulunmuştur” demiştir. Ebû Nuaym ise: “O, sika bir âlimdir. Ahkâm ve tefsîre dâir kitaplar yazdı. Evliyâdan istifâde etti” dedi.

Ebü’ş-Şeyh’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, yarısı kardan ve yarısı ateşten olan bir melek yaratmıştır. Bu melek “Allahım! Kar ile ateşi birleştirdiğin gibi, sâlih kullarının kalblerini de birleştir” diye duâ eder.”

“Et, “dünyâ ve âhıretin en üstün yemeğidir. O, kulağın işitmesini arttırır. Eğer Rabbimden her gün bana et yemeği nasîb etmesini istesem, nasîb ederdi.”

“Rabbimin katında on ismim vardır. Ben Muhammed’im, Ahmed’im, Mahî’yim; Allahü teâlâ benimle küfrü mahvedecektir. Ben Akîb’im, benden sonra Peygamber yoktur. Ben Hâşir’im, Allahü teâlâ, kullarını beni müteakip haşredecektir. Ben rahmet Resûlüyüm, ben tövbe Resûlüyüm, ben Melâhim Resûlüyüm, ben Mukaftayım. Herkes bana uyar. Ben Kussem’im, ya’nî olgun ve bütün iyilikleri kendinde toplıyan bir kimseyim.”

“İlim; mü’minin en samîmi dostu, hilm (yumuşaklık, güzel huy) veziri, akıl; ona doğruyu gösteren delîli, amel; fayda ve koruyucusu, rıfk; annesi, mülâyemet; kardeşi, sabır ise ordu kumandanıdır.”

“Bu dünyâ, baştan sonuna kadar yırtılıp da sonunda bir iplik ile tutan elbiseye benzer ki, o da nerede ise kopmak üzeredir.”

“Allahü teâlânın yarattığı hiçbirşey yoktur ki, ona galip geleni yaratmış olmasın. Rahmetini de gazâbına galip kılmıştır.”

“En akıllınız, Allahü teâlâdan en çok korkanınız, emir ve yasaklarına en güzel şekilde riâyet edeninizdir.”

“Üç çeşit komşu vardır. Bunlardan birinin bir hakkı, diğerinin iki hakkı ve üçüncüsünün de üç hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, müslüman ve akraba olan komşudur. Bunun, komşuluk, İslâmiyet ve akrabalık olmak üzere üç hakkı vardır. Müslüman olan komşunun da, komşuluk ve İslâmiyet hakkı olmak üzere iki hakkı vardır. Müslüman olmayan komşunun ise, yalnız komşuluk hakkı vardır.”

“Dilencilikten korunmak, aile efradına bolluk göstermek ve etrâfındakilere yardımda bulunmak gayesiyle, helâlinden ve meşrû şekilde dünyalık talep eden kimse, yüzü ayın ondördü gibi parlak olduğu halde Allahü teâlâya kavuşur.”

Ebü’ş-Şeyh birçok kitap yazmıştır. Bunlardan ba’zıları şunlardır: Kitâb-ül-emsâl, Kitâb-üs-sevab, Kitâb-ül-azame.

1) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 945

2) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 68

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 114

4) En-Nücûm-üz-zâhire cild-4, sh. 136

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 447

6) Keşf-üz-zünûn sh. 1406

ABDULLAH BİN MUHAMMED BAĞDÂDÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi Ebû Bekr, lakabı Takıyyüddîn’dir. 668 (m. 1269) senesinde doğdu. 729 (m. 1329)’da vefât etti. Yedi yaşında iken Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra hadîs-i şerîf ve fıkıh ilmini öğrenmeye başladı, İsmâil bin Tıbâl’dan, Muhammed bin Nasır bin Halâve’den, Ebû İnân Tîbî’den, Fâtıma binti Ebî’l-Bedr’den ve diğer âlimlerden hadîs-i şerîf işitti. Bağdad’da zamanın fıkıh âlimlerinden fıkıh ilmini öğrendi. Şeyh Müfidüddîn el-Harbî onun fıkıh ilmini öğrendiği âlimlerdendir. Bu tahsilinden sonra Dımeşk’a gitti. Orada Zeynüddîn bin Mencâ’dan ve Mecdüddîn Harrânî’den Hanbelî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Sonra memleketine döndü. Fıkıh, usûl-i fıkıh, hılâf, ferâiz ve buna bağlı bilgilerde iyi yetişmiştir.

İ’tikâd bilgilerinde, hadîs ilmi ve buna bağlı ilim dallarında, Arabcada âlim idi. Irak’ta fıkıh âlimlerinin meşhûrlarından idi. Fıkıh ilmine dâir, “Hırâkî” ve “Hidâye” adlı kitapları ezberlemişti. “El-Mu’nî” adlı eseri yirmiüç defa okumuştur. “Muharrer” kitabının şerhine başlayıp, başından bir bölümü şerhetmiştir. Ayrıca kadılık vazîfesi yaptı. El-Beşîriyye’de ve Müstensıriyye’de ders verdi. Bu müderrislik vazîfesi ölünceye kadar devam etti. Derslerinde son derece tecrübeli ve fâideli idi. Zamanında Bağdad’da ilim husûsunda kendisine müracaat edilen en meşhûr ve başta gelen bir âlim idi. Ehl-i sünnet i’tikâdına muhalif olan fırka mensûplarıyla yaptığı ilmî münâzaralarda onları tamamen susturmuş, doğru olan i’tikâdı anlatmıştır. Hattâ onun ilimdeki üstünlüğü, bizzat muhalifleri tarafından i’tirâf edilmiştir. Müstensıriyye Medresesi’nin meşhûr müderrisi Şeyh Şemsüddîn Berzebî onun hakkında şöyle demiştir: “Müstensıriyye fethedileliden beri, fıkıh ilminde ondan daha âlim bir kimse burada ders vermemiştir.”

Abdullah bin Muhammed Bağdâdî’den pekçok kimse fıkıh ilmini öğrenmiş, onun derslerinde yetişmiş ve çoğu ondan icâzet almıştır. O vefât ettiği gün, Mâlikî mezhebinin o zamanki en meşhûr âlimi Şeyh Şihâbüddîn Abdurrahmân bin Asker şöyle demiştir: “Bağdad’da din ilimlerini sormak üzere kendisine müracaat edilecek onun gibi bir âlim kalmadı.” Vefât ettiği gün, insanlar büyük bir kalabalık hâlinde toplanıp cenâze namazını kılmışlar ve onun vefâtı sebebiyle çok göz yaşı döküp ağlamışlardır. Kabri İmâm-ı Ahmed Kabristanı’nda Kâdı Ebû Ya’lâ’nın kabrinin yakınındadır.

1) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 410

2) Dürrr-ül-kâmine cild-2, sh. 289

3) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 89

ABDULLAH BİN MUHAMMED BİN ASKER www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs âlimi. İsmi, Abdullah bin Muhammed bin Asker bin Muzaffer bin Necm bin Şâdî bin Hilâl olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. Lakabı Şerefüddîn’dir. Allâme Burhânüddîn’in babasıdır. 672 (m. 1273) senesinde Belbis adlı köyde doğdu. 739 (m. 1338) senesinde Dımeşk’da vefât etti.

Abdullah bin Muhammed; ed-Dimyâtî, İbn-i Dakîk-ıl-Iyd, Şihâb bin Ali el-Mahsinî, Ebü’l-Hasen bin Hârûn ve bir çok âlimden hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyet etti. Fıkıh ilmini, İbn-i Rif’a ve İbn-i Kammah’dan öğrendi. 700 (m. 1300) senesinde İskenderiyye’ye gitti ve orada usûl ilmini el-Bâcî ve el-Cezerî’den, Arab dili ve edebiyatının inceliklerini Ebû Hayyân’dan öğrendi.

Abdullah bin Muhammed; Dimyât Esyût ve el-Menûfiyye’de kadılık görevinde bulundu. Bunun yanında el-Medreset-ül-Mücâvira ve el-Meşhed-ün-Nefîsî’de ders okuttu. Haleb kadılığına ta’yin olduğu zaman, sultandan özür diliyerek bu vazîfeyi kabûl etmedi. Bundan sonra Câmi’ul-ezher’de bir müddet ilimle meşgûl oldu.

Abdullah bin Muhammed, huyu ve ahlâkı güzel bir zât idi. Kendi eliyle eserler yazdı. Bir şiirinde özetle şöyle demektedir: “Hayâtımın güzelliklerine, onlardan ayrılırken veda ettim. Şimdi gözlerim ağlamakta, kalbim yanmaktadır. Hayâtımın günleri heder olup gitti. Ancak geriye hayâller kaldı.”

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-10, sh. 43

2) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 298

ABDULLAH BİN MUHAMMED EL-İBÂDÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs âlimi. İsmi, Abdullah bin Muhammed bin Halef bin Îsâ bin Asâs bin Yûsuf bin Bedr el-Hazrecî el-İbâdî olup, künyesi Ebü’s-Siyâde el-Matrî’dir. Lakabı ise Hâfız Afifüddîn’dir. 698 (m. 1299) senesinde doğdu. 765 (m. 1363) senesi Rebî’ul-evvel ayında Medîne-i münevverede vefât etti.

Abdullah el-İbâdî, ilim öğrenmek için çok yerler dolaştı. Medine’de Kâdı Ömer bin Ahmed es-Sûdî’den, Mekke’de er-Rıdâ et-Taberî’den, Mısır’da Elvânî ve ed-Debbûsî’den, İskenderiyye’de İbn-i Mahlûfdan, Şam’da, Kâsım bin Muzaffer ve Ebü’l-Abbâs el-Hicâr’dan, Bağdad’da ed-Devâlibî ve başka âlimlerden hadîs-i şerîf dinledi ve ilim öğrendi. İlmî yolculuklarında çok sıkıntı çekti. O buna aldırmadı. Bunun meyvesi olarak, ilimde, üstün bir dereceye kavuştu. Kendisinden çok kimseler ilim ve ahlâk öğrendiler. El-Berzâlî, ez-Zehebî, el-Hüseynî ve birçok âlim ondan hadîs-i şerîf dinleyip, ilim öğrendiler.

Ez-Zehebî onun hakkında: “Abdullah el-İbâdî’den çok kimseler ilim öğrendi. Onun anlayışı kuvvetli, zekâsı üstün idi. Çok yerler dolaştı. Hadîs-i şerîf dinlemek için; Şam, Mısır ve Irak’a gitti. Bu yolculuklarında ba’zı sıkıntılarla da karşılaştı. 742 (m. 1341) senesinde, evi ve eşyaları elinden alındı. Hapse atıldı. Sonra serbest bırakıldı” demektedir.

Zeynüddîn İbni Receb de onun hakkında: “Abdullah el-İbâdî, asrının en büyüğü, hafız, güzel ahlâk sahibi, çok ibâdet eden bir zât idi. İlim ehlinin aradığı bir kaynak bir menbâ oldu” demektedir.

Sübkî ise şöyle demektedir: “747 (m. 1346) senesinde hacca gittiğimde, Hâfız Afîfüddîn ile görüştüm. Onu şiirimde medh ettim. Yazdığım şiir şöyledir: Hâfızın her işi, ameli Allah içindir. Üzerine inciler saçılmış kimse misâli, faydaları kendisinde toplamış bir zâttır. O her türlü çirkinlikten, haramdan, günahtan temiz ve uzaktır.”

Abdullah el-İbâdî’nin yazmış olduğu eserlerden biri, “El-A’lâm fî men dehalel Medînete minel a’lâm”dır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 108

2) Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 284

3) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-10, sh. 34

ABDULLAH BİN MUHAMMED EL-OSMÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs âlimi. İsmi, Abdullah bin Muhammed bin Ebû Bekr bin Halîl bin İbrâhim bin Yahyâ bin Ebî Abdullah el-Osmânî’dir. Nesebi (soyu) Hazreti Osman’a ulaşır. 694 (m. 1295) senesinde Mekke-i mükerremede doğdu. 777 (m. 1375) senesi Cemâzil-evvel ayının üçüncü günü vefât etti. Abdullah el-Osmânî’nin sohbeti tatlı ve te’sîrli idi. Dünyânın süsüne, gösterişine, mevki ve makamına düşkün değildi. Çok ibâdet ederdi.

Abdullah bin Muhammed el-Osmânî, aynı zamanda Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden olup, birçok ilim dallarında mütehassıs idi. Zamanının kutbu idi. 721 (m. 1321) senesinde Mısır’a gitti. Orada Şeyh Takıyyüddîn es-Sübkî, Alâüddîn el-Konevî, Ebû Hayyân, Şemsüddîn İsfehânî gibi âlimlerle görüşüp, onların sohbetlerinde bulundu. Yedi sene devam eden tahsilini tamamladıktan sonra Mekke-i mükerremeye geri döndü. İki sene kadar Mekke’de kaldıktan sonra tekrar Mısır’a gitti. Oradan da ilim öğrenmek için Dımeşk, Haleb, İskenderiyye ve başka yerlere gitti.

Abdullah bin Muhammed el-Osmânî; Burhan bin Siba’el-Fezârî, Şemsüddîn Muhammed bin Ebî Bekr bin Ahmed ve başkalarından hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyette bulundu. Kendisinden ise; Hâfız Ebü’l-Fadl el-Kesîr, el-Heysemî, el-Ebnâsî ve birçok âlim ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinlediler ve rivâyette bulundular. Abdurrahmân el-Osmânî, Mensûriyye Medresesi’nde hadîs-i şerîf ve başka ilimler hakkında ders verdi. Karâfe denilen yerde ders verdi ve insanları doğru yola sevk etti.

Zehebî onun hakkında: “Çok kimseler Abdullah bin Muhammed’den istifâde etti. Ma’rifet sahibi idi. Uzleti, insanlardan ayrı kalıp ibâdet etmeyi severdi. Birçok yerde ders okuttu. El-Câmi’ul-Hâkimî’ye çekilip yalnızlığı seçti. Zarûret hâli hâriç dışarı çıkmazdı. Zamanla gözleri görmez oldu. Mısır halkı kendisine çok hürmet eder, duâsını alırdı. Ebdâlden sayıldı. Vefâtında, cenâze namazı çok kalabalık oldu. Çok kerâmetleri görüldü. Her haliyle âlim, kâmil bir zât idi.” demektedir.

1) Tabakât-ül-evliyâ cild- sh. 557

2) Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 291

ABDULLAH BİN MUHAMMED EN-NİŞÂBÛRÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanefî fıkıh âlimi. İsmi, Abdullah bin Muhammed bin Ahmed el-Hüseynî en-Nişâbûrî olup, lakabı Şerîf Cemâleddîn’dir. En-Nükrakâr olarak da bilinir. 706 (m. 1306) senesinde doğdu. 776 (m. 1374) senesinde vefât etti. Şerîf Cemâleddîn ilim bakımından zamanının bir tanesi idi. Birçok âlimler kendisini medh etti. İbn-i Habîb, İbn-i Hatîb en-Nâsıriyye ve başka birçok âlim. Abdullah en-Nişâbûrî’nin ilmi üstünlüğünü söylediler.

Abdullah bin Muhammed en-Nişâbûrî, Haleb’deki Esediyye Medresesi’nde ders okuttu. Dımeşk ve Kâhire’de bulundu ve buralarda insanlara ilim ve ahlâk öğretti. Bir şiirinde özetle şöyle demektedir: “Yükselmek için, ilim öğrenmekle nefsini temizle. Nefs cam gibi akıl kandil gibi, Allahü teâlânın hikmeti de o kandilin yağı gibidir. Eğer sen bu kandili yakarsan, gerçekten dirisin. Yok, ilimsiz isen, bu kandil yanmamış ve yok demek olup, karanlıklarda kalmış ölü bir kişi demeksin.”

Şerîf Cemâleddîn birçok eserler yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1-Şerh-ül-Menâr (Usûl hakkında bir eserdir.), 2- Şerh-ut-teshîl (Nahiv hakkında yazılmış bir eserdir), 3- Şer-üş-Şâfiiyye, 4- Şerhu Lübb-il-elbâb (Nahiv hakkında yazmış olduğu diğer bir eseridir.), 5- Şerh-ut-telhîs (Belagat ilmine dâir bir eserdir,), 6-Şehr-ut-tenkîh li Sadr-iş-şerîâ (Ûsûl-i fıkha dâir bir eserdir.).

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 108

2) Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 286

3) El-A’lâm cild-4, sh. 126

4) Şezerât-üz-Zeheb cild-6, sh. 242

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 467

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1 sh. 149

ABDULLAH BİN MUHAMMED MÜRTEİŞ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Irak âlimlerinin en büyüklerinden ve imamlarından. İsmi, Abdullah bin Muhammed Mürteiş en-Nişâbûrî olup, künyesi, Ebû Muhammed’dir. Mürteiş diye tanınır. Aslen Nişâbûr’un Hîre nâmıyle meşhûr mahallesinden olup Bağdâd’da yerleşti. Şunûziyye mescidinde ikâmet ederdi. 328 (m. 939)’da orada vefât etti.

Ebû Hafs-ı Haddâd’ın talebelerindendir. Ayrıca Cüneyd-i Bağdadî, Ebû Osman el-Haddâd ve başka büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti. Kısa zamanda yetişip Irak’da zamanının bir tanesi oldu. Dünyâya düşkün olmaması, haram ve şüphelilerden çok sakınması onun bariz vasıflarıydı. Büyükler yoluna girip, bu yolda ilerlemesine sebeb olan hâdiseyi kendisi şöyle anlatır: “Babam, bulunduğumuz yerin eşrafından, ileri gelenlerinden idi. Birgün evimizin önünde otururken yanıma bir genç geldi. Sırtında hırka, başında eski bir külah vardı. Fasîh (açık) bir lisân ile benden bir şey istedi. Ben “Sapasağlam bir genç olsun da, utanmadan dilencilik yapsın, olacak şey değil” diye düşündüm ve kendisine hiç cevap vermedim. Bana sertçe “Kalbine gelen şeyden, Allahü teâlâya sığınırım” dedi. Bunu duyunca çok korktum ve kendimden geçerek yere düştüm. Evimizde bulunan hizmetçilerden birisi benim bu hâlimi görüp yanıma gelmiş. Kendime geldiğimde, başımı dizine koyup, beni ayıltmaya çalışıyordu. Herkes etrâfıma toplanmıştı. O gencin gitmiş olduğunu öğrendim. Çok üzüldüm ve yaptığıma çok pişman oldum. O gün böyle geçti. Gece olunca bu dert ve elem ile uyudum. Rü’yâmda Hazreti Ali’yi gördüm. O genç de yanında idi. Bana “Keşki öyle düşünmeseydin ve buna bir şeyler verseydin. Allah rızâsı için hiç bir şey vermeyeni Allahü teâlâ sevmez” buyurdu. Sabah olunca kendime âit ne varsa, hepsini, Allah rızâsı için ihtiyâcı olanlara dağıtıp, sefere çıktım. Bağdâd’a gelip ilim öğrenmeye başladım. Onbeş sene sonra babamın vefât ettiğini haber alıp, Nişâbûr’a geldim. Babamdan bana çok büyük servet kalmıştı. Onu da Allah rızâsı için dağıtıp Bağdâd’a döndüm. O gencin, o bakışı hâlâ gözümün önünde. Devamlı üzülüp, pişman oluyorum.” Vefât edinceye kadar da bu üzüntünün böyle devam ettiği bildirildi.

Ebû Hafs-ı Haddâd ( radıyallahü anh ), talebesi Muhammed Mürteiş’e ( radıyallahü anh ) seyahat etmesini söylemişti. O da, hocasının bu arzusuna uygun olarak, ilim öğrenmek için her sene yüzlerce kilometre yol yürür, uğradığı bir şehirde on günden fazla kalmazdı. Bir gün Rakka’ya geldi. İbrâhim-i Kassâr, kendisine bir tabakta üzüm ve ekmek gönderdi. Verilen hediyelere karşı, hediye ile cevap verdiği için kaftanını sattı, İbrâhîm-i Kassâr’a ba’zı hediyeler alıp gönderdi.

Sâlihlerden bir zât şöyle anlatıyor: Bağdâd’da bulunuyordum Hacca gitmek arzusunda idim. “Muhammed Mürteiş bana bir aba ve onbeş gümüş hediye etse, abayı giyerim, gümüşlerle de kova, ip ve nalın alırım. Yolda sıkıntı çekmem” diye düşündüm. O anda kapı çalındı. Açtım. Ebû Muhammed Mürteiş ( radıyallahü anh ) elinde bir aba ile karşımda duruyordu. Bana, abayı ve onbeş gümüş verip, “Bunları al!” buyurdu. Ben almak istemedim. “Al ve beni üzme. Bunlar senin istemiş olduğun şeylerdir” buyurdu.

Ebû Muhammed Mürteiş’e ( radıyallahü anh ) sordular: “Filân kimse su üzerinde yürüyor. Ne dersiniz?” “Allahü teâlânın yardımı ile nefsinin arzularına uymayan kimse, havada uçandan ve su üzerinde yürüyenden daha üstündür” buyurdu.

Kendisinden nasîhat istiyenlere “Size nasîhat vermeye benden daha münâsib ve benden daha hayırlı olanlara gidiniz. Böylece beni de, sizlerden çok daha hayırlı olan Rabbimle beraber bırakmış olursunuz ve ben de hep O’nunla meşgûl olurum” buyurdu.

Bir sene Ramazân-ı şerîfin son on günü câmide i’tikâfa başladı. Bir kaç gün sonra i’tikâfı bırakıp dışarı çıktı. Sebebini soranlara “Ba’zı kimselerin riya ile gösteriş ile ibâdet yaptıklarını, Kur’ân-ı kerîm okuduklarını gördüm. Onlara gelecek olan belânın içinde bulunmamak için, korkup dışarı çıktım,” buyurdu.

Vefâtı yaklaşıp hastalığı artınca yanında bulunanlara, on dirhem borcu olduğunu, elbiselerini satmak sûretiyle bu borcunu ödemelerini vasıyyet etti ve buyurdu ki, “Allahü teâlâya bana şu üç şeyi nasîb etmesi için duâ etmiştim: Birincisi, hiç bir dünyalığa sahip olmayarak, fakîrlik içerisinde vefât etmem, ikincisi; Şunûziyye mescidinde vefât etmem ve üçüncüsü de vefâtım esnasında, yanımda Allahü teâlânın kendilerini sevdiği kimselerin bulunması. Elhamdülillah şu anda bunların üçü de var” buyurdu ve biraz sonra rûhunu teslim etti.

Muhammed Mürteiş ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Tasavvuf, güzel ahlâktır.”

“Kul, Allahü teâlânın sevgisini, Allahü teâlânın sevmediklerine düşman olmakla kazanır. Allahü teâlânın sevmedikleri ise, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsidir.”

“Kalbin, Allahü teâlâdan ve O’nun dostlarından başkasına meyletmesi, o kalbin hasta olduğuna işârettir.”

“Sebeblere yapışmalı, fakat bu durum, o sebeblerin ve her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya i’timâd ve tevekkül etmeye mâni olmamalıdır.”

“Bütün işlerin neticesinin sıhhatli ve fâideli olabilmesi için iki şart vardır. Sabır ve ihlâs.”

“İrâde, nefsin arzularına muhalefet edip, onu Allahü teâlânın emirlerine yöneltmek ve kendisi için Allahü teâlânın takdîr ettiğine râzı olmaktır.

“Kul, muhabbet makamına, Allahü teâlânın dostlarını sevmek ve Allahü teâlâya düşman olanlara düşmanlık etmekle kavuşur.”

“Amellerin en üstünü; doğru amel işlemek, sünnet üzere hizmete devam etmektir.” “Kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmesi, Allahü teâlânın azâbını çabuklaştırır.”

“Yaptığı amellerin, kendisini Cehennem azâbından kurtarıp, Allahü teâlânın rızâsına kavuşturacağını zanneden kimse, çok büyük hatâ etmiştir. Allahü teâlânın fadlı ve ihsânı ile kurtulabileceğini düşünen kimseyi, Allahü teâlâ rızâ makamlarının en sonuna ulaştırır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Yûnus sûresi 58. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki,(De ki: Allahü teâlânın ihsaniyle ve rahmetiyle ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların toplamakta olduklarından (dünyâ menfaatinden) daha hayırlıdır).”

“Allahü teâlâyı Rab olarak tanı. O’nu bir olarak ikrâr et ve O’na niçbir şeyi ortak koşma. Tevhîdin esâsı bu üç şeydir.”

“Allahü teâlânın, senin rızkına kefil olduğuna i’timâd et ve sana emrettiği ibâdetleri yapmaya çalış! Böyle yaparsan, evliyâdan olursun.”

1) Hilyet-ül-evliyâ cild-10, sh. 355

2) Tabakât-üs-sûfiyye sh. 349

3) Nefehât-ül-üns sh. 252

4) Tezkiret-ül-evliyâ cild-2, sh. 72

5) Sıfât-üs-safve cild-2, sh. 261

6) Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 317

7) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 105

8) Târîh-i Bağdâd cild-7, sh. 221

9) Risâle-i Kuşeyrî sh. 150

10) Fâideli Bilgiler sh. 167

ABDULLAH BİN ZEYD ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Ezân-ı Muhammediyye’nin okunuşunu rüyasında görüp haber vermesinden dolayı “Sâhibü’l-ezân” adı ile meşhûr olan sahâbî. Adı, Abdullah bin Zeyd bin Abd-i Rabbih bin Sa’lebe bin Zeyd bin Haris bin Hazrec el-Ensârî’dir. Ebû Muhammed el-Medenî adı ile künyelenmiştir. Medîneli müslümanların Hazrec koluna mensûbtur. Akabe bî’atinde bulunarak Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) îmân edip müslüman olmakla şereflenmiştir. Hicretin ikinci yılında (m. 624) yapılan Bedir muharebesine iştirâk etmiş ve diğer bütün harplere katılarak, büyük kahramanlıklar göstermiştir. Mekke’nin fethinde müslümanlar Mekke’ye girdikleri zaman, Hazrec kabilesinin Hârisoğulları kolunun bayrağını Hazreti Abdullah bin Zeyd taşıyordu.

Hicretin dokuzuncu (m. 631) senesinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile beraber Veda Haccı’nda bulundu. Bu hac esnasında elinde bulunan bütün mallarını, hayvanlarını, fakîrlere sadaka olarak dağıttı. Kendisine sadece bir kısrak alıkoymuştu. Cömertliği o kadar çoktu ki, kendisi, sıkıntı ve zarûret içinde yaşamayı tercih eder, mallarını Allah yolunda harcardı. Hazreti Abdullah’ın arazisi pek azdı. Orada hayvanlarını besliyordu. Fakat çok kerre, beslediği hayvanlarını da fakîrlere dağıtır, sadaka verirdi.

Hazreti Abdullah bin Zeyd’in Muhammed adında bir oğlu olup, Peygamberimiz zamanında doğdu. Kendisinin, Uhud harbinde şehîd olduğunu bildiren raviler var ise de, bu haber kat’î değildir. O, hicretin 22. (m. 644) yılında 64 yaşında iken vefât etti. Cenâze namazını halife Hazreti Osman kıldırdı.

Hazreti Abdullah bin Zeyd, Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizden “Ezan” ile ilgili hadîs-i şerîfi rivâyet etmekle meşhûrdur. İmâm-ı Buhârî ve İmam-ı Tirmizî’ye göre kendisinden yalnız bir ezan hadîs-i şerîfi rivâyet edilmiştir. Fakat hadîs imamı İbn-i Hacer-i Askalanî, 6 veya 7 hadîs-i şerîfin kendisinden rivâyet edildiğini bildirmiştir. Ezan ile ilgili hadîs-i şerîf hakkında bildirilen rivâyetler değişik olmakla beraber hepsinde bildirilen hüküm aynı olmuştur.

Ezan okumak, hicretin birinci senesinde (m. 623) Medine’de başladı. Bundan önce, namaz vakitlerinde yalnız (Essalâtü Câmi’a) denilirdi. Hicretin birinci senesinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı kirama sordu. Kimisi, namaz vakitlerini bildirmek için, Nasârâ gibi Nâkûs, yani çan çalalım dedi kimisi, Yahudiler gibi boru çalınsın dedi kimisi de namaz vakti ateş yakıp yukarı kaldıralım dedi. Resûlullah, bunları kabûl etmedi.

Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe ( radıyallahü anh ) ve Hazreti Ömer rüyada ezan okunmasını gördüler. Abdullah bin Zeyd ( radıyallahü anh ) Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) gelip rüyasını anlattı:

Yeşil bir şal ve peştamal bağlamış, eline çan almış bir kişi gördüm. Ona sordum: “Elindeki çanı satar mısın?” “Ne yapacaksın?” dedi. Namaz vakitlerini bildirmek için çalacağım” deyince o zat dedi ki: “Ben sana daha hayırlısını tarifedeyim.”

Kıbleye karşı durdu ve yüksek sesle “Ezân”ın mübârek kelimelerini okudu. Biraz durduktan sonra, aynı kelimeleri tekrar ederek sonuna doğru “Kad Kâmetis salâtü” cümlesini ilâve etti”

Bunun üzerine, Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Rüya haktır. O kelimeleri Bilâl’e öğret, okusun!”

Hazreti Bilâl de, mescid-i şerîfin yakınında bulunan yüksek bir dama çıkarak, ilk ezanı öğretilen kelimelerle okudu.

Hazreti Ömer, ezan sesini işitince koşa koşa Resûlullah efendimizin huzûruna geldi. Hazreti Bilâl’ın söylediği kelimeleri aynen rüyasında gördüğünü arz etti. O gece, Eshâb-ı kiramdan bir kısmı da aynı rüyayı görmüşlerdi. İşte bu sırada Cuma sûresi 9. âyet-i kerîmesi nâzil olmuş, böylece ezan, vahiy ile de bildirilmiş oldu. İşte o günden itibâren, her namaz vakti ezan okunması sünnet oldu.

Buyurdular ki: “Dünyada olup ta âhıret hayatı yaşıyan insan se’âdet içindedir. Bir insan yaşadığı müddetçe Allahı hatırından çıkarmayıp, O’na hep yalvarırsa ahirette merhametine sebeb olur. Böylece âhıret hayatı yaşamış olur.”

1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-1, sh. 247

2) El-İsâbe cild-2, sh. 312

3) El-İstiâb cild-2, sh. 311

4) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-4, sh. 43

5) Sünen-i Dârimî cild-1, sh. 268

6) Tehzîb-üt-tehzîb cild-5, sh. 223

7) Nasb-ür-râye cild-1, sh. 265 vd.

8) Medâric-ün-nübüvve cild-2, sh. 99

9) Sahîh-i Buhârî cild-1, sh. 150

10) Sahîh-i Müslim cild-2, sh. 3

11) Sünen-i Ebû Dâvud cild-1, sh. 116

12) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 173

ABDULLAH BİN ZÜBEYR ( RADIYALLAHÜ ANH ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Eshâb-ı kiramdan. Aşere-i mübeşşereden olan Zübeyr bin Avvâm’ın oğludur. Nesebi Abdullah bin Zübeyr bin Avvâm bin Huveylid bin Esed bin Abdil’uzza bin Kusayyel Kureyşî, el-Esedî'dir. Annesi Hazreti Ebû Bekir-i Sıddîk’in kızı Esmâ’dır. Teyzesi, mü’minlerin annesi Âişe-i Sıddîka’dır.

Medine’de muhacirlerden ilk önce dünyâya gelen çocuk budur. Hicretten yirmi ay sonra (veya birinci senede) (m. 622) Medine yakınındaki Kûba’da dünyâya gelince Muhacirler çok sevinip rahatladılar. Çünkü, Yahudiler “Biz Muhacirlere sihir yaptık, çocukları olmayacak” diyorlardı. Bu mübârek zâtın doğumu onların yalanlarını ortaya çıkararak hayal kırıklığına uğrattı. Resûlullah efendimiz duâ edip, ismini “Abdullah”, künyesini de “Ebû Bekir” koydu. Diğer künyesi “Ebû Hubeyb” idi. Babası tarafından annesi (ninesi) Hazreti Safiyye Resûlullah’ın halası idi.

Yedi yaşında iken babası tarafından Peygamberimize getirildiğinde O’na bîat etme şerefine kavuştu. Hazreti Ebû Bekir devrinden sonra yavaş yavaş çocukluk hayatından çıkarak Hazreti Ömer zamanında kendini göstermeye başladı. 14 (m. 636) senesinde oniki yaşlarında iken babası ile Yermük savaşına gitti. Hazreti Zübeyr bin Avvâm onu sahabeden birine emanet ederek savaşa katıldı. Kendisi de babasını savaşırken at üzerinden seyretti. Yine dört sene sonra 18 (m. 639)’de babası ile birlikte Hazreti Amr İbn-il-Âs’ın kumandanlığında Mısır’ın fethine katıldı.

Geceleri çok ibadet eden Hazreti Abdullah bin Zübeyr aynı zamanda çok cesur, kuvvetli ve kahraman idi. Hicretin 29 (m. 649) senesinde Afrika’da Abdullah bin Sa’d ile Tunus harbine katıldı. Yüzyirmibin düşman askeri ile yirmibin İslâm mücâhidi savaşırken, o birkaç mücâhid ile Bizans ordusu kumandanı Roma asilzâdesi Gregor’u (Cercire) öldürdü. Düşman kuvvetleri bozularak, zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı.

Hazreti Abdullah bin Zübeyr otuzuncu sene, Hazreti Sa’îd bin Âs kumandasındaki ordu ile Horasan seferinde bulundu. Aynı sene Hazreti Osman tarafından Kur’ân-ı kerîm’in çoğaltılması için toplanan ilmî heyete davet edildi. Hazreti Osman’ın şehîd olduğu gün onu büyük bir gayretle müdâfaa etti. Ertesi sene 36 (m. 656)’da meydana gelen Cemel vakasında babasının yanında idi.

Hazreti Muâviye 60 (m. 680) senesinde vefât ettikten sonra yerine oğlu Yezîd iktidara geçti. Hazreti Abdullah bin Zübeyr ona bîat etmeyip Hazreti Hüseyin ile beraber Mekke’ye geldi. Yezîd de hemen Abdullah bin Zübeyr üzerine bir ordu gönderdi. Bu ordunun kumandanlığını Hazreti Abdullah’ın baba bir kardeşi Amr bin’Zübeyr yapıyordu. Bu orduyu mağlup ederek onu esîr aldı. Bundan sonra Hazreti Hüseyin’in Kûfe’ye gitmesini tavsiye edince kabûl etti. Ancak Hazreti Hüseyin’in Kerbelâ’da şehîd olduğunu işittiği zaman Yezîd’in adamlarını Hicazdan çıkartarak kendi namına hilafet ilân etti. Bu hadîseler üzerine Mekke ve Medine halkı kendisine bîat etti. Böylece 61 (m. 680/681)’de Hazreti Abdullah bütün Hicaz’a hakim oldu.

Bu hadîselerden iki yıl sonra Yezîd’in gönderdiği Müslim bin Ukbe, Harre savaşı sonunda Medine-i Münevvere’yi ele geçirdi. Bu savaşta Medine halkından ve Eshâb-ı kiramdan pek çok kimse şehîd oldu. Bundan sonra Mekke üzerine giderken vefât edince, yerine geçen Husayn bin Numeyr es-Sekûnî 64 (m. 683) senesi Muharrem ayında Hazreti Abdullah bin Zübeyr’i Mekke’de altmış dört gün muhasara etti. Mekkeliler çok sıkıntı çektiler. Rebî’ül-evvel ayında Yezîd’in ölüm haberi gelince muhasarayı kaldırarak Şam şehrine geri döndüler. Bu sırada Kâ’be-i muazzama yanınca, Hazreti Abdullah yeniden yaptırarak Hacer-ül-esved’i de içeriye aldırdı. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) türbesini tamir ettirdi. Yezîdin vefâtından sonra Hicaz, Yemen, Irak, İran ve Horasan halkı kendisine bîat edip halife olarak tanıdılar. Dokuz sene Mekke’de halîfe oldu. Yalnız Mısır ve Şam bölgesi Emevîlerin elinde kaldı.

Hazreti Abdullah elinde bulunan yerlere, kendine sadık kimseleri göndererek hükümeti kuvvetlendirmeye başladı. Emevîlerin iktidarı zayıfladı. Ancak 65 (m. 684) yılında Hazreti Abdullah’ın en yakın taraftarlarından ve lehine çalışan kumandanlarından Dahhak el-Fihri’nin Merdi Rahit savaşında mağlup olup şehîd edilmesi Emevîleri rahatlattı. Bu arada kendisi haricileri de sıkıştırdı.

Abdülmelik bin Mervan 65’de Emevîlerin başına geçince Şam ve Mısır’da hükümeti kuvvetlendirdi. Irak’a asker sevk edip İbni Zübeyr’in kardeşi Mus’ab bin Zübeyr’i öldürdü. Sonra Haccac bin Yûsuf es-Sekafî’yi Hicaz’a gönderdi. Haccac 72 (m. 691)’de Mekke-i mükerreme’yi kuşattı. Ebî Kubeys Dağı üzerine mancınık kurup oradan Mescid-i Haram üzerine taşlar atarak şehri tahrib etti. Muhasara altıbuçuk ay sürdü. Bu esnada Hazreti Abdullah’ın gösterdiği kahramanlık ve yiğitlik her türlü tarifin üstündedir. Hazreti Abdullah bin Zübeyr bir savaş esnasında bir gün annesini ziyârete gitti. A’ma ve hasta bulunan, fakat çok yüksek kuvvetli bir imâna sahib olan o büyük sahabiyeye (teselli etmek için): “Ölümde rahatlık vardır” deyince o mübârek annesi de “Sen galiba benim ölümümü temenni ediyorsun. Hayır. Ben senin galip veya mağlup olduğunu öğrenmedikçe ölmeyi arzu etmiyorum. Sen ya Allah yolunda şehîd olursun, ben de bu acıya sabrederek mükafatını Allahü teâlâdan beklerim veya zafer kazanırsın ben de bununla sevinirim” diye karşılık verdi.

Hazreti Abdullah bin Zübeyr şehîd olmadan bir gün önce taraftarları dağıldı. Aralarında oğulları Hamza ve Hubeyb’in de bulunduğu onbin kadarı Haccac’a teslim oldu. Yalnız Zübeyr ismindeki oğlu yanında kaldı. Bu halde annesini tekrar ziyâret etti. Annesi Esma savaşa devam etmesini söyleyerek nasîhat ve duâ etti. Tekrar savaş meydanına atılan Hazreti Abdullah hücum ettiği düşman kuvvetlerini darmadağın ediyordu. Bir aralık “Makam” denilen mübârek yerde iki rekât namaz kıldı. Yeniden harbe girdi. Bu esnada alnına gelen bir mancınık taşı ile ağır şekilde yaralandı. Yüzünden kan akmaya başladı. Her tarafını saran Haccac’ın askerleri üzerine atılıp şehîd ettiler.

73 (m. 692) senesinde şehîd olduğu zaman yetmişüç yaşında idi. Annesi, Haccac’ın karşısına çıkıp acı ve doğru sözler söyledi. Birkaç ay sonra da vefât etti. Abdülmelik bin Mervan Kâ’benin bir duvarını yıktırarak yeniden yaptırdı. Hacer-i esvedi eski yerine koydurup son şeklini verdi. Bugünkü Kâ’benin üç duvarı Abdullah ( radıyallahü anh ), bir duvarı Abdülmelik yapısıdır.

Peygamber efendimizden doğrudan hadîs-i şerîf rivâyet etti. Ayrıca babasından, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’dan teyzesi Hazreti Aişe’den, Hazreti Ali ve Süfyân bin Ebû Züheyr es-Sekafî’den hadîs-i şerîfler bildirdi. Kendisinden de, kardeşi Urve, Oğulları Âmir ve Ubbad, yeğeni Muhammed bin Urve, Ebû Ziban, Urve bin Amr-i Selmânî, Atâ, Tâvûs, Amr bin Dinar, Veheb bin Keysan, Sâbitî Bennânî ve diğer zatlar rivâyet etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Bulut ve meleklerin onun korkusundan kendisini tesbih ettiği Allahü teâlâ’yı noksan sıfatlardan tenzih ederim.”

“Herhangi bir memlekette vefât eden Eshâbımdan biri, kıyâmette mahşer yerine giderken, o memleketin müslümanlarına önder olur ve onların önlerini aydınlatır.”

“Benim mescidimde kılınan namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescidlerde kılınan namazlardan efdaldir. Mescid-i Haram’da (Kâ’be’de) kılınan bir namaz, burada (Peygamber mescidinde) kılınan 100 namazdan efdaldir.”

“Dünyada ipek giyen, âhirette giyemez.”

“Nikâhı ilân ediniz.”

“Allah yolunda bir gece bekçilik yapmak bin gündüzü oruçlu geçmekten efdaldir.”

“Süt emen ve süt emilen biribirine namahrem değildir.”

“Peygamber efendimiz iftitâh tekbiri alırken parmaklarını kulak yumuşaklığına değdiriyordu.”

“Eğer ümmetimden, Allah’dan başkasını dost edinseydim, Ebû Kuhâfe’nin oğlunu (Ebû Bekir’i) dost edinirdim. Ancak o din kardeşim ve (hicret esnasında) mağaradaki arkadaşımdır.”

Eshâb-ı kiramın tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimlerinden ve Abâdile (dört Abdullah)’dan biridir. Kendisinden Sahihayn’da (Buhârî ve Müslim) otuzüç hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bunların altı tanesi Buhârî’dedir. Rivâyet ettiği otuzüç hadîs-i şerîfin tamamı Ahmed bin Hanbel’in ( radıyallahü anh ) Müsned adlı hadîs kitabında mevcûttur. Hazreti Osman’ın zamanında Kur’ân-ı kerîmi çoğaltma heyetinde bulundu. İslâmiyette ilk olarak yuvarlak gümüş parayı, Mekke-i Mükerreme’de Abdullah bin Zübeyr ( radıyallahü anh ) bastırdı. Paranın bir yüzünde “Muhammedün Resûlullah” diğer yüzünde “Allah vefakâr ve adâletli olmayı emretti” yazılı idi.

Hazreti Abdullah kahramanlık ve cesâretiyle birlikte çok ibadet ederdi. Namazda o kadar huzûra dalar giderdi ki, kamış gibi dikilir kalırdı. Secdeye varır, dalar giderdi. Gündüzleri oruç tutardı. Babası onun hakkında, “İnsânların Ebû Bekir’i Sıddîk’a en çok benzeyenidir” buyurmuştur. Peygamber efendimiz, Habeşistan hükümdârı Necaşî’nin hediye ettiği harbeyi (kısa mızrak şeklinde bir silah) yanında taşır, namaz kılarken sütre olarak önüne koyardı. Dört halife ( radıyallahü anh ) de bunu yanlarında taşırlardı. Bundan sonra Hazreti Abdullah’ın eline geçince şehîd oluncaya kadar yanından ayırmadı.

1) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 71

2) El-A’lâm cild-4, sh. 87

3) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3101

4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 976

5) Eshâb-ı Kirâm sh. 139

6) Tehzîb-üt-tehzîb cild-5, sh. 213

7) Müsned-i Ahmed bin Hanbel cild-4, sh. 3

ABDULLAH EL-ACEMÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden. İsmi. Şeyh Abdullah el-Acemî’dir. Bîre yakınındaki Kefertaşe köyünde ikâmet ederdi. Bağbahçe ile uğraşır, çiftçilik yapardı. Üstün hâller ve kerâmetler sahibi bir zât idi. 640 (m. 1242) senesinde, doğduğu yer olan Kefertaşe’de vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir.

Şöyle anlatılır: “Melik ez-Zâhir Mücîrüddîn, birgün Abdullah el-Acemî hazretlerinin bulunduğu köye uğradı. Bir bahçede Abdullah el-Acemî’yi çalışırken gördü. Ona seslenerek, tatlı bir nar ikram etmesini istedi. Abdullah el-Acemî de bir nar kopararak, ikram etti. Melik, narın tadına bakınca, onu ekşi buldu. O zaman Abdullah el-Acemî utandı. Çünkü o bahçede yetişen narlardan hiç tatmamıştı. Hemen iki rek’at namaz kılarak, duâ etmeye ve cenâb-ı Hakka yalvarmaya başladı. O sırada Allahü teâlâ, Melik ez-Zâhir’in gözündeki perdeyi kaldırdı. Melik, oradaki bütün ağaçların secde ettiklerini gördü. Bunun üzerine hemen attan inerek, Abdullah-i Acemî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve ayaklarını öpmeye başladı. Abdullah el-Acemî ne kadar mâni olmak istediyse de, o öpmek için ısrar etti ve gördüklerini anlattı. Melik, Abdullah el-Acemî’den kızı ile evlenmesini istedi. Abdullah-i Acemî hazretleri kendisinin birşeyi olmadığını söyledi ise de, sultan ısrar ile kızını ona verdi. Hemen saraya gidip, durumu hanımına anlatıp, kızını Abdullah-i Acemî’ye verdiğini söyledi. Hanımı da bu evliliğe rızâ gösterdi. Kızın çeyizini, üçyüz deve ile, sultan, kızına lâyık bir düğün alayıyla, Abdullah el-Acemî’ye gönderdi. Düğün alayı Abdullah-i Acemî’nin bulunduğu köye yaklaşınca, haberciler hemen durumu Abdullah-i Acemî’ye bildirdiler. Bunun üzerine o, düğün alayını karşıladı. Tahtırevandaki hanımına; “Ey sultan kızı! Benim zevcem olmayı kabûl eder misin?” diye sordu. O da; “Evet” deyince, Abdullah-i Acemî; “O zaman bu tahtırevandan in ve üzerindeki süslü elbiseleri çıkar ve şu sâde elbiseyi giy. Sonra şuradaki bahçıvan evine gir” dedi. Kız da hemen peki deyip, Abdullah el-Acemî’nin dediklerini yerine getirdi.

Abdullah-i Acemî hazretleri ile Melik ez-Zâhir arasındaki bu hâdiseyi. Irak’ta ba’zı kimseler duydu. Onlar, Abdullah el-Acemî’yi ziyâret etmek için Bîre’ye gittiler. Onlar köye girdiklerinde, Abdullah-i Acemî’yi bahçenin otlarını temizlerken gördüler. Gelenlerin başındaki zât, kerâmet gösterip otlara işâret etti. Allahü teâlânın izni ile otlar bir yere toplandı. Abdullah el-Acemî, ona niye böyle yaptığını sorunca o; “Efendim, sizin rahat etmenizi istedim” dedi. O zaman Abdullah-i Acemî hazretleri; “Biz böyle olmasını istese idik, hemen olurdu. Lâkin biz alın teriyle lokma yemek isteriz” dedi ve eliyle alnını sildi. Alnındaki terler toprağa damladı ve Abdullah-i Acemî otlara; “Ey bahçenin otları, eski bulunduğunuz yere dönünüz” dedi. Otlar eski hâllerine dönüp, bahçeye yayıldılar. Iraklı o zât, hemen Abdullah el-Acemî’den af diledi ve yaptığına pişman olup, tövbe etti. Vefâtına kadar Abdullah-i Acemî’nin hizmetinde bulundu. Ondan ilim ve edeb öğrendi.

1) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 113

ABDULLAH EYYÛBÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlı Dev leti zamanında yetişen kırâat âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Muhammed Sâlih Eyyûbî’dir. Eyyûb semtinde ikâmeti sebebiyle Eyyûbî dendi. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1252 (m. 1836) senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Sultan’da, Hazreti Hâlid’in kadem-i şerîfi cihetindeki (mübârek ayağı tarafındaki) pencere kenarına defnedildi.

Abdullah Eyyûbî, âlet ilimlerini (sarf, nahiv, mantık, vb.) devrinin meşhûr âlimlerinden, yüksek ilimleri de Şeyhülislâm Hamdi-zâde Mustafa Efendi’den okudu. Büyük âlim Gelenbevî İsmâil Efendi’den, Kirmastili Yûsuf Efendi’nin usûl-i fıkıh ilmine dâir “Veciz” adlı eserini okudu. Kırâat ilmi mütehassıslarından İbrâhim ve Sâlih efendilerden kırâat ilmini öğrendi. İstanbul’un üç büyük evliyâsından biri olan Murâd-ı Münzâvî’nin sohbetlerinde kemâle geldi. Daha sonra eser yazmaya başladı. Hâl tercümesi, oğlu Muhammed Emîn Efendi’nin “Gülşen-i meşâyîh-i Selâtîn” adlı eserinde anlatılmıştır. Eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1- Tefsîr-i sûre-i Feth, 2- Mecâlis-ül-mevâ’iz, 3- İmâm-ı Şâtıbî’nin Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin sayısı hakkındaki, “Nâzımet-üz-Zehr” kasidesine, “Levâmi’-ül-Bedr” ismiyle şerh, 4- Minhat-ül-bârî, 5- Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mihmandarı, Hazreti Hâlid bin Zeyd el-Ensârî’den rivâyet edilen hadîs-i şerîflerin tercüme ve şerhi, 6- Veliyyüddîn Efendi’nin 1099 (m. 1688) târihinde derlediği hadîs-i kudsîlere yaptığı şerh, 7- Faziletli âlimlerden Amasyalı Âkif-zâde’nin “Mir’at-ün-Nâzırîn” ismindeki eserine şerh, 8-Menâkib-i Ebü’l-Hasen-i Şâzilî tercümesi, 9- Hâdimî’nin bir risalesinin tercümesi, 10- Silsilet-üz-Zeheb’in Arabî şerhinin tercümesi, 11-Müstahabî-zâde’nin, “Fezâil-il-cemâat” risalesinin tercümesi, 12- “Âdâb-ül-müsâfirîn: Hazreti Hâlid’in ( radıyallahü anh ) menkıbeleri ile ziyâretine dâir âdâbdan bahseder, 13- Hediyyet-ül-Huccâc Menâsik-i Hac, 14- Tuhfet-ül-Îmân fî fedâil-is-Sıyâm, 15- Ahkâm-i müsâfirîn fî men düfine fî civâri Ebî Eyyûb: Hazreti Hâlid’in kabri civarında medfûn olan zâtların menkıbeleri, 16- Muharrem’in tekmilesi (nahve dâir), 17- Fevâyih-il-ezkâr (izhâr şerhi), 18- Haşiye alel-Hayâlî, 19- İmtihanı ezkiyâ şerhi (tamamlanamadı), 20- Miftâh-üs-se’âdet-il-medîne Fedâilü Medîne-i münevvere, 21- Mahmûdiyye, 22-Mecmû’at-ül-fevâid, 23- Kırk hadîs şerhi, 24- Rahmâniyyetün minet-tefsîr, 25- İkâz-ül-Kurrâ, 26- Nesâyih-ül-mülûk, 27- İmâm-ı Süyûtî’nin talebelerinden Ahmed Ensârî’nin, “Nefehât-ül-âhir-is-sâri fî fedâili Ebî Eyyûb Ensârî” adlı eserinin tercümesi, 28-Şerhu Mîzân-il-Kurrâ-il-Aşerati, 29-Tezkiret-ür-Rümmât: Atıcılığın faydaları ve atıcılığı öğrenmek ve öğretmek hakkındaki kırk hadîsin tercümelerini ihtivâ eden bu eser, Sultan İkinci Mahmûd Hân’ın kahvecibaşısı Mustafa Kani Bey tarafından tertîb ve te’lîf olunup, 1263 (m. 1847) târihinde basılan, “Telhîs-i resâil-ür-rümmâti”nin mukaddimesinde yazılmıştır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 123

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 489

3) İzâh-ül-meknûn cild-2, sh. 414

4) El-A’lâm cild-4, sh. 131

ABDULLAH YEMENÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Abdullah bin Ali bin Hasen bin Şeyh Ali’dir Yemen’in Terim şehrinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1037 (m. 1627) senesi Yemen’in Veht köyünde vefât etti. Kabri ziyâret mahallidir. Ziyâret edenlerin duâları kabûl edilir ve korktuklarından emîn olurlar. Yemen vâlisi Muhammed Paşa, kabri üzerine büyük bir türbe yaptırdı.

Abdullah Yemenî küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Zamanının büyük âlimleriden; Şeyh Zeynüddîn bin Hüseyn, Seyyid Abdullah bin Sâlim, Şeyh Şihâbüddîn ve başkalarından ilim öğrendi. Sonra Benderşahar şehrine gitti. Orada Fakîh Nûreddîn Ali bin Ali Bâyedîdî’den fıkıh ilmini tahsil etti. Fıkıh ilminde mütehassıs oldu. Ayrıca tasavvuf ve Arabî ilimlerde de üstün dereceye yükseldi. İklim-üs-Sevâhil bölgesine gitti. Oradaki âlimlerle görüştü, ilmî istişârede bulundu. Âlimlerin ba’zılarına talebelik ba’zılarına da hocalık yaptı. Daha sonra Hindistan’a gitti. Ahmedâbâd şehrinde Şeyhülislâm Şeyh bin Abdullah Ayderûsî’yi ziyâret edip, ilim meclisine katıldı. Onun birçok eserini okudu. Tasavvuf yoluna ehil olduğuna dâir icâzet aldı. Hocasının emri ile, Benderâden şehrindeki büyük âlim ve velî Seyyid Ömer bin Abdullah Ayderûsî’nin hizmetine koştu. Çeşitli ilimlerde yükseldi.

Ahmed Yemenî, nefs ile çok mücâdele etti. Riyâzet ve mücâhedede bulundu. Güzel ahlâka kavuşmak için çok çalıştı. Çok ibâdet ederdi. Birgün İblîsi (şeytanı), siyah bir köle sûretinde çölde gördü. Şeytan kendisine; “Senin ibâdetinin bir benzerini bir başkası yapmadı” dedi. Abdullah Yemenî; “Defol karşımdan ey mel’ûn!” diyerek İblîsi kovdu. Şeytanın bu yol ile de insanı şaşırtacağını iyi biliyordu.

Abdullah Yemenî Hindistan’dan dönüp Yemen’in Veht köyüne yerleşip ilim ve ibâdetle meşgûl oldu. İnsanlar ilim ve edeb öğrenmek için huzûruna koştular. Ona talebe oldular. Talebeleri arasından âlim, sâlih, velî zâtlar yetişti. Bu velî zâtlardan ba’zıları şunlardır: Ârif-i billah Şeyh bin Abdullah bin Şeyh Ayderûsî, Seyyid Muhammed bin Alevî, Abdurrahmân bin Akil, Seyyid Ebü’l-Gays bin Ahmed, Seyyid Abdullah Müsavî, Seyyid Akîl bin Ömer ve başkaları.

Abdullah Yemenî, sultanlar gibi nafaka dağıtırdı. Ba’zan bir fakire çok mikdarda sadaka verirdi. Devlet adamları yanında, çok hürmet ve i’tibârı vardı. Çok güzel yazı yazar ve şiirler söylerdi. Şiirleri bir dîvânda toplandı ve insanlar arasında meşhûr oldu.

Abdullah Yemenî, hâller ve kerâmetler sahibi idi. Çok kerâmetleri görüldü. Bir zaman Sevâhil denilen yere gitmişti. Vâlinin adamları gelip haksız olarak vergi istediler. Haksız vere vergi alınması haram olduğu için vermek istemedi. Vâli alınmasında ısrar edince, Abdullah Yemenî ancak dört kişinin kaldırabileceği bir yükü, kaldırdı ve bir kenara attı. Oradan uzaklaştı. Bunu haber alan vâli çok korktu. Gelip af diledi ve özür beyân etti.

Abdullah Yemenî, bir grup fakir kimselere zengin olmaları için duâ etti. Onun duâsı bereketiyle o kimseler çok zengin oldular.

Bir kısım insanlar kendisine gelip hacca gidebilmeleri için duâ istediler. O da duâ buyurdu. Ellerinde hiç imkân olmadığı hâlde, sonradan kolaylıkla hacca gittiler. Abdullah Yemenî, kerâmetlerini göstermek istemez ve evliyâlık derecesine yükselmiş talebelerine de kerâmetlerini gizlemelerini tenbîh ederdi. Onlara; “En büyük kerâmet, istikâmet üzere olmaktır (harama helâle dikkat etmektir)” buyururdu. Vefâtına kadar bu hâl üzere yaşadı.

1) Hulâsat-ül-eser cild-3, sh. 61

2) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 127

ABDULLAH-I DEHLEVÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’da yaşayan âlim ve evliyânın en büyüklerinden, insanları hakka da’vet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmisekizincisidir. Tasavvuf mütehassıslarının üstadı, müslümanların gözbebeğidir. Seyyid olup, Hazreti Ali efendimizin soyundandır. 1158 (m. 1745) senesinde Hindistan’ın Pencap şehrinde doğdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe oldu. Onun sohbeti ve teveccühleri ile kemâle gelerek, zamanının bir tanesi oldu. Çok kerâmetleri görüldü. En büyük kerâmeti, kendisine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek, feyz ve bereketle doldurmasıydı. Binlerce âşıkı bir bakışta cezbelere ve vâridât-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. İnsanların Cehennemden kurtulması için zamanın sultanlarına, komutanlarına, beylere, âlimlere, cemiyete hükmeden kimselere mektûplar yazar, onlara nasîhatlarda bulunurdu. Çeşitli memleketlere göndermiş olduğu mektûplarından yüzyirmibeş adedi, talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî tarafından toplanarak, “Mekâtîb-i şerîfe” ismi verildi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, 1240 (m. 1824) senesinde Delhi’de vefât eyledi. Şah Cihan Câmii yakınındaki kendi dergâhında, mermerden yapılmış mezar içinde, üstâdının yanında ve onun batı tarafında medfûndur. Binlerce âşıkı her zaman ziyârete gelmekte, onun feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedir.

Abdullah-ı Dehlevî’nin babası Abdüllatîf Efendi, riyâzet ve mücâhede eder, nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yaparak tasavvuf yolunda kemâle gelmeye, olgunlaşmaya çalışırdı. Hattâ insanların hazırladıklarını şüpheli korkusuyla yemez, kırlarda yetişen meyvelerle yetinirdi. Nefsini terbiye etmek için kırk gece hiç uyumadı. Sahralarda Allahü teâlânın ism-i şerîfini söyleyerek, O’nun yarattıkları hakkında tefekkür eder, bir an olsun Rabbini unutmazdı. Onun hocası Şeyh Nâsırüddîn Kadirî hazretleri idi. Çeştiyye ve Şattâriyye yolundan da pay almıştı.

Abdüllatîf Efendi, oğlunun doğumundan birgün önce rü’yâsında Hazreti Ali’yi gördü. Kendisine; “Ey Abdüllatîf! Hak teâlâ hazretleri sana bir oğul ihsân edecek. O çok yüksek bir insan olacak. Ona bizim ismimizi koyasın” diye tavsiyede bulundu. Annesi de o günlerde rü’yâsında, Gavs-ı a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini, gördü. O da; “Yakında dünyâya gelecek mübârek oğluna bizim ismimizi koyarsın” diye tavsiye etti. Amcası büyük bir evliyâ idi. O da rü’yâsında Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) gördü. Doğacak çocuğa Abdullah ismi verilmesi emrini aldı. Çocuk doğduğu zaman ismini, babası Ali, annesi Abdülkâdir, amcası da Abdullah koydu. Pencap’ın Bîtâle kasabasında dünyâya gelen Abdullah-ı Dehlevî’nin doğumu için; “Mazhar-ı cûd: Cömertlik aynası” târihini düşürdüler. Abdullah-ı Dehlevî beş-altı yaşına geldiğinde, kendisine Ali demekten haya edip; Gulâm-ı Ali ya’nî Ali’nin hizmetçisi dedi ve “Gulâm Ali” olarak tanındı.

Abdullah-ı Dehlevî, küçük yaşından i’tibâren babasının yanında ilim öğrenmeye başladı. Onüç yaşına gelince, babası onu, kendi hocası olan Nâsırüddîn hazretlerinin sohbetinde bulunup, ilim öğrenmesi için Delhi’ye götürdü. O sırada Şeyh Nâsırüddîn vefât ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Bunun üzerine babası; “Ey oğlum! Ben seni üstadım Nâsırüddîn hazretlerinden ilim öğrenip, onun terbiyesi altında yetişmen için getirmiştim. Ne yapalım, nasip değilmiş. Şimdi serbestsin. Mübârek kalbine nereden bir ma’rifet kokusu gelir, seni yetiştirecek bir âlim ve velî bulabilirsen, ona gidip büyüklerin yolunu öğrenebilirsin” dedi. Abdullah-ı Dehlevî, bunun üzerine Delhi’de Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmaya gayret etti. Evliyânın büyüklerinden Hâce Zübeyr, onun halîfelerinden Ziyâullah ve Abdüladl, Hâce Nâsırüddîn’in oğlu Hâce Mîr Dürer, Mevlânâ Fahreddîn, Fahr-i Cihân-ı Çeştî Dehlevî, Hâce Nânû, Hâce Gulâm-ı Çeştî gibi büyük zâtların sohbetleriyle şereflendi. Yirmiiki yaşına kadar onlardan tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri öğrendi. Tasavvuf yolunda yetişip büyük bir velî olmak için çalıştı. Yirmiiki yaşından sonra, zamanın bir tanesi, dünyânın en büyük âlim ve evliyâsı, insanları hakka da’vet eden, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyz ve bereketleri alıp başkalarına aktarabilen, velîler zincirinin halkalarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleriyle karşılaştı. Hâline şu beyt çok uygun idi:

“Aşk secdesi için bir eşik buldum,
Ve bir yeri göklere şerik buldum.”

Seyyid Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kendisini talebeliğe kabûl buyurması için yalvardı. O da; “Evlâdım! Bizim yolumuz, tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için sen kendine, zevk ve şevk ile dolu olan yerler bul” buyurdu. Onun büyüklüğünü anlayan Abdullah-ı Dehlevî ise; “Ben de tuzsuz taş yalamayı arzu ediyordum. Bunu hepsinden çok seviyorum. Ne olur bu fakiri kabûl buyurunuz” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân “Peki” buyurup kabûl etti. Önce zâhirî ilimleri öğretti. Zamanın fen ilimlerinde yetiştirdi. Sonra da tasavvufta yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye yolunun edeblerini öğretti. Onbeş sene Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın şerefli sohbetinde bulundu. Huzûrunda nihâyete kavuşunca, ya’nî evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşınca, kendisine Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyyede irşâd için icâzet verdi. Abdullah-ı Dehlevî anlattı ki: “Hocam tasavvufta yetişmem için Kadirî yolunu öğrettikten sonra Nakşibendî Müceddidî yolunu anlattı ve iyice öğrenmemi sağladı. Onbeş sene Allahü teâlâyı zikr ve onun yarattıkları hakkında tefekkür edip, murâkabe ettim. Nefsimin isteklerini yapmayıp, istemediklerini yaparak nefsimi terbiye ettim. Sonra bu âcize mutlak icâzet (diploma) verip, halîfesi yapmakla şereflendirdi.

İlk zamanlarda, “Nakşibendiyye yoluna girip, bu yolda çalışmamdan dolayı Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri râzı olurlar mı?” diye tereddütler geçirdim. Birgün ma’nâ âleminde gördüm ki, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bir makama gelip oturdu. O makamın tam karşısına da Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn hazretleri teşrîf etti. Şâh-ı Nakşibend’in yanına gitmek istedim. Gavs-ül-a’zam; “Maksat, Allahü teâlâya kavuşmaktır. Oraya gitmenizde hiçbir mahzur yoktur” buyurdu.

Hazret-i Abdullah-ı Dehlevî, kendi hâlini şöyle anlattı: “Cihânâbâd (Dehlî) Câmii şerîfinde aç ve uykusuz olarak Allahü teâlâyı zikretmek ile meşgûl olurdum. Çok acıksam ve susasam, Câmi’deki havuzdan biraz su içerdim. Her gün Kur’ân-ı azîmden on cüz okurdum. Ve günde onbin adet; “La ilahe illallah” derdim. Kalb ile söylerdim. İşte bu sûretle devâm-ı zikr ve huzûr ile kalb hâllerim o kadar kuvvetlendi ki, Câmi’nin içerisini nûr ile dolu görürdüm. Nereye dönsem, orası nûr ile dolardı. Gittiğim her yerde bir azîzin mezarının yanından geçsem, beni bırakmaz, geri çekerdi. Dönerdim, o büyüğe tevâzu’un gereğini yerine getirirdim. Beyt:

Şu kadar haberim var, benim dermansızlığımdan,
Gözümü alamıyorum, senin yüzüne bakmaktan.

Yine Abdullah-ı Dehlevî hazretleri anlattı ki: “İlk zamanlar geçiminde zorluklarla, güçlüklerle karşılaştım. Elimde olan ne kadar dünyâ malı varsa hepsi bitti. Allahü teâlâya tevekkülü, ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğla taşını yastık edindim. Bir elbiseyi yıllarca giydim. Bu şekilde, on beş senedir kanâat köşesinde oturdum. Bir defasında o kadar çaresiz kaldım, bitkin düştüm ki, artık bulunduğum bu hücre benim mezârım olacaktır diye düşünmeye başladım. İşte bu düşünce bende hâsıl olunca Allahü teâlânın yardımı ulaştı. O’nun ihsân denizine gark oldum. Kalb gözüm açıldı. Melekler âlemini görmeye başladım. Ondan sonraki günlerde hücreme bir kimse gelip; “Kapıyı açınız” dedi. Açmadım. Tekrar açınız dedi. Yine açmadım. Bunun üzerine pencereden bir miktar para atıp gitti.”

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, hocasının vefâtından sonra talebe okutmağa başladı. Âlim ve sâlihlerden yüzlerce kimse, uzak yolculuklara katlanarak Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna koştular. Onun hizmetiyle şereflenip, kalblere deva olan sohbetlerine kavuştular. Teveccühleri bereketiyle yüksek makamlar sahibi oldular. Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) i’tibâren gelen nübüvvet yolunun feyzlerine mazhar oldular. Bunların en başta geleni, Bağdat’tan gelen Mevlânâ Hâlid hazretleridir.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, yüksek makamlar, dereceler sahibi olduğu hâlde, devamlı kırıklık ve tevâzu içinde yaşardı. Birgün karşıdan gelen bir köpeğe bakarak; “Yâ Rabbî! Şu mahlûkun hürmetine bana merhamet eyle. Her taraftan talebeler akın akın Allahü teâlâya kavuşmak için geliyor. Bizi vesile ve vâsıta yapıyorlar. Hâlbuki, ben o gelenlerin hatırı için Rabbimden istiyorum” buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî’nin dergâhında hergün ortalama ikiyüz kişi bulunurdu. Dergâha gönderilen az bir yiyeceğe veya mala Allahü teâlâ bereket verir, herkesin bütün ihtiyâçları bununla karşılanırdı.

Abdullah-ı Dehlevî, günlük hayâtını hadîs-i şerîflere uygun olarak geçirirdi. Çok az uyurdu. Teheccüd namazına kalktığında, talebelerini de uyandırırdı. Namazdan sonra yatmaz, Kur’ân-ı kerîm okur, murâkabe ve Allahü teâlâyı zikr ile meşgûl olurdu. Sabah namazını evvel vaktinde cemâatle kılar, talebeleriyle birlikte işrak vaktine kadar murâkabe ve Allahü teâlânın yüce ism-i şerîfini kalbleriyle anarlardı. Her bir talebesine ayrı ayrı teveccüh ederek, onların tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağlardı. İşraktan sonra talebelere hadîs-i şerîf ve tefsîr dersi verirdi. Ziyâret için gelenlere ikramlarda bulunur, onlarla kısaca görüşür, sıkıntılarını giderdikten sonra gitmelerine müsâade ederdi. Makam sahibi olanlara da aynı muâmeleyi yapar, diğerlerinden ayırt etmezdi. Birgün Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Nevvâb Muhammed Emîr Hân kendisini ziyârete geldi. Bir müddet sohbetten sonra Abdullah-ı Dehlevî; “Kusura bakmayınız. Bugünlük bu kadar yeter” buyurup kalkmasını istedi. Emîr Hân ise, muhabbetinin çokluğundan pek kalkmak istemedi. Bunun üzerine; “Siz kalkmazsanız biz kalkarız” buyurup kalktı.

Öğleye doğru birazcık yemek yerdi. Zenginlerin gönderdikleri mükellef yemekleri kendisi yemediği gibi, talebelerine dahî yedirmez, komşulara, dergâha gelen misâfirlere verirlerdi. Birisi para gönderse ve bu paranın şüpheli yerden kazanılmadığını anlarsa, önce paranın kırkta birini ayırırdı. Çünkü İmâm-ı a’zam hazretlerine göre nisaba mâlik olunca, bir sene doldurmadan zekâtını vermek caizdir. Ayrıca zekâta nafile sevâbı da eklenmiş olur.

Sonra sevâbı, “Silsile-i aliyye” büyüklerinin rûhlarına olmak üzere, tatlı ve yemekler hazırlatır, fakirlere dağıtırdı. Dergâhta bulunan talebelerin ihtiyâçlarını giderir, borçlarını verir, arzu edene fazlasıyla dağıtıp gönüllerini alırdı.

Öğleye yakın, sünnet-i şerîfe uymak için bir müddet kaylûle yapar, ezan okunduğunda kalkıp namazını cemâatle kılardı Talebelerine “Nefahât”, “Âdâb-ül-müridîn” ve benzeri kitapları okuturdu. Daha sonra ikindiye kadar hadîs ve tefsîr kitapları okuturdu. İkindi namazından sonra yine hadîs-i şerîf ve Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Avârif-ül-me’ârif, Risâle-i Kuşeyrîyye gibi kitaplardan okuturdu. Akşam namazını kıldıktan sonra Allahü teâlâyı zikreder ve talebelerine teveccüh ederek, evliyâlık makamlarında pay sahibi olmalarına çalışırdı. Akşam çok az, birkaç lokma hâlinde yemeğini yer, yatsı namazını kılardı. Gecenin çoğunu zikr ile geçirir, uykusu geldiğinde seccadesi üzerine sağ yanı üzere yatardı. Ayaklarını uzatarak yattığı hiç görülmedi. Çoğu zaman dizleri üzerine oturmuş hâlde iken uyurdu. Sert ve kaba elbise giyerdi. Birisi kıymetli bir elbise hediye etse onu satar, parasıyla bir kaç elbise alarak, fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Buyurdu ki: “Birkaç kişinin giyinmesi bir kişinin giyinmesinden daha iyidir.” Nitekim Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) sert ve kalın elbise giyerdi. Hattâ vefâtları esnasında üzerlerinde böyle bir elbise vardı.

Cömertliği dillere destan idi. Hayası o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışır, aynada kendi yüzüne dahî bakmazdı. Müslümanlara o kadar şefkatli ve merhametli idi ki, kendisine kötülük yapanlara bile gece seher vakitlerinde duâ ederdi. Hâkim Kudretullah Hân, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin komşusu idi. Çoğu zaman Abdullah-ı Dehlevî’yi gıybet eder, aleyhinde konuşurdu. Birgün hapse düştü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri onu hapishâneden çıkartmak için her türlü çâreye başvurdu. Hapisten çıktığında yaptıklarına utanıp, Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna geldi. Tövbe ettiğini bildirdi ve ona çok bağlı talebelerinden oldu.

Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisinde dünyâ kelâmı konuşulmazdı. Birisi gıybet etse ona; “Kötülenmeye lâyık olan benim” buyururdu. Birgün yanında, pâdişâhı kötülediler. O gün de Abdullah-ı Dehlevî oruçlu idi. O kötüleyene dönerek; “Orucumuz gitti” buyurdu. O kimse; “Siz kimseyi kötülemediniz ki” dediğinde; “Evet biz gıybet etmedik, ama dinledik. Gıybette söyleyen de dinleyen de aynıdır” buyurdu.

İnsanlara Allahü teâlânın emirlerini hatırlatır yasak ettiklerinden kaçınmaları için a’zamî gayret gösterirdi. Ya’nî emr-i ma’rûf, nehy-i anil münker ederdi. Zamanın pâdişâhına dahî çekinmeden emr-i ma’rûfda bulunurdu. Bir defasında Nevvâb Şimşir Behâdır Hân, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna hıristiyan kıyâfeti giyerek gelmişti. Abdullah-ı Dehlevî, onu o hâlde görünce çok üzüldü ve; “Bir daha bunu giymeyin! buyurdu. O da; “Eğer bana emr-i ma’rûf yaptıysanız bir daha buraya gelmem” deyince; “Allahü teâlâ sizi, bizim evimize getirmesin” buyurdu. Behâdır Hân, hak söze âşık olan kimselerdendi, önceki sözünden vazgeçerek hıristiyan kıyâfetini çıkarıp çöpe attı. Abdullah-ı Dehlevî’nin elini öptü ve onun en bağlı talebeleri arasına girdi.

Abdullah-ı Dehlevî, haramlardan şiddetle kaçar, mübahların bile şüpheli korkusuyla fazlasını terkeder, dünyâya hiçbir zaman meyletmezdi. Dünyâyı terk etmekte o hâle geldi ki, zamanın pâdişâhı ve diğer devlet adamları dergâhta harcanmak üzere para gönderir, kabûl buyurması için yalvarırlardı. Birgün, önde gelen talebelerinden Rauf Ahmed’e buyurdu ki; “Hediye gönderen Emîr Hân’a şu beyti cevap olarak yazınız:

Biz fakr-ü kanâati şeref biliriz,
Emîr Hân’a söyle ki, mukadderdir rızkımız.

Ve biz, Allahü teâlânın meâlen; “Semâda ise, rızkınız ve va’d olunduğunuz Cennet vardır.” (Zâriyât-22) âyet-i kerîmesine güveniriz.” Allahü teâlâ, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin dergâhının ihtiyâçlarını çoğu zaman gaybdan gönderirdi.

Abdullah-ı Dehlevî’nin, Peygamber efendimize çok fazla muhabbeti vardı. Şerefli ismini duyduğu zaman, kendinden geçecek gibi olurdu. Bir defa hizmetçisi su getirdiğinde; “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sayesi, ya’nî feyz ve nûr gölgesi üzerinize olsun” dedi. Bu sözü duyunca birden yüzlerinin rengi değişti, kendinden geçer gibi oldu ve hizmetçinin alnından öpüp; “Biz, o şerefe lâyık bir kimse olabilir miyiz?” diyerek tevâzu ettiler ve hizmetçiye duâ ettiler. Kur’ân-ı kerîmi okumaktan ve dinlemekten çok zevk alırdı. Eğer şevk hâlinin galip olduğu zamanlar dinleseydi, düşer kalır ve; “Daha okumayınız, dayanamıyorum” buyururdu. Ekseriya, Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sini okutup dinlerdi. Onunla vecd hâline kavuşur. Kendini kaybedercesine ilâhî aşka dalardı. Fakat, başkalarının yaptığı gibi dînin-emir ve yasaklarına uymayan taşkınlıklarda bulunmazdı. Onun her hali dîne uygundu. Çok nâzik ve nazîf (temiz) idiler.

Yakın talebeleri anlattılar “Mübârek hocamızın odasından zaman zaman çok güzel kokular duyardık. O zaman anlardık ki, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve büyük âlim ve evliyânın rûhları ziyârete gelmişler. Hocamız; “Hâce Nakşibend’in ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mübârek yüzlerini baş gözümle görüyorum. Bir defa karnım ağrıdı. Hazret-i İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetinden yardım istedim. O anda hazret-i İmâm’ın sûretini havada gördüm. Yanıma geldiler ve rahatsızlığımı ânında giderdiler” buyururdu. Hocamız, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine o kadar bağlıydı ki, birgün; “Biz muhabbet şerbetini içenlerdeniz. Bizim muhabbetimizin artmasına sebep olan, kalblerimize çeşit çeşit zevk bahşeden hadîs-i şerîfler ve salevât-ı şerîfelerdir” buyurdu.

Ba’zı kerâmetleri: Bütün âlimler, evliyâ ve sonsuz feyz talibleri bilirler ki; hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü teâlâyı sevmek ve peygamberlerin Efendisine ( aleyhisselâm ) tâbi olmak gibi olamaz. Bu iki ana madde, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinde kemâl üzere idi. Ya’nî kerâmetten üstün diye bildirilen istikâmet sahibi idi.

Kerâmetlerinin en büyüğü, hârikalarının en üstünü, taliblerin gönüllerine tasarruf etmeleri ve Hakkın feyz ve bereketlerini onların kalblerine akıtmaları idi. Bu büyük iş, Abdullah-ı Dehlevî’de o kadar çok oldu ki, anlatması ve misâlleri, cildlerle kitap olur. Binlerce talibin kalbini devamlı Allahü teâlâyı anar hâle getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuşturdu. Çoklarını yüksek makam ve hâllere eriştirdiler. Bununla beraber dünyâya âit kerâmetleri ilâhî ilhamlarla gaybdan haber vermeleri de çok idi. İnsanların müşkillerini çözer, derdleri ve istekleri için duâ ederdi. Çoklarının işleri onun duâları ile hallolurdu. Beyt:

İşlerin olması mutlak Allahdandır.
Sakın zannetmeyin Abdullahdandır.

O yüksek makamlar sahibinin her sözü hârika olup, Allahın Peygamberinin ( aleyhisselâm ) mu’cizelerinin şuaları idi.

Birçokları Abdullah-ı Dehlevî’yi rü’yâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûrlarına gelir, yüksek makamlara kavuşur, memleketlerine dönerlerdi. Taliblerin sayısı çok olduğu hâlde, teveccühle herbirini makamdan makama geçirir, hâlden hâle ulaştırırdı. Teveccühünün kuvvetli oluşundandır ki, senelerce sürecek işleri, günlere sığdırırlardı. Çok fâsık ve fâcirler, yüksek teveccühleri sebebiyle tövbe edip, doğru yola gelmişlerdir. Ba’zı kâfirler, küçük bir iltifâtı ile İslâmla müşerref olmuşlardır.

Abdullah-ı Dehlevî şöyle anlattı: Birgün, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) muhabbet ateşinden dayanamaz hâle geldim. O’nun ayrılık acısıyla çok ağladım. O gece hocam Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin önde gelen talebelerinden Mîr Rûhullah’ı rü’yâda gördüm. Bana; “Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) oturmuş sizi bekliyorlar” dedi. Son derece istek ve şevkle huzûrlarına gittim. Boynuma sarıldılar. Boynuma sarılıncaya kadar kendi mübârek şekillerinde idiler. Sonra Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin şekline girdiler.

Yine birgün, yatsı namazından önce uyumuştum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) gelip, men’ettiler. (Ya’nî o saatte yatmaktan men’ettiler) ve bunun cezasını bildirdiler.

Bir defa rü’yâda Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) suâl edip; “Yâ Resûlallah; “Beni gören gerçekten beni görmüştür” sizin hadîsiniz midir?” dedim. “Evet” buyurdu. Devamlı tesbih ve tahmîd okuyup, mübârek rûhuna hediye ederdim. Bir defa okuyamadım. Rü’yâda Resûlullahı, Tirmizî’nin Şemâil’inde anlatılan şekilde gördüm. Geldi ve; “Okumamışsın” buyurdu.

Ber defa Cehennem ateşi korkusu bini kapladı. Rü’yâda Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve; “Bizi seven, Cehenneme girmiyecek” buyurdu.

Bir defa O yüksek hazreti ( aleyhisselâm ); gördüm “Senin ismin, Abdullah ve Abdülmüheymin’dir” buyurdu.

Bir defa gördüm ki, yüzümün şekli Sultân-ül-meşâyıh hazretlerinin (Ya’nî Nizâmeddîn Evliyâ’nın) mübârek yüzüne çok benziyor.

Bir defa gördüm ki, bir şahıs, Sultân-ül-meşâyıh hazretlerinin gömleğini getirdi ve; “Onlar, sizin üstâdınızdır” dedi. Dedim ki: “Benim üstadım Mirzâ Cân-ı Cânân hazretleridir.” Birkaç defa tekrar etti. Sonunda; “Sultân-ül-meşâyıh, sizin sohbet hocanızdır” dedi.

Bir defa İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sani hazretleri teşrîf eylediler. “Sen benim halîfemsin!” buyurdular.

Bir defa hazret-i Şâh-ı Nakşibend teşrîf buyurdu. Gömleğimin içine girdiler.

Birgün Hâce Bâkî-billah hazretlerinin mezarına gittim. Teveccüh buyurmalarını arzettim. Mezardan kalktı ve teveccüh eylediler.

Birgün Hâce Kutbuddîn (Bahtiyar Kâkî) hazretlerinin kabrini ziyârete gidip; “Allah için bana bir şey verin” dedim. Su ile dolu bir havuz gördüm. Kenarından su akıyordu. Kalbime; “Senin kalbin, Müceddidî muhabbetiyle doludur. Başkasını almaz” diye bildirildi.

Birgün Sultân-ül-meşâyıh Nizâmeddîn-i Evliyâ’nın mezârına gittim. Teveccüh etmelerini arzettim. “Kemâlât-ı Ahmedî sizde hâsıl olmuştur” buyurdu. “Kendi bağlılığınızı muhabbetinizi de ihsân ediniz” diye arzettim. Teveccüh ettiler. Gördüm ki, çehresi benim yüzüm gibi olmuş. Çok memnun ve mesrûr oldum. Son derece haz duydum.

Bir defa hazret-i Hâce Muhammed Zübeyr’in vefâtının sene-i devriyesi gününde bulundum. Toplu hâlde oturmuş Hâce Muhammed hakkında sohbet ediyorduk. Bir ara kapı açıldı, içeri Hâce Muhammed Zübeyr girdi ve; “Çok ibâdet ediniz, bu yolda kulluk yapmaya çalışmak lâzımdır ki, tasarrufdan bir kapı açsınlar” dedi. “Siz bu mertebeye nasıl kavuştunuz?” diye arzettim. “Çok ibâdet etmekten” buyurdu.

Birgün şüpheli bir yemek yemiştim. Gördüm ki, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri istifra ediyor ve ardından; “Her yerde yemek yememelidir” buyuruyordu. Ben de yediklerimi istifra edip kustum.

Birgün kendi kendime “Oturduğumuz ev geniş olsaydı” diye düşündüm. “Çoluk-çocuğun yok, ne yapacaksın” diye ilham olundu. Bir gece; “Yâ Resûlallah!” dedim. “Söyle, ey sâlih kul!” diye cevap geldi.

Talebesinden Mevlevi Kerâmetullah, zâtülcenb hastalığına yakalanmışdı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin elini hastanın üzerine temas ettirmesiyle, hastalık Allahü teâlânın izniyle geçti.

Delhi Câmii’nin imamının çocuğu uzun zamandır hasta yatıyordu. Bir gece rü’yâda, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna birşey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini gördü. Çok sevindi. Sıdk ve hâlis bir niyet ile biraz para alıp, huzûruna geldi ve; “Bunları kabûl ediniz” diye arzetti. Abdullah-ı Dehlevî tebessüm ederek; “Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir?” diyerek keşf-i kerâmet buyurduğunda, Mevlevi Fadl Ahmed (Câmi’nin İmâmı); “Hayır efendim, bu ancak bu geceki, lütf ve inâyetinize şükür bile olamaz” dedi.

Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkmıştı. Dönerken hocası Abdullah-ı Dehlevî’yi yanında yürüyor gördü. Ahmed Yâr’a; “Hızlı yürü, kâfile geride kalsın! Çünkü yolda, soyguncular, yol kesiciler vardır. Kâfileyi basmak istiyorlar” buyurdu ve kayboldu. Ahmed Yâr anlattı: “Acele ettim. Kervandan çok ileri geçtim. Yol kesiciler gelip, ardımdan kâfileyi bastılar. Ben kurtuldum. Sağ sâlim evime geldim.”

Hazret-i Zülf Şah anlattı: Abdullah-ı Dehlevî’yi ziyârete gidiyordum. Fakat onu hiç görmemiştim. Memleketim Delhi’den çok uzaktı. Yolu şaşırdım. Heybetli bir zât karşıma çıktı ve bana yolu gösterdi. “Sen kimsin” dedim. “Ben, ziyâreti için yola çıktığın kimseyim” buyurdu. Bu hâl, bana iki kerre oldu.

Eshâbının büyüklerinden Mîr Ekber Ali’nin akrabasından bir kadın hastalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden, hastalığının azalması için duâ etmesini rica etti. Fakat o duâ etmedi. İlle duâ etmesini istirhâm edince; “Bu kadın, onbeş günden çok yaşamaz” buyurdu. Allahü teâlânın takdîri ile onbeşinci gün vefât etti. Lâkin Mîr Ali, kadına teveccüh edip, hastalığının kalkmasına uğraşdı. Ama yaşamasına fâide vermedi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri cenâzesinde bulundu ve; “Mîr’in teveccühlerinin bereketleri, bu hanımın üzerinde açıkça görülmektedir” buyurdu.

Abdullah-ı Dehlevî, birgün Hakîm Nâmdâr Hân’ı ziyârete gitti. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış ve şuuru gitmiş buldu. Yakınları; “Allahü teâlâya, hastalığının gitmesi için teveccüh ediniz” dedi. O da, hastaya bir baktı. O anda hastanın şuuru yerine geldi, gözlerini açtı. Bir müddet, rahat olarak onunla konuştu. Sonra Abdullah-ı Dehlevî kalkıp mübârek adımını, kapısından dışarı atıp çıkınca hasta hemen vefât etti.

Ahmed Yâr’ın amcasını, sultan hapsetmişdi. Ahmed Yâr ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve durumu arz etti. Abdullah-ı Dehlevî; “Birisini gönder, onu hapisten çıkarsın” buyurdu. Ahmed Yâr ise; “Bu nasıl olur, kalenin etrâfı muhafız askerler ve nöbetçilerle kuşatılmıştır” dedi. Hocası da; “Sen orasını düşünme, sözümü dinle git, onu kurtarırsın” buyurdu. Ahmed Yâr anlattı ki: “Gittik, onu hapisten kurtardık ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdâhalede bulunmadı.”

Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna bir şahıs gelip; “Ey yüksek efendim! Oğlum iki aydan beri kayıbdır: Çocuğumu bana vermesi için Allahü teâlâya duâ eder misin?” dedi. O da; “Çocuğunuz evdedir” buyurdu. Gelen çok şaşırarak; “Ben şimdi evden buraya geldim” dedi. Tekrar; “Evinize gidiniz. Çocuğunuz evdedir” buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuğunu evde buldu.

Hakîm Rükneddîn Hân başvezir olunca, Abdullah-ı Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Hân onunla ilgilenmedi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra hiçbir sebep yok iken Rükneddîn Hân azlolundu ve bir daha o yüksek makama gelemedi. Başka bir seferinde Delhi vâlisine kalbi kırıldı ve o gün o vâli de azledildi.

Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden biri, ahbâbları ile bir yolculuktan hocalarına dönüyordu. Yolda kendi aralarında konuşuyorlar ve; “Hocamızın yüksek huzûrlarına kavuştuğumuzda, bize ikram olarak ne istiyelim?” dediler. Biri; “Bana bir seccade vermesin”, öbürü; “Bana bir takke vermesini arzu ederiz” diye konuştular. Huzûrlarına varınca, Abdullah-ı Dehlevî herkese, arzu ettiği şeyi ikram etti.

Ölüm hâline yaklaşan birisini, dostlarından biri sırtına alıp, seher vaktinde Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna getirdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri duâ ettikten sonra hastaya bir teveccüh buyurdu. O anda hasta iyileşti.

Abdullah-ı Dehlevi hazretlerine, hasta sahipleri gelir hastalarının iyi olması için duâ isterlerdi. O da, gelenleri boş çevirmez, sıhhate kavuşmaları için duâ buyururdu. Allahü teâlâ, böyle sevgili bir kulunun duâsını kabûl buyurduğu için, hasta ânında iyi olurdu. Bunu işiten herkes, Abdullah-ı Dehlevî’nin hâne-i saadetlerinin önünde birikirler, dertlerine derman ararlardı. Buna rağmen Abdullah-ı Dehlevî’nin mübârek vücûtlarında üçten ziyâde hastalık mevcût idi. Bu hastalıklar sebebiyle namazlarını dahî özürlü olanlar gibi kılardı. Bunu bilen dostlarından biri dayanamayıp; “Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ı Hak da bu duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya kavuşmuş olarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki kendi üzerinizde birden çok hastalık var. Bir duâ buyursanız da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı?” diye sordu. O da cevaben; “Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûbtur. Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiği kullarına, dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz” buyurdu.

Delhi’de kıtlık, kuraklık vâki oldu. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve; “Yâ Rabbî, sen yağmur yağdırmayınca, buradan kalkıp gitmem” dedi. Bir saat geçmeden yağmur yağdı.

Bid’at sahiblerinden biri, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabrinin yanında oturmuştu. O anda Abdullah-ı Dehlevî de orada idi. “Orada oturma!” buyurdu. O kimse bu sözü dinlemedi. Bunun üzerine; “Allahü teâlânın hakkı için, orada oturamazsın” buyurdu. O anda söz dinlemeyen bid’at ehli kimse, titretici bir sıtmaya yakalandı. Oradan istemeyerek kalktı gitti. Üç gün sonra öldü.

Birgün güzel, yakışıklı bir gayr-i müslim genç, Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisine, severek gelip, sohbetini dinlemeye başladı. Mecliste olanların hepsi, onun bu hâline hayret ettiler. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin mübârek nazarları o gence değince, gencin kalbinde bir değşiklik oldu. Hemen küfürden tövbe ederek İslama geldi. Böylece yüz güzelliğine bir de İslâmın ve îmânın güzelliği, nûru eklendi. Beyt:

Evliyâyla, onları candan severek otur,
Onlarla oturan kul, kalkınca sultan olur.

Yine Meyan Ahmed Yâr anlattı: “Birgün mübârek hocam ile birlikte, kızı vefât etmiş olan yaşlı bir hanımın evine ta’ziyeye gittik. Hazret-i Şeyh, o hanıma hitaben; “Allahü teâlâ, sana ona karşılık daha iyisini ihsân eder” dedi. Kadın; “Hocam! Ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bu durumda bizim artık çocuğumuz olmaz” diye cevap verdi. Hocam buyurdu ki: “Hak teâlâ herşeye kâdirdir.” Sonra hocam ile birlikte o evden çıktık. O kadının evinin bitişiğinde olan mescide geldik. Hocam abdestini tazeledi ve iki rek’at namaz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ etti. Sonra bana dönüp; “Allahü teâlâya, o kadına bir çocuk vermesi için arz-ı hacette bulundum. Duâmın kabûl oluğuna dâir alâmetleri gördüm. İnşâallah çocuğu olacaktır” buyurdu. Daha sonra hocamın buyurduğu gibi, Allahü teâlâ, o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı.

Mübârek dergâhlarının yakınında, Eshâb-ı Kirâma düşman olan birinin yeri vardı. Abdullah-ı Dehlevî’nin talebesi çok olduğundan dergâh küçük geliyordu. Bunun için genişletilmesi lâzımdı. Sahibi olan kadından, o yeri istediler. Kadın vermedi. Nihâyet Delhi’nin ileri gelenlerinden olan Hâkim Şerîf Hân’ı ona gönderdiler ve; “Eğer satıp, para almaktan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim. Siz, nezr, hediye gibi bir isimle bize verdiğinizi söyleyin” dediler. Allahın velî kullarına düşman olan bu kadın, Hâkim’in sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdullah-ı Dehlevî hakkında, râfızîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin, kaba sözler söyledi. Hâkim kalktı. Abdullah-ı Dehlevî’nin yanına geldi ve duruma anlattı. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ellerini açarak; “Yâ Rabbî, söylediklerini duydun!” dedi. Allahın takdîri ile o evde bir çocuk hâriç, hepsi kısa zamanda öldü. Çocuk da hastalandı. Anladılar ki, yaptığımız kötü iş sebebiyledir. O oğlanı Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna yolladılar. O yeri de hediye ettiler.

Mevlânâ Kerâmetullah Sâhib anlattı: “Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin şerefli huzûrunda bulunduğum zamanlar, acâib ve garîb şeyler müşâhede ederdim. Bir defasında sabah namazından sonra murâkabe ve zikr zamanında, kitabı koltuğumun altına alıp, okumak niyeti ile geldim. Bakışlarını bana çevirdi ve; “Otur ve meşgûl ol” buyurdu. Büyük küstahlık edip; “Sizin huzûrunuza gelmemin sebebi, zahmet ve zorluk çekmeden öğrenmek istememdendir. Sıkıntı ve zorluk çektikten sonra her yerde mümkündür” dedim. “Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn’in hürmetine sana sıkıntısız ve zahmetsiz vereceğim, otur” buyurdu. O esnada bana teveccüh eyledi. Kendimden geçtim ve düştüm. Sanki yüreğim, göğsümden dışarı çıkmış idi. Bir zaman sonra kendime geldim. Abdullah-ı Dehlevî zikri bitirmişti. Güneş de doğmuştu. Şah Ebû Sa’îd gibi seçkin eshâbı hâlâ orada idiler. Mahcûb oldum. “Ne oldu” dediler. “Uyku bastırdı” dedim. Tebessüm ettiler.”

Abdullah-ı Dehlevî, ömrünün sonlarında hastalıklardan çok güçsüz kaldı. İbâdetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardı. Buyururdu ki: “Şu şiiri okuduğum zaman Allahü teâlâ, vücûduma bir güç kuvvet veriyor, gençleşiyorum:

“Gerçi ihtiyârım, kalbim hasta, dermansızım,
Yüzünü andıkça kuvvet gelir, gençleşirim.”

Ya’nî; “Her ne kadar ihtiyâr, hasta ve mecalsiz olsam da, hakîkî ma’şûk, aşk ve şevkinin nûrlarını gösterdikçe gençleşirim.”

Vefâtları: Abdullah-ı Dehlevî her zaman şehîd olmayı arzu ederdi. Lâkin buyururlardı ki: “Mürşidim ve üstadımın, ya’nî Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehîd edilmesinden insanlara çok sıkıntılar geldi. Üç sene büyük kıtlık olup, binlerce insan öldü. Yine o şehîdlik hâdisesi üzerine insanlar arasında olan kavga ve gürültülerde ölenler, herkesin bildiği gibi yazıya sığmayacak kadar fazla oldu. Onun için şehîd olmaktan vaz geçtim.” Abdullah-ı Dehlevî’nin son hastalığında basur ve kaşıntısı arttı. Bu sırada Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Fârûkî’ye kısa zamanda birçok mektûplar yazıp; “Benden sonra yerime siz oturursunuz” dediler. Bu haberler üzerine Ebû Sa’îd çok şaşırdı. Çoluk çocuğunu Luknov’da bırakıp sür’atle geldi. Huzûrlarına gelince; “Sizinle karşılaştığım zaman içimden çok ağlayacağım diyordum. Fakat öyle bir vakitte geldiniz ki, ağlayacak gücüm de yok” buyurup, çok ihsânlarda bulundular. Âdetleri öyle idi ki, hastalandığında vasıyyetname yazdırırlardı. Şimdi de hem yazdırdılar, hem söz ile anlattılar ve buyurdular ki: “Devamlı zikrediniz. Büyüklere bağlılığımızı muhafaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kaza ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve feragat üzere olunuz. Benim cenâzemi, âsâr-i nebeviyyenin bulunduğu Delhi’deki Büyük Câmi’ye götürünüz Allahın Resûlünden ( aleyhisselâm ) şefaat isteyiniz.” Yine buyurdu ki: “Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibend (r.aleyh); “Bizim cenâzemizin önünde;

Huzûruna müflis olarak geldim,
Yüzünün güzelliğinden birşey isterim.

Şu boş zenbilime elini uzat,
O mübârek eline güvenirim

beytlerini okuyun” buyurmuşlardı.

Ben de, bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin güzel sesle okunmasını istiyorum:

Kerîmin huzûruna azıksız geldim,
Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim,
Bundan daha çirkin hangi şey olur?
Azık götürürsün, O ise kerîm.”

Cumartesi günü idi. Mevlevî Kerâmetullah Sâhib’e; “Çabuk Meyan Sâhib’i (ya’nî Şah Ebû Saîd’i) (rahmetullahi aleyh) çağırınız” buyurdular. Mevlevî Sâhib ecele kalkıp, Ebû Sa’îd hazretlerini çağırdı. Kapıdan içeri girince, bakışlarını ona çevirdi ve bu hâlde, 22 Safer 1240 (m. 1824) senesinde, kuşluk vakti murâkabe hâlinde iken, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan ayrıldılar. İnsanlık için büyük üzüntü ve zarar olan vefâtı haberini duyan binlerce insan toplandı. Cenâze namazı, Büyük Câmi’de kılındı. Şah Ebû Sa’îd imâm oldu. Cenâzesı, üstâdı Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin medfûn bulunduğu kabrin sağ yanına defnolundu.

Şimdi orada bulunan üç kabirden biri de Şah Ebû Sa’îd hazretlerinindir. Hacdan dönerlerken Tunek’de vefât etti. Cenâzesini oradan getirip, Abdullah-ı Dehlevî’nin sağ yanına defnettiler. Bu duruma göre, Abdullah-ı Dehlevî’nin mezârı ortada olandır. Abdullah-ı Dehlevî’nin vefâtı için; “Nevverallahu madca’ahü: Allahü teâlâ kabrini nûrlandırsın” “Can be-Hak Nakşıbend-i sânî dâd: İkinci Nakşibend hakka can verdi” târih düşürüldü. Şâh Rauf Ahmed de pek güzel bir ruba’i söyledi ki şöyledir:

Zamanının kayyûmu Şâh Ahdullah-ı Dehlevî,
Vefât etti, açıldı ona, Cennât-i kerîm
Kalbimden vefâtına târih aradım, buldum:
Fî ravhın ve reyhânın ve Cennât-in-na’îm (1240)

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin en büyük kerâmeti, yetiştirdiği binlerce âlim ve evliyadır. Bunların içinde en büyükleri şunlardır: Mevlanâ Hâlid Ziyâeddîn Bağdâdî, Ebû Sa’îd Fârûkî, Mevlânâ Besâretullah, Mevlânâ Pîr-zâde, Rauf Ahmed, Mevlanâ Muhammed Can, Mevlanâ Fadıl Gulâm, Mevlânâ Şeyh Sa’dullah Sahib, Mevlânâ Şeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Şeyh Gulâm Muhammed, Mevlanâ Abdürrahmân, Mevlânâ Seyyid Ahmed, Mevlânâ Seyyid Abdullah Magribî, Mevlânâ Pîr Muhammed Mevlânâ Muhammed Münevver.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” isimli eserinde, mübârek hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ı pek güzel anlatmaktadır. “Mekâtib-ı şerîfe” isimli kitabı ise, çok fâideli bilgi ve sırları açıklayan bir hazînedir. Bu kitaptan birkaç mektûp Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye isimli eserde, Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu mektûpları okuyanlar Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin ilminin, derecesinin yüksekliğini açıkça görmektedir. Talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî, hocasının son bir sene içinde yaptığı sohbetleri yazarak, bir kitap hâlinde toplamıştır. Bu kitaba; “Dürr-ül-me’ârif” ismini vermiştir ki, çok fâideli bir eserdir. Bu iki kitap, Hakîkat Kitabevi tarafından neşredilmiştir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerini, Dîvân’ında şöyle anlatmaktadır:

“Mübârek hocam karanlık ufukları aydınlatıp, mahlûkâtı dalâletten hidâyete kavuşturmaya vesile oldu.

Bu büyük zât, Gulâm Ali Abdullah’dır ki, bir teveccühü ile çürümüş kemikler dirilir.

Onu anlatmak kelimelerle ifâde etmek öyle kolay değildir. Ancak edibler onu anlatmak için, temsil yapıp, misâl vermekte bir beis görmediler.

O, bir fazilet denizi bir cömertlik ve kerem dağıdır. Her fazilet ve iyi hallerin kaynağı, menbaıdır.

O, hidâyet yıldızı, karanlık gecelerin dolunayı, takvâ ummanı, feyzler definesi, yüksek hâller ve kerâmetler hazinesidir.

O, hilmde yer, vekarda dağlar, ziya bakımından güneş, yükseklikte semâ gibidir.

O, dîn-i İslâmı en güzel bilen bir kaynak, irfan ma’deni, mahlûkâtın yardımcısı, iyilik ve ihsân menbaıdır.

O, Allahü teâlâya kavuşturucuların kutbu, evtâdın rehberi, mahlûkların gavsi (yardımcısı), ebdâl isimli Hak âşıklarının maksadı, hedefidir.

O, mahlûkların şeyhülislâmı, müslümanların baş tacı, büyüklerin reîsi, müşkillerde müracaat yeridir.

Gizli bir rehberlikle en iyiye götürücü, en iyi yol göstericidir. Bütün gücü ile insanları Allahü teâlâya da’vet edici, çağırıcıdır.

O, âlemlerin Rabbinin sevdiği bir kuldur. Kim onun gösterdiği doğru yoldan giderse, sen o kimseye; “Ey emsallerine rehber olan zât” diye hitâb et.

Nefsi hevasının bukağısıyla bağlanmış nice câhilleri, o, bir nazarla, teveccühle nefsinin elinden kurtarmıştır.

Nice kâmil velîler, ondan yüzçevirdiği için yüksek hâllerden ve ma’rifetlerden mahrûm kalmıştır.

Onun yüksekliğini inkâr eden nice kimseler helak olmuş, Allahü teâlânın şiddetli azâbına yakalanmıştır.

O, noksan olanların kemâle gelmesine vesile olan, bütün kemâl ehlinin de noksanını tamamlayandır.

Şânı yüce Allahü teâlâ, onu, azamet ve heybet kubbesi altında gizlemiştir.”

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin kalblere şifâ olan pek kıymetli sözlerinden ba’zıları:

“Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür.”

“Hizmet görmek isteyen, hocasına hizmet etsin.”

“Talibin her vakit, her ibâdetten ayrı ayrı lezzet alması lâzımdır. Namazda nasıl hâllere kavuştuğunu, Kur’ân-ı kerîm okurken nasıl bir bağlılığın zuhur ettiğini, hadîs-i şerîf dersinde nasıl şevklerin hâsıl olduğunu, Kelime-i tevhîd söylerken nasıl bir zevkin meydana geldiğini bilmelidir. Bunun gibi şüpheli lokmalardan nasıl bir zulmetin yükseldiğini ve diğer günahları da buna benzeterek te’sîrlerini bilmelidir.”

“Zevk, şevk, keşf ve kerâmet peşinde olan, Allahü teâlâyı arayıcı değildir.”

“Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.”

“Müceddidî yolu, dört feyz denizini birlikte bulundurur: Nakşibendî, Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî. Lâkin birincisi galiptir.”

“Bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz! Yahut, Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın mezarına gidip, onun rûhâniyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, Allahü teâlânın feyzlerine kavuşulur. O, zamânımızdaki binlerce diriden daha fâidelidir.”

“Yemekde, bir nefsin rızâsı (beğenmesi), bir de nefsin hakkı vardır. Nefsin rızâsı, çok ve iyi yemekler yemektir. Nefsin hakkı ise, farzları ve sünnetleri yerine getirecek kadar kuvvet verecek gıdalardır.”

“Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bütün kemâlâtı kendinde toplamış idi. Ama o kemâllerden, her asırdaki ümmetinde o vakte uygun olanlar zuhur etmiştir ve edecektir. Feyzler hazînesi olan mübârek bedeninin kemâlleri, aç durmak, cihâd ve ibâdet etmek olup, Eshâb-ı Kirâmda göründü. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbi ile alâkalı olan kemâller, istiğrak (nurlara gömülme), kendinden geçme, zevk ve şevk, âh, feryâd ve vahdet-i vücûd sırları olup, Cüneyd-i Bağdâdî’nin (r.aleyh) dilinden evliyâya verildi. Bâtın nisbetinde kendini yok etmek ve yok olmak, Nakşibendî büyükleri ile Hâce Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinde ortaya çıktı. Şerefli Muhammed ismi ile alâkalı kemâl mertebeleri ve olgunluklar, Müceddîd-i elf-i sânî zamanında zuhur etti.”

“Duâ ederken nûrlar akıp gelir. Duânın kabûl olması yönünden bu bereketleri ayırmak zordur. Ba’zıları demişlerdir ki, eğer iki elde ağırlık hissedilirse, duânın kabûl alâmetidir. Biz de deriz ki, eğer sadrın inşirahı, ya’nî göğüste bir genişleme, kalbde bir açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir.”

“İnsanlar dört kısımdır: “Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve ferdlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd. âhıreti istiyen merd, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız, Hakkı isteyen ferddir.”

“Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) üveysî olmak isteyen, yatsı namazından sonra, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ellerini, kendi elinde imiş gibi tutup şöyle demelidir: “Ey Allahın Resûlü, sana beş şeyde bî’at ettim: Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü demek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan’da oruç tutmak ve gücüm olduğunda Kâ’be’ye gidip haccetmek.” Birkaç gece bunu yapmalıdır. Eğer büyüklerden birine üveysî olmak istiyorsa, yalnız olarak oturup, iki rek’at namaz kılıp, sevâbını onun rûhuna göndermeli ve rûhuna müteveccihen oturmalıdır.”

“Allahü teâlâ bana öyle bir idrâk, ya’nî anlama kuvveti ihsân etti ki, bedenim de, kalb gibi oldu. Önden, arkadan, sağdan, soldan kim gelirse bilirim.”

“Sa’dî Şirâzî, Sühreverdî yolunda, anlayış sahibi idi. İki sözde tasavvufu ne güzel anlatır.

Âlim, mürşid, üstâd Şihâbüddîn Sühreverdî. Bana unutulmayan iki nasihat verdi.

Biri, asla kendini hiç iyi bilmemektir,
Diğeri, başkasını hiç kötü görmemektir.”

“Bizden konuşan, bizim elbisemizi giyinir ve bizim tavrımızı seçmiş olur.”

Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin Mekâtib-i şerîfe adında bir mektûbâtı vardır. Farsçadır. Çok hoş, çok tatlı, fâideli ve bereketli bir eserdir. Mektûplarından ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Allahü teâlâya, çok, temiz, sevdiği ve beğendiği gibi hamd-ü sena olsun. Ni’metlerine şükretmeyi, ni’metlerini arttırması için vesile kıldı. O’na, nasıl ve ne kadar hamd ve şükredeceğimizi bilemiyoruz. Zîrâ bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden edip, Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı ile şereflendirdi. Ehl-i sünnette, Şeyhayn’ı ya’nî Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’i diğer bütün ümmetten üstün tutmak, iki dâmâdı, ya’nî hazret-i Osman’la hazret-i Ali’yi sevmek, Ehl-i beyti sevmek ve ta’zim etmek, Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm) hürmet etmek esastır. Bu sevgi ve ta’zim, îmân ve kurtuluşun iki esâsıdır. Yine Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize peygamberleri evliyâdan üstün tutma i’tikâdını ihsân eyledi.

Hiçbir velînin zevk, şevk, sır ve ilimleri, hiçbir peygamberin yüksek derecelerine ulaşamaz. Çünkü velîdekiler sıfatların, peygamberdekiler zâtın tecellîsinden hâsıl olmaktadır. Bunun için evliyâ, enbiyâya tâbi oldu. Hattâ Eshâb-ı Kirâmın da (r.anhüm) evliyâ üzerine üstünlüğü sabittir. Peygamberlerin en üstününün bereketli sohbetinde bulunmakla, ilâhî hikmet çeşmeleri ve nihâyetsiz feyz pınarları oldular ve Ümmet-i Muhammedin hidâyet ve saadetine çalıştılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) inâyet nazarlarından, kalblerinde öyle feyz ve nûr buldular ki, sabır, kanâat, tevekkül, rızâ ve teslimiyet, hayatlarının sermâyesi oldu. Teheccüd ve nafile ibâdetler, kendilerine güzel ahlâk oldu. Allahü teâlâya ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) olan aşırı muhabbetlerinden, îmân etmemiş akrabâları ile muharebeyi iki dünyâ saadeti ve kurtuluşu bildiler. Canları pahasına, din ve İslâmın yücelmesi için, cihâddan hiç geri durmadılar. Ya’nî diğer insanların müslüman olması için, onlara İslâmı duyurmak için, kendi canlarını verdiler.

O hâlde hiçbir velî, en aşağı derecedeki bir sahâbînin derecesine erişemez. Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) hepsine teşekkür etmek, bütün müslümanlara lâzım oldu. Allahü teâlâ onlara en iyi karşılıklar versin. Buradan Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ve mukaddes sohbetinin ne kadar te’sîrli, bereketli olduğu anlaşılmaktadır. Önceki âlim ve evliyâ sonrakilerden üstündür. Yakînen biliyor ve inanıyoruz ki, evvelki büyüklerin bereketli terbiye ve telkinleri ile, sonrakilerde hâller, sırlar ve ma’rifetler hâsıl oldu. Bizim büyüğümüz hazret-i Müceddîd İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: “Şeyh Muhyiddîn İbni Arabî (r.aleyh), ma’rifet ve sırlarda İmâm ve rehberdir. Biz sona kalanlar, onların ni’met sofrasından birşeylere kavuştuk, üzerinde durulmamış ba’zı cüz’î şeyler, mes’eleler kalmıştı, onları açıkladık. Nitekim nahiv ilminin İmâmı Sibeveyh, Ahveş ve benzerleridir, İbn-i Hâcib, Radî ve benzerleri, ba’zı incelikleri ortaya çıkardılar. Fukahâdan sonra gelen âlimler, fer’î ve cüz’î çok mes’ele açıkladılar. Ama bütün bunlara, İmâm-ı a’zam ve İmâm-ı Muhammed’den (r.aleyhimâ) ettikleri istifâdelerle kavuştular.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, beyân eylediği kendi yolunun ilim, ma’rifet ve tarikat ıstılâhlarının hepsi, velîlerin üstadı Hace Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin onları terbiyesi ile hâsıl olmuştur.

Onlar, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Müceddîd-i elf-i sâni’dir. Hicri ikinci bin yılında İslâm dîninin yenileyicisi ve kuvvetlendiricisidir. Beyân ettiği hakîkatler, incelikler, ilâhî ma’rifetler, feyzler, bereketler, kalblere feyz akıtıp ıslâh etmeler, yüksek makamlar, Allahü teâlâya yaklaştırıcı dereceler hakkında bildirdikleri ile, sofiyye-i aliyyenin ilimlerini yenilemiş, zamanına kadar hiçbir tasavvuf kitabında bulunmayan mertebe, makam, ıstılâh ve hâllerden, sır ve ma’rifetlerden bahsetmiş, müceddidlik vazîfesini yapmıştır. O hâlde, inkarcılardan olma!

Bütün bunlar, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Hâce Ma’rûf-ı Kerhî, hazret-i Gavs-is-sekaleyn, Hâce Mu’înüddîn, Hâce Şâh-ı Nakşibend, Hâce Alâüddevle Semnânî ve hazret-i İmâm-ı Gazâlî (r.aleyhim) gibi hepsi müceddid idiler. Bunların nûrları, ilimleri, ma’rifetleri ve feyzleri, müceddid olduklarının delîlidir.”

“Yüksek makamlar ve beğenilen hâller sahibi. Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Münşî Na’îmüddîn Hân, iyi hâllerinizden çok bahsettiler. Bunun için, bu birkaç satır, kırık dökük ifâdeler yığını mektûbu yazdım ki, uzakta kalmış olanları inâyet nazarınızdan unutmayasınız ve teveccüh ediniz. Zîrâ bu ihtiyârın ömrü günah işlemekle geçti. Şikâyet, gıybet, dil uzatma, ayıblama, la’net etme, büyükleri anlayamama neticesi sitemler şeklinde açık günahlar, yahut huzûr içinde olmayan, tecvide riâyet edilmeden namaz kılma, boş ve lüzumsuz şeylerden kesilmeden oruç tutma, ma’nâsını düşünmeden Kur’ân-ı kerîm okuma ve boş vakitleri Allah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayılı nefesleri gafletle harcama şeklindeki diğer günahlar o kadar çoktur ki, amel defterimi kararttılar. Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihan bahçesine gül için geldik, ama diken topladık. Hasretler, ziyanlar olsun ki, bize sıhhat, afiyet ve rahatlık verildi. Hepsinin şükründe kusur ve eksiklik eyledik. Pişmanlıklar olsun ki, Kur’ân-ı kerîm ve Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) gibi eşsiz iki ni’met ihsân olundu. Biz ise onların şükründe olacak yerde hâlâ gafletteyiz. Allah korusun. Hayretteyim. Yarın ne yüzle Allahü teâlânın ve Peygamberinin ( aleyhisselâm ) huzûrunda kabûl görürüz. Bu ne anlayışsızlıktır. Bu uygunsuzluk ve liyakatsizlikle, şefaat ve mağfiret derecesine ulaşmak çok zordur. Ancak Allahü teâlânın gadabını aşmış rahmeti, ümîdimizdir. Mücerred ihsânı ile muâmelesine güveniyoruz. Yoksa hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur.

Ölüm başımızın ucunda, kıyâmet çok yakın, işe yarar hangi ameli işledik. İyiler Cennete girip, Cennet ni’metlerine ve Hakkın dîdârına kavuşurlar. Bizim gibi gafiller, ellibin senelik hesâb günü bizi hesaba çektirecek, bırakmayacak şeylerle meşgûlüz. Düşünmek lâzımdır ki, yarın hasret, ziyan elde kalmasın. Allah katında kıymetli kulların yaptıkları gibi, seher vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmağı, mücâhede ve can çıkarırcasına gayretle ibâdet ve kullukta bulunmayı Hak teâlâ nasîb eylesin. Hazret-i Münşî Na’îmüddîn Hân ve sevgili zât-ı âliniz, husûsî zamanlarınızda, yolda kalmış ihtiyârları hatırlayınız. Gıyabî duâ kabûle daha yakındır. Buradakiler ve bu fakîr size her zaman duâ ediyoruz. Allahü teâlâ iki dünyâ se’âdeti versin.”

“Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât-ü selâmdan sonra, o bereketli memleketin (Orta Doğu) âlimleri, fâdılları, hafızları, emirleri, hâkimleri, şerîfleri ve ileri gelenleri! Hepinizin ma’lûmu olsun ki, zâhir ve bâtın faziletlerini, ya’nî İslâm dîninin görünen ve görünmeyen güzellik, üstünlük ve meziyetlerini kendinde toplamış olan Mevlânâ Hâlid (r.aleyh), gaybî işâretlerle, Hindistan’da, Şâhcihânâbâd’da (Delhi) bu aşağı kulun yanına geldi. Zikr, murâkabe ve diğer vazîfeler ile meşgûl oldu. Allahü teâlânın yardımı ve meşâyıh-ı Kirâmın vâsıtası ile kendilerinde huzûr, Cem’iyyet, kendinden geçme, cezbeler, varidat, keyfiyetler, hâller, nûrlar hâsıl oldu. Nakşibendîde, kalb nisbeti denilen mertebeye kavuştu. Bu hâl ve makamlarla, talibleri yetiştirmek ve Hakka kavuşturmak için, kendilerine icâzet ve hilâfet verilip, vatanına gitti. Büyük kabûl gördü ve o diyarda Ahrâriyye yüksek yolunu yaydı. Bunun için Allahü teâlâya hamd olsun!

Mevlânâ Hâlid’in eli benim elimdir. Onu görmek beni görmektir. Onu sevmek beni sevmektir. Bunun gibi onu sevmemek, ona düşman olmak da, bana ulaşır. Onun makbûlü, benim pîrân-ı kibârımın ya’nî Şâh-ı Nakşibend, Hâce Ubeydullah-i Ahrâr, Hâce Muhammed Bâkî-billah, İmâm-ı Rabbânî’nin (r.aleyhim) makbûlüdür. Mevlânâ Hâlid’e ta’zim ve hürmet etmek, o memleketteki Müslümanlara lâzımdır. Ona hayır duâ edip, çok yaşamasına, kaza ve belâlardan korunmasına duâ etmek ise bu fakîre vâcibdir. Hadîs-i şerîfde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan kimsedir” buyuruldu.

Mevlânâ’nın varlığını büyük ni’met, onu sevmeyi ve edebini gözetmeyi vâcib biliniz. Hadîs-i şerîfde; “İslâmın dört cüz’ü vardır: Tevhîd ve ameller, îmân, ihsân ve kıyâmetin tasdiki” buyuruldu. İhsân mertebesi İslâm dîninin rûhudur. Sübhânellah! Mevlânâ Hâlid’in huzûr ve sohbetinde bu mertebe ele geçiyor. Âhırete yönelme kuvvetlenip, dünyâdan yüz çevirme, soğuma hâsıl oluyor. Eshâb-ı Kirâm (aleyhimürrıdvân) zamanında, Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, Eshâb-ı Kirâmın kalblerinde huzûra sebep olurdu. Peygamber efendimizden sonra, O’nu göremeyen evliyânın kalblerine gelen feyzler, dayanamayıp kendinden geçmelere, ızdırablara, velvele ve cezbelere sebep oldu. (Bu, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) görememenin, kavuşamamanın neticesi idi.)

Sübhânellahi ve bihamdihi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, Mevlânâ Hâlid, bütün feyz ve hâl derecelerinden, nasîbini aldı ve taliblerin istidat ve kabiliyetlerine göre o feyzleri kalblerine akıtmakla meşgûldür. Böyle bulunmaz bir cevherin şimdi o memlekette olması, o ülkeler için saadet, ondan istifâde etmek istiyenler için, en büyük kurtuluş vesilesidir. Tasavvuf ehli arasında, hiçbir asırda, hiçbir devirde, onun kadar çok feyz toplamış bir başkasını bilmiyorum. Onu himâye, ona yardım, ihlâs, muhabbet ve ondan istifâde vâcibdir. Hâce Muhammed Bâkî’nin talebeleri içinde İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’nin, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebeleri arasında, Seyyid Âdem Bennûrî’nin ve bu hiçbir işe yaramayanın talebeleri arasında Mevlânâ Hâlid hazretlerinin imtiyazları vardır. Belki bu kadar çok feyzler, o büyüklerin sohbetlerinde bile yoktu.

Elhamdülillah, tekrar elhamdülillah. Mevlânâ Hâlid’i çekemeyenlerin eziyet ve düşmanlıklarına mâni olunuz. Mübârek kalbini üzmesinler ve kılına kimseyi dokundurmasınlar ve bu hareketleri ile sevâba kavuşsunlar.

Yoksa yardımcı ve mu’în olmada Allahü teâlâ kâfidir.”

Şâh-ı Dehlevî Gulâm Ali Abdullah hazretleri, talebesinin büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye (r.aleyh) gönderdikleri bir mektûpda, Mevlânâ’nın derece ve faziletlerini uzun uzun anlattıktan sonra, İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) hakkında şöyle buyuruyor: “Âlimler ve ârifler söylemişler ve yazmışlardır ki: “İmâm-ı Rabbânî’yi sevenler, mü’min ve müttekî olanlardır. Sevmiyenler de, münâfık ve şakilerdir. İslâm memleketleri hazret-i Müceddîd’in feyz ve nûrları ile doldu. Bütün müslümanlara, hazret-i Müceddîd’in (r.aleyh) ni’metlerine şükr ve hamd etmesi vâcib oldu.” Başka bir mektûbunda; “İnsanda bulunabilecek her kemâli, her üstünlüğü, Allahü teâlâ, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine vermiştir. Vermediği yalnız peygamberlik makamı kalmışdır” demiş ve aşağıdaki rubaiyi yazmışdır:

Her letâfett ki, nihân bûd pes-i perde-i gayb,
Heme der sûret-i hûb-i tu ıyân sahte end,

Herçi ber safha-i endîşe keşed kilk-i hıyâl,
Şekl-i matbû’i tû zîbâ-ter ezan sahte end.

Ma’nâsı:

Gayb perdesi ardında bulunan güzellikler,
Senin eşsiz simanda hepsi zuhur ettiler.

Hayal kalemi gönül sayfasına ne çizse,
Senin düzgün şeklini, ondan güzel ettiler.

“Talebe, sâdık olan tâlib demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve O’nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlıyamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişdeki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allahdan korkar, titrer, Allahü teâlânın sevgisine kavuşduracak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikde, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefesde Allahını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez.

Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı Kirâmın hepsini “r.anhüm” diyerek iyi bilir. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Eshâbı Kirâm arasında olan şeyleri konuşmamağı emir buyurdu. Sâlih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edebsizlikde bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allahın Resûlünü ( aleyhisselâm ) sevmenin nişanıdır, alâmetidir. Kendi bilgisi ile, kendi görüşü ile evliyâ-yı Kirâmı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve Sahâbe-i Kirâmın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu elbet başkadır. Aşk sahibi ma’zûrdur.

Namazı cemâat ile kılmak ve “tumânînet” (rükû’da, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû’dan sonra “Kavme” (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerleşecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında “Celse” (dik oturmak) yapmak bizlere Allahın Peygamberi ( aleyhisselâm ) tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdîhân, bu ikisinin vâcib olduğunu, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmak vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar kılmasını bildirmişdir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vacibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermiyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükû’unda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamanında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur. Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmışdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tesbih söylemek (ya’nî sübhânallah demek), Resûlullaha ( aleyhisselâm ) salevât söylemek, günahlara istiğfar etmek ve ihtiyâçları yalnız Allahü teâlâdan istiyerek O’na duâ etmek, namaz içinde toplanmışdır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû’ hâlinde, cansızlar da namazda (ka’dede) oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılmak, mi’râc gecesi farz oldu. O gece mi’râc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ( aleyhisselâm ) uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber ( aleyhisselâm ) gibi, Allahü teâlâya yaklaşdıran makamlarda yükselir. Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile namaz kılanlar, bu mertebelere yükseldiklerini anlarlar. Allahü teâlâ ve O’nun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namaz kılmağı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükür olsun! O’nun sevgili Peygamberine ( aleyhisselâm ) salevât ve tehıyyât ve duâlar ederiz! Namaz kılarken hâsıl olan safa ve huzûr şaşılacak şeydir. Üstadım (Mazhar-ı Cân-ı Cânân) buyurdu ki: “Namaz kılarken, Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.” Bu hâlin hâsıl olduğunu tasavvuf büyükleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. İslâmiyetin başlangıcında namaz Kudüs’e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmağı bırakıp, İbrâhim aleyhisselâmın kıblesine dönmek emîr olunduğu zaman, Medine’deki yuhudiler kızdılar. “Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namazlar ne olacak?” dediler. Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesi gelerek; “Allahü teâlâ îmânlarınızı zayi eylemez!” meâlinde buyuruldu. Namazların karşılıksız kalmayacakları bildirildi. Namaz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namazı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zayi etmek olur. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf; “Allahü teâlâ namazda zuhur ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor” demektir. Bir hadîs-i şerîfde; “Ya Bilâl ( radıyallahü anh ) Beni rahatlandır!” buyuruldu ki; “Ey Bilâl! Ezan okuyarak ve namazın ikâmetini söyliyerek, beni rahata kavuşdur” demekdir. Namazdan başka bir şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zayi eden, elden kaçıran, başka din işlerini daha çok kaçırır.

Faidesiz şeyler söylemek, müslümanları gıybet etmek, orucun sevâbını giderir. Gıybet etmek, ibâdetlerin sevâblarını yok eder. Gıybetden sakınmak vâcibdir. Zahmet çekerek, sıkıntılara katlanarak ibâdet yapıp da, bunun sevâbını yok etmek, ne kadar akılsızlıkdır. İbâdetler, Allahü teâlâya arz olunur. Gıybeti ve fâidesiz sözleri sahibinin huzûruna çıkarmak, O’na karşı edebsizlikdir.

Din büyüklerinin resimlerini yaparak ziyâret ediyorlar. Bunları ziyâret, Allahü teâlânın rızâsına kavuşdurur diyorlar. İslâmiyetde böyle şeyler yoktur. Görmeden uydurma yapılan resimlere büyüklerin ismini koymak iftira olur. Allahü teâlâ bunlara tövbe etmek nasîb eylesin! Medîne-i münevverenin büyük âlimlerinden, hadîs ilmi mütehassısı Seyyid İsmâil Efendi (r.aleyh), ulûm-i Müceddidî’ye kavuşmak için, Medîne-i münevvereden Hindistan’a kadar bu fakiri görmeğe geldi. Bu zâtı “Âsâr-ı şerîfi (ya’nî mukaddes emânetleri) ziyâret etmesi için Büyük Mescid’e (ya’nî Asya’nın en büyük câmii olan Delhi’deki Şah Cihan Câmii’ne) gönderdim. Hemen geri gelip, orada Resûlullahın ( aleyhisselâm ) nûrları bulunmakla beraber, putların zulmeti de duyuluyor dedi. Câmi’deki vazîfelilerden araştırdım. Odadaki bir sandıkta büyüklerin ismini taşıyan resimlerin bulunduğunu öğrendim. Seyyid İsmâil Efendi’nin, bu zulmetlerin te’sîri altında kaldığını anlamış oldum. Resûlullaha ( aleyhisselâm ), İbrâhim aleyhisselâmın resmini gösterdiklerinde, mübârek eli ile bu resmi yırtdı. Yûsuf sûresinin 106. âyet-i kerîmesinin; “Onların çoğu Allahü teâlâya îmân ediyoruz derler. Fakat imansızdırlar. Başka şeylere ibâdet ederek müşrik olmuşlardır” meâl-i şerîfi, bu hâli haber vermekdedir. Horoz döğüştürmek, güvercinle oynamak gibi her oyun haramdır. Bir taşı yontarak, “Kadem-i şerîf adını takıp, Peygamberin ayağının izidir demek de resimlere, putlara tapınmak gibidir.

Nevruz günü (ve Noel gecesi), mecûsîler gibi bayram yapmak, kâfirlere teşebbüh (benzemek) olur. Tarikatçılar, şeyhler bu çirkin işleri yapınca talebelerine nümûne olur) sened olur. Onlar da bu felâkete, bu akıntıya kapılırlar. Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur. Şirkden ve haramlardan sakınmakla olur. Kalbde hâllerin hâsıl olması ve ba’zı şeylerin keşf olunması, görülmesi ve fen bilgilerinin dışında, akılları şaşırtacak işlerin yapılması, kâfirlerde de hâsıl olur. Riyâzetler çekmek, belli şeyleri ibâdet olarak yapmak, muska yazmağı, hastaları, büyülenmiş olanları okumağı, üflemeyi, san’at hâline getirmek din işleri değildir. Câhilleri, ahmakları toplamak ve dünyâlık ele geçirmek için yapılmaktadır. İslâmiyetde bunların kıymeti ve ehemmiyeti yokdur. İslâmiyetde kıymeti olan ve ehemmiyeti olan ve insanı Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ancak, O’nun Peygamberine ( aleyhisselâm ) uymak, o yüce Peygamberin ( aleyhisselâm ) izinde bulunmakdır. Eshâb-ı Kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın (r.anhüm) yolu budur. Kur’ân-ı kerîm bu yolu göstermek için gönderilmiştir. Allahü teâlâ, hepimizi sevgili Peygamberinin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın yolunda bulundursun! Âmîn.

Îmânı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşde yanmak ne demekdir? Herhangi bir insan sonsuz olarak ateşde yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise, çok kolaydır. “Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın O’nun son peygamberi olduğuna ve O’nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felâketten kurtarmaktadır. Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketten korkmuyorum, bu felâketden kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki: “İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?” Elbet vesîka gösteremeyecekdir) senedi, vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, “Sonsuz olarak ateşde yanmak” felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile böyle felâketden sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin îmân etmesi lâzımdır. İmân etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samimî olarak inanmak kâfidir. Bu inancını, inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) yetmişüçüncü mektûpda buyuruyor ki: “Sonsuz ateşde yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zannetmesi akıl icâbıdır.” Sonsuz olarak ateşde yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan “Îmân” ni’metinden kaçınmak, akılsızlık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), bütün peygamberlerin efendisi olup, kemâlât-ı ilâhiyyeyi, ya’nî Allahü teâlânın ihsân ettiği kemâlâtın cümlesini kendinde toplamıştır. Âlimlerin ve velîlerin gıpta ettiği ilimler ve feyzler, O hazretin ( aleyhisselâm ) kemâlâtından bir nûr zerresidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kendinde toplanan bu kemâlâtı, Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) gönüllerine akıtarak, onları, Allahü teâlâya olan yakınlık mertebelerinin en üstününe ulaştırdı. Böylece Eshâb, ihsân, iyilik, yakîn, muhabbet ve ma’rifet derecelerinde en büyük mertebeye yükseldiler. Dünyâdan yüz çevirmeyi, âhırete dönmeyi ve Peygamber efendimizin bütün sünnetlerine uymayı âdet edindiler. Mü’minin mi’râcı olan ve sünnet üzere (Peygamber efendimize tam uyarak) kıldıkları namazdan, Kur’ân-ı kerîm okumaktan, zikirlerden nasîbdâr oldular. Vatanlarını, mal ve mülklerini terk ederek, kâfirlerle muharebe edip, Allah yolunda şehîd olmayı arzu ettiler. Sekîne ve itminanda öyle idiler ki, Resûlullahın huzûrunda iken, onları taş sanarak başlarına kuş konardı. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbeti ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, O’nun ( aleyhisselâm ) şereflendiği rü’yet, sanki bunlara da nasîb olurdu. Bu sebeple Eshâb, sohbetten sonra; “Cenâb-ı Hakkın şühûdunda idik” derlerdi.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 77

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 490

3) Makamât-ı Mazhariyye sh. 159

4) Hadâik-ül-verdiyye sh. 209

5) İrgâm-ül-merid sh. 70

6) Adâb sh. 10

7) Behcet-üs-seniyye sh. 8

8) Hadîkat-ül-evliyâ sh. 122

9) Reşehat, zeyli sh. 72

10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 431, 690, 701, 734, 920, 957, 979, 1081

11) Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 18

 

ABDULLAH-I İSFEHÂNÎ (KUTBÜDDÎN-İ İSFEHBEZÎ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

İsfehan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. Ebü’l-Abbâs-i Mürsî’nin yetiştirdiği en büyük üç talebesinden biridir. İsmi, Abdullah bin Şemseddîn Muhammed bin Eymen en-Nûrî el-İsfehânî el-İsfehbezî olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. Lakabı Kutbüddîn ve Necmüddîn’dir. Şafiî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden olan Abdullah-i İsfehânî’nin doğum târihi kaynaklarda bulunamamıştır. Vefât târihinde de kaynaklarda değişik rivâyetler bulunmakta, Nefehât-ül-üns’de 721 (m. 1321) olarak bildirilen vefât târihi, Keşf-üz-zünûn’da 763 (m. 1367) senesi olarak bildirilmektedir, ilim öğrenmek için Şam’a ve başka yerlere gidip oralarda bulunan âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de birçok kimse istifâde etti.

Abdullah-i İsfehânî hazretleri, Acem beldesinde bir âlimden ders okumakta iken, o âlim buna Mısır’a gitmesini, orada zamanın kutbu olan büyük âlim ile görüşmesini söyledi. O da yola çıkıp giderken, yolda kendisini casus zannedip bağladılar ve hapsettiler. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır: “Beni hapsedip yalnız bıraktıkları zaman, nûr yüzlü bir mübârek zât havadan geldi. Yanımda durdu. Beni çözdü ve; “Gel ey Abdullah! Senin matlûbun (aradığın istediğin zât) benim dedi” ve gözden kayboldu. Fakat, ben o zâtın kim olduğunu bilemedim. Dışarı çıkıp oradan uzaklaştım. Mısır’a ulaştığımda, aradığım zâtın kim olduğunu ve nerede olduğunu bilmiyordum. Bir zaman geçtikten sonra, beraber bulunduğumuz dervişler; “Bulunduğumuz beldeye Ebü’l-Abbâs-i Mürsî hazretleri gelmiş. Haydi gelin, kendisini ziyâret edelim, sohbetinde bulunalım” dediler. Gittik. Ebü’l-Abbâs-i Mürsî hazretlerini gördüğümde, yolda beni zindandan kurtaran zât o olduğunu anladım. Bundan sonra kendisine bağlandım. Vefâtına kadar hizmetinde bulundum. Abdullah-i İsfehânî, hocası Ebü’l-Abbâs-i Mürsî hazretlerinin sohbeti ve hizmeti ile şereflenmekle, evliyâlık yolunda çok üstün derecelere, anlaşılamıyan yüksekliklere kavuşup, onun en büyük üç talebesinden birisi oldu. Hocasının vefâtından sonra oralarda duramayıp, Mekke-i mükerremeye doğru yola çıktı. Yolda, hocasının hocası olan Ebü’l-Hasen-i Şâzilî hazretlerinin kabrini ziyâret etti. Bu esnada Ebü’l-Hasen-i Şâzilî hazretleri kabrinden seslenerek; “Mekke-i mükerremeye git! Orada otur!” buyurdu. O da bu emir üzerine Mekke-i mükerremeye varıp, Harem-i şerîfin etrâfına ulaşınca, gizliden bir sesin kendisine hitâb ettiğini duydu. O ses: “Öyle bir beldeye geldin ki, o belde, hayırlı bir beldedir. Fakat kavmi (bu beldede bulunanlar) bu beldenin kıymetini bilemiyorlar” diyordu. Abdullah-i İsfehânî hazretleri, vefâtına kadar orada ikâmet etti. Vefâtında Fudayl bin Iyâd hazretlerinin yakınına defn olundu. O zâhirde Mekke-i mükerremede bulunur, fakat çeşitli zamanlarda değişik yerlerde, Arafat’ta ve başka yerlerde görülürdü. Allahü teâlânın veli kullarının buna benzer kerâmetleri çok görülmüştür.

Evliyâdan bir zât şöyle anlatır: “Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye gittim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin kabrini ziyâret ettim. Herkes Abdullah-i İsfehânî’nin Mekke’den ayrılmadığını, orada bulunduğunu söylüyorlardı. Ben ise, o büyük zâtın Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyârete gelmemesi mümkün değildir diye düşündüm. Bu düşünceler içinde yoluma devam ediyordum. Bir ara başımı yukarıya kaldırmıştım. Bir de ne göreyim. Abdullah-i İsfehânî ( radıyallahü anh ) havada yürüyor. Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret için Medîne-i münevvereye geliyordu. Bana ismimle hitâb etti. Ba’zı şeyler konuştuk. Sonra ayrıldı. Yolumuza devam ettik.”

Yemen âlimlerinden birisi şöyle anlatır: “Bir sene hacca gitmiştim. Yola çıktığımda da, babam ağır hasta olarak yatıyordu. Mekke-i mükerremeye ulaştım. Hac vazîfesini eda ettim. Fakat devamlı babamın durumunu düşündüğüm için, gönlüm perişan bir vaziyette idi. Necmüddîn hazretleri de orada idi. Durumumu ona anlattım. Babamın durumunu anlayıp bana bildirmesi için yalvardım. Başını önüne eğip bir müddet düşündü. Sonra; “Babanız o şiddetli hastalıktan kurtulmuş, sedirinin üzerinde oturuyor. Elinde misvakı var. Etrâfına kitaplarını koymuş” buyurup, babamın şeklini ve şemâlini de ta’rîf etti. Hâlbuki daha önce onu görmüş değildi.”

Ebû Muhammed Necmüddîn-i İsfehânî hazretleri, Allahü teâlânın velî kullarından birinin cenâzesinde bulundu. Cenâze defnedildikten (kabre konulduktan) sonra, birisi telkine başlıyacaktı. Telkin için kalkınca, Necmüddîn hazretleri tebessüm etti. Talebelerinden birisi sebebini sordu. Buyurdu ki: “O hoca telkine başlayınca, kabre koyduğumuz bu mübârek zât bana; “Ey Necmüddîn! Hiç hayret etmiyor musun ki, kalbi ölü olan bu hoca, hakîki hayâta yeni başlayan diri bir kimseye telkin veriyor” dedi. Bunun için tebessüm ettim.”

Mi’yâr-ül-mürîdîn, Risâlet-ül-mekkiyye, Nûr-ül-akâid ve Diyâ-ül-Fevâid ve Sülûk-ül-ulemâ onun eserlerinden ba’zılarıdır. İslâmiyetin emir ve yasaklarını çok iyi bilen, ilmiyle amel eden ve Allahü teâlânın evliyâsının büyüklerinden olan Kutbüddîn Ebû Muhammed Abdullah bin Şemseddîn Muhammed bin Abdullah bin Eymen el-İsfehânî en-Nûrî el-Erdebîlî el-İsfehbezî ( radıyallahü anh ), “Sülûk-ül-ulemâ” isimli eserinin önsözünde buyuruyor ki:

Allahü teâlâ Hac sûresinin 78. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Allahü teâlânın yolunda gerektiği gibi (bütün kudretinizi sarfederek, temiz kalb ve iyi niyetle) cihâd eyleyin. Allahü teâlâ, dinini muzaffer kılmak için sizi seçti.” Mücâdele sûresinin onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kendilerine ilim verilenlerin (ilimleriyle âmil olan âlimlerin) derecelerini arttırır.” Fâtır sûresinin 28. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlâdan, kulları içinde en ziyâde korkan âlimlerdir” buyurdu.

Resûlullah efendimiz de ( aleyhisselâm ); “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir”, “Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidirler” buyurdu.

İlim, Allahü teâlânın sıfatlarındandır. O’na yaklaşmağa en büyük ve en şerefli vesiledir. İlimle birlikte havf ve haşyet de (Allahü teâlâdan korkmak da) bulunursa, bu ilim sahibini yüksek derecelere ulaştırır. Allahü teâlâ, âlim diye ancak haşyeti bulunanları isimlendirip, meâlen; “Allahü teâlâdan, kulları içinde en çok korkan âlimlerdir” (Fâtır-28) buyurdu. Allahü teâlâ hakkında ilmi artan kimsenin, O’ndan korkması fazlalaşır. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Ben, sizin içinizde, Allahı en çok bilen ve O’na karşı korkusu en çok olan kimseyim” buyurdu. Korkunun alâmeti, ilmiyle amel etmektir. İlim sahibi kimse, ilmi, âhıret derecelerini kazanmaya bir vesile kılmıştır. Hakiki ilim sahipleri, ilmi mal kazanmaya, makam elde etmeye, hayvani isteklere kavuşmaya vesile kılmamıştır. Kim ilmiyle amel etmezse, o hakîkatte bir taşıyıcıdır ve Allahü teâlâ onu hımâra (merkebe) benzetmektedir. Nitekim Cum’a sûresinin 5. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kendilerine Tevrat yükletilip (öğretilerek, hükümleriyle amel etmeleri teklif edilip) de sonra onu taşımayanlar, hükümleriyle amel etmeyenler, ondan faydalanmıyanlar, büyük büyük kitaplar taşıyan merkeplere benzer. (Merkep, o kitapları yüklenmekle yorgunluk ve meşakkat görür. Ama kendisine bir faydası yoktur) buyurmaktadır.

İlim, Peygamberlerin mirasıdır. Peygamberler mal ve para miras olarak bırakmamışlar, ancak ilmi miras bırakmışlardır. Kim onu alırsa, büyük bir pay almış olur. Peygamberlerin mirası olan ilim, iki nev’idir. Zâhirî ilim, bâtınî ilim. Zâhirî ilim; Sahâbe-i Kirâmın (r.anhüm) Peygamberimizin söz ve fiillerinden alıp, onlardan da Tabiîne ve Selef-i sâlihîne intikâl eden ve hepsinin amel ettikleri Kitâb ve Sünnet, ilm-i tefsîr, ahbâr, asar, fıkıh ve benzerleri gibi ilimlerdir. Fudayl bin Iyâd ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Hidâyet yollarına tâbi ol ki, sâlihlerin ayrılığı sana zarar vermesin. Dalâlet yollarından kaçın ki, helak olanların çokluğu seni aldatmasın.” Ebü’l-Hüseyn-i Nûrî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ ilmi, avama mübah kılmıştır. Ma’rifeti, velilerine hâs kıldı. Mükâşefe (keşf hâlini) asfiyâsına (seçilmişlere) müşâhedeyi ehibbâsına (kendisini sevenlere) mahsûs kılmıştır, izzetini, bütün mahlûkâtından saklamıştır.”

Peygamberlerden miras kalan ilmin ikinci kısmı olan batın ilmine gelince; Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbine Allahü teâlâdan gelen ma’nâları bilmektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ ile öyle vaktim olur ki, o anda hiç bir melek ve hiçbir peygamber bana yaklaşamaz”. Allahü teâlâ, Necm sûresinin 10. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: (Cebrâil eleyhisselâm)Allahü teâlânın vahyettiğini kuluna (Muhammed aleyhisselâma) ulaştırdı, bildirdi.” Allahü teâlânın muhabbetiyle yananlara, O’ndan yardım gelmektedir. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın göğsüme (kalbime) akıttığı herşeyi, ben de Ebû Bekr’in göğsüne akıttım” buyurdu. Zâhir ilminin nev’ileri olduğu gibi, batın ilminin de nev’ileri vardır. Hattâ bunlar, diğerlerinden daha çoktur.

Batın ilmi; imân, İslâm, ihsân, ikân, tövbe, zühd, takvâ, vera’, ihlâs ilimleri, ma’rifet-ün-nefs (nefs ve rûh bilgisi), kalb ve sıfatları, tavırları, hâlleri, tasfiye ilmi, tatyîb-ül-ahlâk (ahlâkı güzelleştirme), sıfatları değiştirme, nefsânî ve şeytânî hatır (düşünce) ile rûhanî, melekî düşünceyi ayırma, müşâhede ve mükâşefât (keşifler) ilimleri, cemâl sıfatları ve kemâl sıfatlarına dâir ilimlerdir. Evliyâlık yolunda ilerleyenler bu ilimlere, ictihâd ve riyâzet-i bâliga makamında vâkıf olurlar. Böylece cenâb-ı Hakkı bilirler. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin 31. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Allahü teâlâ) Âdem’e (yarattıktan sonra) bütün eşyanın bütün mahlûkâtın isimlerini ona öğretti” buyurmaktadır.

Batın ilminden birşey öğrenmiyen kimse, bilmediği şeyleri duyunca, ahmaklığı ve ilimsizliği sebebiyle bunları inkâr eder. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “İlimlerden öyleleri vardır ki, onları ancak ma’rifetullaha sahip olanlar bilirler. Onlar bu ilimlerden haber verdikleri zaman, ma’rifetullaha sahip olamayanlardan başkası onları inkâr etmez” buyurdu. Sahîh-i Buhârî de açıklandığına göre Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) iki kap dolusu ilim öğrendim. Birini cömertçe etrâfa saçtım, ya’nî tebliğ ettim. Diğerini eğer söylesem, bu boyun kesilir.” Âlimler üç gruptur. Birincisi; zâhirî ilimleri bilenler, ikincisi; bâtınî ilimleri bilenler, üçüncüsü de; hem zâhirî ve hem de bâtınî ilimleri bilenlerdir. Bu üçüncüler, çok nâdir bulunurlar. Her asırda bütün âlemde beş kimse bulunsa, çok sayılır. Hattâ bunlardan bir kişi bulunsa, onun bereketi, âlemin doğusuna da, batısına da kâfi gelir ve o vaktin kutbu olur. Onun zamanındaki insanlar himmetinin gölgesinde bulunur. Bu âlim, Peygamber efendimizin onunla iftihar ettiği zât olur. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidirler.” Onlar, nebilerin vârisleridirler. Çünkü onlar, zâhir ve batın ilimlerini tevhîd etmişler, birleştirmişlerdir.

Ebû Ümâme ( radıyallahü anh ), Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) şöyle rivâyet etti: Peygamberimiz buyurdu ki: “Nice fâcir âlim ve câhil âbid vardır. Âbidlerin câhillerinden, âlimlerin de facirlerinden kaçınınız”, “Dünyânın ve âhıretin hayrı ilimle, dünyânın ve âhıretin şerri cehâletle beraberdir.” Hazreti Ali de ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “İslâmda benim belimi iki kişiden başkası kıramaz. Bunlar; fâcir âlim ile, bid’atçı âbiddir. Fâcir olan âlimin günah işlediğini gören insanların ilim öğrenmeye karşı meyli azalır. Bid’atçı âbidin dine sonradan sokulan şeyleri ibâdet diye yaptığını görünce, insanların ibâdet yapmağa meyli azalır. İnsanlar bunlara bakarak, bütün âlimlerin ve evliyânın, bu kötü hâl üzere olduğunu zannederler. Öyle ki, âbidlerin havvâs tabakasına ve evliyâullaha da hakaret gözüyle bakıp, onlardan yüz çevirirler. Böylece onların velâyet nûrlarından, güzel sohbetlerinden mahrûm olup, nasipsiz kalırlar. Haberde geldiğine ve Eshâb-ı Kirâmdan bildirildiğine göre; “İlimden maksadı dünyâ olan her âlim için, istediği mal, makam gibi dünyalıklar dışında bir sevâb yoktur ve âhırette o, Cehennem odunu olacaktır. Onun ilmi, Resûlullahın ( aleyhisselâm ); “Fayda vermiyen ilimden sana sığınırım” hadîs-i şerîfinde, Allahü teâlâya sığındığı ilimdir.”

İbâdetlerden lezzet alamamanın sebeplerinden biri de, haram ve şüpheli yemeklerdir. Eğer yenilen lokma şüpheli ise, ondan; hırs, şehvet, hased, adavet (düşmanlık) ve riya doğar. Büyüklerimiz buyurdular ki: “Kim şüpheli birşey yerse, Allahü teâlâya giden yolu doğru olarak bulamaz.” Kim haram yerse, kendisine o yol kapanır. Kim yemede isrâf ederse, kalbi kararır. Kim Allahü teâlâdan gâfil olarak yese, kalbine kasvet gelir. O zaman ömrü boyunca yaptıkları boşa gider.”

Vâ’izler, müttekî, sâlih âlimlerdir. Konuşmaları Allahü teâlâ için ve sevâb kazanmak maksadıyla olur. Onlar, tefsîrden, hadîsden ve Selef-i sâlihînin yolunda bulunan sâlih âlimlerin siyerinden, onların güzel hallerinden anlatırlar. Nasihat, tövbe, kanâat, zühd, vera’, takvâ ve hikmetle insanları Allahü teâlâya çağırırlar. Takvâ, vera’ ve zühd; haramlardan kaçmak, şüpheli olmak korkusuyla mübahların çoğunu terketmek ve dünyâ malına kıymet vermemek demektir. Allahü teâlâ Nahl sûresinin 125. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruyor: “Kullarıma hikmet ile ve güzel va’z ile, beni tanıt! Ve onlarla mücadeleni en güzel şekilde yap!” Ya’nî onlarla güzel sözlerle, zarif işâretler ve latif ibârelerle konuş. Bu âlimler, insanları söyledikleri ile ümitlendirip yaptıkları ile aldatmazlar. Söylediklerini önce kendileri tatbik ederler. Tama’ ve mal sevgisiyle alçalmazlar. Çünkü tama’ bulunan yerden çıkan söz, her ne kadar onu hak olarak söylüyorsa da, kalblere te’sîr etmez ve dinleyicilere fayda vermez. Büyükler buyurdular ki: “Söz eğer kalbden söylenirse, kalbe te’sîr eder. Eğer hevâ ile söylenirse, bu söz kalbe ulaşmaz.” Allahü teâlâ, Davud’a (aleyhisselâm) dünyâ sevgisi kendisini istilâ etmiş olan âlimle oturmamasını vahyetmiş, onların, kulların yollarını kesen, yol kesiciler olduklarını beyân etmiştir, İbn-i Abbâs’tan rivâyetle, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Bu ümmet iki grup insandan müteşekkildir. Bir grup insan vardır ki, Allah, kendisine ilim vermiştir. O da bu ilmi insanlara saçmıştır. Bundan dolayı da kendisine tama’ (dünyâ sevgisi) meydana gelmemiş olup, herhangi bir karşılık almamıştır. Bu grupdaki insanlara semâdaki kuşlar, denizdeki balıklar, yeryüzündeki hayvanlar ve kirâmen kâtibîn isimli melekler istiğfar ederler. Kıyâmet gününde bunlar, Allahü teâlâya seyyid, şerîf olarak gelirler ve Peygamberlere kavuşurlar. Diğer bir grup insan vardır ki, Allahü teâlâ kendisine bu dünyada ilim vermiştir. Bu ilim, kendisini insanlara yaklaştırmıştır. Onu bir tama’ kaplamış ve bunun (dünyâda) karşılığını almıştır, Allahü teâlâ, mahlûkatın hesabını bitirinceye kadar, o azâb görür” buyurdu.

Abdullah-i Nûrî el-İsfehbezî, ilim ve İbâdetin şerefi bölümünde şöyle buyurmaktadır: ilim ve amel, saadete (Cennetlik olmaya) vesile, cehâlet ve tenbellik de, şekâvete (Cehennemlik olmaya) vesiledir. Tercih edilen ilim ve sâlih amelden ayrı kalınamaz, İlim ve amel, Allahü teâlâ ile arasındaki perdeleri kaldırır. Allahü teâlâ, Fâtır sûresinin 10. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kelim-üt-tayyib (güzel sözler), ancak Allahü teâlâya yükseltir ve onu da sâlih amel yükseltir.” Buradaki kelim-üt-tayyib, “Lâ ilahe illallah” demek, sâlih amel de, sıdk ve ihlâs ile, Allah rızâsı için yapılan amel demektir. Bunlar perdeleri açar ve cenâb-ı Hakka yaklaşır, İlim ve amel, birbirinden ayrılmazlar. İlim köktür, amel daldır. Köksüz dal yoktur. Bunun için; “Amelsiz ilim akim (güdük, sonu olmayan), ilimsiz amel ise sakîmdir, eksikdir.” denildi.

İlmi, ibâdete zarar gelmemesi için taleb ediniz. İbâdeti de, ilme zarar gelmemesi için isteyiniz. Kulun hakkı, ancak bu ikisiyle meşgûl olmasıdır. Akıllı kimse, imânını korumak için, Allahü teâlânın emir ve yasaklarında gevşeklik göstermez ve sâlih amellerde kusur etmez. Allahü teâlânın, mü’minlerin kalblerine verdiği imân, tabiat ve hevâ zulmetiyle perdelenmiştir. Bunun açılması için perdeleri ortadan kaldıracak şeye ihtiyâç vardır.

Allahü teâlâ, sâlih amellerle imânı kuvvetlendirmek için, emir ve yasak, va’d ve va’îdlerde bulunmuştur. Kökü, yakîn toprağında bitmeyen, dalları amellerle meydana gelmeyen her Îmân, ölüm meleği ortaya çıktığı zamandaki şiddetli korkular karşısında sabit kalamaz. Böyle kişinin, sonunda imansız olarak âhırete intikâl edeceğinden korkulur. Bu da ancak son nefeste ve ölüm korkulan zuhur ettiği zaman belli olan bir durumdur.

Bu hâl meydana geldiğinde, çok az insan imânında sebat eder. Onun için akıllı kimsenin, sâlih amellerin faydasına kavuşması, Ehl-i sünnet i’tikâdında olması lâzımdır. Güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Kim Kitâb ve sünnet ilmiyle, Selef-i sâlihîn ve Ehl-i sünnet yoluna göre i’tikâdını düzeltmezse, çalışmaları zayi olur. Gayreti boşa gider. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin 92. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Güzel ve sağlam iğirdiği ipliği tekrar bozan kadın gibi olmayın” ve Furkân sûresinin 23. âyet-i kerîmesinde; “Biz onların (O kâfirlerin, misâfirlere ikram etmek, akrabayı gözetmek, fakirleri doyurmak, yetimleri korumak gibi hayır olarak) her amelini, kasdedip, saçılmış zerre hâline getirmişizdir” buyurmaktadır.

Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Eshâb-ı kiramına buyurdu ki: “Size Cennet ehlinin en şereflilerini bildireyim mi?” Sahâbe-i Kirâm (r.anhüm); “Evet yâ Resûlallah” dediler. Bunun üzerine; “Onlar ümmetimin âlimleridir” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Âlime bir defa bakmak, bana, gündüzlerinde oruç tutarak, gecelerini ihyâ ederek yapılan bir senelik ibâdetten daha sevimlidir.” “Mi’râc gecesi Cehenneme muttali oldum. Cehennem ehlinin fakirler olduğunu gördüm.” Eshâb-ı Kirâm; “Bu fakirler, malı olmıyanlar mı?” diye suâl ettiler. “Hayır (onlar değil, fakat) ilmi olmayanlar, ilim fakirleridir” buyurdu. Hazreti Ali buyurdu ki: “Allahü teâlâya ilimsiz olarak ibâdet eden kimse, değirmene bağlı merkep gibidir. O, gün boyunca yürür, fakat hep aynı yerindedir.” Câhil de böyledir. Cehâletle, Allahü teâlâya çok çok ibâdet eder. Fakat bu ibâdeti, onun Allah indinde yakınlığını arttırmaz. Ba’zan kul çok ibâdet yapar, fakat câhil olduğundan ibâdeti emre uygun olarak yapamaz, dolayısıyle boşu boşuna yorulmuş, meşakkat ve zahmet çekmiş olur. Bir iş, ancak emrolunduğu şekilde yapılırsa, ibâdet olur. Bu da ancak ilimle bilinir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “İlim öğrenmek, her kadın ve erkek müslümana farzdır” buyurdu. Bu, sahibinin îmânını, tevhîdini, amelini sahih kılan, bilmemesi caiz olmıyan ilimdir, insanı tevhîde ulaştırmayan her ilim bâtıldır. Bu sebeple, ibâdetlerin ancak ilimle doğru yapılabileceği anlaşılmaktadır.

İlmin âfeti; ucb (kendini beğenmek), kibir ve nefsini temiz kabûl etmektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Âlimlerin cebbarlarından (kibirlilerinden) olmayınız” buyurdu. Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Helak edici üç şey vardır. İtaat olunan cimrilik, tâbi olunan nefsânî arzular ve kişinin kendi nefsini beğenmesidir” buyurdu.

İbâdetin âfeti; riya için, başkalarının işitmesi için ve Allahü teâlâdan başkası için yapmaktır. Allahü teâlâ, Mü’min sûresinin 4, 5, 6 ve 7. âyet-i kerîmelerinde; “Veyl (şiddetli azap) o namaz kılanlara ki, namazlarından gâfildirler. Namazı ehemmiyetsiz sayarlar. Riyakârlık ederler. Namazlarını insanların yanında nifak ve riya ile kılarlar. Tenhâda yalnız kalınca terkederler. Zekât ve âriyet vermeyi de men ederler.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) uzun bir hadîs-i şerîflerinde, âlim, gazi ve sadaka veren kişiler, “Şöyle şöyle yaptım” dediklerinde, “Yalan söyledin. Filan kişi âlimdir veya şecâatlidir yahut çok cömerttir denilmesini istedin” cevâbı verileceğini, sonra da Cehenneme götürüleceğini beyân buyurmuştur. Bir hadîs-i kudsîde de Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kim bir amel işler de, onda bana başkasını ortak koşarsa, kendisini ve şirkini terk ederim”.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Riyanın en aşağı mertebesi şirktir” buyurdu. Taharet, namaz, oruç ve diğer ibâdetleri, şartlarıyla, hükümleriyle öğrenmek lâzımdır. Zîrâ bir kimse taharetini ve namazını bozan bir şeyi senelerce yapar da farkında olmayabilir.

Batınî ibâdetlerin de öğrenilmesi lâzımdır. Bunlar; tevekkül, rızâ, şükür, sabır, tövbe, sıdk, ihlâs gibi kalb amelleridir. Bunların zıddı olan; gazâb, riya, tûl-i emel, kibir, hırs ve tama’dan sakınmak için bunları öğrenmek lâzımdır. Çünkü bunları yapmaya devam ederken, Cehenneme müstehak olabilir. Onun çalışması da, kendisine zarar veren şeyler üzerinde olmuş olur. Ba’zan, cenâb-ı Hakkın gazâbını celbedecek iş yapar da, onu cenâb-ı Hakka tazarru ve niyaz zanneder. Ba’zan sırf riya içerisinde bulunur da, onu Allahü teâlâya hamd ve insanları hayra da’vet zanneder. Allahü teâlâya karşı işlediği günahları tâat zanneder. Cezayı gerektirecek yerde, büyük sevâb bekler. Bu anlatılanlar, ilimsiz amel edenlerin musibetidir. Riya ve ucb gibi tehlikelerden, işlediği amellerini koruma yollarını bilmiyen kimse, ibâdetlerinin sıhhatini zor sağlar. İbâdetlerini, riyadan, ucbdan kurtaramayınca, ancak sıkıntı ve yorulma kalır. Bu da apaçık bir zarardır. Onun için Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “İlim ile olan uyku, cehâletle kılınan namazdan daha hayırlıdır” buyurdu. Çünkü ilimsiz olarak amel eden kimse, yaptığı ibâdetleri ifsâd eder, bozar. Böylece boşuna zahmet çekmiş, yorulmuş olur. Faydasız ilim ve amelden Allahü teâlâya sığınmalıdır.

İlimlerin en faydalılarından biri, Kitâb ve Sünnet ilmidir. Çünkü bu ilim, insanda Allahü teâlâdan haşyet (korku) meydana getirir. Allahü teâlâyı hakkıyla bilmeyen kimse, O’ndan hakkıyla korkmaz ve O’na hakkıyla ta’zim ve hizmette bulunamaz. Hakkıyla sevemez. Ma’rifetten ta’zim doğar, ta’zimden de muhabbet meydana gelir. Allahü teâlâ, Davud’a (aleyhisselâm) vahyetti ki: “Ey Dâvûd! Faydalı ilim öğren.” O; “Yâ Rabbî! Faydalı ilim nedir?” dedi. Cenâb-ı Hak; “Celâlimi, azametimi, kibriyâmı ve kudretimin kemâlini herşey üzerinde görmendir ve bu, seni bana yaklaştıran şeydir” buyurdu.

İlmiyle amel eden âlimlerle oturmak, kalblerin i’mârı ve bedenlerin gıdasıdır. Allahü teâlâ, Nisa sûresinin 3. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu: “Allahü teâlânın emirlerine itaat ve yasaklarından kaçınmakta birbirinize yardım ediniz. Amma, küfür ve zulme veya ma’siyete (günaha) ve bid’ate yardım etmeyiniz.” Asr sûresinin 3. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Birbirlerine hakkı (i’tikâd ve amelden inkârı caiz olmayan şeyleri) tavsiye edenler ve sabrı (farzların edasına, emirlerin yapılmasına devam etmeyi) tavsiye edenler, ziyanda değildirler” buyuruldu. Sahih bir hadîs-i şerîfte; “Din nasihattir. İhlâslı olmaktır” buyuruldu. Eshâb-ı Kirâm; “Kime karşı yâ Resûlallah?” diye suâl edince; “Allaha, Kitabına, Resûlüne, müslümanların imamlarına ve umûmuna” buyurdu. Dînin lüzumlu şeylerinden biri nasihat olduğuna göre, nasihati terkeden kimsenin dînine zarar gelir. Nasihat ve va’z, âlimlere de, âlim olmayanlara da şâmildir. Nitekim, Zâriyât sûresinin 55. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Tezkîr ve va’zı (va’z-ü nasihati) terk etmeyip devam eyle. Çünkü va’zü nasihat, mü’minlere fayda verir” buyuruldu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Mü’minler birbirlerini destekliyen bir tek yapı gibidirler”, “Mü’minlerin misâli, biri diğerini yıkayan iki el misâlidir” buyurdu. Hadîs-i şerîfte, Allahü teâlânın kuldan yüz çevirmesinin alâmetinin, onun mâlâya’nî ile meşgûliyeti olduğu belirtilmiştir. Bir kulun ömründen bir saati, lüzumsuz yerde, maksada uygun olmaksızın geçerse, o, buna uzun zaman nedamet duymalıdır. Yine Peygamber efendimiz; “Kimin yaşı kırkı geçer de, hayrı şerrine galip gelmezse, Cehenneme hazırlansın”, “Kişinin müslümanlığının güzelliğine alâmet olan şeylerden biri, onun mâlâya’nîyi (boş ve lüzumsuz şeyleri) terk etmesidir” buyurdu.

Büyüklerden birisi, Cüneyd-i Bağdâdî’yi rü’yâsında gördü ve; “Ey Ebü’l-Kâsım! Ne haber? Hâlin nasıl? Durumun ne?” diye suâl edince, Cüneyd-i Bağdadî; “İlim, ma’rifet dolu sözlerimin hiç faydası olmadı. Öğrendiğim kıymetli bilgiler işime yaramadı. Bir gece yarısı kıldığım iki rek’at namaz imdâdıma yetişti. Onun için, akıllı insan sâlih ameli terk etmemeli, hâllerden, ma’nâlardan uzak olmamalıdır” buyurdu. Kehf sûresinin 107 ve 108. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Îmân edip sâlih ameller işleyenlerin konakları Firdevs Cennetleridir. Onlar orada ebediyyen kalacaklar ve oradan ayrılmak istemiyeceklerdir.” Ve Tâhâ sûresinin 82. âyet-i kerîmesinde ise meâlen; “Ben, şirkten tövbe edip, vahdâniyyetime îmân eden ve sâlih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren Ehl-i sünnet ve cemâat yolunu tutan kimse için çok mağfiret ediciyim” buyuruldu. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. (Amelleriniz) tartılmadan önce de (kendinizi) tartınız”, “Ölmeden önce ölünüz ve kendinize (ağır) meşgûliyet gelmeden evvel sâlih amelleri işleyiniz”, “Akıllı kimse, nefsini alçaltan, ölümden sonrası için amel işleyendir. Ahmak ise, nefsine ve hevasına (nefsânî isteklerine) tâbi olandır” buyurdu. Hasen-i Basrî ( radıyallahü anh ); “Amel işlemeden Cenneti istemek, günahlardan bir günahtır” buyurdu. Hadîs-i şerîfte; “Dilediğin gibi yaşa, muhakkak öleceksin. İstediğini sev, muhakkak ayrılacaksın. Ve dilediğini yap, onun karşılığını göreceksin” buyuruldu.

İlim öğrenmekten maksadı, dünyâ malı ve makam elde etmek, akranına öğünmek, meclislerde öne geçmek olan kimsenin, bu ilmi, ona istediğinden başka birşey te’min etmez. Dünyalık faydasından başka fayda görmez. Böyle kimselere tekrar tekrar yazıklar olsun. Fakat ilmi öğretmekten maksadı, dîn-i İslâmı ihyâ etmek ve kuvvetlendirmek, ahlâkı güzelleştirmek ve nefsi kırmak ise, ona mübârek olsun, mübârek olsun.

Dünyâda sahibini günahlardan korumayan, ibâdete yöneltmiyen bir ilim, âhırette onu Cehennem azâbından nasıl kurtarır? Bugün sâlih amel işlemiyen ve ömründen boşa geçirdiklerini telâfi etmeye çalışmayan kimsenin kıyâmet günündeki hâlini, Allahü teâlâ, Secde sûresinin 12. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle haber veriyor: “Yâ Habîbim! Müşriklerin, kıyâmet gününde Allahın huzûrunda, haya ve pişmanlıktan başlarını eğmiş oldukları hâlde; “Ey Rabbimiz! Bize, isyanımız karşılığında va’dettiğin azâbı gördük ve Peygamberleri’nin doğruluğunu senden işittik. Bizi geri dünyâya gönder ki, orada sâlih amel işliyelim. Çünkü biz, inkâr ettiğimiz, öldükten sonra dirilme ve kıyâmeti müşâhede ettik. Bu işin hakîkatini yakînen anladık” dediklerini bir görsen.” O zaman; “Ey ahmak, sen oradan gelmedin mi?” denilir.”

Amelsiz, sâdece ilim kâfi gelseydi, Allahü teâlânın hadîs-i kudsîde buyurduğu; “İstiyen var mı? Tövbe eden var mı? istiğfarda bulunan varmı?” diye sormasının ma’nâsı kalmazdı. Bundan, ilim sahibinin, sâlih amel işlemek ve bozuk ameli terk etmekle mükellef olduğu anlaşılmaktadır, “İsteyen var mı?” sözü, seher vaktinde söylenen bir nidadır.

Bir grup Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm), Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda Abdullah bin Ömer’i (r.anhümâ) zikrettiler. Peygamberimiz; “O ne güzel insandır. Gece namazı da kılsaydı” buyurdu. Eshâbından birine de; “Ey filân! Gece çok uyuma. Çünkü gece çok uyumak, kıyâmet gününde insanı fakir yapar” buyurdu.

Hadîs-i şerîfte; “Üç ses vardır ki, onları Allahü teâlâ sever. Zikredenin sesi, Kur’ân-ı kerîm okuyanın sesi ve seher vaktinde istiğfar edenlerin sesi.” Süfyân-ı Sevrî; “Allahü teâlânın seherlerde esen bir rüzgârı vardır ki, zikirleri ve istiğfarları, Melîk-i Cebbar olan zâta (Allahü teâlâya) taşır” buyururdu. Hazreti Lokman; “Ey oğulcağızım! Horoz senden daha akıllı olmasın. Sen seher vakitlerinde uyurken, o nidâ eder” buyurdu. Şiblî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Dörtyüz hocaya hizmet ettim. Onlardan dörtbin hadîs-i şerîf okudum. Bunlardan amel etmek üzere bir hadîs-i şerîf seçtim. Halâsımı, kurtuluşumu bunda buldum. Evvelkilerin ve sonrakilerin ilimlerini onda gördüm. Bu hadîs-i şerîf Risâlet-ül-uhreviyye’de yazılıdır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), Eshâbından birine şöyle buyurdu: “Dünyân için orada kalacağın kadar, âhıretin için de orada kalacağın kadar amel et. Allahü teâlâya muhtaç olduğun kadar ibâdet et. Cehenneme sabredebileceğin kadar günah işle.”

Âlimler üç gruptur: Birincileri; hem kendilerini, hem de başkalarını helak eden âlimlerdir ki, dünyâyı isterler, ona teveccüh ederler. İkincileri; hem kendilerinin, hem de başkalarının saadete kavuşmasını isteyen âlimlerdir. Bunlar, Allahü teâlâya da’vet ederler. Üçüncüleri; kendilerinin helakine, başkasının saadetine vesile olan âlimlerdir. Bunlar, zâhirde âhırete çağırıp dünyâyı red ederler. Hakîkatte kastları, halktan hüsn-i kabûl görmek ve makam elde etmektir. Sen, hangi kısımdan olduğuna bak. Allahü teâlânın, hâlis olmayan ilim ve ameli kabûl etmiyeceğini hatırdan çıkarma. Hakkı taleb eden kimsenin dünyâ alâkalarını (bağlarını) azaltması gerekir. Çünkü bu alâkalar meşgûl edicidir. Nitekim Allahü teâlâ, Ahzâb sûresinin 4. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allah bir kişinin cevfînde (göğsünde) iki kalb cem etmedi” buyurdu. Fikir dağıldığı zaman, hakîkatlerin idrâkinden âciz kalır. Bunun için sen, ilme kendini tamamen vermedikçe, ilim de sana cüz’ünün bir kısmını bile vermez. Muâmele ilmi, ilimlerin en üstünüdür. Öğrenilmesi lâzım olan ilimdir. Ayrıca mükâşefe ilmi vardır. Bu ilimle keşf ve ma’rifet hâsıl olur. İlimlerin gayesi, keşf ve ma’rifettir. Bu, Hazreti Ebû Bekr’in, diğer Sahabeye (r.anhüm) üstün olmasını sağlıyan ilimdir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Ebû Bekr’i size üstün kılan, oruç ve namazının çokluğu değil, fakat kalbine yerleşen şeylerdir” buyurdu. Bu da, Hazreti Ömer’in vefâtıyla, “Onda dokuzu gitti” denilen ilimdir. Ömer ( radıyallahü anh ) vefât etiğinde, İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ), “İlmin onda dokuzu gitti” buyurdu. Orada bulunanlar; “İçimizde büyük Sahabeler varken, nasıl bunu söylersin?” denildiğinde, şu cevâbı verdi: “Ben fetvâ ve ahkâm ilmini kasdetmiyorum. Allahü teâlâyı bilmeyi (ma’rifetullahı) kastediyorum.” Bu, Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfinde murâd buyurduğu ilimdir: “İlimlerden define şeklinde olanı vardır ki, onu, ancak ma’rifetullaha sâhib olanlar bilirler. Ma’rifetullahı, ancak Allahü teâlâya karşı gurûrlananlar inkâr ederler. Allahü teâlânın ilim verdiği bir âlimi tahkir etmeyiniz. Allahü teâlâ onu hakîr görmedi. Zîrâ ona ilim verdi.” Âriflerden biri; “Bu ilimden nasîbi olmıyan kimsenin, imansız ölmesinden korkarım. Onun en aşağı nasîbi, onu tasdik etmek ve ehline teslim etmektir” buyurdu. Denildi ki; “Kim dünyâyı sever, nefsânî arzularında ısrarlı olursa, bu ilim kendisine nasîb olmaz. Diğer ilimler nasîb olabilir. Bu ilmi inkâr edenin en aşağı cezası, bu ilimle nasîblenememesidir. Bu, sıddîkların ve mukarreblerin ilmidir. Bu, sâdık bir riyâzetle, nefsin arzularını yapmayarak ele geçer. Kalbde, kötü ahlâktan temizlendiğinde bir nûr hâsıl olur. Bu nûr hâsıl olduğunda, işlerin hakîkati görünmeğe başlar. Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “İlim taleb ve tahsil etmek, her müslümana farzdır” buyurdu. Ba’zı âlimler; “Ârif; kendisini hiçbir işin, Allahü teâlâya karşı göz açıp kapayacak kadar zaman bile meşgûl edemediği kimsedir” buyurdular. Rabbini taleb, onu yemekden, içmekten, vücûduna lâzım olan tedbirleri almaktan ve beşeri ihtiyâçları kullanmaktan alıkoymaz. Bilakis bu sözden, matlûbuna kâmil ma’nâda ihtimâm kasdedilmektedir. Bunun misâli şuna benzer: Bir kimsenin vücûdunda, kendisini rahatsız eden bir yara olduğu hâlde, yer, içer, çalışır, kazanır ve elem kendisinden hiç ayrılmaz. Bu işler onu elemden alıkoymaz. Yine bu durum, ölen çocuğuna üzülen kadının durumuna benzer ki; o, yer, içer, yününü eğirerek güzel bir ip hâline getirir. Bununla beraber kalbi çocuğuyla devamlı meşgûl olduğu için, hüzün ondan hiç ayrılmaz ve ağlamaktan hiç geri kalmaz.

Allahü teâlâ, cemâl, celâl ve kemâl sıfatlarına sahiptir. O, bizatihi ma’bûddur. Bu sıfatlar, O’nun bilinmesini, zikredilmesini, O’na ibâdet edilmesini, O’ndan ümîd ve korku içerisinde olunmasını ve sevilmesini gerektirir. Allahü teâlâyı istiyenin; tâlib, ârif, âbid, zikreden, ümîd eden, korkan ve seven bir kimse olması gerekir. Bunun için Hak teâlâyı taleb etmek lâzımdır. Ebüdderdâ’nın ( radıyallahü anh ) rivâyetine göre, Peygamber efendimiz (a.a.v.) buyurdu ki: “Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: Kim beni taleb ederse, beni bulur. Kim de benden başkasını isterse, beni bulamaz.”

Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâma melekûtunu gösterdikten sonra, o; “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster?” dedi. Onun bu sözü, Bekâra sûresinin 260. âyet-i kerîmesinde nakledilmektedir. Mûsâ aleyhisselâm da Allahü teâlâ ile konuştuktan sonra, ma’rifetin hakîkatine kavuşmak için rü’yeti (Allahü teâlâyı görmeyi) istedi. Dedi ki: “Yâ Rabbî! Bana kendi cemâlini göster. Sana nazar edeyim.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) başlangıçta, Rabbine tâlib, mürîd (isteyici), sâdık, seven ve murâkabe hâlinde idi. Hattâ insanlardan ayrıldı, Hıra mağarasına girdi. Bunun üzerine; “Muhammed, Rabbine âşık oldu” dediler. Birgün Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ) evinden çıktı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile karşılaştı; “Yâ Resûlallah! Ne ile ba’s, olundun (vazîfelendirilip gönderildin?” diye suâl etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Akıl ile” buyurdular. “Ne ile emrolundun?” diye suâl etti. “Akıl ile” buyurdular. “Kıyâmet gününde insanlar ne ile mükâfatlandırılırlar?” dedi. “Akıl ile” buyurdu. “Bizim akis karşı davranışımız nasıl olmalıdır?” diye suâl edince de; “Onun (aklın) tek başına, bir hedefi yoktur. Allahın helalini helâl, haramını haram kabûl eden akıl diye isimlendirilir. Bundan sonra çalışırsa âbid diye, bundan sonra çalışırsa cevâd (cömert) diye isimlendirilir” buyurdu. Ebû Sa’îd-il-Hudrî’nin ( radıyallahü anh ) naklettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ aklı üç kısma ayırdı. Bunlar kimde bulunursa, aklı kâmil olur. Kim de bulunmaz ise, onun aklı yoktur. Bunlar; Allahü teâlâ hakkında güzel ma’rifet, Allahü teâlâya karşı güzel tâat ve Allahü teâlânın emirlerine karşı güzel sabır.” Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri buyurdu ki; “Nefs, aklı olmayan, hayrı şerden ayıramayan bir çocuk gibidir. Nasıl ki ceviz oynamak isteyen bir çocuğa, bunlar yerine binlerce oyuncak verilse de, istediği dışında birşeyi kabûl etmezse, nefs de bunun gibi arzu ettiği şeyi ele geçirmeye çalışır. Çünkü nefs, insanın içerisinde sultan gibidir. Onun askeri de, hayvanî rûh, hevâ ve şehvettir. Allahü teâlâ, latif hikmetiyle, güzel san’atıyle, geniş rahmetiyle onun basiretini aydınlatıp, düşmanlarını gösterinceye kadar, tehlikeleri göremiyen, hayrı şerden ayıramıyan bir a’mâ gibidir.

Nifak (münâfıklık) iki türlüdür. Biri amelde nifaktır ki, bu müslümanlar arasında olur. İkincisi ise akıl nifakı ki, kâfirler ve münâfıklar arasında olur. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Münafığın alâmeti üçtür. O, oruç tutsa da, namaz kılsa da, kendisini müslüman zannetse de münâfıktır. Konuştuğu zaman yalan söyler, va’d ettiği zaman va’dinde durmaz (sözünü yerine getirmez). Kendisine birşey emânet edildiğinde, hainlik eder (emânete riâyet etmez).

“Dört haslet vardır ki kimde bunlar bulunursa, o katıksız münâfıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa, onu terk edinceye kadar onda münâfıklıktan bir haslet vardır. Kendine birşey emânet edildiğinde hıyânette bulunur. Konuştuğu zaman yalan konuşur. Ahîdleştiği zaman ahdine vefa göstermez. Muahedeyi bozar. Mahkemede doğruyu söylemez.”

“Münâfık, iki sürü arasında bulunan bir koyun gibidir ki, o, bir defa bu sürüye, diğer defa öbür sürüye katılır.”

Bu hadîs-i şerîfler büyük bir va’îd, şiddetli bir tehdittir. Bundan kurtulan azdır, ancak müttekîler (takvâ sahipleri) necât bulurlar. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ); “Ey Allahım! Ben, münâfıklıktan, şikâktan (tefrikadan) ve kötü ahlâktan sana sığınırım”diye duâ buyururdu. Bütün müslümanların böyle duâ etmesi lâzım gelmektedir.

Aklın nifakına gelince bu, küfür ve inkâr nifakıdır. Felsefecilerin, dehrîlerin, tabiîyyûnun, sofistlerin, tenâsühcülerin, ibâhiyyenin, zındık, mülhid ve diğerlerinin nifakıdır. Onlar müslümanlarla beraber oldukları zaman, biz müslümanız derler. Kendi cinsleriyle beraber bulundukları zaman, i’tikâdlarını izhâr edip, biz bu mukallidlerle alay ediyoruz derler. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin 14 ve 15. âyet-i kerîmelerinde onların hâllerini haber vererek, meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Biz dahî sizin gibi îmân ettik) derler. Hâlbuki kendilerini aldatıcı, insan şeytanları olan dostlarıyla yalnız kaldıklarında da, (Biz (dinde) sizinle beraberiz. Ancak biz mü’minler ile istihzâ edicileriz (onlar ile alay edicileriz) derler. Allahü teâlâ da onları istihzâları ile cezalandırır ve onları dalâletlerinde şaşkınlık ve tereddüt içinde bırakır.” Nisa sûresinin 145. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Muhakkak ki münâfıklar, Cehennemden derk-i esfelde (Cehennemin en aşağı derecesinde) azâb olunurlar. Sen onlar için, onlardan azâbı men edici bir yardımcı bulamazsın” buyuruldu.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 111

2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 458

3) Keşf-üz-zünûn sh. 893, 1744

4) İzâh-ül-meknûn cild-2, sh. 685

5) Nefehât-ül-üns tercümesi sh. 648

6) Sülûk-ül-ulemâ (Süleymâniye Kütüphânesi. Şehid Ali Paşa kısmında 1358/1 nolu kitap)

ABDULLAH-İ ENSÂRÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanbelî mezhebinin büyük âlimlerinden. İsmi, Abdullah bin Muhammed bin Ali el-Ensârî el-Hirevî olup, künyesi Ebû İsmâil’dir. Nesebi, Eshâb-ı Kirâmdan Hazreti Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-i Ensârî’ye dayanmaktadır. Bunun için Abdullah-i Ensârî diye tanınmıştır. Hadîs ilminde çok yüksek idi. Üçyüz binden çok hadîs-i şerîf ezberlemişti. Ayrıca fıkıh, tefsîr, kelâm, târih, neseb ve diğer ilimlerde derin âlim idi. 396 (m. 1006) senesinde, Şa’bân ayının ikinci günü Herât’ta doğdu. 481 (m. 1185) senesi Zilhicce ayında orada vefât etti. Evliyânın büyüklerinden olan Abdullah-i Ensârî’nin türbesi, devamlı ziyâret edilmektedir.

Dört yaşında iken ilim öğrenmeye başladı. Dokuz yaşından itibâren kadı Ebû Mensûr ve Caruzî’nin sohbetlerine devam etti. Hâfızası fevkalâde kuvvetli idi. Mektepte duyduğu ve yazdığı her şeyi hemen ezberlerdi. Daha o zamanlarda, çok güzel şiirler söylerdi. Gece-gündüz ilimle uğraştı. Abdül-Cebbâr el-Cerrâhî, Ebû Mensûr el-Ezdî, Ebû Saîd es-Sayrafi ve başka birçok âlimden ilim öğrendi. Kendisinden de; Ebü’l-Vakt Abd-ül-Evvel, Ebü’l-Feth Nasr bin Seyyâr ve daha başka birçok zâtlar ilim öğrenip icâzet (diploma) aldılar. Geceleri kandil ışığında hadîs-i şerîf yazardı. Yemek yemeğe vakit bulamazdı. Annesi, ekmek parçalarını lokma lokma edip yedirirdi. Hadîs-i şerîf toplamak için çeşitli memleketlere gitti. Çok sıkıntılara katlandı. Nişâbûr’dan Dezbad’e kadar yağmur altında rükû’ vaziyetinde gitti. Çünkü, koynunda hadîs-i şerîflerin yazılı bulunduğu nüshalar vardı. Bunların ıslanmaması için çektiği sıkıntılara, Allahü teâlânın rızâsı için ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine hizmet için katlandı. Niyeti bu idi. Üçyüz âlimden hadîs-i şerîf öğrendi. Bunların hepsi büyük hadîs âlimleri olup, hepsi de Ehl-i sünnet idi. Hiç biri bid’at sahibi değildi. Tefsîr ilmini Hâce Yahyâ İmârî’den öğrendi. Kendisi anlattı:

“Benim, kışın cübbem yoktu. Hava da çok soğuk idi. Evimde ancak üzerinde yatabileceğim kadar bir hasırım vardı. Üzerimi de bir keçe parçası ile örtüyordum. Keçeyi başıma doğru çeksem ayağım, ayağıma doğru çeksem başım açık kalırdı. Yastık olarak da bir kerpiç kullanırdım. Bir de, meclislerde giydiğim elbiseyi asacak bir çivi vardı. Birgün, büyük zâtlardan birisi bize geldi ve hâlimi gördü. Parmağını ısırıp ağlamaya başladı. Bir müddet sonra, başından sarığını çıkarıp önüme koydu. “Buna benden çok sen lâyıksın demek istedi.”

“Maddî gücüm olmadığı için, talebelerime birşey alamazdım. Kimseden de bir şey isteyemezdim. Bunun için gönlümde bir elem vardı. Bir kimse, hazret-i Danyal aleyhisselâmı rü’yâsında görmüş. Ona, “Falan dükkânı Abdullah’a ver ki, kazancını talebelerine dağıtsın” buyurmuş. O kimse, de bunu kabûl etmiş. O şahıs, bu rü’yâdan sonra dükkânın kazancını, talebelere dağıtılmak üzere bana verdi.”

“Ben, şu iki kimseden daha büyük bir âlim görmedim ve işitmedim. Onlar; Harkan’da Ebü’l-Hasen-i Harkânî ve Herat’da Abdullah et-Tâkî’dir. Harkânî hazretlerinin talebeleri bana, “Otuz senedir hocamızın sohbetiyle şerefleniriz. Onun, sana ta’zim ve hürmet ettiği gibi, başka hiç kimseye ta’zim ettiğini görmedik. Sana ihsân ettiği gibi, başkasına böyle ihsân ettiğini görmedik” dediler. Birgün, Ebü’l-Hasen-i Harkânî hazretlerine, “Efendim, bir şey sormak istiyorum” dedim. O da “Sor. Ey benim çok sevdiğim Abdullah” dedi. Beş suâl sordum. İkisini lisân-ı hâl ile (yaşayarak), üçünü de lisânı kâl ile (söyleyerek) cevaplandırdı. İki elimi dizinin üzerinde tutmuş idi. Bu hâl beni çok etkiledi. Öyle çok ağladım ki, gözlerimden ırmak gibi “göz yaşı akıyordu. Ben tasavvufu Ebü’l-Hasen-i Harkânî hazretlerinden öğrendim.”

“Mürşid-i kâmilin mübârek cemâlini görmek ve sohbetine kavuşmak en büyük ganîmetlerdendir. Onların güzel cemâli ve sohbeti her zaman ele geçmez. Onu elden kaçırmamalıdır. Arafat dâima olur, fakat onlar dâima bulunmaz. Bu büyük ganîmeti lâyıkıyla değerlendirmeli, ni’metin kıymetini bilmelidir.”

“Bir zaman bir arkadaş ile Basra’ya gittim. Altı gün geçtiği hâlde, hiç birşey yemedik. Yedinci gün bir kimse gelip bize birer altın hediyye etti. Ben de o altını arkadaşıma verdim. O gidip yiyecek bir şeyler getirdi. Beraberce yedik. Sonra yolumuza devam ettik. Deniz kıyısına geldik. Kalan bir altını gemiciye verip gemiye bindik. Gemide, köşede kendi hâlinde oturan biri vardı. Namaz vakitlerinde kalkar, namazdan sonra tekrar kendi hâlinde oturmaya devam ederdi. Kendisine yaklaşıp, bir ihtiyâcı olursa kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledik. “Olduğu zaman söylerim” dedi. Birgün bize, “Ben, yarın öğle namazından sonra vefât edeceğim. Gemiciye, sizi sahile çıkarmasını söyleyiniz. Elbiselerimden birşey isterse veriniz. Dışarı çıktığınız zaman bir ağaçlık görürsünüz. Orada, büyük bir ağacın altında, benim kefenlenme ve defin işlerim için herşeyi hazırlanmış bulursunuz. İşlerimi tamamlayıp, beni oraya defnediniz. Benim bu yamalı elbisemi de kaybetmeyiniz. Hille’ye gittiğiniz zaman, zarif bir genç, sizden bu yamalı elbiseyi ister. Ona veriniz” dedi. Hakîkaten de ertesi günü öğle namazından sonra vefât etti. Bundan sonra biz dediklerini aynen yaptık. Herşey tam anlattığı gibi oluyordu. Hille’ye vardığımızda, tarif ettiği genç karşımıza çıkıp, “Emâneti veriniz” dedi. Biz, yanımızda bulunan emâneti kendisine teslim ettik ve “Allah rızâsı için bize izah eder misin? O zât kimdi? Sen kimsin? Bu olanlar nedir?” dedik. O bir derviş idi. Miras bırakacak bir malı vardı. Kendisine bir vâris taleb etti. Beni gösterdiler. Siz, bir miktar bekleyin. Ben hemen geliyorum” dedi. Gidip biraz sonra geldi. Kendi elbiselerini çıkarmış, bizim getirdiğimiz elbiseleri giymiş idi. Kendi elbiselerini bize verip, “Bunlar sizindir” dedi ve gitti.”

Abdullah-i Ensârî ( radıyallahü anh ) Şeyhülislâm idi. Hanbelî mezhebinin büyük âlimlerinden olup, çok yüksek bir velî idi. Kerâmetleri pekçoktur. Va’zlarında Ehli sünneti müdâfaa eder, mezhebsizlik ve bid’atlerin kötülüğünü anlatırdı. Allahü teâlâya kavuşmak yolunda yürümek istiyenlerin, evliyâya ve hakiki din âlimlerine çok bağlı olmasını isterdi. Bu yolda ilerleten vâsıtanın, onlara olan tam muhabbet ve bağlılık olduğunu söylerdi. O büyüklere dil uzatanların zavallılıklarını her defasında ifâde eder ve “Yâ Rabbi! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan onları tanıyâmıyor. Yâ Rabbi! Her kimi felâkete düşürmek istersen, onu İslâm âlimleri üzerine atarsın” buyururdu.

Hâce Ebû Âsım, Abdullah-i Ensârî hazretlerinin hocalarından ve akrabasından idi. Birgün ziyâretine gitti. Hocası kendisine yemek ikram etti ve ba’zı şeyler öğretti. Ebû Âsım’ın hanımı ihtiyâr idi. Evliyâdan mübârek bir hâtun idi ve Hızır aleyhisselâmdan ilim öğrenirdi Bu hâtun diyor ki: Hızır (aleyhisselâm) bize geldiğinde, Abdullah’ı görüp kim olduğunu sordu. Böyle sormak onun âdetidir. Bildiği hâlde yine sorar. Ben “Filân kimsedir” dedim. Buyurdu ki, “Doğudan batıya kadar herkes onun adını duyar. Şeyhülislâm ismi ile meşhûr olur. Şimdi onyedi yaşındadır. Ne babası, ne de kendisi, ne olduğunu bilmez. Zamanında ondan büyük kimse olmaz. Yer yüzünde onun büyüklüğünü duymayan kalmaz.”

Abdullah-i Ensârî hazretleri buyurdu ki:

“Öyle zaman olur ki, Allahü teâlâ bir kulunu ibâdetleri ile meşgûl eyler. O ibâdetler, o kulun azıtmasına sebeb olur. Ya’nî kibir ve ucba kapılmasına yol açar. Yine öyle zaman olur ki, o kulunu bir işe, bir günâha düşürür. O günâhı sebebiyle kul o kadar üzülür ki, bu üzülmesi o kimsenin hidâyetine sebeb olur. Hâline bakıp gafletten uyanır. Tövbe ve istiğfar eder. Bu her iki durumda da atılgan olmamalıdır. Allahü teâlâ, cesâret ve atılganlıkla günâh işleyip de “O bizi affeder” diyen kullarını sevmez. Günâhları küçük görmekten daha zararlı birşey olmaz. Günâhların küçük olduğuna değil de, kimin koyduğu yasakları çiğnemekte olduğunu düşünüp, haya etmelidir.”

“Hak teâlânın sevdiklerinin yolunda olmak ile dünyaya kıymet vermek, dünyâya düşkün olmak, bir arada bulunmaz. Bu yolda bulunan bir kimsenin kalbinde, dünyânın zerre kadar kıymeti bulunursa, yağdan kıl çıkması gibi, kolayca bu yoldan çıkar. Allahü teâlânın dostları, dünyâya hiç kıymet vermezler, onun için gam yemezler. Bütün dünyâyı bir lokma hâline getirip, bir velînin ağzına koysan, isrâf olmaz. İsrâf ona denir ki, birşey Allahü teâlânın rızâsına aykırı olarak sarfedilir. Allahü teâlâ, dünyâyı eliniz ile terketmeyi değil, kalbiniz ile terketmeyi ister ve beğenir.”

“İşlediğin tâat ve ibâdetleri beğenmemelisin. O tâat sana hoş gelmemeli, bir lezzet aramamalısın. Tâatini beğenmek şirktir. Yalnız Allahü teâlânın emri olduğu için, buyurulduğu gibi, ya’nî ilmihâl kitaplarında bildirdiği gibi işlemeli. Tâatini Hak teâlâya ısmarla ve kendi beğenmeni şeytanın yüzüne çarp.

Beyt:

“Bir amel ki kalbine hoş gelir.
Bir günâhtır ki özrü müşkildir.”

“Bedbahtlığın, zarar ve ziyan içinde olmanın en açık alâmeti, Allah yolunda hergün ilerliyememektir.”

“Tasavvuf ehli arasında, emr-i ma’rûfa ve nehy-i münkere nikâr denir.”

“Malı seviyorsan, yerine sarf et de sana sonsuz arkadaş olsun! Eğer sevmiyorsan, ye de yok olsun.”

“Allahü teâlâ, kendi rızâsını istiyenlerin yardımcısıdır.”

“Üç kısım ilim vardır ki, bunlar tövbe, tevekkül ve hakîkat ilimleridir. Tövbe ilmi ki, bu ilmi seçilmişler (büyük zâtlar) ve avam (diğer insanlar) kabûl ettiler. Tevekkül ilmi ki, bunu seçilmişler kabûl etti, ama avam kabûl etmedi. Hakîkat ilmi ki, insanların ilim, akıl ve anlayış seviyelerinin üstünde olduğu için, çok kimse onu anlıyamaz.”

“Allahü teâlânın azâbına müstehak olanlar, her an gaflette bulunanlardır. Bunlar, başlarına gelmesi muhtemel olan korkunç azâbdan gâfil oldukları için, kendilerini emniyette ve rahat hissederler. Her zaman uyanık olan kalbler ise, her an korku ve hüzün ile dolu olurlar. Devamlı âhıret için hazırlık yaparlar. Dolayısı ile bu kimseler cezaya müstehak değildir.”

“İnsana, âhırete giden yolda şu dört şey elbette lâzımdır! Birinci olarak, i’tikâd ve amel. Kendisine lâzım olan ilmi öğrenip tatbik etmek lâzımdır ki, bu ilim yolcuya yön verir, idâre eder. İkinci olarak, bir zikir lâzımdır ki, bu yolcuya tenhâda arkadaşlık etsin. Bu zikir yardımı ile yalnızlık çekmesin. Üçüncü olarak, bu yolcunun haram ve şüphelilerden sakınması ve dünyâya düşkün olmaması lâzımdır ki, uygun, olmayan düşünce ve başka şeyler kendisini meşgûl etmesin. Dördüncü olarak, bir yakîn lâzımdır ki, bu yolcuyu gideceği yere kadar götürsün. Ömründe bu dört şeyden ayrılmayan saadete kavuşur.”

“Dünyâ ne demektir biliyor musunuz? Gönlüne gelen ve seni Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şey dünyâ demektir. Seni O’ndan başka birşey ile meşgûl eden her şey de fitnedir. Bu kısa ömrü, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere yaklaşmakla geçiren, O’ndan başka şeylerle meşgûl olan kimse, âhıretini harâb etmiş olur. Bu ise, akıl sahiblerinin yapacağı şey değildir.”

“Sıdk ve muhabbetin alâmeti ahde vefadır.”

“Nefsiniz sizi uygun olmayan şeylerle meşgûl etmeden evvel, siz nefsinizi hayırlı şeylerle meşgûl ediniz.”

“Hak teâlâya yakın olmağı istememek ve düşünmemek cinâyettir.”

“Birisi, rü’yâsında Peygamber efendimizi gördü. Evliyâdan bir grup ile bir yerde oturuyorlardı. Herkes, O’nu dinliyordu. Birden semânın kapıları açıldı. Elinde ibrik ve leğen ile bir melek geldi. Melek, ibrik ve leğen ile herkesin önüne geliyor, orada bulunanlar ellerini yıkıyordu. Rü’yâyı gören kimse en sonda bulunuyordu. Sıra ona gelince, “Leğeni kaldırın. O, bu taifeden değildir” dediler. Melek de leğeni alıp götürdü. O kimse, Peygamber efendimize dönerek: “Yâ Resûlallah! Ben bunlardan değilim ama, biliyorsunuz ki, sizi ve bunları çok seven birisiyim” dedi. Peygamber efendimiz, “Bunlara muhabbet eden bunlardandır” buyurdu. Bunun üzerine melek, leğen ile ibriği getirdi. O kimse de elini yıkadı. Peygamber efendimiz o kimseye dönüp tebessüm ettiler ve “Bize muhabbet ettikçe bizimlesin.” O kimse bu rü’yâdan sonra bu yolun büyüklerinden biri oldu.”

Abdullah-i Ensârî hazretleri, Sehl-i Tüsterî ( radıyallahü anh ) hakkında şöyle anlattı: “Sehl bin Abdullahri Tüsterî hazretleri, evliyânın büyüklerinden idi. Hastalığı olanlar, gelip kendisine müracaat ederler, duâsı bereketi ile şifâya kavuşurlardı. Kendisinde ise basur illeti vardı ve bunun gitmesi için duâ etmezdi. Ebû Nasr Terşizî bana, “Sehl, duâsı makbûl olan velî bir zât olduğu hâlde, onun basuru nedendir? Kendisi için niye duâ etmiyor?” dedi. Onun veliliği, o hastalıktan dolayıdır. Hastalığa sabrettiği için, velilik derecesi her an yükselmektedir. Bunun için o hastalığın sıkıntısına sabrediyor. Hastalık sebebiyle kazancı daha çok olduğundan, o illetin kendisinden gitmesi için duâ etmiyor, dedim.”

“Tasavvuf ehli arasında “Benim elbisem, benim ayakkabım” demek edebe uygun değildir. Dostlar arasında, hiçbir şeyi mülkiyetle nisbet etmemek, onların âdâbındandır. Zarûret müstesna.”

“Ebû Bekr-i Kettânî’ye Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) talebesi derlerdi. Çünkü, Resûlullah efendimizi rü’yâsında çok görürdü. Öyle ki, O’nu hangi gün, hangi gece göreceğini bilirdi. İnsanlar kendisine ba’zı suâller sorarlar, o da rü’yâda Peygamber efendimize sorar, cevâbını alırdı. Bir defasında Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, ona, (Bir kimse hergün kırkbir defa “Yâ hayyû yâ kayyûm. Yâ Lâ ilahe illâ ente” dese gönüller öldüğünde, onun gönlü ölmez.)”

“Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlânın kıymetli bir kulu vefât edeceği zaman, Azrâil (aleyhisselâm) gelerek “Korkma! Erhamürrâhımîne gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük bayrama vâsıl oluyorsun. Bu cihan bir konaktır. Bu konak mü’minin zindanıdır, ödünç olarak sana verilen bu varlık bir bahânedir. Bu sebepten, bu bahâne gider ve uzaklaşır. Hakîkat meydana çıkarak, kişi devamlı diri olan Allaha kavuşur” der. O kul için, dünyâda bundan daha tatlı, daha hoş ve daha rahat bir gün olmaz.”

“Kişinin sözü amelinden çok olursa noksandır. Ameli sözünden fazla olursa kemâldir.”

“Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alâmeti; o kulun, kendisine fâidesi olmayan boş şeylerle meşgûl olmasıdır.”

“Ümitsizlik, küfür içinde bir kapıdır. Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmek küfürdür.”

“Ârif; kalbini Allahü teâlâyı düşünmek, unutmamak için, vücûdunu da, insanların rahmeti ilâhiyyeye kavuşmaları için seferber eden kimsedir.”

“Bir zaman Hire’ye askerler geldi. Askerlerden birisi, köylünün birinden atlar için bir yük saman aldı. Ücretini tam olarak ödedi. Bu köylünün ihtiyâr bir babası vardı. O asker ile dost oldu. O ihtiyâr köylü, dostu olan askere dediki, “Bugün, hacılar hac etmektedir. Keşke biz de orada olsaydık. Asker “İster misin? Seni oraya eriştireyim. Ama kimseye söylememen şartı ile” dedi. İhtiyâr; “Söylemem” dedi. Asker, Allahü teâlânın izni ile bir anda ihtiyârı Arafat’a ulaştırdı. Hac edip, lüzumlu vazîfeleri yaptıktan sonra, yine bir anda geri döndüler. İhtiyâr, askere dedi ki, “Senin gibi bir hâlde bulunan kimsenin, askerlerin arasında durmasına hayret ediyorum. Bu nasıl oluyor?” Asker şöyle cevap verdi: “Eğer benim gibi bir kimse bunların içinde olmasa idi, senin gibi bir ihtiyâr veya zayıf, muhtaç bir nine gelip derdini dökse kim bakardı? Kim alâkadar olurdu? Kim dostluk elini uzatırdı? İşte ben, birçok fâideleri düşünerek bunlar arasında bulunuyorum. Sakın sırrımı kimseye söyleme” dedi. İhtiyâr, işin içinde önce farkedemediği nice hikmet ve faidelerin bulunduğunu anlayıp, “Peki” dedi. Teşekkür edip ayrıldılar.”

“Sana iyilik eden kimsenin esîri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, dâima herkese iyilik etmeli; fâideli olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte “Veren el, alan elden üstündür” buyurulmuştur.”

“Ebü’l-Hüseyn isminde birisi, birgün hocam Husrî’yi incitmişti. O andan beri kalbimde ona karşı soğukluk duyuyorum.”

“Allahü teâlâ, âriflerin gönüllerine ikramlarını yağmur gibi yağdırıyor. Arzu ettiklerini, en kısa yoldan arzularına kavuşturuyor.”

Şeyh-ül-islâm Abdullah-i Ensârî hazretleri, Menâzil-üs-sâyirîn kitabında, Âl-i İmrân sûresi 103. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahın ipine sımsıkı sarılın” kısmını şöyle tefsîr etmektedir “Âyet-i kerîmede geçen “Allahın habline (ipine) sımsıkı sarılın”dan murâd, Allahü teâlânın emirlerine riâyet ederek ibâdete devam etmektir. Âyet-i kerîmede geçen i’tisâmın (sarılmanın) üç derecesi vardır. Birincisi; normal insanların i’tisâmı ki, Allahü teâlâdan gelen emir ve yasaklara sarılıp, devam etmektir. Bu kısımda bulunan insanların ibâdet ve tâati, yakîn elde etmek içindir. Bu, Allahın ipine (Kur’ân-ı kerîme) sarılmaktır. İkincisi; seçilmişlerin i’tisâmı olup, bunların emir ve yasaklara uymaktaki gayretleri, Allahtan başka her şeyden kesilmek, O’na, O’nun emirlerine teslim olmaktır. Bu da urvet-ül-vüskâ’dır. Üçüncüsü; seçilmişlerin seçilmişlerinin i’tisâmı ki, bunların emir ve yasaklara uymaktaki gayretleri, Allahü teâlâyı müşahâde etmek, O’nun yakınlığı ile meşgûl olmak ni’metine kavuşmak içindir. Buna da i’tisâm-ı billah denir.”

Şeyh-ül-islâm Abdullah-i Ensârî’nin ( radıyallahü anh ) Menâzil-üs-sâyirin kitabında, Hazreti Ömer’in bildirdiği hadîs-i şerîfte “İhsân nedir?” suâline cevaben Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “İhsân, Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.” Bu hadîs-i şerîf, pekçok hakîkati içerisine almaktadır. Yine buyurdular ki: “Ba’zı sâlih kimseler, bir hâdisenin nasıl neticeleneceğini firâsetle söyler. Bu hâdisenin neticesini Allahü teâlâ ona müşâhede ettirir, gösterir. Bu müşâhede, o kimsede devamlıdır. Ba’zı kimseler de vardır ki, bu müşâhede onda ba’zan olur, devamlı olmaz. O, onu Allahü teâlânın aşkının sarhoşluğu içinde iken söyler veya o söz dilinden çıkar da, söylediği hakîkat olur. Ama, onun bu hâlden haberi bile yoktur. İşte bu iki hâlin birinci olanı, ya’nî firâseti devamlı olanı makbûldür. Firâseti devamlı olanlara “Velâyet ehli” denir. Bu işler, “Abdal”, “Ebrar” ve “Zühhâd” da olur. Firâseti ve müşâhedesi ba’zan olanlar da “Muhakkik”lerdir. Muhakkiklerde hâdiseler, ba’zan kapalı, ba’zan da açık olur. Eğer şaka ile söyleseler, Allahü teâlâ onları kırmaz, hakîkat eder. Eğer gaflet ile söylerse, cenâb-ı Hak yine dediğini vâki eder. Onlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır.” Hâce Abdullah-i Ensârî “rahmetullahi aleyh”, (Menâzil-üs-sâyirin) kitabında buyuruyor ki: “Firâset iki türlüdür: Birincisi, ma’rifet sahiblerinin firâseti olup, talebenin isti’dâdını keşf etmek, Allahü teâlânın evliyâsını tanımaktır. İkincisi, riyâzet çeken, açlıkla nefslerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âit gizli şeyleri bilmektir. İnsanların çoğu, Allahü teâlâyı hatırlamayıp gece-gündüz dünyâyı düşündüğünden, dünyâ işlerinden ele geçirmek istedikleri şeylerden haber verenleri arıyor. Bunları büyük biliyor. Hattâ, bunları evliyâ, Allahü teâlâya yakın sanıyorlar. Evliyânın me’ârifine, doğru, ince bilgilerine dönüp de bakmıyorlar. Belki, bunlara dil uzatıp, bunlar Allahın sevgili kulu olsaydı, gayb olan şeylerimizi, gizli düşüncelerimizi bilirlerdi. Bizim hâlimizden haberi olmıyan bir kimse, mahlûkların üstündeki ince bilgileri hiç anlıyamaz diyerek, evliyânın firâsetine, Zâtı ilâhiye ve sıfatlarına olan bilgilerine inanmıyorlar. Böyle, yanlış ölçüleri sebebi ile, o büyüklerin doğru ilim ve me’ârifinden mahrûm kalıyorlar. Bilmiyorlar ki, Allahü teâlâ, o büyükleri, câhillerin gözünden saklamış, kendine mahsûs kılmıştır. Evliyâsını dünyâ işleri ile meşgûl etmeyip, kendisi ile meşgûl etmiştir. Evliyâ, insanların hâllerine, işlerine bağlansalardı, Allahü teâlânın huzûruna lâyık olmazlardı”.

Abdullah-i Ensârî hazretlerinin Kenz-üs-sâlikîn (Zâd-ül-ârifîn) kitabında buyuruyor ki:

“Âhırette her incinin bir sedefi vardır. Herşeyin kendi hâline göre bir şerefi, değeri vardır. İnsanoğlu da kendisinde ilim bulunan bir sedeftir. Onun şerefi de ilim iledir. İlmi olmayan kimse, cahillik içinde kalır, muhabbet kadehini içemez, vilâyet libâsını giyemez. Allahü teâlâ câhili kendine dost edinmez.”

“İlim, çok tekrar ve fazla müzâkere ile ele geçer. Ayrıca bunun için az uyumalı ve Allahü teâlânın yardımını talep etmelidir. Âlemlere rahmet olan Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz buyuruyor ki, “Geceleyin Allahü teâlânın korkusundan ağlayan göze ateş dokunmaz.” Bir kimse, 40 gün Allah için ihlâsla sabahlasa, hikmet pınarları zâhir olup, kalbinden lisânına akar. Peygamber efendimiz (aleyhisselam) “Mü’min, gece çok ağlar, gündüz çok tebessüm eder” buyurdu.”

“Her denizin kenarı (sonu) vardır. Her günün gecesi vardır. Peşinden gece gelmiyecek gün, kıyâmet günüdür. Nihâyeti olmayan deniz, Allahü teâlânın rahmet deryâsıdır.”

“Semâ tavanının seyyareleri olduğu gibi, her bir gaflet ve hatânın da bir keffâreti vardır. Mü’minlerin günahlarının keffâreti tövbedir.”

“Şükür; ni’meti bilmenin ismidir. Zîrâ şükür, ni’meti vereni bilmeye götürür. Bu ma’nadan dolayı, Kurân-ı kerîmde İslâm ve îmâna şükür ismi verilmiştir.”

“Sabır; nefsi istenilmeyen bir şeyden, dili şikâyetten alıkoymaktır. Sabır, insanlara en zor gelen huylardandır. Sabır üç derecedir Birincisi, Allahü teâlânın va’d (ni’met vereceğine söz vermek) ve va’dini (azâb edeceğini) düşünerek, imân üzere kalmak. Cezadan dolayı günah işlemekten kaçınmaktır. İkincisi, ibâdete ihlâs ile ve şartlarını yerine getirerek devam etmeye sabır etmektir. Üçüncüsü, belâlara sabretmek ki, böylece sıkıntılara verilecek sevâbları ve rûhun sıkıntılarına verilecek mükâfatı düşünerek sabretmektir.”

Abdullah-i Ensârî hazretlerinin yazdığı kıymetli kitaplardan ba’zıları şunlardır: Menâzil-üs-sâyirîn, Şems-ül-mecâlis, Envâr-Üt-tahkîk, Tefsîr-ül-Kur’ân, Hülâsa fî şerh-i hadîs, Şerh-üt-taarruf li-mezheb-it-tasavvuf, Menâkıb-ı İmâm-ı Ahmed bin Hanbel.

1) Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 247

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 133

3) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 365

4) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 1183

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1 sh. 452

6) Tabakât-ül-müfessirîn cild-1, sh. 452

7) El-A’lâm cild-4, sh. 122

8) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 15

9) Tabakât-ı Hanâbile zeyli cild-1 sh. 50

10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 977

11) Eshâbı Kirâm sh. 305

12) Rehber Ansiklopedisi cild-1 sh. 19

13) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî cild-2, mk. 92

14) Kıyâmet ve Âhiret sh. 201

ABDULLAH-İ İLÂHÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın meşhûrlarından. Molla ilâhî, Şeyh-i İlâhî lakablarıyla da tanınmış olup, o zamanki adıyla Germiyan vilâyetinin (Kütahya) Simâv nahiyesine bağlı bir köyde doğdu. Doğum târihi kaynaklarda kaydedilmemiştir. 893 (m. 1487) senesinde Vardar Yenicesi’nde vefât etti. Kabri orada olup, ziyâret edilmektedir. Abdullah-ı ilâhi, ilim tahsiline başlayıp, bir müddet İstanbul’da Zeyrek Medresesi’nde kaldı, ilim öğrendikten sonra, zamanın en meşhûr âlimlerinden olan Alâeddîn Tûsî ile birlikte İran’a gitti. Kirman’da bir müddet daha ilim öğrendi. Sonra zâhirî ilimleri bırakıp, tasavvuf ilmini öğrenerek bâtınî ilimlerde yükselmeyi arzu etti. Kitaplarını yakmak istedi. Yakmakda tereddüt edip, suya atmayı düşündü. Bu kararını, görüştüğü tasavvuf ehli bir zâta söyledi; O zât, kitapları arasından evliyânın büyüklerinin risalelerini içinde toplayan bir kitabı ayırdı. “Bu kitap sana fâideli olur, bu yanında kalsın. Diğer kitaplarını satıp parasını fakirlere sadaka olarak dağıt” dedi.

Bundan sonra Semerkand’a ve Buhârâ’ya gitti. Orada zamanın mürşidi kâmili olan, büyük evliyâ Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine talebe olup, sohbetinde bulundu. Ondan feyz alıp, tasavvufda yetişti. Sonra bu hocasının işâreti ile Behâeddîn Buhârî Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrini ziyârete gitti. Bir müddet orada kalıp, ziyârette bulundu. Böylece Behâeddîn Buhârî hazretlerinin rûhâniyetinden de feyz alıp, yetişti. Öyle ki, Behâeddîn Buhârî hazretleri, kabrinden çıkıp ona gözükürdü. Abdullah-i İlâhi de hâlini ve rü’yâlarını anlatır, ta’birini dinlerdi. Bir müddet Behâeddîn Buhârî hazretlerinin kabri yanında kaldıktan sonra, tekrar Semerkand’a döndü. Hocası Ubeydüllah-i Ahrâr’ın sohbetlerine bir müddet daha devam etti. Böylece tasavvufda yetişip, yüksek derecelere ulaştı. Sonra hocası Ubeydüllah-i Ahrâr’ın işâreti ve icâzet (diploma) verip görevlendirmesi üzerine Anadolu’ya döndü. Memleketi Simâv’a yerleşti.

Abdullah-i İlâhi hazretleri, bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten bir ilim olan tasavvuf ilminde yetişmiş bir büyük âlim olarak Anadolu’ya döndü. İnsanın olgunlaşmasını, imânın vicdânîleşmesini sağlayan tasavvufda bir yol olan Nakşibendî tarikatını Anadolu’da yayan âlimlerin en başta gelenlerindendir. Önce memleketi Simâv’da tanınıp çok sevildi. Etrâfında pekçok talebe ve âlim toplandı. Sohbetinde bulunup ondan feyz aldılar. Kısa zamanda şöhreti etrâfa yayılıp, İstanbul’a kadar ulaştı. İstanbul’da bulunan âlimler ve ileri gelen zâtlar, onun İstanbul’a gelmesini çok arzu edip, defalarca da’vet ettiler. Osmanlı veziri ve kadıasker Manisalı Çelebi, hediyeler ve haberciler göndererek, İstanbul’a teşrîf etmesi için çok iltifât gösterdi Bu da’vetleri aldıktan epey bir müddet sonra, memleketinde bir karışıklığın çıkmış olması sebebiyle İstanbul’a gitti. O İstanbul’a geldiğinde, Fâtih Sultan Mehmed Hân vefât etmiş bulunuyordu, İstanbul’a gelince, vezir Manisavîzâde Muhyiddîn Mehmed Efendi, kendisi ve talebeleri için yer tahsis etti. Fakat bunu kabûl etmeyip, Zeyrek Câmii’nin boş ve viran hâle gelmiş medresesine yerleşti. Âlimler ve diğer insanlar sohbetine koştular. Ondan feyz aldılar. Kısa zamanda herkesin müracaat kaynağı oldu. Devlet erkânından ve halkdan pekçok kimse sohbetine geliyor ve müşkillerinin halli için ona müracaat ediyordu. Bu öyle bir hâl almıştı ki, kalabalıktan, artık yakın dostları ve talebeleri ile ilgilenmeye fırsat bulamıyordu. Bir müddet Zeyrek Câmii Medresesi’nde kalıp ilim ve feyz saçtıktan sonra, Avanos Bey’in oğlu Ahmed Bey, sevgi ve hürmet ile bağlılık gösterip, onu Rumeli’de Vardar Yenicesi’ne götürmek istediğini arzetti. Abdullah-i İlâhi bu da’veti kabûl edip, Vardar Yenicesi’ne gitti, İstanbul’da yerine, Seyyid Ahmed Buhârî’yi vekîl bıraktı. Kendisi Vardar Yenicesi’nde ikâmet edip, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Kıymetli eserlerini de orada yazdı ve orada vefât etti. Kabri oradadır. Onun bereketiyle o şehir îmâr edildi. Câmiler, hanlar, ziyâretgâhlar yapıldı. Kabrini ziyârete gidenler, ondan feyz alıp istifâde ederek dönerler. Eserleri: 1-Vâridât-ı Kübrâ şerhi, 2- Miftâh-ül-gayb şerhi, 3- Zâd-ül-müştâkîn, 4- Necât-ül-ervah min denîs-il-eşbân, 5-Esrârnâme, 6- Meslek-ut-tâlibîn, 7- Manzûme-i mi’râciyye, 8- Füsûl-ül-vüsûl gibi eserleri vardır.

Sohbet ve meclislerinde tam huzûr üzere olurdu. Sohbetinde bulunan birisinin bir derdi, sıkıntısı yahut kalbinde zararlı düşünceleri olsa, gidermek için yüzünü ona döner, o düşünceleri engelliyecek sözler söylerdi. Böylece bu hâlden kurtarırdı. Sohbetine devam edenler, uzun zaman çalışarak elde edilebilen derecelere kısa zamanda ulaşırlardı. Alçak gönüllü idi. Hulk-ı azîm, ya’nî güzel ahlâk sahibi olup; küçük, büyük, fakir, zengin, yanına kim gelse ayağa kalkardı.

Sohbetine gelenler, daha arzularını söylemeden cevaplarını alırlar, isteklerine kavuşurlardı. Gelenler ondan feyz alıp, değişmiş olarak, bambaşka bir hâlde dönerlerdi. Zamanında İstanbul’da bulunan ve evliyânın büyüklerinden olan Şeyh Ebü’l-Vefâ hazretleri ile beraber bulunup sohbet ederlerdi.

Sevenlerinden Uzun Muslihuddîn anlatır: “Diğer talebelerle birlikte Abdullah-i İlâhî’nin huzûrunda idik. Zeyrek Câmii’nde bulunuyorduk. Huzûrunda, Celâlüddîn Rûmî hazretlerinin oğullarından Şeyh Âbid Çelebi de vardı. Kâdı idi. Kâdılığı bırakıp, Şeyhin hizmetine devama koyuldu. Şeyh bir sözle onu sevindirdi. Yan tarafa bakıp güldü. Ben bu hâle hayret ettim. Âbid Çelebi’ye sordum. Şöyle cevap verdi: “Şeyh bana; “Câminin İmâmı Bedrüddîn Halîfe’ye bak” buyurdu. İmâm, Halvetî tarîkatinden sâlih bir kimse idi. Baktım. Râhib kıyâfetinde gördüm. Bunun için tebessüm ettim.” Bu söz, benim ızdırâbımı arttırdı. Kendi kendime; “Bu İmâm, tarikat ehli sâlih bir kimse olduğu hâlde, hocam bunun hâlini nasıl böyle keşfetti ve bu sözü nasıl Âbid Çelebi’ye tahsis etti. Hâlbuki bu, onun âdetlerinden değil idi” dedim. Bu düşünce içimi rahatsız etti. Nihâyet hocamın huzûrunda konuştum. O da şöyle buyurdu: “Bu, onun bizi inkâr etmesinin görünüşüdür. Âbid Çelebi’ye söylememe gelince: insanların meşrebleri ayrı ayrıdır. Meselâ avvâmın çocukları dayaktan, büyüklerin çocukları lütüftan anlarlar. Ona iltifât etmesem, beni ve bu büyüklerin yolunu bırakır.”

Âbid Çelebi anlatır: “Abdullah-i İlâhî’nin huzûrunda bir müddet kalıp, sohbetlerine devam ettim. Kalbim açılmadı. Şeyh Muhyiddîn İskilibî’ye gitmeğe karar verdim. Birgün câmide namaz kılıyordum. Aklımda hep bu düşünce var idi. Hocam da yukarıda namaz kılıyordu. Namazdan sonra bana dönüp: “Seni, namaz kılarken Muhyiddîn İskilibî’nin şeklinde gördüm” buyurdu. Özür diledim. Elini öptüm ve hizmetini ni’met bilip ayrılmadım. Gün geçtikçe gönlüm aydınlandı. Ard arda gelen feyzlerine kavuştum.”

Birgün ona bağlı olanlardan ihtiyâr bir kadın huzûruna geldi. Gönlü incinmiş ve muzdarib bir hâlde idi. Hâlini arzedip: “Bu gece rü’yâmda kendimi kurbağa olmuş bir hâlde gördüm” dedi. “Hayrola, korkacak birşey yok” deyip, âdeti üzerine kendi haliyle meşgûl oldu. Ama bu ihtiyâr hanımın ızdırâbı geçmemişti, karşıda oturuyordu. Biraz sonra Abdullah-i İlâhi başını kaldırıp: “Anacığım! Sen dervişleri evine da’vet etmeyi düşünmüşsün. Sonra da vaz geçmişsin. Bu rü’yâ ona alâmettir. Git huzûrla işine bak, üzülme!” buyurdu. İhtiyâr kadın: “Gerçekten öyle oldu efendim! önce da’vet etmeyi düşündüm. Fakat evimin dar olması sebebiyle vazgeçtim” dedi. Talebelerinden Muslihuddîn Halîfe şöyle demiştir: Abdullah-i İlâhî’nin bunu nasıl bildiğine şaştım. Kurbağa görmek ile da’vet arasında hiç bir münâsebet ve alâka görünmüyor dedim. Bir ara başbaşa kalınca, izahını sordum. Buyurdu ki: “Büyükler, rü’yâ ta’biri hakkında eserler yazmışlardır. Bu husûsta kaideler ve usûller koymuşlardır. Herşeyi belirli vasıflarıyla ta’bir ederler. Doğrudur, gerçektir. Fakat dervişe yakışan şudur ki; ona bir rü’yâ sorulursa, anlatanı dinler. Allahü teâlâya yalvarır ve eğer keşif yoluyla birşey bildirilirse onu îzâh eder. Biz de bu hâlde otururken, o ihtiyâr hanım gelip rü’yâsını anlatarak ta’birini isteyince, kelimelerin ma’nası keşfolundu. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Fütûhât-ı mekkiyye adlı eserinde şöyle yazmıştır. Kurbağaya Arabcada “Dıfdag” denir. “Ehf ziyâfet ver, “dağ” da terk eyle ma’nâsınadır. Böylece îzâh ettim.”

Abdullah-i İlâhî’nin sohbetleri çok te’sîrli ve fâideli olurdu. Sohbetlerinde ve diğer zamanlarda herkesin gönlünü almaya çok dikkat gösterirdi. Sohbette bulunanlardan birinin bir sıkıntısı, bir müşkili olsa onun halini keşfederdi. Müşkili olan kimseye döner, sıkıntısını giderirdi. Sohbetiyle tereddütleri ortadan kaldırırdı. Yine birgün sohbet ederken, söz çalışmak ve gayretten açılmıştı ve; “İnsan çalışıp, gayret göstermedikçe olgunlaşamaz ve bir mertebeye ulaşamaz” buyurmuştu. Bu sırada sohbetinde bulunan bir âlim, bu sözleri işitince, kendi kendine bu sözü kabûllenmeyip, at hırsızı kıssası diye bilinen bir hâdiseyi hatırladı. Peki onun hâli nasıl oldu diye düşündü. Abdullah-i İlâhî, o âlimin kalbinden geçen düşünceleri kerâmetiyle anlayıp, o ânda ona doğru dönüp şöyle dedi: “Söylediğim söze, at hırsızlığı yapan kimsenin hâli ile karşı çıkmak hâtıra geldi değil mi? Fakat ona da cevap vardır” dedi. Sonra sohbetinde bulunanlara dönüp; “Hiç o hâdiseyi işiteniniz var mıdır?” diye sordu. Sohbette bulunanlar, “duymadık” diyerek dinlemeye başladılar. O hâdiseyi Abdullah-i İlâhî şöyle anlattı: “Parasız kalan bir hırsız, geceleri at çalıp satardı, ömrünü böyle heba ederdi. Bir defasında da, bulunduğu şehrin en büyük âlimi ve evliyâsı olan bir zâtın atını çalmak üzere ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada, ahırın duvarlarından biri yarılıp, oradan içeriye bir nûr yayılmıştı. Bu nûr içinde, iki nûr yüzlü zât gözükmüş, hırsız bu hâli görünce, kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp gizlenmiş. Korku ve telaş içinde boğazına kadar gübre içine gömülmüş. Bu sırada ahırın diğer bir duvarı daha yarılıp, daha parlak bir nûr gözükmüş. Bu nûr arasından da, o zamanın kutbu ve büyük bir evliyâsı olan ev sahibi (atların sahibi) çıkmıştır. Önce gözüken iki zât onu görünce, hürmet göstererek selâm vermişler. Atların sahibi olan zât, o iki kişiye niçin geldiklerini sorunca; “Falan evliyâ arkadaşımız vefât etti. Onun yerine kimi ta’yin edeceğiz? Size arzetmek istedik” dediler. Atların sahibi olan zât; “Onun yerine, at hırsızlığı yapan kişiyi ta’yin ettik” dedi. Soran iki zât da, evliyâ olup, ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. O at hırsızlığı yapmaya gelen kimsenin, at gübreleri arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp, onu gübreler arasından çıkardılar, gönlünü alıp, tebrik edip, kucakladılar. Atların sahibi ve zamanın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât eden arkadaşları evliyâ zâtın cenâzesini kaldırmaya gidip, cenâze namazını kıldılar ve defnettiler.”

Abdullah-i İlâhî, sohbetinde bulunanlara bunu anlatnkdan sonra şöyle dedi: “Şimdi at hırsızlığı yapmaya giden kimse, nasıl bir çalışma yaptı da ricâl-ül-gayb denilen evliyâdan Üçler yoluna girip, onlardan oldu diye bir suâl hâtıra gelmesin. Çünkü o zavallının, o zâtlar yanına girdiklerinde, şaşkınlığından ve mahcubiyetinden gübreler arasına saklanıp, ne kadar zorluk ve ne kadar şiddetli pişmanlık duyduğu bellidir. Kurtuluş yolu kalmadığını kesinlikle anlayınca, at çalmak üzere harama yönelişinden dolayı bütün kalbiyle pişman olup, o zamana kadar yaptığı işlere öyle bir tövbe etti ki, işlediği kötü işlerden gönlü temizleniverdi. Allahü teâlâya yönelip riyâzet çeken kimseler, onun o ânda yaptığı tövbeyi nice seneler yapamaz.” Sohbetin başında kalbinde ba’zı i’tirâzlar bulunan o âlim kimse, Abdullah-i İlâhî hazretlerinin bu güzel izahını ve tatlı sözlerini dinleyince, içindeki şüphe ve yanlış düşünceler temizlendi. Abdullah-i İlâhî’nin elini öpüp, özür diledi ve sevenlerinden oldu.

1) Nefehâtat-ül-üns sh. 460

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Mecdî Efendi) sh. 262

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1079

4) Osmanlı müellifleri cild-1, sh. 91

5) Menâkıb-i Molla ilâhi varak 218b-220a

6) Fevâid-ül-Behiyye sh. 145

7) Şezerât-üz-zeheb cild-7, sh. 358

8) Esmâ-ül-müellifîn cild-1 sh. 470

9) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 36

10) Bedâyi-ül-vekâyi sh. 410

11) A History of Ottoman Poetry cild-2, sh. 373

12) Güldeste-i riyâz-ı irfan sh. 143

13) Keşf-üz-zünûn sh. 379, 947, 1928, 1995

ABDURRAHÎM BİN MUHAMMED EL-MÛSULÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Fıkıh ve hadîs âlimi. Künyesi Ebü’l-Kâsım. İsmi, Abdurrahîm bin Muhammed bin Muhammed bin Yûnus bin Rebîa el-Mûsulî’dir. Lakabı Tâcüddîn’dir. 598 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu. 671 (m. 1272) senesi Şevval ayında Bağdad’da vefât etti.

Abdurrahîm el-Mûsulî, Musul’da ilim sahibi bir aileden yetişti. Birçok âlimden ders aldı. Rüknüddîn et-Tavûsî bu âlimlerden biridir. Baba ve dedeleri âlim, kâmil kimseler olup, dedesi İmâdüddîn Muhammed bin Yûnus, zamanının büyüğü ve Şeyh-ül-mezheb’i idi. Abdurrahîm el-Mûsulî, Bağdad’a gitti. Orada kadılık yaptı ve ders verdi.

El-Esnevî onun hakkında; “Abdurrahîm el-Mûsûlî, fıkıh âlimi ve fazilet sahibi idi” demektedir.

Abdurrahîm el-Mûsulî birçok eser yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: 1. Et-Ta’ciz, 2. El-Vecîz, 3. Et-Tenbîh, 4. Muhtasâr-ül-Mahsûl Şerh-üt-ta’ciz, 5. Şerh-ül-vecîz, 6. Et-Tenvîh bi Fadl-it-tenbîh, 7. Muhtasaru Dürret-il-gavâs lil harîrî. Ayrıca, hacmi küçük, fakat çok ma’nâlar ihtivâ eden Nihâyet-ün-Nefâse isimli muhtasar eseri vardır. Kudûrî’nin de muhtasar olarak yazılması istenince, onun muhtasarını hazırladı.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 213

2) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 265

3) El-A’lâm cild-3, sh. 348

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 561

5) Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 332

6) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Esnevî) cild-2, sh. 574

7) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1463

8) Tabakât’üş-Şâfiiyye cild-8, sh. 191

9) El-Feth-ül-mübîn fî tabakât-il-usûliyyîn cild-2, sh. 78

10) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 471, 492

ABDURRAHÎM EL-MERGINÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebü’l-Feth olup ismi, Abdurrahîm bin Ebî Bekr bin İmâdüddîn bin Ebî Bekr Ali bin Abdülcelîl el-Mergınânî el-Fergânî es-Semerkandî’dir. Lakabı Zeynüddîn’dir. 651 (m. 1253) senesinde vefât etti.

Abdurrahîm el-Mergınânî, müftîlerin üstün derecede olanlarından idi. Fıkıh ilmini, fazilet sahibi olan babasından öğrendi. Sonra Hüsâmeddîn el-Ulyâbâdî’den tahsil etti. Bu zât da Mecdüddîn Muhammed el-Esterûşenî’nin talebesi idi. Abdurrahîm el-Mergınânî, “Hidâye” isimli meşhûr fıkıh kitabının yazarı olan Burhâneddîn el-Mergınânî’nin torunudur.

Abdurrahîm el-Mergınânî, “Fusûl-il-İmâdiyye” adıyla bilinen, “Fusûl-ül-ahkâm li usûl-il-ahkâm” isimli eserin yazarıdır. Abdurrahîm el-Mergınânî, bu eserini, 651 (m. 1253) senesi Şa’bân ayında Semerkand’da tamamladı. Bu eser, fıkhî mes’eleleri ele alıp, gayet güzel bir şekilde inceleyen faydalı bir eserdir.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 203

2) Fevâid-ül-behiyye sh. 94

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 560

4) El-A’lâm cild-3, sh. 344

5) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 978

ABDURRAHMÂN ARVÂSÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlılar zamanında Anadolu’da yaşayan evliyânın en büyüklerinden. Seyyid olup: “Âlim-i Arvâsî”, “Kutb-i Arvâsî” lakabları ile meşhûr oldu. Seyyid Fehîm hazretlerinin dedesi, Seyyid Abdülhakim-i Arvâsî hazretlerinin de dedesinin dedesidir. Zamanının kutbu idi. Onüçüncü asrın başlarında vefât etti. Hoşâb’da medfûndur.

Annesi, küçük yaşta babasız kalan Seyyid Abdürrahmân’ın üzerine titredi, okuyup büyük âlim olması için husûsî bir itinâ gösterdi. Daha küçük yaşta âlimlerin huzûruna gönderip, ilim öğrenmesini sağladı. Abdürrahmân, yedi-sekiz yaşlarında Arabî ilimleri öğrenmeye başladı. Kısa zamanda; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimlerde ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Büluğ çağına gelince, Arvâsîler hânedanının devam etmesi için annesi onu zorla evlendirdi. Her çocuğu dünyâya geldikçe, kendisinden çok annesi seviniyordu. Tâhir, Lütfî, Abdülhamîd, Muhammed isminde dört oğlu oldu. Bugünden sonra Arvâsî ailesinden gelen seyyidler silsilesi, Seyyid Abdürrahmân hazretlerinin vasıtasıyla olduğu için, ona, Nûh aleyhisselâmın ünvanı gibi ikinci peder dediler.

Seyyid Abdürrahmân hazretleri, tasavvuf yolunda da yetişerek büyük bir velî oldu. Zamanının mürşid-i kâmili idi. Medresesinde talebe yetiştirmeğe başladığında, her taraftan akın akın yüzlerce Hak âşığı huzûruna koştular. Sohbetleriyle şereflenip bereketli feyzlerine kavuştular. Seyyid Abdürrahmân’ın ömrü, zâhir ve bâtın ilimlerini yaymakla geçti. İstanbul, Hicaz, Mısır, Irak gibi memleketlerde çözülemeyen mes’eleler Abdürrahmân hazretlerine getirilirdi. Çevredeki bütün bölgeler, onun irşâd nûruyla aydınlanmıştı. Bu sebeple Sultan İkinci Mahmûd Hân ona çok hürmet gösterir, duâsını istirhâm eder, husûsî hediyeler ve selâmlarını gönderirdi.

Seyyid Abdürrahmân, çok cömert ve ihsân sahibiydi. Mal ve canını Allahü teâlânın dînini yaymak için ortaya koydu. Uzak yerlerde Allah yolunda cihâd edenlerin yardımına koşardı. Hanımı şöyle anlattı: “Efendim, arada-sırada silâhlarını kuşanır, evden çıkar, sabahtan önce yine eve gelirdi. Geldiğinde üstünde-başında kan lekeleri olurdu. Elbiselerini yıkar sesimi çıkarmazdım. Yine elbiseleri kan içinde kaldığı birgün kendisine; “Efendi! Sık sık gidip, sabaha bu vaziyette geliyorsun. Nereye gidiyorsun ve elbisen niçin kan içinde olarak dönüyorsun?” diye sordum. O da; “Hanım, sağlığımda iken kimseye söylemez isen, bu sırrı sana söylerim” dedi. Ben de; “Söylemem” dedim. Bunun üzerine; “Biz vazîfemiz îcâbı zaman zaman dünyânın neresinde müslümânlarla kâfirlerin harbi varsa oraya gideriz. Müslümanlara yardım eder, küffâr ile harbederiz. Ayrıca darda kalmış müslümanların da yardımına yetişiriz” buyurdu. Ben bu sırrı hiç kimseye söylemedim, sakladım.”

Seyyid Abdürrahmân, zamanın beylerine, paşalarına mektûplar yazarak nasihat eder, uzak memleketlere dahî mektûplar gönderirdi. İrisân beylerinden Emîr Şerefüddîn Abbasî’ye yazdığı Fârisî mektûplar çok kıymetlidir. Bu mektûplardan birinde Muhammed Kerîm Hân, Mustafa ve Feyzullah beylere selâm ve duâ etmektedir. Şerefüddîn Hân, Seyyid Abdürrahmân’dan gelen başka bir mektûbun sonuna şu satırları eklemiştir “Mevlânâ hazretleri bu mektûbu bu fakire 1192 (m. 1778) senesinde göndermiştir. Musibete sabretmek lazım olduğu ve sabrın kıymetini bildirmiştir. Birkaç ay sonra pederim Abdullah Hân vefât etmiştir. Mevlânâ’nın kerâmetini buradan anlamalıdır.”

Seyyid Abdürrahmân, yakınlarından birini dünyâ malına muhabbeti sebebiyle yanından uzaklaştırmıştı. O zât da Beyrut’a gidip, zekâsıyla vâli olmuştu. Birgün kendisine; “Efendim! O yakınınız Beyrut’ta vâli oldu” dediklerinde, onlara; “O, ateşte yanmadı mı?” buyurdu. O günün târihini bir yere kaydettiler. Sonradan haber geldi ki, Beyrut Vâlisi bir gece konağında çıkan bir yangın sebebiyle çocuklarıyla birlikte yanmıştı. Târihini sordular, Seyyid Abdürrahmân hazretlerinin onun hakkında söylediği günün târihini tutuyordu.

Seyyid Tâhâ hazretleri onun hakkında; “Seyyid Abdürrahmân Kutb” diye bahsederdi.

Abdürrahmân Tâgî, babasının tövbe etmesinin sebebini şöyle anlattı: “Babam, Budağ Hân’ın yanında çalışırdı. Hân, askerleriyle beraber Seyyid Abdürrahmân Kutb hazretlerinin kabrinin yakınlarına gelmişti. Mola verdikleri bir yerdi’, babam Yûsuf Efendi askerlerden ayrılıp, Seyyid Abdürrahmân’ın kabri başına geldi. Bir de gördü ki, Seyyid hazretleri kabrin üzerinde oturuyor. Kendini görünce, yüzünü babamdan çevirdi, başka yere bakmaya başladı, hiç iltifât etmedi. Babam, yüz bulamayınca, doğru askerin yanına gelip komutana silâhını ve elbiselerini çıkararak teslim etti. Silâhını teslim ettiğini gören Hân, babam Yûsuf Efendi’yi tehdit ederek; “Bizden vaz geçersen seni Nirib nahiye müdürlüğünden azlederim, evini oradan çıkarır, seni de öldürürüm” dedi. Babam aldırış etmedi. Doğru Abdürrahmân hazretlerinin kabri başına geldi. Bu defa kabrinin üzerinde oturduğu hâlde babama güleryüzle bakıyordu ve; “Mevlânâ Yûsuf! ilk geldiğinde senden yüz çevirmiştim. Şimdi ise yüzümü sana döndüm, tövbe et!” buyurdu. Babam da şimdiye kadar yaptıklarına tövbe edip Abdürrahmân hazretlerinin elini öptü. Ondan nasîhat alarak ayrıldı. O nasîhatlara uyarak mutlu bir hayat yaşadı. Hân ise ona hiçbir kötülük yapamadı.”

Torunlarından Muhammed Emîn anlattı: “Van’da, yaz ayları çok kurak geçer. Halk yağmur yağmasını arzu ettikleri zaman, dedem Seyyid Abdürrahmân hazretlerinin mezârı başındaki taşı alırlar, alt taraflarda akan derenin suyuna sokarlar. O zaman yağmur yağmaya başlar. Bu taş zaman zaman alınıp suya sokulduğu için incelmiş durumdadır. Bu, dedemin Allahü teâlâ katında ne kadar makbûl bir zât olduğunu gösterir.”

1) Eshâb-ı Kirâm sh. 288

 

ABDURRAHMÂN BİN YÛSUF www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs, fıkıh ve tasavvuf âlimi. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı Fahrüddîn’dir. 611 (m. 1214) senesinde Ba’lebek’de doğdu. 688 (m. 1289)’de Dımeşk’da vefât etti. Kur’ân-ı kerîm okumayı ve kırâat ilmini, dayısı Ba’lebek kadısı Sadrüddîn Abdurrahîm bin Nasr’dan öğrendi. Hadîs ilmini, Ebü’l-Mecîd el-Hanbelî, Mükerrem bin Ebi’s-Sakr ve diğer âlimlerden öğrendi. Bu âlimlerden hadîs-i şerîf işitip, rivâyet etti. Fıkıh ilmini ise; Takıyyüddîn Ahmed bin Azvânî, Süleymân bin Abdurrahmân bin Hâfız, Şemsüddîn Ömer bin el-Mencâ’dan öğrendi. Hâfız Takıyyüddîn bin Salâh’ın “Ulûm-ül-hadîs” adlı eserini ezberledi ve müellifîne ezberden okuyup dinletti. Seyf-ül-Âmidî’den ve Kâdı Necmüddîn bin Râcih’den fıkıh usûlü ve hılâf ilminden bir miktar okudu. Amr bin Hâcib’den sonra da, Mecdüddîn bin Erbilî’den nahiv ilmini okudu. Ayrıca Şeyh-ül-fakîh onu sever ve kendi evlâtlarından ileri tutardı. Dımeşk’a gidinceye kadar ona Hanbelîlerin mescidinde imamlık vazîfesi verdi. Dımeşk’a gidince. Kâdı Necmüddîn İbn-üş-Şeyh Şemsüddîn bin Ebî Ömer’in yerine vekâleten Cevziyye’de ders verdi. Sadriyye ve Müsmâriyye’de de İbn-i Mencâ’ya vekâleten ders verdi. Ayrıca câmide ders halkası kurdu. Meşhed ve Urve’de hadîs hocalığı vazîfesi yaptı. Nûriyye ve Sadriyye’de de Dâr-ül-hadîs medreselerinde hadîs müderrisliği yaptı. Fıkıh âlimlerinden pekçok kimse ondan icâzet aldı. Güler yüzlü ve şöhretten sakınan bir zât idi. Geceleri çok namaz kılar ve Kur’ân-ı kerîm okur, gündüzleri ise ekseriya oruçlu olurdu.

İbn-i Yunînî onun hakkında şöyle demiştir: “Çok ibâdet eden, sâlih, zâhid ve faziletli bir zât idi. O, babamın sohbetinde bulunanlardandır. Babam onu severdi. Hanbelîlerin mescidinde onu imamlığa geçirdi. Onunla Mekke’ye yolculuk yaptım, ibâdet etmesinde ve üstün hâllerinde onun benzerini çok az gördüm, ilmiyle amel eden âlimlerin hayırlılarından, sâlih, mütevâzi, istikâmet sahibi ve ince kalbli olup, Allahü teâlânın sâlih kullarından idi.”

Berzâhî de onun için; “Müslümanların hayırlılarından ve sâlihlerin büyüklerinden idi” demiştir.

1) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 319

ABDURRAHMÂN CEVZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’l-Ferec olup ismi, Abdurrahmân bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kâsım bin Nadar bin Kâsım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîk’dır (r.anhüm). Ebü’l-Ferec, büyük dedesi Ca’fer-ül-Cevzî’ye âit “El-Cevzî” nisbetinden dolayı, “İbn-i Cevzî” diye meşhûr oldu. El-Kuraşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdâdî nisbeti de, kendisine isnâd olunan sıfatlardandır, İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebine mensûp büyük bir müfessir, kudretli bir edîb, târih ve terâcim (biyografi) müellifidir.

İbn-i Cevzî’yi, İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyim el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyim 691-751 (m. 1292-1350) târihleri arasında yaşamıştır. Aralarında birbuçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca i’tikâd ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. Ebü’l-Ferec Ehl-i sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i sünnetin başına ciddî gaileler açmış bid’at ehli birisidir.

İbn-i Cevzî hazretlerinin doğum târihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum târihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbn-i Cevzî’nin doğuma 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbn-ül-Kati’î “İbn-i Cevzî’den doğum târihini sordum. O zaman, “Doğumumu kesin, bilmiyorum. Ancak hocamız İbn-i Zâgûnî’nin vefât ettiği sene bülûğ çağına erdiğimi biliyorum” dedi” demektedir.

İbn-i Cevzî Bağdad’ın Habîb sokağında dünyâya geldi Babası vefât ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü’l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü, İbn-i Cevzî burada va’z dinlemeye başladı. Burada ilk va’z dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarında idi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zâtlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın herbirinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksenyedi idi.”

Hocaları: İbn-i Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbn-ül-Husayn, Kâdı Ebû Bekr Ensârî, Ebû Bekr Mezrefî, Ebû Kâsım Harirî, Ali bin Abdülvâhid Dîneverî, Ebü’l-Se’âdâd Mütevekkil, Ebû Gâlib İbn-ül-Bennâ, Ebû Abdullah el-Barî’, Ebü’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Müvâhid, Ebû Gâlib el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen bin er-Râgûnî, Ebû Mensûr bin Hayrûn, Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî, Abdülvehhâb el-Enmâtî, Abdülmelik el-Kerûhî, Ebü’l-Kâsım Abdullah bin Muhammed el-İsbehânî, Ebû Sa’îd ez-Zevzenî, Ebû Sa’îd el-Bağdâdî, Yahyâ bin et-Tarrâh, İsmâil bin Ebî Sâlih el-Müezzin, Ebü’l-Kâsım Ali bin Muallâ, Ebû Mensûr Kazzâz, Abdülcebbâr bin İbrâhim bin Abdülvehhâb bin Mende’dir.

İbn-i Cevzî, hocalarından; Müsned, Câmi’-i Tirmizî, Târih-ül-Hatîb gibi büyük kitapları dinledi. Sahîh-i Buhârî’yi Ebü’l-Vakit’den dinledi. Sahîh-i Müslim’i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzûl bahsine kadar okudu. Ayrıca Ebiddünyâ ve başka hadîs âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebû Hâkim ve Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’dan fıkıh öğrendi. Edebi, Ebû Mensûr Cevâlîkî’den öğrendi.

Ebü’l-Ferec, Ebû Hâkim Nehrivânî’nin yanında yardımcı idi. İbn-üs-Senihal’in yaptırdığı medresede Ebû Hâkim, Ebü’l-Ferec’e fıkıh ve ferâiz okuttu. Bâb-ül-Özc’de Ebû Hâkim’in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebû Hâkim, bu medresede ders vermeyi tamamen Ebü’l-Ferec’e bıraktı. Halîfe Müstadî, Ebü’l-Ferec’e çok hürmet ederdi. Ebü’l-Ferec halîfe için “El-Mesbah-ül-Mudî’ fî devlet-il-Mustadî” adlı eseri yazdı. Ayrıca “En-Nasrü alâ Mısr” adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halîfe ona, Bâb-ı Bedr’de kendi huzûrunda va’z etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.

Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim va’z için insanlar duhâ vaktinden i’tibâren gelmeye başlarlardı. Bâb-ı Bedr’de bir hafta ben va’z verirdim. Bir hafta da Ebü’l-Hayr Kazvînî va’z verirdi. Benim va’zımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazân-ı şerîfin son günü va’z verme sırası bana gelmişti. Halk duhâ vaktinden i’tibâren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hâdiseye çok hayret ettim. Başında “Darbûne” isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam, “Bu kalabalıkda yüz dinarımı çaldılar” diye bağırınca, halîfe hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mensûr Câmii’nde verdiğim va’zı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.

Irak’a gittiğimde Harbiye halkı, kendilerine va’z etmemi istediler. Onlara, Rebî’-ül-evvel ayının altısına gelen Cum’a gecesinde va’z verdim. Oradan ayrılırken, Harbiye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra’ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka va’z verdim. Basra’dan çıkıp tekrar Harbiye’ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiye halkı, kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiye’ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada va’z vermem istendi. Va’z verdiğim zaman, Harbiye ile Basra arasında verdiğim va’zı dinlemek için gelen insanların sayısını saymak adetâ mümkün değildi.

Ebü’l-Ferec, daha sonra Darb’i Dinar’da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden ondört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüde Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmesi son buldu. “Binefşa”da bulunan medreseyi Ebû Ca’fer bin Sabbâg’dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in talebeleri için vakf edilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kâdı’l-kudât, Hacîb-ül-bâb ve Bağdad fukahâsı hazır bulundu. Kendisine hilât giydirildi. Ebü’l-Ferec’in derslerini ta’kib etmek için gelen binlerce halk, medresenin kapısında birikti. O da, usûl ve fürû’ hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senedleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bid’at ehli ve bozuk i’tikâd ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.

Birara Eshâb-ı Kirâm düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazîne bakanı) halîfeye mektûp yazdı. Mektûpta “Eğersen İbn-i Cevzî’den yardım istemezsen, Eshâb-ı Kirâm düşmanı olanlarla mücâdele edemezsin” diye bildirdi. Halîfe de İbn-i Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektûp yazınca, o da va’z kürsüsünden insanlara şöyle hitâb etti. “Emîr-ül-mü’minîn’e Eshâb-ı Kirâm düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bid’at ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vâ’izlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zem etmeği yasaklıyorum.” Bu va’zın te’sîri büyük oldu. Halk, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından uzaklaştı.

574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbn-i Cevzî, halîfenin de hazır bulunduğu bir cemâate va’z verdi. Va’z esnasında halîfeye hitaben “Allahü teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazîfelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu îmâ edince, halîfe bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbn-i Cevzî’ye müracaat etti. İbn-i Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emîr-ül-mü’minîn Müstadî billâh’in emriyle yapılmıştır. Bu kabir, Tâc-üs-sünne (Sünnetin tâcı), vâhid-ül-ümmet (ümmetin bir tanesi), alil himmet (yüksek arzulu), âlim-ül-âbid (ilmiyle ibâdet eden), fakîh ve zâhid olan İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera” sahibi, mücâhid, kitâbullah ve sünnet-i Resûlullah ile amel eden” sözleri ilâve edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halîfelerin âdeti, halîfeden başkasına İmâm-ül-İmâm demezlerdi. İmâm-ı Ahmed için kabir taşında; İmâm-ül-İmâm Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybânî yazıldı.

Talebeleri: İbn-i Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadîs ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Onlardan ba’zıları şunlardır: Oğlu Sâhîb Muhyiddîn, torunları Ebü’l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffaküddîn, Hâfız Abdülganî, İbn-i Debîsi, İbn-i Katî’î, İbn-i Neccâr, İbn-i Halîl, İbn-i Abdüddâim, Necîb Abdüllatîf-il-Harrânî İbn-i Cevzî’den son icâzet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buhârî’dir.

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin fazileti: Ebü’l-Ferec beş medresede ders verdi. Yüzbinden fazla kişi onun va’zları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshâb-ı Kirâma düşmanlığı bıraktı. Va’zlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin va’zında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Va’z meclislerinde halîfe, vezir, sâhib-ül-mahzen (hazîne bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin va’z meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği va’zlar büyük faydalar sağladı. Gâfilleri uyandırdı. Câhiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada müslüman oldu.

Kitâb-ül-kısâs ve el-Müzekkirîn adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır “Ben insanlara devamlı va’z ettim. Onları tövbe etmeye ve takvâ sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüzbin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmibinden fazla kimse müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşmişti.”

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin va’z meclisinde en az onbeşbin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyâdan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, ikibin cild kitap yazdım. Elimde yüzbin kişi tövbe etti. Yirmibinden fazla yahudi ve Hıristiyan elimde müslüman oldu.”

İbn-i Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur’ân-ı kerîmi hatim ederdi. Cum’a namazı ve va’z vermek hâriç, evinden hiç çıkmazdı. Asla kimse ile şaka yapmazdı. Helâl olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu; âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

İbn-ül-Kati”î onun hakkında; “İnsanlar İbn-i Cevzî’nin, sözünden fâidelenirdi. Bir mecliste yüz kişi, ba’zan daha çok kimseler tövbe ederdi. Mensûr Câmii’nde, senede bir veya iki gün va’z verirdi. Va’z verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.

İmâm Nâsıhüddîn bin el-Hanbelî ise, Ebü’l-Ferec hakkın da: “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Va’z meclisleri Bağdad’ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur’ân-ı kerîm okunur ve Allahü teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyz ve ihsânlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. On küsur yaşından vefâtına kadar va’z etti. Onu ilimden başka birşey meşgûl etmedi. Mekke hâriç sefere çıkmadı. O, Bağdad halkı, bütün müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir ni’mettir. Bâb-ı Bedr’deki va’z meclisine halîfe Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi’nde, Bâb-ül-Ezc’de ve Dicle kenarında va’z meclisleri olurdu. Ben İmâm-ı Ahmed’in menkıbelerini ondan dinledim, Şam’dan onun için geldim” demektedir.

Hâfız İbn-üd-Debîsî, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde: “İbn-i Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsîr, fıkıh, hadîs, va’z, rekâik, târih vb. Hadîs ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadîs râvîlerinin hâl tercemelerini, cerh ve ta’dîlle ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delîl olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delîl olarak kullanılmayan uydurma hadîsleri terk etme ve tanıma husûsunda eserleri vardır. Va’zlârında ince ibâreler, yüksek işâretler, derin ma’nâlar vardı. Söz söyleme bakımından, O zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla va’z dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbn-i Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için, bana şu şiiri söyledi:

Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan,
Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin,

Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın,
Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?”

Sonra benim için de şu şiiri söyledi: “Az bir azığa râzı olursan, insanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaradılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.” Muvaffak Abdüllatîf de İbn-i Cevzî hakkında: “İbn-i Cevzî’nin sûreti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzel idi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cild kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsîrde a’yânda (büyüklerden), hadîsde hafızlardan, târihde geniş bilgisi olanlardan idi. Hanbelî fıkıh ilminde İmâm idi. Va’zlârında çok güzel kâfiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivâyetle konuşursa çok edebli idi. Sıhhatini korumağı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifâdesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokulu idi. Yetim olarak büyüdü. Hazır cevap olan İbn-i Cevzî, tatlı espiriler yapardı” dedi.

İbn-ül-Bezûrî, yazdığı târih kitabında, İbn-i Cevzî için: “İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen İmâm idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i dinâr’da kendisi için medrese yaptı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakf etti. Bütün ilimlerde derin âlim idi. Zamanındaki edîblerin en üstünü, fadılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda, “Üçyüzkırkdan fazladır” dedi. Bunlardan ba’zısı yirmi cildlik bir kitap, ba’zısı bir kitap forması kadardı. Her alanda kitap yazdı. Zamanının bir tanesi idi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum” diye uzun uzun yazmaktadır.

İbn-i Neccâr, İbn-i Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münâcaatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun va’zlardaki sözleri ve ma’rifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”

İbn-i Kadsî Târih kitabında şöyle yazmaktadır: “Ebü’l-Ferec İbni Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra sâlihleri ziyârete giderdi. Muvaffaküddîn el-Makdisî onun hakkında; “İbn-i Cevzî, zamanındaki halkın va’zda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabûl görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadîsde hafız idi. Bu dalda da kitap yazdı. İbn-i Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı. Hocası İbn-i Nasır onu çok meth ederdi. Ebü’l-Ferec “Telbîh” kitabını yazınca, hocası İbn-i Nâsır’a arz etti. Ebü’l-Ferec o zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zâhid Ebü’l-Ferec, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbn-i Cevzî, çok kitaplar mütâlâa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Târihlerden topladığı Sahâbe-i Kirâmın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü teâlâ ilminden bizleri fâidelendirsin. Allahü teâlâ, müslümanların fâidelenmesi için ehl-i sünnete yardım etmesi için, bid’atleri ve hizibleri yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını fâidelendirsin ve ömrünü sonuna ulaştırsın” demektedir.

İmâm Ebü’l-Abbâs da İbn-i Cevzî hakkında: “Ebü’l-Ferec müftî idi. Tasnif ve te’lîfleri çok idi. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm” demektedir.

Hapse girmesi: İbn-i Cevzî’nin hayâtının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır. “Vezîr İbn-i Yûnus el-Habelî, vezîrliği sırasında Rükn Abdüsselâm bin Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî hakkında bir meclis toplamıştı. Bu mecliste onun sapıklığı delîlleri ile anlatınca, vezir, Rükn Abdüsselâm’ın kitaplarını yaktırdı. “Rükn Abdüsselâm, zındık, yıldıza tapan bir kişi idi. Vezîr İbn-i Yûnus, Abdüsselâm’ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbn-i Cevzî’ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassâb isminde bir Ehl-i sünnet düşmanı ve habis biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselâm, İbn-i Yûnus’u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yûnus’un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselâm, İbn-i Kassâb’ın yanına giderek: İbn-i Yûnus’un sevdiği bir kişi de Cevzî’dir. Ebû Bekr evlâdındandır. İbn-i Yûnus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yûnus benim kitaplarımı yaktırdı” dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassâb, halîfe Nâsır’a yazdı. Halîfe de Ehl-i sünnet düşmanlarına meyyal idi. Ayrıca, İbn-i Cevzî va’zlarında seni kötülüyor diye halîfeye şikâyet ettiler. İbn-i Kassâb, İbn-i Cevzî’ye, medreseyi Rükn Abdüsselâm’a teslim etmesini emr etti ve İbn-i Cevzî’nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk-çocuğunu dağıttı. Halîfenin emriyle onu tutukladı. Daha sonra, yanında sâdece düşmanı Rükn Abdüsselâm olduğu hâlde, ev kıyâfetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt’a götürdüler: Rükn Abdüsselâm vâliye, “Düşmanımı kuyuya atmak için izin ver” dedi. Vâli ona mâni oldu ve “Ey zındık, senin sözünle mi onu kuyuya atacağım. Halîfenin yazısını getir. Benim mezhebimden olsaydın, sana canımı feda eder, malımı da hizmetine sunardım” dedi. Vâliden yüz bulamıyan Rükn Abdüsselâm Bağdad’a geri döndü.

İbn-i Cevzî Vasıt’a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı, İbn-i Abdülkâdir, “İbn-i Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı” diye büyük yalanlar söyledi, İbn-i Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabûl etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbn-i Cevzî’ye inanmayan vâli, halîfenin emri ile İbn-i Cevzî için Derb-i dinâr’da bir hücre ayırttırdı ve oraya haps ettirdi. İbn-i Cevzî, bu hücrede beş sene mahbus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan va’z dinlerlerdi, İbn-i Cevzî onlara ba’zı şeyleri yazdırırdı.

İbn-i Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeğe veya başka birşey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur’ân-ı kerîm okuyarak ve Allahü teâlâya ibâdet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç-dört cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu.

İbn-i Cevzî’nin çok sevdiği oğlu Yûsuf, o hapiste iken büyüdü ve va’z vermeye başladı. Babası gibi çok güzel va’z veriyordu. Va’zlarının güzelliğini halîfe Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste va’z vermesini, İbn-i Cevzî’nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halîfe Nasır tarafından haps ettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz” diye halîfenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halîfe Nâsır’dan İbn-i Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. O da İbn-i Cevzî’nin serbest bırakılmasını emretti. İbn-i Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdad’a döndü. Bağdad halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmül Halîfe türbesinin yanında va’z vereceği halka duyuruldu. Halk Cum’a namazından sonra türbenin etrâfında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbn-i Cevzî hazretleri, sabah erkenden va’z kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliyâ da orada hazır bulundular, İbn-i Cevzî’nin sesi Allahü teâlânın bir lutfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.

İbn-i Cevzî, vefâtına kadar ilim yaymağa, va’z vermeğe ve kitap yazmağa devam etti.

Vefâtı: İbn-i Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmül Halîfe türbesinin yanında son va’zını verdi. Bu va’zdan sonra beş gün hasta yattı. Cum’a gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefât etti. İbn-i Cevzî’yi Ziyâeddîn bin Sekine ve Ziyâeddîn bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdad halkı evin önüne toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Tabutu va’z verdiği yer olan Ümmül Halîfe türbesinin altına götürüldü. Oğlu İbn-i Kâsım namazını kıldırdı. Sonra Mensûr Câmii’ne götürüldü. Burada da cenâze namazı kılındı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmet İbni Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cum’a namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuz’a rastladığı için çok sıcaktı, İbn-i Cevzî’nin vefâtına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.

Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasıyyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasıyyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretlerinin, İbn-i Abbâs’dan bildirdiği hadîs-i şerîf şöyledir: Abd-i Kays kabilesinin temsilcileri Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldiler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara îmân etmelerini emretti ve buyurdu ki; “Allaha îmân nedir, bilir misiniz?” Onlar da, “Allah ve Resûlü bilir” dediler. Resûlullah efendimiz bunun üzerine “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun peygamberi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganîmetlerin beşte birini (hak sahiplerine) vermektir” buyurdular.

İbn-i Cevzî buyurdu ki: “Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tama’ ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”

“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”

“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”

“Dünyâ arzuları olmıyan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ Allahü teâlânın evidir. Sahibinin izni olmadan bu evde tasarrufta bulunan hırsızdır.”

Birgün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Birgün birisi: “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Ya’nî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)

Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) sonra, insanların, ya’nî ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.

Eserleri: İbn-i Cevzî’nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırkdan fazla olduğunu söylemektedir. Hadîs ve hadîsin bölümlerine dâir yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertîbini, bâblara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetli idi.

Kendisi “İlk tasnif ve te’lîf ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur’ân-ı kerîm ilimleri ve Kur’ân-ı kerîm ilimleriyle ilgili tasniflerin tesbiti kitabıdır” demektedir.

Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1. Zâd-ül-mesîr fî ilm-it-tefsîr: Dört cildlik bir eserdir. 2. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 3. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-garîb, 4. Garîb-ül-garîb, 5. Nüzhet-ül-uyûn en-nevâzır fil-vücûhi ven-nezâir, 6. El-İşâretü ilel kırâat-il-muhtâre, 7. Tezkiret-ül-müntebihi fî uyûn-il-müstebeh, 8. Fünûn-ül-efnân fî uyûni ulûm-il-Kur’ân, 9. Vird-ül-egsân fî fünûn-il-efnân, 10. Umdet-ur-râsih fî ma’rifet-il-mensûh ven-nâsih, 11. El-Musaffâ bi ekfi ehl-ir-rüsûh min ilmin nâsih vel-mensûh, 12. Sebt-üt-tesânif fî usûl-iddîn, 13. Muntekâd-ül-mu’temed, 14. Minhâc-ül-vüsûl ilâ ilm-il-usûl, 15. Beyân-ü gaflet-ül-kâil bi kademi efâlil ibâd, 16. Gavâmid-il-ilâhiyyât, 17. Meslek-ül-akl, 18. Minhâc-ü ehl-il-isâbe, 19. Es-Sirr-ül-masûn, 20. Def’u Şibh-it-teşbîh, 21. Er-Reddü alel müteassıbil anîd, 22. Sebt-üt-tesânif fî ilm-il-hadîs-i vez-zühdiyyât, 23. Câmi’-ül-mesânid bi elhas-il-esânid, 24. El-Hadâik, 25. Nefy-ün-nakl, 26. El-Müctebâ, 27. En-Nüzhe, 28. Mültekat-ül-hikâyât, 29. İrşâd-ül-mürîdîn fî hikâyât-is-Selef-i sâlihîn, 30. Ravdât-ün-nâkil, 31. Gurer-ül-eser, 32. Et-Tâhkîk fî ehâdîs-it-ta’lik, 33. Elmedih, 34. El-Mevdû’ât minel ehâdîs-il-merfû’ât, 35. El-Ilel-ül-mütenâhiye fil-ehâdîs-il-vâhiye, 36. El-Keşfü lî müşkil-is-sahîhayn, 37. Ed-Duâfâü vel-metrûkîn, 38.İ’lâm-ül-âlimi ba’de rusûhihi bi hakâik-ı nâsih-il-hadîsi ve mensûhihi, 40. İhbârü ehl-ir-rüsûhi fil-fıkhı vet-takdisü bi mukadder-il-mensûhi minel hadîs, 41. Es-Sehm-ül-musib, 42. Ehâyir-üz-zehâir, 43. El-Fevâidü an-iş-şüyûh, 44. Menâkıb-ü-Eshâb-il-hadîs, 45. Mevt-ül-hasâr, 46. Muhtasarât, 47. El-Meşihat, 48. El-Meselselât, 49. El-Muhteseb fin-neseb, 50. Tuhfet-üt-tullâb, 51. Tenvîr-u medellehüm-iş-şeref, 52. El-Elkâb, 53. Fedâil-i Ömer bin el-Hattâb 54. Fedâil-i Ömer bin Abdülazîz, 55. Fedâil-i Sa’îd bin el-Müseyyeb, 56. Fedâil-il-Hasen-il-Basrî 57. Menâkıb-ül-Fudayl bin Iyâd, 58. Menâkıb-ü Bişr-i Hafî 59. Uyûn-il-hikâyat, 60. Menâkıb-ı İbrâhim bin Edhem, 61. Menâkıb-ı Süfyân-i Sevrî, 62. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel, 63. Menâkıb-ı Ma’rûf-i Kerhî, 64. Menâkıb-ı Râbi’a-i Adviyye, 65. Mesîr-ül-azm-is-sâkin ilâ eşref-il-emâkin, 66. Safvet-üs-sufuvve, 67. Minhâc-ül-kâsidîn, 68. El-Muhtâr min ahbâr-il-ahyâr, 69. El-Kâti’u lî muhal-il-huccâc bi muhâl-il-huccâc, 70. Ucâlet-ül-muhtazar lî şerhi hâl-il-hadar, 71. En-Nisâü ve mâyeteallahü bi âdâbihinne, 72. İlm-ül-hadîs el-menkûl fî enne Ebâ Bekr ümmerresûl, 73. El-Cevher, 74. El-Muğlâk, 75. Sebtü mâyeteallahü bit-tevârîh, 76. Telkîhu fühûmu ehl-il-eser fî uyûn-it-tevârihi ves-siyer, 77. El-Muntazam fî târih-il-mülûki vel-ümem, 78. Şüzûr-ül-uhûd fî târih-il-ma’hûd, 79. Tarsîk-üz-zarâif fî târîh-is-sevâlif, 80. Menâkıb-ı Bağdad, 81. Sebt-ül-müsannefüt fil-fıkhı, 82. El-İnsâf fî mesâil-il-hılâf, 83. Cinnet-ün-nazar, 84. Muhtasar-ül-muhtasar fî mesâil-in-nazar, 85. İ’med-üd-delâil fî müştehez-il-mesâil, 86. El-Mezhebü fil-mezheb, 87. Mesbûk-üz-zeheb, 88. En-Nebze, 89. El-İbâdât-ül-hums, 90. Eshâb-ül-hidâye lî erbâb-il-bidâye, 91. Keşf-üz-zalameti anid-diyâ fî redd-i da’vâ, 92. Redd-ül-levmi ved-daymi fî savmi yevmil-gayyim, 93. Sebt-ül-musannefât fî ulûm-il-va’z, 94. El-Yevâkît fil-hutab, 95. El-Mütehab fin-nevb, 96. Mesannefâtihi fil-va’z (yüz cildden fazla bir eser), 97. Nesîm-ür-riyâd, 98. El-Lü’li, 99. Kenz-ül-müzekker, 100. El-Ezc, 101. El-Letâif, 102. Künûz-ür-rûmûz, 103. El-Muktebîs, 104. Zeyn-ül-kasas, 105. Muvâfık-ül-merâfık, 106. Şâhid ve meşhûd, 107. Vâsılât-ül-uhûd min şâhid ve meşhûd, 108. El-Leheb, 109. El-Müdhiş, 110. Saba necd, 111. Muhaddeset-ül-akl, 112. Lukat-ül-cem’ân, 113. Meânî’-il-meânî’, 114. Fütûh-ül-fütûh, 115. Et-Teâzî-ül-mülûkiyye, 116. El-Ahd-ül-mukîm, 117. İkâz-ül-vesnân miner-rekâdât bi ahvâl-il-hayvan ven-nebât, 118. Mekes-ül-mecâlis-il-bedriyye, 119. Nüzhet-ül-edîb, 120. Münteh-il-müntehâ, 121. Tebsiret-ül-mübtedî’, 122. El-Yâkûte, 123. Tuhfet-ül-vu’âz, 124. Sebtü tesânif fî fünûni zemm-il-hevâ, 125. Sayd-ül-hâtır, 126. Ahkâm-ül-iş’ar bi ahkâm-il-iş’âr, 127. El-Kısâs vel-müzâkirîn, 128. Takvîm-ül-lisân, 129. El-Ezkiyâ’, 130. El-Humkî, 131. Lukat-ül-menâfi’ fit-tıb, 132. Eş-Şeybü vel-hudâb, 133. Âmâr-ül-a’yân, 134. Es-Sebât indel memat, 135. Temvîr-ül-gabeş fî fadl-is-sevâd vel-habeş, 136. El-Hıssü alâ hıfz-il-ilm ve zikrü kibâr-il-huffâz, 137. İşrâf-ül-mevâli, 138. İ’lâm-ül-ahyâ’bi aglât-il-ahyâ’, 139. Tahrîm-ül-mahall-ilmekrûh, 140. El-Mısbâh-ül-mudî’ lî da’vet-il-İmâm-il-Müstadı’, 141. Atf-ül-ulemâ alel-ümerâ, 142. En-Nasru alâ nısr, 143. El-Mecd-ül-adûdî, 144. El-Fecr-ün-nûrî, 145. Menâkıb-üs-setr-ir-refi’, 146. Makultûhü minel eş’âr, 147. Elmakâmât, 148. Minresâilî, 149. Et-Tıbb-ur-rûhânî, 150. El-Uzlet, 151. Er-Riyâdat, 152. Beyân-ül-hatâi ves-sevâb an-ehâdîs-iş-şîhâb, 153. El-Bâz-ül-eşheb el-munkıdu alâ men halefel mezheb, 154. En-Nûr fî fedâ-il-il-eyyâmi veş-şükr, 155. Tahrîb-üt-târih-il-eb’âd fî fedâil-i makbereti Ahmed, 156. Menâkıb-ül-İmâm-iş-Şâfiî, 157. Fünûn-ül-elbâb, 158. Minhâc-ül-isâbe fî muhabbet-is Sahabe, 159. Ez-Zurafâ vel-mütehâbbin, 160. Takvîm-ül-lisân, 161. Menâkıb-ü Ebî Bekr, 162. Menakıb-ü Ali, 163. Fedâil-ül-Arab, 164. El-Menfeatü fil-mezâhib-il-erbe’a, 167. El-Muhtâr minel eş’ar, 168. Rüûs-ül-kavâir, 169. El-Mürtecel fil-va’z, 170. Nesîm-ur-riyâd, 171. Zahîret-ül-vâ’iz, 172. Es-Zecr-ül-muhavvef, 173. El-Üns vel-muhabbet, 174. El-Matrâb-ül-melheb, 175. Ez-Zind-ül-vera’ fîl-va’z-in-nâsır, 176. El-Fâhir fî eyyâm-il-İmâm-in-nâsır, 177. El-Mecd-üs-salâhî, 178. Lugat-ül-fıkh, 179. Akd-ül-hanâsır fî zemm-il-hilâfet-in-nâsır, 180. Fî zemm-i Abdülkâdir, 181. Garîb-ül-hadîs, 182. Milh-ül-ehâdîs, 183. El-Füsûl-ül-va’ziyye alâ hurûf-ül-mu’cem, 184. Selvet-ül-ahzân, 185. El-Ma’şûk fil-va’z, 186. El-Mecâlis-ül-Yûsüfiyye fil-va’z, 187. El-Va’z-ül-makberî, 188. Kıyâm-ül-leyl, 189. El-Muhâdese, 190. El-Münâcaat, 191. Zâhir-ül-cevâhir fil-va’z, 192. Kenz-ül-müzekkir, 193. En-Nûhhat-ül-havâtim, 194. El-Murtekâ limen-ittekâ, 195. Kavâid-üt-tarîka fil-cem’-i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka, 196. Merec-ül-bahreyn fil-cem’-i beyn-et-tarîkayn, 197. Dürret-ül-iklîl fit-târih, 198. El-Emsâl.

Bu eserlerin 80 tanesi cildli olup, diğerleri küçük kitapçıklar halindedir.

199. El-Mugnî: Seksenbir cildlik tefsîr kitabıdır. Meşhûr tefsîr kitaplarındandır. Bu eserden ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Büyüklerden biri şeytana, “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan, herşeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim” dedi.”

“Medine’de kuraklık oldu. Hazreti Aişe’ye gelip, yalvardılar. O da, “Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz” buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübârek kabr-i şerîfi ıslandı.”

“Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’raca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerât da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü teâlâ göktekilerin de (meleklerin de) sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O’nun şeref ve yüksekliğini Allahü teâlânın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”

“Namazın kabûl şartları onikidir: Altısı dışında, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşû’, takvâ, haram yemeği terk, boş sözü, tenbelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlâs, tefekkür, korku, ümid, kusurunu görmek ve müşâhededir.”

“Hazreti Ebû Bekr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Her namaz vakti geldikte, melekler nidâ ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefsleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz” buyurdu.”

“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan herbiri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz”dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; “Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükür ediniz”dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; “Namazı kılın ve zekatı verin” dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermiyenin, namazı makbûl olmaz.”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün buyurdu ki: “Benî-İsrâil peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsi olmadılar. Bunlar; Eyyûb, Zekeriyyâ, Harkil ve Yüşâ’dır.” Eshâb-ı Kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu peygamberlerin bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi, okudu (Kadir-3)”.

“Emîr-ül-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı” dedi. Hazreti Ömer, “Bu kadarı bana yeter” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, a’zâlar yedidir, secde yedi a’zâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeble olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyliyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim” buyuruyor”

“Kâ’b-ül-Ahbâr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kadir gecesi üç defa Lâ ilahe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur, ikincisinde, Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde, Cennete girer” buyurdu.”

“İbrâhim aleyhisselâm Kâ’be binasını yapmayı bitirince, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip kendisine, “Allahü teâlâ bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor” dedi. Nitekim Hac sûresi yirmiyedinci âyetinde meâlen; “Bütün insanlara haccı ilân et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzûruna gelsinler” buyuruldu. İbrâhim aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez” dedi. “Ey İbrâhim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak” cevâbını duydu, İbrâhim aleyhisselâm bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâ’beyi ziyâret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun” dedi.”

“İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ her gün bu hâne (Kâ’be) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâ’beye bakanlaradır” buyurdu.”

200. El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını anlatan iki cildlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan’da baskısı yapılmıştır. Bu eserden ba’zı bölümler:

İbrâhim aleyhisselâmın Resûlullah için duâsı: İbrâhim aleyhisselâm Kâ’beyi bina ettiğinde şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddî:

“O, Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben, annemin rü’yâsında gördüğü, Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği, ceddim İbrâhim aleyhisselâmın duâ buyurduğu peygamberim” buyurdu. Mu’âviye ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Amine hâtun, Resûlullaha hâmile iken bir nûr gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) baba ve dedeleri ve şerefi: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, İsmâil (aleyhisselâm) evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”

“Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücûde getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”

“Allahü teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan’a yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”

Ağaçlar ve taşların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) selâm vermesi: Câbir bin Semûra’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke’de, bana devamlı selâm veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyerek selâm verirlerdi.” Resûlullahın insanları İslama da’veti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslama da’vet etti. Hazreti Ebû Bekr bu zamanda ilk îmân eden erkek idi. Üç sene sonra İslama da’vetini açıktan yapmaya başladı. İmâm-ı Zührî şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) İslâm dînini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü teâlâ dilediklerine imân ni’metini ihsân etti. Tâ ki imân edenler çoğaldı, önceleri Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) işâret ederek, “İşte Abdülmuttalib’in torunu yine semâdan kendisine gelen şeylerden konuşuyor” derlerdi. Ne zaman Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onların ibâdet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O’na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Cennetteki derecesi: Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Vesile, Allahü teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Üzerime salevât okuduğunuz zaman, Allahü teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz” buyurunca, orada bulunan Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, vesîle nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennette en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümid ederim.” Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kim bana salevâti şerîfe okuyup, “Yâ Rabbî! O’nu yakınında kıl derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helâl olur” buyurdu.

201. Telbîsü İblîs: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bid’at ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kâhire’de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbn-i Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini onüç bölüme ayıran İbn-i Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1. Sünnet ve cemaata sarılma, 2. Bid’atleri kınama, 3. Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4. Aldatma ve gurûr, 5. Şeytanın akîdelerdeki aldatmaları, 6. Şeytanın âlimleri aldatması, 7. Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8. Şeytanın âbidleri aldatması, 9. Şeytanın zâhidleri aldatması, 10. Şeytanın sûfîleri aldatması, 11. Şeytanın dindarları aldatması, 12. Şeytanın avamı aldatması, 13. Şeytanın bütün insanları aldatması.

Bu eserin mukaddimesi ve ba’zı bölümleri:

“Akıl sahiplerinin ellerine adâlet terazisini veren, peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azâb ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil, din olarak İslâmiyeti seçen Allahü teâlâya hamd ederim. O, sebepleri yaratandır, İhlâs ile O’nun bir olduğuna şehâdet ederim. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Peygamberidir. Allahü teâlâ O’nun hidâyet nûru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed aleyhisselâma, O’nun Âline ve Eshâb-ı Kirâma. Tabiîn hazerâtına, kıyâmete kadar sayısız salât, selâm ve hayır duâlar olsun. Bilmelidir ki; Allahü teâlânın insana verdiği ni’metlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O’nu tanımaya yarıyan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabûl etmeğe yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mu’cizelerini görünce, onları kabûl eder ve bilemeyeceği, anlıyamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.

Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Adem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl ni’metiyle insanları ni’metlendirdi. Adem aleyhisselâm, vahy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefs ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru i’tikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini herşeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mü’min olabilenler bundan kurtulabildi.”

Sünnet ve cemaata sarılma: Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini bildirdi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir, iki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir” buyurdu.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâat hâlinde olun. Mescidlere koşun” buyurdu.

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar” buyurdu.

İbn-i Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte ise, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Benî-İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur” buyurdular. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, bu fırkanın kimler olduğu sordukda: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ): “Bid’atden alıkoyan, sünnete çağıran, Ehl-i sünnetten bir kimseye bakmak ibâdettir” buyurdu.

Evzâî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i sâlihînin yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”

Rü’yâmda bana, “Ey Abdurrahmân Cevzî, sen iyiliği, emreder, kötülükten nehyedersin” dendi. Ben de, “Rabbimin bana ihsânıdır. Rabbimden İslâm üzere ölmeyi istiyorum” dedim. O zaman bana, “Sünnet-i seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.

Süfyân-ı Sevrî: “Söz ancak amel ile birlikte olursa makbûl olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur” buyurdu.

Abdurrahmân Cevzî ( radıyallahü anh ) oğluna: “Ey oğlum Yûsuf, tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selâm gönder. Zîrâ Ehl-i sünnet ve cemâatden az kimse kaldı, insanın saadeti; bir Ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyûb-i Sahtiyanî: “Ehl-i sünnetten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

Yûsuf bin Esbât şöyle demektedir: “Etrâfım Ehl-i sünnet düşmanlarıyla dolu idi. Allahü teâlâ bana, evliyâsından olan Süfyân hazretlerini tanımağı ve onu sevmeği nasîb ederek, o bataktan kurtardı.”

Mu’temir bin Süleymân şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefât ettiğini söyledim. Babam o zaman “O sünnet-i seniyyeye bağlı idi. Öyle vefât etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine, “Ona üzülmende haklısın” dedi.

Süfyân-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayrı isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler” buyurdu.

Yûnus bin Abdülâ’lâ şöyle der: “İmâm-ı, Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadîs-i şerîf âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birini görmüş gibi olurum.”

Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun yolunda giden Ehl-i sünnet i’tikâdındaki kullar Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”

Bid’at ve bid’at sahiplerinin kötülüğü: Bid’at demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demektir. Bid’at sahibi demek ise; bir bid’ati meydana çıkaran veya çıkmış bir bid’ati yapan demektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan bir şey, sevâb umarak meydana çıkarılırsa, bu şey red olunur” buyuruyor.

İbn-i Abdürrazzâk şöyle anlatır: “Tâvûs bin Keysân, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bid’at ehlinden biri gelip ba’zı şeyler söyledi. Tâvûs hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da, “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir i’tikâdını bozar” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”

Selâm bin Ebî Muti’de şöyle anlatır: “Bid’at ehlinden biri gelip Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerine, “Size bir kelime söylemek istiyorum” deyince, o da, “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum” buyurdu.”

Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bid’at işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bid’at işlemekten dönmek çok zordur. Bid’at sahibi ile konuşup ondan birşey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü teâlâ bir fayda vermez. Onunla musâfeha eden, İslâmiyete olan bağını kesmiş olur.”

Müemmil bin İsmâil şöyle anlatır: “Abdülazîz bin Ebî Davud’un cenâzesinde bulundum. Tâbutu, Safa kapısına kondu ve namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyân hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyân-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenâzenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü, meyyitin bid’at ehli olduğu söyleniyordu.”

Sa’îd-ül-Kerîrî de şöyle anlatır: Süleymân Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında, “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bid’at birisine selâm verdim. Bunun için âhırette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”

Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: “Bid’at sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.”

Bid’at sahibini seven kimsenin ibâdetlerini, Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır. Yolda bid’at sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bid’at sahibinin ibâdeti, Allahü teâlâ katında kabûl olmaz. Kim ona yardım ederse, İslâm dînini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bid’at sahibine kız verilmez. Bid’at sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bid’at sahibini sevmiyen, ona buğzeden kimsenin günahlarını, Allahü teâlânın mağfiret etmesi umulur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bid’at sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu İslâmiyeti beğenmemiş olur” buyurdu. Nadr-ül-Hârisî buyurdu ki: “Bid’at sahibine kulak veren, onu dinliyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”

Leys bin Sa’îd: “Bid’at sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

İmâm-ı Şafiî ise; “Bid’at sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

Bişr-i Hafî ( radıyallahü anh ) şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bid’at sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeye vardım ve Allahü teâlâya hamd ettim.”

Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at: Ehl-i sünnet; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bid’at ise; dinde önceden olmayan birşeyi ortaya çıkarıp, ibâdet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delîlide) yoktur. Ehl-i sünnetin ise, mezhebi belli ve sözleri, delîlleri açıktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyâmete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”

Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak: İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gadap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adâlet gösteren akıl ni’meti de ihsân edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan isrâfa, doğru yoldan ayrılmağa teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lâzımdır. Onun düşmanlığı, Âdem aleyhisselâm zamanından beri devam etmektedir. Şeytan herşeyini, Âdemoğlunun dînini, îmânını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.

Allahü teâlâ ondan sakınmayı, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu âyet-i kerîmelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyle yiyin, şeytanın izini ta’kib etmeyin. Çünkü o, hakîkaten size apaçık bir düşmandır.” (Bekâra-168). “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeği emreder. Allah ise (sadaka ve zekât vermekle) size mağfiret va’d ediyor. Allahın kudreti geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir” (Bekâra-268). “Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmazmısınız?” (Mâide-91)

“Ey insanlar! Muhakkak Allahın va’di (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vukû’ bulacaktır. O hâlde, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allahın dîninden aldatıp kaydırmasın. Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrâfına toplanan avânesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır” (Fâtır-5, 6). “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yâsîn-60).

Şeytanın ilk i’tirâzı, Âdem aleyhisselâma secde etmemek oldu. Allahü teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur’ân-ı kerîmde Sad sûresi yetmişaltıncı âyetinde meâlen buyurulduğu üzere; “İblîs şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü, İsrâ sûresi altmışikinci âyetinde meâlen; “İblîs; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyâmet gününe kadar beni geciktirirsen, yemîn ederim ki, Âdem’in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad sûresi yetmişyedinci ve yetmişsekizinci âyetinde meâlen; (Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennetten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) koğulmuşsun ve muhakkak sûrette hesap gününe kadar la’netim senin üzerinedir” buyurulduğu üzere la’netlenmeye ve Cehenneme müstehak oldu.

Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde E’ûzü okumayı emretti. Nahl sûresi doksansekizinci âyetinde meâlen, Peygamberine ( aleyhisselâm ); “Kur’ân-ı herim okuyacağın zaman E’ûzü... söyle” buyurmuştur. Ya’nî Allahın rahmetinden uzak olan ve gazâbına uğrayarak dünyâda ve âhırette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felâk sûresini okumayı emretti.

Hazreti Âişe vâlidemizin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki, “Seni kim yarattı?” O da, “Allahü teâlâ” der. Şeytan tekrar, “Peki Allahı kim yarattı?” der. Böyle deyince ona, “Âmentü billahi ve Rasûlihi” deyin. Ya’nî “Ben Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine inandım demektir” buyurdu.

Âlim bir zât talebesine, “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da, “Onunla mücâdele eder, ona karşı dururum” dedi. Hocası tekrar, “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücâdele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Onu taşlar ve kendi gayretimle def etmeye çalışırım” dedi. O zaman o zât buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lâkin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Ya’nî, Allahü teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O’na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)

Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbtir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmiye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.

Şeytanın zenginleri aldatma yolları: İlki, malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helâlden mi, ehemmiyet vermezler. Alış-veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helâlden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”

İkincisi, o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekâtını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da, “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım, insanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibâdet edişini çok severim” dedi.”

İbn-i Şakîk ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”

Üçüncüsü, çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.

Dördüncüsü, malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını isrâf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Ba’zan da sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü teâlânın kötülediği bir özelliktir.

Şeytanın müslümanları aldatması: Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan ba’zıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez.

Öyle müslümanlar da vardır ki, cemâatle namaz kılarken İmâmdan önce secdeye gider, İmâmdan önce rükû’ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan ba’zıları alış-veriş ilmini bilmezler. Bu sebeble akidleri fâsid ve bâtıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.

Şeytanın herkesi aldatması: Birçok yahudi ve hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslâmiyete meyl (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var” diyerek mâni olur. Nihâyet o kişiler, îmân etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bugün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azâba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükliyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.

Şeytanın zâhidleri aldatması: Ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamıyacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebeb olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”

Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevkettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemiyen vardır. Onlar arasında meyvayı tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu men edenler vardır. Bu. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve onları ta’kib edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemiyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.

Göçebe yaşıyan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zîrâ bedenlerinin bineği olan nefsleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynı şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında, “Nefslerinin isteklerini yerine getiren” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, ni’metler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden men ederiz. Zâhidâne yaşar ve şehvetlerini terk etmeği tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tenbelliği arttırır. Bu kimse, terkinin zarar vereceği ve vermiyeceği şeyi bilmeğe muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyâcı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin a’zâlarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyâcı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, ba’zan tatlıya, ba’zan ekşiye meyleder. Bunun bir çok sebebleri vardır.

Zâhid görünenlerin, zühdün sâdece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanâat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar, insanların önünde, sanki Allahü teâlânın azametini müşâhededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşû’ ederler. Ba’zan onlardan biri, kendisine zühd sahibi desinler diye verilen hediyeyi redd eder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkânlar içinde, dünyâ dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyâdaki gayeleri baş olmaktır.

Şeytanın kadınları aldatması: İblîs’in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sâdece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine birşey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kızkardeşim, annem, câriyem bulunur. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lâzımdır.

Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı bâtıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vâciblerinden birşey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı bâtıl olur. Fakat buna aldırış etmez.

Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Ba’zı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona la’net ederler” buyurdu.

Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun râzı olacağını bilmeden, başkasına birşey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.

Şeytanın erkekleri aldatması: Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Ba’zıları da bunları sâdece Cum’a ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hattâ bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine ba’zıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmıyarak günâha girmektedir. Zîrâ müslümanlara eziyet haramdır. Ba’zıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.

Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır.

Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Ba’zıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.

Bu konularda fazla yazsak, cildleri doldurur. Az yazarak çok şeye delâlet ettik. Allahü teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 157

2) Zeylü Tabakat-ı Hanâbile cild-1, sh. 399

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1342

4) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 28

5) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 329

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 254

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 52, 523

8) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 140

9) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 270

10) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 17

11) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 749

12) Tabakât-ül-huffâz sh. 477

13) El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ

14) El-Mugni

15) Telbîsü İblîs

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 184, 395, 408, 587, 978

ABDURREZZÂK BİN RIZKULLAH ER-RESÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimi. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı İzzeddîn’dir. 551 (m. 1156) senesinde Ayn-ül-Habûr’da doğdu. Önce memleketinde, Ebü’l-Mecîd Kazvinî ve diğer âlimlerden. Bağdad’da; Abdülazîz Müneynâ’dan, ed-Dâhiri’den, Ömer bin Kerem’den ve diğerlerinden. Dimeşk’da Ebü’l-Yemen el-Kindî’den, İbn-i Herastânî’den, Hıdır bin Kâmil’den, Şeyh Muvaffaküddîn’den, Ebü’l-Fütûh bin Celcâlî ve diğer âlimlerden, Haleb’de ise; iftihar-ül-Hâşimî’den hadîs-i şerîf işitip, hadîs ilmini öğrendi. İmâm-ı Zehebî onu, hadîs ilminde hafız derecesindeki (yüzbin hadîs-i şerîfi senetleriyle ezbere bilen) âlimler tabakasında zikretmiştir. 661 (m. 1262)’de vefât etti.

Fıkıh ilmini ise. Şeyh Muvaffaküddîn’den öğrendi. Onun fıkıh ilmindeki “El-Muknî” adlı eserini ezberledi. Şeyh İmâd ile ve diğer pekçok âlim ve sâlih kimselerle arkadaşlık etti. Ayrıca Arab lisânında ve edebiyat bilgilerinde de yetişmiş, çeşitli ilimlere sâhib bir âlim idi. Musul’da Dâr-ül-hadîs medresesinde baş müderrislik vazîfesi yaptı. Musul hâkimi Bedreddîn’in. Cezire meliklerinin ve diğerlerinin yanında üstün bir i’tibârı vardı. Kendisine çok hürmet edilirdi.

Abdürrezzâk bin Rızkullah’dan; oğlu Ebu Abdullah ve diğerleri hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Ebü’l-Meâlî el-Ebrakûhî, Ebü’l-Hasen el-Bendenîcî es-Sûfî, Zeynep binti Kemâl ondan icâzetle rivâyette bulundular. Ayrıca Allâme Ebü’l-Feth İbni Dakîkil-îd ve bunun kardeşi ve babası da ondan rivâyette bulundu.

Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, bid’at ehline karşı Ehl-i sünnet i’tikâdını savunup, anlatan bir âlim idi. Dört cild hâlinde yazdığı “Rumûz-ül-kunûz” adlı tefsîri, gayet güzel ve kıymetli bir tefsîrdir. Bu eserine aldığı hadîs-i şerîfleri, senetleriyle almıştır. Ayrıca “Masra-ül-Hüseyn”, “Dürret-ül-kânî”, “Metâliu envâr-üt-tenzîl” ve “Miftâhu esrâr-üt-te’vîl fit-tefsîr”, “Muhtasâr-ül-fark beyn-el-firâk” adlı eserleri ve kırâat ilminde “Tı” ile “Dat” harfi arasındaki farkı anlatan “Kasîdet-ün-Nûniyye” şiîri ve başka şiirleri de vardır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 217

2) Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 305

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1452

4) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 274

5) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 293

6) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 19

7) Tabakât-ül-huffâz sh. 505

ABDÜLAZÎM MÜNZİRÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup ismi, Abdülazîm bin Abdülkavî bin Abdullah bin Selâme bin Sa’d bin Sa’îd el-Münzirî’dir. Lakabı Zekîyüddîn olup, Abdülazîm Münzirî diye meşhûr oldu. Aslen Şamlıdır. Münzirî denmesi, büyük dedelerine nisbeti sebebiyledir. Abdülazîm Münzirî, 581 (m. 1185) senesi Şa’bân ayı başında Mısır’ın Fustat şehrinde doğdu. 656 (m. 1258) senesi Zilka’de ayının dördüncü Cumartesi günü vefât etti. Ertesi gün öğleden sonra ders verdiği Kâmiliyye Hadîs Medresesi’nde cenâze namazı kılındı ve cenâzesi, Şam’daki “Şefh-ül-maktam” denilen kabristana defnedildi.

Ailesi ve yetiştiği çevre: Abdülazîm Münzirî, ailesi hakkında şöyle bilgi vermektedir: Babam Ebû Muhammed Abdülkavî, bin Abdullah 554 (m. 1159) senesinde Mısır’da doğdu. 592 (m. 1196) senesi Ramazân-ı şerîf ayının üçüncü günü vefât etti. Şefh-ül-maktam denilen yere defnedildi. Babam, Mekke-i mükerremede; Ebû Abdullah Muhammed bin Hüseyn el-Hirevî’den Mısır’da; Ebû Abdullah Muhammed bin Hamd bin Hâmid’den hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyette bulundu. Babam beni, Resûl-i ekremin (s.a.v) hadîs-i şerîflerini öğrenmeye teşvîk edip. Elindekini bu uğurda sarfetti. Hadîs-i şerîf ilmini öğrenmem için çalıştı. Allahü teâlâ kendisinden râzı olsun”

Abdülazîm Münzirî, Eyyûbîlerin, Fâtımîleri ortadan kaldırmasından sonra Mısır’da yetişti. Onun zamanında ilmî hareketler yeniden canlandı ve ilmî çalışmalar hız kazandı. Abdülazîm Münzirî, babasının ihtimâmıyla büyüdü ve ahlâk ilmini çok iyi öğrendi. Şafiî mezhebinde olan Münzirî. 591 (m. 1195) senesinde ilim öğrenmeye başladı. Birçok âlimden ilim öğrendi. Mısır’daki Hanbelî mezhebi âlimlerinden hadîs-i şerîf dinledi. Abdülazîm Münzirî; “Kendisinden ilk hadîs-i şerîf dinlediğim zât, Ebû Abdullah Muhammed bin Hamd bin Hâmid olup, 591 (m. 1195) senesi Ramazân-ı şerîf ayında bana icâzet verdi” demektedir. Abdülazîm Münzirî’nin evlerinin yakınında Vezîr İbn-ül-Fûrat Mescidi adında bir mescid vardı. Burada Hanbelî âlimi Sâlih Ebü’s-Senâ Mahmûd bin Abdullah bin Matruh İmâm idi. Münzirî, ondan Kur’ân-ı kerîm okudu. Babası onun hadîs-i şerîf öğrenmesi ve bu ilimde yükselmesi için çok çalıştı. Fakat babası, o daha onbir yaşında iken vefât etti. Münzirî, çocuk denecek yaşta yetim kaldı ve ayrılık acısını tattı. Abdülazîm, ilim aşkı sebebiyle âlimlerin ilim meclislerine koştu ve onların derslerini dinledi. Kendisi şöyle anlatır: “Evimize yakın mescidde ders veren büyük Hanbelî âlimi Ebû Muhammed Abdülganî bin Abdülvâhid İbni Ali el-Makdisî’nin derslerinde çok bulundum. Ebû Muhammed, 596 (m. 1200) senesinde bana icâzet (diploma) verdi.

İlim öğrenmesi: Abdülazîm Münzirî’nin ilim öğrenme arzusu çoktu. Kur’ân-ı kerîm okuması çok güzeldi. Kırâat ilmini Şeyh Ebü’s-Semâ Hâmid bin Ahmed bin Habd el-Ensârî el-Ertâhî’den öğrendi. Mısır’daki Atîk Câmii civârındaki Nâsıriyye Medresesi’nde Ziyâüddîn Ebü’l-Kâsım Abdurrahmân bin Muhammed bin İsmâil el-Kureşî’den fıkıh öğrendi. Abdülazîm Münzirî bu zât hakkında; “Ebü’l-Kâsım Abdurrahmân’dan fıkıh ilmini öğrendim. Âlim, sâlih, edebli, güzel ahlâk sahibi bir zât idi” demektedir. Ayrıca edebiyat ve arûz ilmini. Muvaffaküddîn Ebü’l-İzz Muzaffer bin İbrâhim ve başkalarından öğrendi. Abdülazîm Münzirî, birçok İslâm memleketlerini dolaşarak oralardaki İslâm âlimlerinden ilim öğrendi ve icâzet (diploma) aldı. Münzirî; araştıran, inceleyen, rivâyetleri sağlam bir zât idi.

İlmî yolculukları: Münzirî. Mısır’ın bütün bölgelerini dolaştı. İskenderiyye’ye birçok defalar gitti. Orada birçok zâtla görüşüp ilim öğrendi. Kırâat ilminin öncülerinden ve mahirlerinden olan ve İbn-üş-Şerâbî diye bilinen Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Atîk bin Abdülmâlik er-Rabî el-İskenderânî el-Mâlikî de, İskenderiyye’de ilim öğrendiği âlimlerden birisidir. Ayrıca Kâdı Ebû Tâlib Ahmed bin Abdullah el-Kennânî el-İskenderânî, İbn-i Yakut, İmâmüddîn Ebü’l-Berekât Abdullah bin Abdülvehhâb, Sadr-ül-İslâm Ebi’t-Tâhir İsmâil bin Mekkî ez-Zührî el-Mâlikî’den de kırâat ilmini öğrendi.

Abdülazîm Münzirî, İskenderiyye’de Ebû Abdullah Muhammed bin Ammâd el-Cezerî’den hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyette bulundu. Bunun yanında; Ebû Abdullah Muhammed bin Abdurrahmân el-Kaysî es-Sebtî, Ebû Ali el-Hasen bin Îsâ, Ebû Muhammed Abdülbâkî bin Hasen ed-Demirî eş-Şâfiî’den de çok istifâde etti. Ayrıca Ebû Muhammed Abdullah bin Abdülcebbâr el-Kureşî el-Emevî, Ebû Muhammed Abdülazîm bin Abdülmün’îm el-Kureşî et-Teymî’den de ilim öğrendi.

İlim öğrenmek için Şam’a giden Abdülazîm Münzirî, burada ve çevresinde birçok âlimden ilim öğrendi. Şam ve çevresinde ilim öğrendiği hocalarından ba’zıları şunlardır: Ebû Abdullah Muhammed bin Gassân el-Harecî, Mahmûd bin Muhammed, İbn-üş-Şüyûh Sadrüddîn Muhammed el-Cüveynî, Ebû Hafs Ömer bin Muhammed el-Bağdâdî, Ebü’l-Hasen Ali bin el-Mübârek bin Hasen el-Bercûnî, Ebû Bekr Muhammed bin Mûsâ el-Hâzimî, Ebü’l-Fadl Mes’ûd bin Ali, Ebü’l-Kâsım Yahyâ bin Es’ad el-Bağdâdî, Ebû Ali Hasen bin Müslim el-Fârisî, Ebü’s-Senâ Mahmûd bin Hibetullah el-Bağdâdî, Ebü’l-Meâlî Muhammed bin Vehb es-Sülemî Ebü’l-Abbâs el-Hıdr bin Kâmil ed-Dımeşkî. Ebû Bekr Abdülcelîl bin Ebî Gâlib el-İsfehânî, Ebü’l-Fadl Ahmed bin Muhammed ed-Dımeşkî, Ebû Abdullah Muhammed bin Dâvûd ed-Derbendî, Ebû Muhammed Abdülvâhid bin İsmâil ed-Dimyâtî, İmâdüddîn Ebû İsmâil. Ebû İshâk İbrâhim bin Abdülvâhid el-Makdisî, Yahyâ bin Abdülmelik et-Taberî, Kâdı Cemâlüddîn Ebü’l-Kâsım Abdüssamed bin Muhammed el-Ensârî, Muhammed bin Muhammed et-Teymî. Ahmed bin Abdullah es-Sülemî, Dâvûd bin Ahmed el-Bağdâdî, Ahmed bin Muhammed ed-Dımeşkî, Ahmed bin Hamza el-Hubûbî, Muhammed bin Halef el-Makdisî, Mûsâ bin Abdülkâdir el-Ciyelî el-Bağdâdî, İsmâil bin Abdullah el-Ensârî, Abdullah bin Ahmed el-Cemâilî, Hasen bin Ali el-Esedî, Hüseyn bin Hibetullah es-Sasri, İbn-i Asâkir, Abdurrahmân bin Necm el-Ensârî, Kâdı Ebû Nasr Muhammed bin Hibetullah eş-Şîrâzî, Ebû Abdullah Muhammed bin Nasr el-Kureşî, Ebü’l-Hasen Ali bin Abdüssamed er-Râzî, Tâcüddîn Ebû Muhammed Abdüsselâm bin Ömer el-Cüveynî, Ebû Abdullah Yakut bin Abdullah er-Rûmî, Ebû Abdullah Hamd bin Ahmed el-Harrânî. Ebü’l ganîm Abdurrahmân bin Câmi’ el-Bağdâdî, Ebü’l-Ferec Abdülkâdir bin Abdülkâhir el-Harrânî, Muhammed bin Selâme el-Attâr, Ebû Muhammed Abdülazîz bin Nasr es-Saffâr, İsmâil bin Zafer en-Nablûsî, Ebü’l-Fadl Meâli bin Selâme el-Attâr, Kâdı Ebü’l-Abbâs Ahmed bin İsmâil et-Temîmî, Seyfüddîn Ebû Muhammed Abdülganî bin Muhammed el-Harranî.

Abdülâzim Münzirî, 606 (m. 1209) senesinde hac vazîfesini îfâ etmek ve Resûl-i ekremin ( aleyhisselâm ) kabr-i şerîfini ziyâret etmek için yola çıktı. Medîne-i münevverede, Ebû Muhammed Ca’fer bin Muhammed el-İsfehânî ile görüştü. Mekke’de, Şerîf Ebû Muhammed Yûnus bin Yahyâ el-Bağdâdî, Ebû Bekr Muhammed bin Muhammed el-İsfehânî ve Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Menzûr’dan hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyette bulundu. Münzirî, Hicaz’da fazla kalmadı ve hac mevsimi sonunda Mısır’a döndü.

Kâhire ve Fustat’daki ilmî çalışmaları: Hayâtının büyük bir kısmını Kâhire ve Fustat çevresinde geçiren Abdülazîm Münzirî, Sâhibiyye Medresesi’nde ders verdi. Buralarda istifâde ettiği hocalarının sayısı pek çoktur. Bu hocalarından ba’zıları şunlardır: Ebû Nizâr Rebia bin Hasen es-San’ânî, Ebû İbrâhim Kâsım bin İbrâhim el-Makdisî, Ebû Muhammed Abdullah bin İbrâhim el-Ensârî, Es’ad bin Mahmûd el-Acilî, Ebü’l-Hasen Ali bin Fadıl el-Mısrî, Ebû Abdullah Muhammed bin Sa’îd el-Hâşimî, Ebû Muhammed Abdülmücîb bin Abdullah el-Harbî, Ebü’l-Ulâ Mürtefi bin Hasen es-Serrâc, Kâdı Abdülmelik bin Îsâ el-Marânî. İbrâhim bin Hibetullah el-Bağdâdî, Gıyâs bin Fârisel-Münzirî, Abdurrahmân bin Abdullah er-Rûmî, Ebü’l-Hasen Ali bin Muhammed el-Hazrecî, Kâdı Ebû Abdullah Muhammed bin Abdülganî, Takıyüddîn Ebû Abdullah Muhammed bin Hasen. Ebü’l-İzz Muzaffer bin Abdullah el-Muhterih, Ebü’l-Fütuh Muhammed bin Ali el-Bağdâdî, Ebû Sâbir Hamîd bin Ebi’l-Kâsım el-Ehvâzî, Necibüddîn Ebû Ali Hasen bin Abdülvehhâb el-Kureşî, Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah Mevhûb, Adudüddîn Ebü’l-Fevâris Merhef bin Üsâme, Ebü’l-Harem Mekkî bin Osman es-Sa’dî, Reşîdüddîn Ebû Muhammed Abdülmuhsîn bin Abdülmün’îm, Esadüddîn Ebû Abdullah Muhammed bin Hasen, Cemâlüddîn Ebü’l-Hasen Ali bin Zâfir, Ebû Muhammed Abdullah bin Muhammed er-Remlî, Ebû Sa’d Muhammed bin Ahmed el-Horasânî, Ebü’l-Hüseyn Muhammed bin Ahmed el-Kenânî, Ebü’r-Rebî’ Süleymân bin Benîn eş-Şâfiî, Ebû Muhammed Abdülhâlık bin Sâlih el-Emevî, Ebû Muhammed Abdülkavî bin Ebi’l-Hasen el-Kayserânî, Kâdı Ebü’l-Kâsım Hamza bin Ali el-Mahzûmî, Kâdı Bâreztugân bin Mahmûd el-Himyerî, Ebû Muhammed Abdullah bin Necm el-Cüzâmî, Kâdı Tâcüddîn Yahyâ bin Mensûr el-Kâtib, Hasen bin Ukayl es-Sa’dî, Kâdı Abdüsselâm bin Ali el-Kayserânî, Abdurrahmân bin Nefis es-Sülemî, Kâdı Abdüsselâm bin Ali ed-Dimyâtî, Kâdı Abdülazîz bin Hüseyn et-Temîmî, Muzaffer bin Ebi’l-Hayr el-Vârânî, Ali bin Nasr el-Vâsıtî, Kâdı Ali bin Yûsuf ed-Dımeşkî, Muhammed bin Hüseyn el-Kazvînî, Muhammed bin İbrâhim eş-Şîrâzî, İbrâhim bin Osman el-Mârânî, İsmâil bin Zâfir el-Ukaylî, Kâdı Hüseyn bin Muhammed et-Temîmî, Abdüssamed bin Hasen el-İsbahî, Abdülazîz bin Sahnûn en-Nâlî, Abdülmuhsin bin İbrâhim el-Hazrecî, Ebü’l-Feth Nasr bin Cerv es-Sa’dî, Ebû Mensûr Celdek bin Abbdullah el-Muzafferî, Abdüllatîf bin Yûsuf el-Mûsulî, Süleymân bin Ahmed es-Sa’dî, Necm bin Ebi’l-Ferec el-Kenânî, Abdullah bin İsmâil el-İskenderânî, Mekkî bin Ömer el-Makdisî, Abdülkâdir bin Muhammed el-Bağdâdî, Mürtezâ bin Hâtem el-Makdisî, İbrâhim bin Tercem, Mükerrem bin Muhammed el-Kureşî, Abdurrahmân bin Abdülmecîd, Ömer bin Muhammed el-Hamûî, Ahmed bin Ali el-Mâlikî, Muhammed bin Muhammed en-Nûkânî, Abdullah bin Râfi” eş-Şâriî, Ali bin Mahmûd el-Cüveysî, Ali bin Muhammed el-İskenderânî, Abdurrahmân bin Muhammed ellahmî, Ebü’s-Su’ûd bin Ebi’l-Aşâir el-Bazebûnî, Ali bin Hibetullah el-Cümmeyzî.

Abdülazîm Münzirî’nin icâzet aldığı hocaları: icâzet, diploma demek olup, icâzet almış kişi o ilimde derin bilgi sahibi ve yetkili demektir, icâzet veren âlime “Mûcîz”, icâzet verilen talebeye “Müstecîz” denir, icâzetin kısımları vardır. İcâzet, uzun bir tahsil ve üstün bir başarı neticesinde verilir. Münzirî, gerek kendi memleketinde, gerekse diğer beldelerdeki (Şam, Harran, Haleb, Beytülmakdîs, İskenderiyye) âlimlerinden ilim öğrenip icâzet aldı.

Bağdad’da icâzet aldığı hocaları: Abdülazîm Münzirî, Bağdad’da; Hasen bin Muhammed el-Harimî, Kâdı Muhammed bin Ca’fer el-Mekkî, Abdülhâlık bin Hibetullah el-Bağdâdî, Ebü’l-Ferec Abdülmün’îm el-Harrânî ve birçok âlimden icâzet aldı. Burada icâzet aldığı hocalarının sayısı üçyüzotuzbeşi geçmektedir.

Şam’da icâzet aldığı hocaları: Abdülazîm Münzirî, burada da birçok âlimden icâzet aldı. Burada icâzet aldığı âlimlerin sayısı yüzotuzbeşi geçmektedir. Bunlardan ba’zıları şunlardır: Mensûr bin Ebi’l-Hasen el-Mahzûmî, Muhammed bin Ali ed-Dımeşkî, Abdülvâhid bin Nasır el-Kerîmî, Ahmed bin Hayûs el-Ganevî, Ahmed bin Vehb (İbn-üz-Zenf), Abdüsselâm bin Mahmûd el-Fârisî.

Kâhire, Fustat, İskenderiyye, Harran, İrbil, Musul, Mekke, İsfehan, Horasan, Hemedan’da icâzet aldığı hocalarından ba’zıları da şunlardır: Şeyh-ül-Müsned Ebü’l-Kâsım, Ebü’l-Kerem Hibetullah, Seyyid-ül-Ehl bin Ali el-Ensârî, Ebü’l-Fadl Muhammed bin Yûsuf el-Gaznevî, Ali bin İbrâhim el-Ensârî, Abdülganî bin Abdülvâhid el-Makdisî, Kâdı Muhammed bin Abdülazîz el-Aglebî, Ebü’s-Senâ Şükr bin Sabûre el-Avfî, Abdülmecîd bin Muhammed el-İskenderânî, Hammâd bin Hibetullah el-Fudaylî, Abdülkâdir bin Abdullah er-Rehâvî, Muhammed bin el-Hıdır, Abdülmücîr bin Muhammed el-Kafasî, Ali bin Ahmed el-Bağdâdî, Abdüllatîf bin Ahmed eş-Şehrazûrî, Ahmed bin el-Mübârek ellahmî, Zübeyr bin Muhammed el-Bûşencî, Ebû Bekr el-Kâsım bin Abdullah en-Nişâbûrî, Muhammed bin Mahmûd el-Hemedânî, el-Müeyyid bin Abdurrahîm el-Bağdâdî, Es’ad bin Sa’îd el-İsfehânî. Nasır bin Ali el-Bağdâdî, Abdülmühsîn bin Ebi’l-Amîd el-Hafifî. Süleymân bin Mûsâ el-Endülüsî.

Abdülazîm Münzirî, ayrıca edebiyat ilmini; Ebü’l-Hasen Ali bin Zâfir el-Ezdî. Edîb Ebü’l-Hüseyn Yahyâ bin Sâlim es-Sülemî, Ebû Muhammed Abdülhakem bin İbrâhim el-Irâkî, Ca’fer bin Ahmed el-İskenderânî, Hüseyn bin Ebû Mensûr el-Vâsıtî, Ca’fer bin Şems-ül-hilâfe, Yakut bin Abdullah el-Hamevî, Abdullah bin Sabit eş-Şenhûrî, Hasen bin Hüseyn el-Hayserânî, Ömer bin Ali, Muhammed bin Münîr el-Bağdâdî, Abdurrahmân bin Abdülvehhâb el-Kavsî, Ahmed bin Abdüsseyyid el-Erbilî ve Edîb Ebû Ali bin Sa’dân es-Sanâdikî’den öğrendi. Birçok tasavvuf ehli ile görüştü ve bunların sözlerinden nakiller yaptı. Bunlardan ba’zıları ise şunlardır: Ebû Muhammed Abdullah bin Hatantaş et-Türkî, Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ebî Bekr et-Tücîbî, Ebû Ali Hasen bin Abdullah et-Tûnusî, Ebü’l-Haccâc Yûsuf bin Harami eş-Şâfiî. Ebû Abdullah Muhammed bin Yahyâ el-Kureşî.

Talebeleri: Hadîs ilminde ve diğer ilimlerde Münzirî’nin ulaştığı ilmî derece pek yüksek idi. İlim talibleri bu kaynaktan çok istifâde ettiler. Kendisinden ilim öğrenen ve hadîs-i şerîf rivâyet eden talebeleri arasında, yüksek âlimler ve muhaddisler vardır. Talebelerinden ba’zıları şunlardır: Abdurrahmân bin Hasen el-Ensârî, Müsâfir bin Ya’mer el-Ciyzî, Abdülvehhâb bin Atîk, Abdurrahmân bin Ömer. Ömer bin Muhammed el-Hedebânî Abdurrahmân bin Abdülvehhâb el-Kavsî, Muhammed bin Şeyh Abdülganî el-Bağdâdî, Muhammed bin Yûsuf el-Berzâlî, İzzüddîn bin Abdüsselâm, İzzüddîn Ahmed bin Muhammed el-Hüseynî, Abdülmün’îm bin Halef ed-Dimyâtî. Muhammed bin Ali el-Kuşeyrî, Tâcüddîn Ahmed (Necibiyye Medresesi müderrisi).

Abdülazîm Münzirî’den icâzet alan talebeleri ise şunlardır: İsmâil bin Îsâ el-Kaftî, Ahmed bin Abdurrahmân el-Kindî, Tâcüddîn Muhammed bin Ahmed, Kâdı Şemsüddîn bin Hılligân (Vefeyât-ül-a’yân adlı eserin sahibi), Ahmed bin Îsâ el-Kavsî, Abdülgaffâr bin Abdüllatîf, Muhammed bin Hasen el-Kanâî, Ahmed bin İbrâhim el-Kureşî, Ahmed bin Muhammed el-Halebî, Ahmed bin Muhsin el-Ensârî, Ali bin Muhammed el-Yunînî, Muhammed bin İsmâil el-Kaftî, Şemsüddîn Ahmed bin Ebî Bekr el-İskenderânî, Abdullah bin Reyhan, Îsâ bin Ömer el-Mahzûmî, Osman bin Muhammed et-Tûzî, Abdurrahmân bin Abdurrahîm el-Kiyzânî, Muhammed bin Hasen et-Tûnusî, İshâk bin İbrâhim el-Vezirî, Ali bin Mahluf en-Nuveyrî, Muhammed bin Ya’kûb el-Cevâidî, Yûsuf bin Ömer el-Hanefî, Ali bin İsmâil el-Mahzûmî, Hüseyn bin Esed el-Ensârî.

Münzirî’nin yetiştirip icâzet verdiği talebeleri, hadîs âlimlerinin büyüklerinden oldular. Kendisinden icâzet alarak en son hadîs rivâyetinde bulunan İsmâil bin Ahmed el-Belbisî’dir.

Hadîs ve diğer ilimlerdeki yeri: Abdülazîm Münzirî, hadîs ilminde çok üstün bir dereceye kavuştu. Asrının Hâfızı idi. Talebesi Şerîf İzzüddîn el-Hüseynî onun için; “Hocam Münzirî hazretleri, hadîs ilminin inceliklerine vâkıf, ma’nâsına ârif (bilen) idi. Râvîleri iyi tanırdı. Bu ilimde senet, vera’ sahibi, yanlışı doğrudan ayıran bir zât idi” demektedir. Şeyh Ebü’l-Hasen eş-Şazelî ise; “Bana denildi ki, şu anda yeryüzünde fıkıh ilminde İzzüddîn bin Abdüsselâm’ın, hadîs ilminde Zekîyüddîn Abdülazîm’in, hakîkat (tasavvuf) ilminde de sizin meclisiniz gibi bir meclis yoktur” dedi.

Abdülazîm Münzirî’ye hafız ünvanı, daha genç yaşta iken verildi. Bu rütbe, ancak bu ilimde mütehassıs olanlara verilirdi. Hâfız; yüzbin hadîs-i şerîfi râvîleriyle birlikte ezbere bilen büyük âlim demektir. Talebesi Şemsüddîn bin Hılligân onun için; “Abdülazîm Münzirî, zamanının en üstün hadîs-i şerîf âlimi idi” demektedir, İslâm tarihçisi Hâfız ez-Zehebî’nin şu sözleri, Münzirî’nin ilmî derecesini, anlamaya yeter: “Zamanında, Abdülazîm Münzirî’den daha çok hadîs-i şerîf bilen yok idi.”

Abdülazîm Münzirî, râvîlerin sağlam ve güvenilir olup olmadıklarını araştıran “Cerh ve Ta’dîl” ilminde çok mahir idi. Sultân-ül-ulemâ lakabı verilen müctehid, büyük Şafiî fıkıh âlimi Şeyh İzzüddîn Abdülazîz bin Abdüsselâm, Mısır’a geldiğinde Abdülazîm Münzirî’nin hadîs-i şerîf meclisinde hazır bulunur, dersini dinlerdi. Tâcüddîn es-Sübkî; “Babamdan işittim ki, Şeyh İzzüddîn bin Abdüsselâm, Şam’daki hadîs-i şerîf ilminden istifâdesi daha az olduğu için, oradan ayrılıp Kâhire’ye geldi. Şeyh Zekîyüddîn Abdülazîm Münzirî’nin dersinde bulundu. Çok hadîs-i şerîf dinledi” demektedir.

Abdülazîm Münzirî, hadîs ilmi yanında, fıkıh ilminde de mütehassıs idi. Ebû İshâk Şîrâzî’nin “Et-Tenbîh” kitabına yaptığı onbir cildlik Münzirî şerhi, onun fıkıh ilmindeki üstünlüğünü gösterir. Abdülazîm Münzirî, fakîh ve müftî olarak da tanındı. Mısır’da fetvâ verirdi. Şeyh İzzüddîn Abdüsselâm Mısır’a gelince, fetvâ verme işini bıraktı ve “Artık fetvâları İzzüddîn Abdüsselâm’dan alınız” dedi.

Abdülazîm Münzirî, “İlm-ür-Ricâl” denilen, ilimde üstün derecelere kavuştu. Bu alanda tabakât kitapları yazdı. Münzirî hazretleri ayrıca, edebiyat ilmine çok önem verdi. Birçok edîb ve şâirlerle görüştü. Bir çoğundan edebiyatın inceliklerini öğrendi ve rivâyette bulundu.

Münzirî, aynı zamanda lügat âlimi idi. İbn-ül-Mülakkan; “Münzirî, lügat ilminde mütehassıs idi” demektedir. Bütün âlimler onu medhü sena ve büyüklüğünde söz birliği ettiler. Münzirî, zühd, vera’ sahibi ve dînine sımsıkı bağlı olmakla tanındı. Tasavvuf ehli ile görüşür, onlarla sohbet ederdi. Onların mübârek sözlerini ve hâllerini yazardı.

Tâcüddîn Sübkî şöyle anlatır: “Abdülazîm Münzirî hazretleri, Kâmiliyye Medresesi’nden hiç çıkmaz, ilimle meşgûl olur, sâdece Cum’a günleri Cum’a namazı için çıkardı. Âlim, fazilet sahibi ve muhaddis olan büyük oğlu Hâfız Reşîdüddîn vefât ettiğinde, Münzirî, medresenin avlusunda cenâze namazını kıldırdı ve medresenin kapısına kadar cenâzesini taşıdı ve gözlerinden yaşlar boşanarak; “Ey oğlum, seni Allahü teâlâya ısmarladım” buyurdu. Medresenin kapısından geri dönerek, ilmî çalışmalarına devam etti.”

Şöyle anlatılır: “Abdülazîm Münzirî hazretleri, birgün hamama gitti. Hamamın sıcaklığı kendisine çok te’sîr etti. Çıkışta yürüyemedi. Yol üzerinde bir yere oturuverdi. Talebesi Hâfız ed-Dimyâtî; “Efendim, şu dükkân önündeki oturulacak yere müsâadenizle sizi götüreyim, oraya oturup istirahat edin” dedi. Dükkan da kapalı idi. Münzirî hazretleri kızarak, şiddetle; “Sahibinden izinsiz dükkânın önüne nasıl otururum” buyurdu ve bu işe râzı olmadı.”

Ebü’l-Hasen Ali es-Sübkî şöyle anlatır: “Abdülazîm Münzirî’nin büyük oğlu Reşîdüddîn Ebû Bekr Muhammed. Kâmiliyye Medresesi’nde asistan idi. Şerefüddîn ed-Dimyâtî ile arasında bir gerginlik oldu. Ed-Dimyâtî, Münzirî hazretlerinin talebelerinden idi. Şerefüddîn Hicaz’da iken, Reşîdüddîn vefât etti. Şerefüddîn Hicaz’dan dönünce. Abdülazîm Münzirî onun evine teşrîf buyurup kapısını çaldı, içeriden; “Kim o?” denilince, “Ben Abdülazîm” dedi. Şerefüddîn hocasının teşrîf ettiğini duyunca, telâş ve endişe ile kapıyı açtı. Hocasını hürmet ve ta’zimle karşıladı. Abdülazîm hazretleri içeri girince ona; “Oğlum Reşîdüddîn vefât etti. Ben de seni onun yerine asistan olarak Kâmiliyye Medresesi’ne ta’yin ettim” buyurdu. Oğlu ile onun arasındaki hâdiseden haberi olduğu hâlde bu şekilde davrandı.”

Kâmiliyye Hadîs Medresesi’ndeki rektörlüğü: Melik Kâmil, ilmi ve âlimleri seven ve himâye eden bir zât idi. Âlimler için her hafta ilim meclisleri kurar, ilmî müzâkereleri dinler, kendisi de iştirâk ederek ilmî münâzaralarda bulunurdu. Münzirî’nin bildirdiğine göre. Melik Kâmil, sünneti seniyyeye ve hadîs âlimlerine son derece saygı ve hürmet gösterirdi. Hadîs ilminin yayılmasına çalışırdı. Bu ilme duyduğu saygı sebebiyle, 621 (m. 1224) senesinde Kâmiliyye Hadîs Medresesini yaptırdı. Burasını hadîs-i şerîf ilmiyle meşgûl olanlar için vakfetti. Etrâfına, hocalar ve talebeler için evler inşâ ettirdi. Ayrıca bir kütüphâne de yaptırdı.

Münzirî, ilimde üstün bir dereceye ulaştığı zaman, asrındaki âlimler arasında hürmet ve saygı gördü. Elli yaşını geçmiş olduğu bir zamanda, Melik Kâmil tarafından “Dâr-ül-hadîs-il-Kâmiliyye” Medresesi’ne baş müderris (rektör) ta’yin edildi. Abdülazîm Münzirî, geri kalan ömrünü burada ilim öğretmekle geçirdi.

Abdülazîm Münzirî, bu medresede ilim öğretirken birçok kitap yazdı. “Et-Tekmiletü li vefeyât-in-nekaleti” burada yazdığı eserlerden biridir.

Abdülazîm Münzirî’nin söylediği bir beyit şöyledir:

Kendin için dünyâda sâlih amel işle,
insanların boş sözlerine önem verme.

Toplamak umulmaz onların kalblerini bir araya.

Eserleri: Abdülâzim Münzirî, târih ilmine vâkıf, esas i’tibâriyle hadîs ve fıkıh âlimi idi. Daha çok hadîs ve fıkıh alanında eserler yazdı. Yazdığı eserleri şöyle gruplandırılabilir:

Hadîs alanında yazdığı eserler: 1. Erbeûne hadîsen fil-ahkâm (El-Erbeûn el-Ahkâmiyye), 2. Erbeûne hadîsen fî istinâ-il-ma’rûf beyn-el-müslimîn ve kadâi Havâicihim, 3. Erbeûne hadîsen fî fadl-il-ilm vel-Kur’ân vez-zikr vel-kelâm vesselâm vel musâfeha, 4. Erbeûne hadîsen fî fadlı kadâ-il-havâic, 5. Erbeûne hadîsen fî hidâyet-il-insan li fadlı tâat-il-İmâmi vel-adli vel-ihsân. 6. Et-Tergîb vet-Terhîb: Âlimler bu eseri övdüler. İbn-i Hacer bu eseri özetledi, İbrâhim bin Mahmûd ed-Dımeşkî eser için ta’lik yazdı, İmâm-ı Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretleri. Mektûbât adlı eserinin birinci cild yüzkırkyedinci mektûbunun sonunda bu kitabı medhetti. Muhammed Hayât bin İbrâhim es-Sindî bu eseri şerh etti. Bu eser dört cild olup. Münzirî hazretleri, çeşitli fıkhî ve i’tikâdî konulardaki hadîs-i şerîfleri, bölümler altına yazmıştır. 7. Cüz-ül-Münzirî, 8. El-Cem’u beyn-es-Sahîhayn, 9. Zevâl-üz-Zama’fi zikri men İstegâse bi Resûlillah mineş-Şiddeti vel-Umyi. 10. Sahîh-ül-Münzirî. 11. Amel-ül-yevm vel-leyleti, 12. Kifâyet-ül-Müteabbid vet-Tuhfet-ül-Mütezehhid, 13. Mecâlisün fî savmi yevmi Aşure. 14. Muhtasâru Sünen-i Ebî Dâvûd (el-Müctebâ mines-Sünen). 15. Muhtasâru sünen-il-Hatîb-il-Bağdâdî, 16. Muhtasâru Sahîh-i Müslim, 17 El-Muvâfakat.

Fıkıh ilmine dâir yazdığı eserler: 1. El-Hılâfiyyât ve Mezheb-üs-Selef. 2. Şerh-üt-tenbîh li Ebî İshâk eş-Şîrâzî.

Târih ilmine dâir yazdığı eserler: 1. El-A’lâm bi Ahbâri Şeyh-il-Buhârî Muhammed bin selâm, 2. Târîhu men dehal-el-Mısr, 3. Tercümetü Ebî Bekr et-Tartûşî, 4. Et-Tekmiletü li vefeyâtin nekaleti, 5. El-Mu’cem-ül-mütercim.

Abdülazîm Münzirî’nin. “Et-Tergîb vet-Terhîb” adlı eserinde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları:

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Birbirlerini incitmezler, üzmezler. Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allah da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında, Allah onu sıkıntıdan kurtarır. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını, kusurunu örterse, Allah, kıyâmet günü onun ayıblarını, kabahatlerini örter.”

“Bir kimse din kardeşinin yardımcısı oldukça, Allah da onun yardımcısı olur.”

“Allah, ba’zı kullarını başkalarının ihtiyâçlarını karşılamak, onlara yardımcı olmak için yaratmıştır. İhtiyâcı olanlar, bunlara başvurur. Bunlar için âhıretde azâb korkusu olmayacaktır.”

“Allah, ba’zı kullarına dünyâda çok ni’met vermiştir. Bunları kullarına fâideli olmak için yaratmıştır. Bu ni’metleri Allâhın kullarına dağıtırlarsa, ni’metleri azalmaz. Bu ni’metleri Allahın kullarına ulaştırmazlarsa, Allah, ni’metlerîni bunlardan alır, başkalarına verir.”

“Bir kimsenin, din kardeşinin bir ihtiyâcını karşılaması, on sene i’tikâf etmesinden daha kazançlıdır. Allah rızâsı için bir gün i’tikâf yapmak ise, insanı Cehennem ateşinden pekçok uzaklaştırır.” (Ramazan ayının son on gününde, gece gündüz bir câmide kapanarak ibâdet etmeğe i’tikâf yapmak denir).

“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yaparsa, binlerce melek o kimse için duâ eder. O işi yapmağa giderken, her adımı için bir günahı affolur ve kendisine kıyâmette ni’metler verilir.”

“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yapmak için giderse, her adımında birçok günahı affedilir ve yetmiş sevâb verilir. Bu iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz, hesabsız Cennete girer.”

“Bir kimse, din kardeşinin rahata kavuşması veya sıkıntıdan kurtulması için hükümet adamlarına gidip uğraşırsa, kıyâmet günü sırat köprüsünden herkesin ayakları kaydığı zaman, onun süratle geçmesi için Allah yardım eder.”

“Allahü teâlânın, farzlardan sonra ençok sevdiği iş, bir mü’mini sevindirmektir.”

“Bir kimse, bir mü’mine bir iyilik yapınca, Allah bir melek yaratır. Bu melek, hep ibâdet eder. İbâdetlerin sevâbları bu kimseye verilir. Bu kimse ölüp kabre konunca, bu melek nurlu ve sevimli olarak bunun kabrine gelir. Meleği görünce ferahlanır, neş’elenir. Sen kimsin? der. Ben, falanca kimseye yaptığın iyilik ve onun kalbine koyduğun neş’eyim. Allah beni, bugün seni sevindirmek ve kıyâmet günü sana şefaat etmek ve Cennetteki yerini sana göstermek için gönderdi der.”

Resûlullahtan ( aleyhisselâm ): “Cennete girmeğe sebeb olan şeylerin başlıcası nelerdir?” diye sorulduğunda, “Allahtan korkmak ve iyi huylu olmaktır” buyurdu. “Cehenneme girmeğe sebeb olan şeylerin başlıcası nelerdir?” denildikde. “Dünyâ ni’metlerinden ayrılınca üzülmek, bu ni’metlere kavuşunca sevinmek, azgınlık yapmaktır” buyurdu.

“Îmânı en kuvvetli olanınız, ahlâkı en güzel ve zevcesine karşı en yumuşak olanınızdır.”

“İnsan, güzel huy sebebiyle Cennetin en üstün derecelerine kavuşur. (Nafile) ibâdetler, insanı bu derecelere kavuşturamaz. Kötü huy, insanı Cehennemin en aşağı çukurlarına sürükler.”

“İbâdetlerin en kolayı ve en hafifi, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır. Bu sözüme iyi dikkat ediniz!”

Bir kimse, Resûlullaha ( aleyhisselâm ); “İşlerin en iyisi hangisidir?” diye sorunca, “Güzel huylu olmaktır” buyurdu. O kimse kalkıp biraz sonra sağ tarafından gelip, aynı soruyu sordu. Yine. “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Gidip, sonra sol tarafına gelip, “Allahın en sevdiği iş nedir?” diye sorunca, yine; “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Sonra tekrar arkadan gelerek; “En iyi, en kıymetli iş nedir?” dedi. Hazreti Peygamber, ona karşı dönüp; “İyi huylu olmak ne demektir anlıyamadın mı? Elinden geldiği kadar kimseye kızmamaya çalış!” buyurdu.

“Kimse ile münâkaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmeyen müslümanın Cennete gireceğini size söz veriyorum. Şaka yapmak, yanındakileri güldürmek için olsa bile yalan söylemiyenin Cennete gireceğini size söz veriyorum, iyi huylu olanın, Cennetin yüksek derecelerine kavuşacağını size söz veriyorum!”

“Allahü teâlâ buyuruyor ki; Size gönderdiğim İslâm dîninden râzıyım. (Ya’nî, bu dîni kabûl edenlerden, bu dînin emr ve yasaklarına tâbi olanlardan râzı olurum. Onları severim.) Bu dînde olmak, ancak cömerdlikle ve iyi huylu olmakla tamam olur. Dîninizin tamam olduğunu, her gün bu ikisi ile belli ediniz!”

“Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huylu olmak, insanın günahlarını eritir, yok eder. Sirke balı bozduğu, yenilmez hâle soktuğu gibi, kötü huylu olmak, insanın ibâdetlerini bozar, yok eder.”

“Allahü teâlâ yumuşak huylu olanları sever ve onlara yardımcı olur. Sert ve öfkeli olanlara yardım etmez.”

“Cehenneme girmesi haram olan veya Cehennem ateşinin yakması yasak olan kimdir? Size bildiriyorum. Dikkat ile dinleyiniz! Yumuşak olanların, kızmayanların hepsi!”

“Yavaş ve yumuşak davranmak, Allahın kuluna verdiği büyük bir ihsândır. Aceleci, atak olmak, şeytanın yoludur. Allahü teâlânın sevdiği şey, yumuşak ve ağır başlı olmaktır.”

“İnsan, yumuşaklığı, tatlı dili sebebiyle, gündüzleri oruç tutanların ve geceleri namaz kılanların derecelerine kavuşur.”

“Kızdığı zaman öfkesini yenerek yumuşak davranan kimseyi, Allahü teâlâ sever.”

“Cennetin yüksek derecelerine kavuşmak isteyen, saygısızlık yapana yumuşak davransın! Zulmedeni affetsin! Malını esirgeyene ihsânda bulunsun! Kendisini aramıyan, sormıyan ahbabını, akrabasını gözetsin.”

“Kuvvetli olmak, başkasını yenmek demek değildir. Kuvvetli olmak, kahraman olmak, kendi öfkesini yenmek demektir.”

“Selâm verirken güler yüzlü olana, sadaka verenlerin kavuştukları sevâblar verilir.”

“Din kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, ona iyi şeyleri öğretmek, kötülük yapmasını önlemek, yabancı kimselere aradığı yeri göstermek, sokakları; taş, diken, kemik ve benzerleri gibi çirkin, pis ve zararlı şeyleri temizlemek, başkalarına su vermek hep sadakadır.”

“Cennette öyle köşkler vardır ki, içinde bulunan kimse, her dilediği yeri görür ve dilediği her yere kendini gösterir.” Ebû Mâlik-il-Eş’ arî: “Böyle köşkler kimlere verilecektir?” deyince. “Tatlı sözlü, eli açık ve herkesin uyuduğu zaman, Allahü teâlânın kudretini, büyüklüğünü düşünen ve O’na yalvaranlara verilecektir” buyurdu.

“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazân-ı şerîfde beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir peygambere vermemiştir:

1. Ramazan’ın birinci gecesi, Allahü teâlâ mü’minlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç azâb etmez.

2. İftar zamanında oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya her kokudan daha güzel gelir.

3. Melekler, Ramazan’ın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder.

4. Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhırette vermek için, Ramazân-ı şerîfte Cennette yer ta’yin eder.

5. Ramazân-ı şerîfin son günü, oruç tutan mü’minlerin hepsini affeder.”

“Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olunca, gök kapıları açılır. Hiç bir kapı kapalı kalmaz. Ramazân-ı şerîfin son gecesine kadar böyle kalır. Ramazân-ı şerîfin her gecesinde teravih kılana, Allahü teâlâ, her secdesi için binbeşyüz sevâb yazar. Onun için Cennette kırmızı yakuttan bir ev yaptırılır. Bu evin altmış bin kapısı olur. Her kapının yakutla süslü altın köşkü olur. Mü’min bir kimse, Ramazân-ı şerîfin ilk günü oruç tutarsa, bütün günahları mağfiret olur. Ramazân-ı şerîfin her gününün orucunun üstünlüğü, sevâbı böyledir. Her gün, onun için yetmiş bin melek, sabah namazından akşam güneş batıncaya kadar af ve mağfiret isterler. Bu ayın gece ve gündüzündeki herbir secde için, Cennette bir ağaç dikilir. O kadar büyüktür ki, bir atlı, bu ağacın gölgesinin bir başından bir başına beşyüz senede ulaşır.”

“Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olunca, Allahü teâlâ kullarına rahmet nazarı ile nazar eder. Allahü teâlâ rahmet nazarı ile baktığı kuluna, asla azâb etmez. Bu ayın her bir gününde, Hak teâlâ, bir milyon âsîyi Cehennem ateşinden azâd eder. Ramazân-ı şerîfin yirmidokuzuncu gecesi olunca, bütün bir ay boyunca mağfiret ve azâd olunan kadar daha, mağfiret ve azâd olunur. Fıtr bayramı gecesi olunca, melekler yerlerinde duramaz olurlar. Allahü teâlâ, hiçbir kimsenin vasfedemeyeceği şekilde nûru ile tecellî eder. Bayram sabahı müslümanlar namaz için câmilere toplanınca, Allahü teâlâ meleklere; “Ey melekler, işini bitirenin karşılığı nedir?” diye sorar. Melekler; “Ücretini tam vermektir” derler. Allahü teâlâ, “Ey meleklerim şâhid olun! Ben ki, Allahım, onları mağfiret ettim” buyurur.

“Cennet, seneden seneye Ramazân-ı şerîfin gelmesi için süslenir. Ramazan’ın ilk gecesi olunca, Arş’ın altından, Mesire isminde bir rüzgâr eser. Cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine vurur. Cennet kapısının halkalarını sallar. Bunlardan hiç kimsenin, hiçbir zaman duymadığı çok güzel sesler duyulur. Cennet hûrîleri köşklere çıkarlar. Burçlar arasında dururlar. Sonra; “Allahü teâlâdan bizi istiyecek kimse yok mudur?” derler. Sonra hûrîler; “Ey Rıdvan, bu hangi gecedir?” derler. Rıdvan; “Bu gece, Ramazân-ı şerîfin ilk gecesidir ki, Allahü teâlâ Muhammed (aleyhisselâmın) ümmetinden oruç tutanlar için Cennet kapılarını bu gece açar” der. Allahü teâlâ; “Ey Rıdvan, Cennet kapılarını aç! Ey Mâlik, Cehennem kapılarını Muhammed (aleyhisselâmın) ümmetinden oruç tutanlara kapa! Ey Cebrâil, yer yüzüne in! Şeytanları bağla, zincire vur. Onları denizlere at. Habîbimin ümmetinin oruçlarını bozmasınlar” buyurur. Allahü teâlâ, Ramazân-ı şerîf ayının her gecesinde, bir münâdiye şöyle nidâ etmesini söyler: “Bir şey isteyen yok mu? İsteğini vereyim. Hiç tövbe eden yok mu? Tövbesini kabûl edeyim. Mağfiret isteyen yok mu? Mağfiret edeyim.”

Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ), sözlerine devam ederek şöyle buyurdu: “Allahü teâlâ, Ramazân-ı şerîfin her gününde, Cehenneme gitmesi gereken birmilyon kişiyi azâd eder. Ramazân-ı şerîfin son günü olunca, hepsinin toplamı kadarını mağfiret eder. Kadir gecesi olunca, Allahü teâlâ, Cebrâil’e, melekler topluluğu ile, yanlarında yeşil bir sancakla yeryüzüne inmelerini emr eder. Sancağı Kâ’be-i muazzamanın üzerine dikerler. Cebrâil’in bin kanadı vardır. Bunlardan ikisini yalnız Kadir gecesi açar. Bunları açınca, doğudan batıya bütün dünyâyı kuşatır. Cebrâil, meleklere; bu gece, her ayakta durana, oturana, namaz kılana sabaha kadar selâm vermelerini, onlarla müsâfeha etmelerini, yaptıkları duâlara âmin demelerini buyurur. Fecir doğunca, Cebrâil; ey melekler topluluğu, haydi gidelim der. Melekler; “Ey Cebrâil! Allahü teâlâ, Muhammed’in müslüman ümmetinin işleri hakkında ne hüküm eyledi?” diye sorarlar. O da; “Allahü teâlâ, bu gece onlara nazar eyledi ve bütün günahlarını affeyledi. Yalnız dört sınıfı affetmedi” der. Eshâb-ı Kirâm; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ) bu dört sınıf kimlerdir?” diye sorduklarında; “İçki içmeye devam edenler, babasına-annesine karşı gelenler, sıla-i Rahmi terk edenler ve mü’min olmaktan ümidini kesenlerdir” buyurup, şöyle devam etti: “Sonra Fıtır bayramı gecesi olur. Buna mükâfat gecesi ismi verilir. Bayram sabahı olunca, Allahü teâlâ, meleklere, müslümanların bulundukları şehirlere inmelerini ve köşe başlarında durmalarını emreder. Sonra insanlar ve cinlerden başka bütün mahlûkatın duyabileceği bir sesle bir münâdî; “Ey Muhammed ümmeti! Çok ihsân eden ve büyük günahları bağışlayan Rabbimizin huzûruna çıkınız” diye seslenir. Bayram namazı için müslümanlar câmiye geldiklerinde, Allahü teâlâ; “Ey melekler, verilen işi tamamen yapan işçinin karşılığı nedir?” buyurur. Onlar da; “Ey Allahımız, ey Rabbimiz, onların karşılığı, mükâfatı, ücretlerini tam vermektir” derler. Allahü teâlâ da; “Ey meleklerim, ben ki Allahım, sizi şâhid tutuyorum. Şâhid olun ki, Ramazân-ı şerîfteki oruç ve namazlarına ücret olarak, kendi rızâmı ve mağfiretimi verdim” buyurur. Sonra Allahü teâlâ; “Ey benim kullarım! Bugün benden isteyiniz. İzzet ve celâlimin hakkı için, bugün benden bütün ömrünüzde âhıretiniz için istediğiniz şeyi vereyim. Dünyâ için istediğinizi de vereyim. İzzetime yemîn ederim ki, günahlarınızı örterim. Benden ümid ettiğiniz müddetçe, günahlarınızın önüne, onları örten perde çekerîm. Yine izzetime yemîn ederim ki, sizi hak sahibleri ve idâreciler önünde rezîl rüsvâ etmem. Siz beni râzı ettiniz, ben de sizden râzı olduğum hâlde, bağışlanmış olarak dönünüz” buyurur. Buna melekler çok sevinirler. Allahü teâlânın, bu ümmete Ramazân-ı şerîfin bitiminde verdiği ihsânları birbirlerine müjdelerler.”

“Allahü teâlâ, bu ümmete, fakir ve zayıfların duâları, namazları ve samimiyetleri sebebiyle yardım eder.”

“Kıyâmet gününde, dünyâda işlenen ameller ortaya konur ve bunun içerisinden kâinatın yaratıcısı ve sahibi Allahü teâlânın rızâsı için yapılan amelleri ayırın, denir. Bu emir üzerine Allah rızâsı için yapılanlar ayrılır. Geri kalanlar da Cehennem ateşine atılır.”

“Bir kimse, kırk gün Allah rızâsı için ihlâs ile amel ederse, hikmet menbaaları, kalbinden diline fışkırır.” (Hep güzel ve hikmetli sözler söyler.)

“Bir kimse, iyi bir amel yapmak ister, fakat yapamazsa, bir sevâb yazılır. Bir kimse, iyi bir amel yapmak isteyip, o ameli yaparsa, ona yaptığının on mislinden yediyüz katına kadar sevâb yazılır. Şayet bir kimse, kötü bir iş yapmak ister, fakat yapmazsa, ona günah yazılmaz. Eğer yaparsa, işlediği kadar günah yazılır.”

“Bir kimse, âhıret amelini gösteriş için yapar ve bu amelinden âhıreti kazanmak gayesi gütmez ise, o kimseye, yerde ve göklerde la’net okunur.”

“Bir kimse, insanların gördüğü yerde namazı güzel kılıp, yalnızken namazı önemsemezse, Rabbini de önemsememiş olur.”

“Kıyâmet gününde insanlardan bir kısmına, Cennete girmeleri emr edilir. Bu kimseler Cennete yaklaşırlar. Kokusunu koklarlar. Cennetteki köşklere ve cenâb-ı Hakkın Cennetlikler için hazırlamış olduğu ni’metlere bakarlar. Bu sırada, “Onları oradan uzaklaştırın! Onların orada nasîbleri yoktur” diye nidâ olunur. Bunun üzerine onlar da, büyük bir üzüntü içerisinde oradan geri dönerler. Onlardan önce bu şekilde geri dönen olmamıştır. Onlar şöyle derler: “Rabbimiz! Keşke bize gösterdiğin mükâfatı ve dostların için Cennette hazırladıklarını göstermeden bizi Cehenneme atsaydın, bize daha kolay gelirdi.” Allahü teâlâ onlara; “Bunu size göstermeyi ben istedim. Siz, sizi kimse görmediği zamanlarda bana karşı isyan edip günahlar işlediniz. Hâlbuki, ben sizi görüyordum. İnsanlarla karşılaştığınızda, onlara Allahü teâlâdan korkup itaat ettiğinizi hissettiriyordunuz. İnsanlara gösteriş yapıyordunuz. Kalbiniz benden gâfil idi. İnsanlardan korktunuz da, benden korkmadınız. İnsanlara ta’zimde bulundunuz, beni yüceltmediniz. Kötülüğü benim için değil, insanlar için terk ettiniz. Bugün mükâfattan mahrûm edilmenizle birlikte, elem veren azâbı size tattırıyorum” buyurur.”

“Kur’ân-ı kerîm, şefaatçi ve şefaati kabûl edilen bir kitaptır. Kim ona uyarsa, onu Cennete götürür. Kim de onu terk eder, ondan yüz çevirirse, onu tepetakla Cehennem ateşine atar.”

“Benî-İsrâil yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasârâ da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmişti. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur. Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir.”

“İnsanı tehlikeye düşüren şeyler; benimsenen cimrilik, arkasından gidilen nefsânî arzular ve kişinin kendisini beğenmesidir.”

“İlim öğrenirken ölen kimse, o kadar yükselmiş olarak Allahü teâlâya kavuşur ki, kendi ile peygamber arasında sâdece peygamberlik derecesi kalır.”

“Yalnız iki kişiye gıbta edilebilir: Biri; Allahü teâlânın mal verdiği ve hak yolda harcamaya muvaffak kıldığı kimse, diğeri ise; Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri anlama gücü verip de, onunla amel eden ve bunları başkalarına da öğreten kimsedir.”

“Kişinin kendisinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı şu üç şeydir: İlki; kendisine duâ eden sâlih çocuk, ikincisi; sevâbı kendisine ulaşan sadaka. Üçüncüsü; ölümünden sonra amel edilen ilmî eserler ve talebeleri.”

“Büyüğe saygı göstermeyen, küçüğe şefkat etmeyen ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayan bizden değildir.”

“Kim Allahü teâlânın rızâsından başka bir gaye ile ilim öğrenirse veya ilmini dünyâ menfaatine âlet ederse, Cehennemde yerini hazırlasın.”

“Bir kimse ilmini gizler, kimseye öğretmezse, kıyâmet gününde Allahü teâlâ ona ateşten bir gem vurur.”

“Kıyâmet gününde insanların en şiddetli azâba uğrayacak olanı, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.”

“Misvak kullanınız. Zîrâ misvak, ağzı temizleyen ve Rabbin rızâsını kazandıran bir âlettir.”

“İnsanlar, ezan okumanın ve (cemâatle namaz kılarken) ilk safta bulunmanın ne kadar sevâb olduğunu bilseler, bunun için birbirleriyle mücâdele etseler, sonra kur’a çekmekten başka çâre bulmasalar, kur’a çekerlerdi. Namazı ilk vaktinde kılmanın ne kadar sevâb olduğunu bilselerdi, ona koşarlardı. Sabah ve yatsı namazını cemâatle kılmanın ne kadar sevâb olduğunu bilselerdi, dizleri üstünde emekliyerek de olsa gelir, cemâatle” kılarlardı.”

“Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, bir kimse bir câmi yaparsa, Allah o kimse için Cennette bir köşk yapar.”

“Mü’min bir kula, ölümünden sonra sevâbı ulaşacak iyi amellerden ba’zıları şunlardır: Öğrettiği ve yaydığı ilim, geride bıraktığı sâlih bir evlât, vârislere bıraktığı Kur’ân-ı kerîm, yaptığı câmi, yolcular için yaptırdığı misâfirhâne, açtırdığı kanal veya sağlığında malından verdiği sadaka, işte bütün bunların sevâbı kendisine ulaşır.”

“Bana ümmetimin aldığı sevâblar, hattâ câmiden temizledikleri çerçöpün sevâbı bile gösterildi. Ümmetimin günahları da gösterildi. Kur’ân-ı kerîmden bir sûre veya bir âyet öğrenip, sonra okumayı unutan kişinin günâhından daha büyük bir günâh görmedim.”

“Kim yatsı namazını cemâatle kılarsa, bir gecenin yarısını ibâdetle geçirmiş gibi olur. Kim de sabah namazını cemâatle kılarsa, gecenin tamâmını ibâdetle geçirmiş gibi olur.”

“Kim sabah namazını kılar, sonra dünyâ işlerine âit boş bir söz söylemeden dört rek’at kuşluk namazı kılıncaya kadar Allahü teâlâyı zikrederse, annesinden doğduğu gibi günahsız ve tertemiz olur.”

“Saflarınızı düzgün tutun. Omuzlarınızı aynı hizaya getirin. Namazda, yanınızdakine yumuşak davranın, onları incitmeyin. Aradaki boşlukları doldurun. Zîrâ şeytan, tıpkı koyunun küçük kuzusu gibi, aranızdaki boşluklarda dolaşır. Şeytana, girebileceği boşluklar bırakmayın. Kim safları sık tutarsa, Allah ondan râzı olur. Kim de saflarda boşluk bırakırsa, Allah ona gazâb eder.”

“Biriniz İmâmdan önce, rükû’ ve secdelerden başını kaldırdığı zaman, Allahü teâlânın onun başını merkep başına veya şeklini merkep şekline çevirmesinden korkmuyor mu?”

“Parça parça parçalansan, ateşte yakılsan bile, Allahü teâlâya hiçbir şeyi şerik yapma. Farz namazları terk etme. Farz namazları bile bile terk eden müslümanlıktan çıkar. Şarap içme. Şarap, bütün kötülüklerin anahtarıdır.”

“Yatağa girip Kur’ân-ı kerîmden bir sûre okuyan her müslümana, Allahü teâlâ mutlaka, onun için bir melek ta’yin eder ve o melek, tâ uykusundan uyanıncaya kadar onu rahatsız edecek birşeyi ona yaklaştırmaz.”

“Cum’a namazı kılmayanların kalblerini, Allahü teâlâ mühürler, gâfil olurlar.”

“Kim namazı hakkıyla kılar, zekât verir, Kâ’beyi ziyâret eder, Ramazan orucunu tutar, misâfire ikram ederse, Cennete girer.”

“Bir kul, komşusu zararından emîn olmadıkça kâmil mü’min olamaz. Kim Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanıyorsa, müsâfirine ikram etsin. Kim Allahü teâlâya inanıyorsa, ya hayır söylesin veya sussun. Allah, yumuşak huylu, tok gözlü zengini sever. Çirkin konuşan, günah işleyen ve ısrarla dilenen kişiyi sevmez.”

“Kim, darda kalmış kimseye kolaylık gösterirse, Allahü teâlâ da ona, dünyâ ve âhırette kolaylık gösterir.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ), Şa’bân ayının son günü hutbede buyurdu ki: “Ey müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece (Kadr gecesi) bin aydan daha fâidelidir. Allahü teâlâ bu ayda, her gün oruç tutulmasını emr etti. Bu ayda geceleri teravih namazı kılmak sünnettir. Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay sabır ayıdır. Sabr edenin gideceği yer Cennettir. Bu ay iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda mü’minlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse, günahları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden azâd eder. O oruçlunun sevâbı kadar, ona sevâb verilir.” Eshâb-ı Kirâm; “Yâ Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftar ettirecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz” dediler. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açana da, biraz süt ikram edene de bu sevâb verilecektir. Bu ay öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden azâd olmaktır. Bu ayda işçinin me’mûrun, askerin ve talebenin vazîfesini hafifleten patronları, âmirleri, kumandanları ve hocaları Allahü teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar; Kelime-i şehâdet söylemek ve istiğfar etmektir, İkisini de zâten her zaman yapmanız lâzımdır. Diğerleri de; Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden O’na sığınmaktır. Bu ayda bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmıyacaktır.”

“Arefe günü oruç tutanların, iki senelik günahları affolur.

Birgün Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) Muâz bin Cebel’e ( radıyallahü anh ); “Yâ Muâz! Sana bir şey anlatacağım, bunu muhafaza edersen faydası olur. Şayet onu zayi eder hafızanda tutmaz isen, kıyâmet gününde Allahü teâlânın katında bir huccetin olmaktan çıkar. Yâ Muâz! Allahü teâlâ, semâları ve yeri yaratmadan önce, yedi tane melek yarattı. Sonra gökleri yarattı. Bu semâlardan herbirine birer kapıcı melek ta’yin etti. Onların herbirini azametle bürüdü. Her melek, semânın büyüklüğünü dile getirir. Hafaza melekleri de kulun sabahtan akşama kadar yaptığı amelleri semâya çıkarırlar. Bu amelin, güneş ışığı gibi nûru vardır. Dünyâ semâsına o ameli çıkarınca, onu söyleyerek çoğaltır. Dünyâ semâsındaki melek, hafaza meleklerine der ki: Bu ameli sahibinin yüzüne vurun. Ben, gıybet için ta’yin edilmiş bir meleğim. Rabbim bana, inananların gıybetini eden bir kişinin amelinin benden yukarıya geçmesine müsâade etmememi emretti.

Sonra hafaza melekleri, o kulun amellerinden sâlih olanını getirir ve onu dünyâ semâsından geçirir. O ameli tezkiye eder ve zikretmek sûretiyle çoğaltırlar. Böylece o ameli ikinci kat semâya çıkarırlar, ikinci kat semâda vazîfeli melek, hafaza meleklerine:

“Durun, bu ameli sahibinin yüzüne vurun. Çünkü o, yaptığı bu amelle dünyâ malını elde etmek istedi. Rabbim bana, böyle kimselerin amelinin benden yukarıya geçmesine müsâade etmememi emretti. Zîrâ bu kimse, insanların arasında, onlara karşı büyükleniyordu” der. Hafaza melekleri bu sefer kulun, zekât, oruç ve namaz gibi nûr saçan amellerini semâya çıkarırlar. Bu amellerin güzelliği karşısında melekler şaşkına dönerek, hafaza meleklerinin üçüncü semâya çıkmalarına izin verirler. Üçüncü semâda vazîfeli melek, hafaza meleklerine; “Durun! Bu ameli sahibinin yüzüne vurun! Ben, kibir meleğiyim. Rabbim bana, bu kimsenin amelini benden başkasına geçirmememi emretti. Çünkü bu kişi, insanların arasında, onlara karşı büyükleniyordu” der. Bu sefer hafaza melekleri, kulun parlak bir yıldızın saçtığı ışık gibi, ışık saçan, amelini semâya çıkarırlar. Bu amel, tesbih, namaz, hac ve umre gibi ameller olup, gök gürültüsüne benzer gürültüleri vardır. Bu ameli dördüncü kat semâya götüren hafaza meleklerini, semâ vazîfelisi melek karşılayarak; “Durun ve bu ameli sahibinin yüzüne vurun. Sırtına ve karnına da vurun. Ben, kendini beğenme meleğiyim. Rabbim bana, bu kimsenin amelinin benden başkasına geçmesine izin vermememi emir buyurdu. Zira bu kişi amel yaptığında, ameline ucûb karıştırırdı” der.

Hafaza melekleri, kulun diğer amellerini beşinci kat semâya çıkarırlar. Sanki bu amel, süslenmiş bir gelin gibidir. Bu semâda vazîfeli melek, hafaza meleklerine; “Durun, o ameli sahibinin yüzüne vurun ve omuzuna yükleyin. Ben, hasede bakan meleğim. Zîrâ bu kimse, ilim öğrenen ve kendisi gibi amel işleyen kimseleri çekemez, hased ederdi. Hattâ kendinden fazla ibâdet yapan herkese hased eder ve onları ayıplayarak gıybette bulunurdu. Rabbim bana, bunun amelinin benden başkasına geçmesine engel olmamı emretti” der. Hafaza melekleri, kulun namaz, zekât, hac, umre ve oruç amellerini semâya çıkarır ve onları altıncı kat semâya geçirirler. Bu semâda vazîfeli melek, hafaza meleklerine; “Durun, bu kişinin amelini yüzüne vurun. Zîrâ bu kimse, başına bir belâ gelmiş Allahü teâlânın hiçbir kuluna acımaz, özellikle onun bu hâline sevinirdi. Ben, rahmet meleğiyim. Rabbim bana, bu kimsenin amelinin benden daha yukarıya geçmesine engel olmamı emr buyurdu” der. Hafaza melekleri, bu defa kulun oruç, namaz, zekât, mücâhede ve takvâ gibi amellerini yedinci kat semâya çıkarırlar.

Onlara, yedinci kat semâda vazîfeli olan melek; “Durun, bu kişinin amelini yüzüne ve diğer a’zâlarına vurun. Kalbine de kilit vurun. Ben, Rabbimin rızâsını kazanmak gayesiyle yapılmayan bütün amellerden dolayı Rabbimden utanıyorum. Bu kişi, yaptığı amelle Allahü teâlâdan başkasını memnun etmeği gaye edinmişti. O, hukukçuların katında yükselmeyi, âlimler tarafından övülmeyi, ülkelerde sesinin duyulmasını istemişti. Rabbim bana, bu kimsenin amelinin benden daha yukarıya çıkmasına engel olmamı emretti. Allahü teâlânın rızâsı için, içten gelerek yapılmayan her amel, gösteriş için yapılmış ameldir. Allahü teâlâ ise, gösteriş yapanların amelini kabûl etmez” der.

Hafaza melekleri, kulun namaz, zekât, oruç, hac, umre, güzel ahlâk, sükût ve Allahü teâlâyı zikretmek gibi amellerini çıkarırlar ve onu semâların melekleri, bütün perdeleri açarak Allahü teâlâya ulaştırırlar. Allahü teâlânın huzûrunda durarak, o amellerin Allah rızâsı için içten gelerek yapılmış bir amel olduğuna şâhidlik ederler. Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara; “Siz, kulumun amellerini muhafaza ettiniz. Bense onun kalbini gözledim. O amelleri yaparken, benim rızâmı gözetmedi. Başka şeyleri kasdetti. La’netim onun üzerine olsun” buyurur. Bütün melekler de; “Senin ve bizim la’netimiz o kimsenin üzerine olsun” derler. Bütün semâlar da; “Allahü teâlânın la’neti, bizim la’netimiz, yedi kat göklerin la’neti ve bu göklerin içindekilerin la’neti onun üzerine olsun” derler” buyurunca, Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ); “Yâ Resûlallah! Sen Allahın Resûlüsün, ben ise Muâz’ım, hâlim nice olur?” dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Amelinde bir kusur varsa, bana uyarak sâlih amel işle, yâ Muâz! Kur’ân hafızları olan kardeşlerinin aleyhinde konuşmaktan dilini muhafaza et. Onları kötülemek sûretiyle kendini temize çıkarma. Kendini onlardan üstün sayma. Dünyâ amelini, âhıret ameline karıştırma. Bir kişinin yanında, diğer biriyle gizli konuşma. Halka kibirli davranma ki, kıyâmet gününde Cehenmem ateşinin içerisinde Naşitat seni parçalamasın. Naşitat nedir sen biliyor musun yâ Muâz?” Muâz ( radıyallahü anh ); “Anam babam sana feda olsun, onlar nedir yâ Resûlallah?” dedi. Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Onlar, Cehennemde (Cehennemliklerin) etlerini ve kemiklerini ısırıp, yiyen Cehennem köpekleridir” buyurunca, Muâz ( radıyallahü anh ) “Anam babam sana feda olsun. Bu tehlikeli mücâdeleye kim dayanabilir ve bundan kim kurtulur?” dedi. Server-i âlem ( aleyhisselâm ); “Yâ Muâz! Bu, Allahü teâlânın kolaylaştırdığı kimselere kolay olur” buyurdu.

“Altı kişiye ben la’net ederim. Allahü teâlâ la’net eder ve duâları kabûl edilen bütün peygamberler la’net ederler. Bunlar; Allahü teâlânın kitabına, olmayan şeyleri ekleyen, Allahü teâlânın takdîrine inanmayan, Allahü teâlânın azîz kıldığını zelîl, zelîl kıldığını azîz kılmak için ümmetimi korkutarak, onların üzerine musallat olan, Allahü teâlânın haram kıldıklarını helâl sayan ve sünneti terkedenlerdir.”

“Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, ilim öğrenmek maksadıyla yola çıkan bir kimseye, Allahü teâlâ Cennete giden bir kapıyı açar. Melekler, onun için kanatlarını yayarlar. Ona gökteki melekler ve denizdeki balıklar duâ ederler. Âlimin, âbide üstünlüğü, gökteki dolunayın en küçük yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak altın ve gümüş para bırakmazlar. Fakat ilim bırakırlar. Böyle olunca, ilmi olan, bu mirastan hissesini almış olur. Bir âlimin ölümü, telâfi edilmeyen bir felâket, kapatılamayan bir gediktir. O, batan bir yıldız gibidir. Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden daha ehvendir.”

Birgün Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Kıyâmet gününde secde etmeye izin verilecek ilk kişi benim. Başımı kaldırıp, önüne, arkasına ve sağına, soluna bakarak diğer ümmetlerin içerisinde ümmetimi tanıyacak olan ilk kişi de benim” buyurunca, orada bulunan bir zât; “Nûh peygamberden beri gelen birçok insanlar arasında ümmetini nasıl tanıyacaksın yâ Resûlallah?” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Benim ümmetimin, aldıkları abdestlerin nişanı olarak, yüzleri ve azaları bembeyaz olur. Bu hâl, başka hiçbir ümmette bulunmaz. Onları tanırım. Çünkü kitapları sağ taraflarından verilir.” buyurdu.

“Kul, abdest alırken ağzına su verdiği zaman, ağzından günahları çıkar. Burnuna su verdiğinde, günâhları burnundan çıkar. Yüzünü yıkadığı zaman, göz kapaklarının altına kadar, yüzündeki bütün günahları çıkar. Ellerini yıkadığı zaman el tırnaklarının altına varıncaya kadar ellerindeki bütün günahlar çıkar. Başını mesh ettiği zaman kulakları da dâhil, başından bütün günahları çıkar. Ayaklarını yıkadığı zaman, ayak tırnaklarının altı dahil, ayaklarındaki bütün günahları çıkar, sonra onun câmiye gidiş ve orada kılmış olduğu namazın sevâbı ayrıca kendisine verilir.

“Şunları yapıncaya kadar hiçbirinizin namazı tam olmaz: Allahü teâlânın emrettiği şekilde eksiksiz abdest alır, yüzünü ve kollarını dirsekleriyle birlikte yıkar, başını mesh eder ve topuklarıyla birlikte ayaklarını yıkar, sonra sırasıyla “Allahü ekber” der. Allahü teâlâya hamd ve ta’zimde bulunur (Sübhâneke duâsını ve Fâtiha’yı) ve Allahü teâlânın müsâade ettiği ve kolayına gelen Kur’ân-ı kerîmin bir yerinden okur. Tekbîr alır ve rükû’a gider, ellerini diz kapaklarına koyar. Öyle ki, kendisini salarak hareketsiz olur. “Semi’allahü limen hamideh” diyerek iyice doğrulduktan sonra, tekbîr alarak secdeye varır. Alnını yere koyar. Secdede kendisini tamamen bırakır ve sakin olur. Tekrar tekbîr alır ve secdeden başını kaldırır, rahatça oturarak belini doğrultur. Böyle yapmadıkça hiçbirinizin namazı tam olmaz.”

Semure bin Cündeb ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet eder: Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) sabahları Eshâb-ı Kirâma ekseriya; “Sizden biri bu gece bir rü’yâ gördü mü?” diye sorardı. Eshâb-ı Kirâm. Allahü teâlânın anlatılmasını dilediği kadar rü’yâ anlatırlardı. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), bir sabah bize rü’yâsını şöyle anlattı: “Bu gece rü’yâmda, bana iki melek geldi. Beni götürmek istediler. Bana “Yürü” dediler. Bende onlarla yürüdüm. Arkasına yaslanmış bir kişinin yanına geldik. Diğer bir kişinin bir kaya ile başında durduğunu ve taşı onun başına vurduğunu, başını yardığını, taş yuvarlandığını, diğer kişi taşı alıp daha geri dönmeden oturan kişinin başının eski hâlini aldığını, sonra diğer kişinin yanına geldiğini, ona yaptığı işkenceyi tekrarladığını gördüm. “Sübhânallah bu ne?” dedim. Melekler bana; “Sen yürü” dediler. Yürümeye devam ederek, sırt üstü yatmış bir kişinin yanına geldik. Başka bir kimsenin, uçları çengelli bir demirle onun başında durduğunu ve yüzünün bir tarafından ağzını, burnunu ve gözünü kafasına kadar yardığını, sonra öbür tarafa geçip aynı şekilde yaptığını, bir tarafı bitirmeden, öbür tarafın önceki normal hâlini aldığını, sonra dönüp normal hâle gelen tarafa aynı işkenceyi tekrarladığını gördüm. “Sübhânallah bu ne?” deyince, melekler bana; “Sen yürü, yürü” dediler. Yürüdük ve tandır gibi bir yere geldik. Orada çıplak erkekler ve kadınların olduğunu, altlarından gelen alevlerin her gelişinde çığlıklar attığını gördüm. Meleklere; “Bunlar kimlerdir?” diye sorduğumda; “Yürü, yürü” dediler. Yürüdük bir ırmağın kenarına geldik. Bir de gördüm ki bir kişi ırmakta yüzüyor. Bir diğer kişi de ırmağın kenarında yanına birçok taşlar toplamış beklemektedir. Yüzen kişi yüzebildiği kadar yüzüyor, sonra nehrin kenarındaki kişinin yanına geliyor ağzını açıyor. Kıyıda duran da, ağzına bir taş koyarak yutturuyordu. Bunun üzerine yüzen tekrar yüzmeye başlıyor. Sonra dönüp geliyor. Her geldikçe ağzını açıyor, kıyıdaki de ağzına bir taş atıyor. Bu işkence böyle devam ediyor. Meleklere; Bu iki kişi kim?” diye sorunca, yine; “Yürü, yürü” dediler. Yürüdük ve çirkin görünüşlü bir kişinin yanına geldik. Sanki o, gördüğüm en çirkin kimse idi. Bunun, yanındaki ateşi tutuşturduğu ve etrâfında dolaştığını gördüm. “Bu kim?” dediğimde, melekler bana; “Yürü, yürü” dediler. Yürüyerek uzun bitkileri olan bir bahçeye geldik. Bahçede ilkbaharın bütün çiçeklerinden vardı. Bahçenin ortasında uzun boylu bir adam vardı. O kadar uzun boylu idi ki, nerdeyse göğe uzanan başını göremiyecektim. O sırada kişinin etrâfında, çok sayıda çocuğun olduğunu farkettim. Meleklere; “Bu kim?” diye sorunca, melekler yine; “Yürü, yürü” dediler. Yürüyerek büyük bir ağaçlığın yanına geldik. Asla bundan daha büyük ve daha güzel bir yeşillik görmemiştim. Melekler bana; “Bu ağaçlığa tırman” deyince, altın ve gümüş kerpiçlerle yapılmış bir şehre kadar tırmandık ve şehrin kapısına geldik, açmalarını istedik. Kapı açıldı, girdik. Bizi, vücûtlarının yarısı, gördüklerimin en güzeline, diğer yarısı gördüklerimin en çirkinine benzeyen kişiler, karşıladı. Melekler onlara; “Gidin şu ırmağa dalın” dediler. Suyu bembeyaz olan ve enlemesine akan bir ırmak gördüm. Onlar gidip o ırmağa girdiler. Sonra dönerek yanımıza geldiler. Artık çirkinlikleri kaybolmuş ve son derece güzelleşmişlerdi. Melekler bana; “Burası Adn Cenneti, şu senin konağın” dediler. Yükseklere baktığımda beyaz bulutlara benzer bir köşk gördüm. Meleklere; “Allahü teâlâ, iyiliğinizi versin! İzin verin de oraya gireyim” dedim. Onlar; “Hayır, şimdi olmaz! Fakat ileride gireceksin” dediler. Sonra onlara; “Bu gece şimdiye kadar şaşılacak şeyler gördüm. Bu gördüklerim neydi!” diye sorunca, onlar bana şöyle dediler: Sana bildirelim; ilk uğradığın başı taşla parçalanan kişi, Kur’ân-ı kerîmi ezberleyip de onu unutan ve farz namazı kılmadan uyuyan kimsedir. (Böyle olanlara bu şekilde azâb edilecektir.)

İkinci rastladığın, ağzı, burnu ve gözü başına kadar yırtılan kimse ise, sabahleyin evinden çıkar, her tarafa ulaşacak yalanlar söylerdi. (Böyle yapanlara da bu şekilde azâb edilecektir.)

Tandıra benziyen binadaki çıplak kadın ve erkekler ise, zinâ yapan erkeklerle kadınlardır. Irmakta yüzerken ve taş yutturulurken rastladığın kişi ise, faiz yiyen kimsedir. Ateşin yanında çirkin görünüşlü devamlı ateşi tutuşturan ve etrâfında dolaşan kişiye gelince, o Cehennem zebanîsi melektir. Bahçedeki uzun kişi, İbrâhim aleyhisselâmdır. Etrâfındaki çocuklar, İslâm fıtratı üzere ölen bütün çocuklardır. Bir tarafı güzel, diğer tarafı çirkin olan kişiler ise, yaptıkları iyi amellere kötü amelleri karıştıranlardır. Allahü teâlâ, onları iyi amelleri sayesinde bağışladı.”

Kıyâmet günü, Allahü teâlâ yarattıklarını hesaba çeker. Her sınıf insan, orada toplanır. Hesap için ilk çağırılanlar; Kur’ân-ı kerîm okuyanlar, Allah için harpte ölenler ve dünyâda iken malı mülkü olup, zengin olanlardır. Allahü teâlânın huzûruna önce Kur’ân-ı kerîm okuyan getirilir. Allahü teâlâ ona; “Peygamberime gönderdiğim esaslar sana bildirilmedi mi?” diye sorar. O da; “Evet bildirildi, yâ Rabbî!” der. Allahü teâlâ yine sorar: “Peki sana bildirilenle, öğrendiğin ile ne yaptın?” O da; “Gece gündüz okudum” der. Allahü teâlâ; “Yalan söyledin” buyurur. Melekler de; “Evet yalan söyledin. Sen, hakkında başkası, “Ne güzel okuyor” desinler diye okudun. Nitekim sana böyle söylendi.” derler.

Daha sonra, harpte Allah yolunda ölen huzûra getirilir. Allahü teâlâ ona; “Niçin öldürüldün?” diye sorunca, “Senin yolunda harp ettim ve öldürüldüm” der. Allahü teâlâ; “Yalan söyledin” buyurur. Melekler de; “Yalan söyledin. Sen Allah için harp etmedin. “Ne cesur adam” desinler diye harp ettin. Herkes de sana böyle dedi” derler.

Allahü teâlâ, sonra huzûruna getirilen zengin olana; “Sana verdiğim zenginlikle ne yaptın?” buyurur. O da; “Sıla-i rahm yaptım ve o malla sadaka verdim, dağıttım” der. Allahü teâlâ; “Yalan söyledin” buyurur. Melekler der ki: “Yalan söyledin. Hakkında herkes, “Ne cömerd, ne iyilik sever adam” desinler diye bunları yaptın. Herkes de senin için böyle söyledi.” Sonra Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) “Ey Ebû Hüreyre! Kıyâmet günü Allahü teâlânın Cehenneme atacağı bu üçüdür” buyurdu.

“Zinâ eden kimse, puta tapan kimse gibidir.”

“Şarap içmeğe devam eden bir müslüman öldüğü zaman, Allahü teâlâ onu puta tapan kâfir gibi cezalandırır.”

“Hiçbir gölgenin olmadığı günde, Allahü teâlâ, yedi sınıf kimseyi Arş’ın gölgesinde gölgelendirir: 1. Adâlet ile hükmeden devlet reîsleri ve vâliler. 2. İbâdet eden gençler. 3. Kalbi mescidlere bağlı olanlar (ya’nî namazı ve cemâati gözetenler). 4. Allah için birbirini seven iki mü’min. Bu sevgi ile biraraya gelip, ayrılırken de bu sevgi üzere olanlar. 5. Güzel bir kadın, çirkin bir iş için kendini çağırınca, Allahü teâlâdan korkup bunu yapamam, Allahtan korkarım diyenler. 6. Sadaka verirken gösteriş yapmayanlar. Şöyle ki, sağ eli ile verdiğini, sol eli bilmemelidir. 7. Allah deyip gözünden yaş akanlar.”

“Cennet, cömertlerin yeridir.”

“Cömert; Allaha yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri; Allahü teâlâdan, insanlardan ve Cennetten uzak, Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır.”

“Haya îmândandır, îmânı olan Cennettedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir.”

“Kıyâmet günü mizanda en ağır gelen şey, Allah korkusu ile güzel ahlâktır.

“Mü’minlerin îmân yönünden en faziletlisi, en üstünü, ahlâkça en iyi olanıdır.”

“Bir insan az ibâdet etse de, güzel ahlâkı sayesinde yüksek dereceye kavuşur.”

“Bir müslüman, güzel ahlâk sayesinde, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibâdet eden kimselerin derecesine kavuşur.”

“Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli pehlivan, ancak öfke zamanında nefsine hâkim olan ve öfkesini yenen kimsedir.”

“Kızgın kimse ayakta ise otursun, kızgınlığı devam ederse yan yatsın.”

“Kızgınlık, şeytanın vesvesesinden hâsıl olur. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Gazâba gelince, öfkelenince abdest alınız.”

“Kalbinde zerre kadar kibir (küfür) bulunan kimse, Cennete giremez.”

“Gıybetten uzak olunuz, çünkü gıybet, zinâdan fenâdır. Zinânın tövbesi kabûl edilir ama, gıybet edilen helâl etmeyince, gıybet edenin tövbesi kabûl edilmez.”

“Mi’râc gecesi Cehennemi bana gösterdiler. Etleri parça parça edilip, ağızlarına konduğu bir takım insanları gördüm. Kendilerine, bu kokmuş etleri yiyin diyorlardı. Bunların kimler olduğunu suâl ettim. Cehennem meleklerinin reîsi Mâlik; bunlar gıybet edenlerdir, gıybet edenler, şeytanın dostlarıdır, dedi.”

“Kıyâmet günü, bir kimsenin amel defteri açılır. Yâ Rabbî! Dünyâda iken, şu ibâdetleri yapmıştım. Amel defterimde bunlar yazılı değil, der. Onlar, defterlerinden silindi, gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı denir.”

“Bir kimse, dünyâda din kardeşinin hakkını korursa, Allahü teâlâ, bir melek göndererek onu Cehennem azâbından korur.”

“Hased etmekten sakınınız. Biliniz ki, ateş odunu yok ettiği gibi, hased de, iyilikleri yok eder.”

“Koğuculuk yapan Cennete giremez”

“Peygamber efendimiz zamanında Alkame adında bir genç vardı. Hep tâat üzere olup, yaz-kış oruç tutar, geceleri sabaha kadar ibâdet ederdi. Birgün hasta yatağında fenâlık geçirdi. Dili tutuldu. Resûlullaha haber verdiler. Hazreti Ali ve Ammâr bin Yâser hazretlerini Alkame’ye gönderdi. Kelime-i şehâdeti söyletmek için çalıştılar ise de, dili dönmedi. Hazreti Ali efendimiz, Hazreti Bilâl-i Habeşî’yi Resûlullah efendimize gönderdi. Durumu bildirdi. Resûlullah efendimiz (s.a.v); “Alkame’nin anası, babası var mı?” buyurdu. Orada bulunanlar “Yaşlı bir annesi var” dediler. “Annesini buraya getirin” buyurdu. Annesini getirdiler. Ona, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Alkame’ye ne oldu, anlat! Seninle geçinmesi nasıldır?” buyurdu. Annesi şöyle anlattı: “Yâ Resûlallah! Alkame çok iyidir. Zâhiddir (dünyâya düşkün değildir). Hep ibâdet, itaat üzeredir. Ama, ben ondan râzı değilim. Çünkü o, hanımının rızâsını, benim rızâmdan önde tutmaktadır.” Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Dilinin tutulması bu yüzdendir. Ona hakkını helâl et de, dili açılsın” buyurdu. Annesi; “Ey Allahın Resûlü! O, benim hakkıma riâyet etmedi. Hakkımı helâl etmem” dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Ey Bilâl! Eshâbımı topla. Etrâftan odun toplasınlar, Alkame’yi yakacağız. Çünkü annesi ondan râzı değildir” buyurdu. Annesi; “Yâ Resûlallah! Benim oğlumu, benim gözümün önünde mi yakacaksınız? Kalbim buna nasıl dayanabilir?” Server-i âlem efendimiz ( aleyhisselâm ); “Cehennem ateşi, dünyâ ateşinden çok daha kızgın ve yakıcıdır. Sen ondan râzı olmadıkça, onun hiçbir itaati makbûl değildir” buyurdu. O zaman Alkame’nin annesi; “Yâ Resûlallah! Ben ondan râzı oldum. Hakkımı ona helâl ettim” dedi ve eve gitti. Eve vardığında Alkame’nin sesini duydu. Kelime-i şehâdet söylüyordu. Dili açılmıştı. Aynı gün vefât etti. Cenâze namazını Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) kıldırdı. Defn işleri bittikten sonra, Server-i âlem, Eshâb-ı Kirâma dönerek;

“Ey Eshâbım, ey Muhacir ve ey Ensâr! Hanımını annesinden üstün tutana, Allahü teâlâ ve melekler la’net ederler. Onun farz ve nafile ibâdetleri kabûl edilmez” buyurdu.”

“Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. Üç günden fazla bir kimseye dargın olduğu hâlde ölen kimse, Cehenneme gider.”

“Îmânı kâmil olan kimse, sevdiği kimseyi, ondan gördüğü menfaat için değil, sırf Allahü teâlânın rızâsı için sever. Gerçek îmân da budur.”

“Allahü teâlâ, kıyâmet gününde öyle insanlar haşreder ki, yüzleri nurlu olup, inciden yapılmış minberlere (koltuklara) oturacaklar. Bütün insanlar onlara imreneceklerdir. Onlar ne peygamberler, ne de şehidlerdir. Onlar, çeşitli uzak memleketlerden bir araya gelmiş, Allah için birbirini seven, bir arada Allahü teâlâyı zikreden kimselerdir.”

“İnsanı tehlikeye düşüren yedi şeyden sakının. Onlar; Allahü teâlâya şirk koşmak, sihirle uğraşmak, haksız yere Allahü teâlânın yasak ettiği cana kıymak, faiz yemek, haksız yere yetimin malını yemek, savaşta düşmandan kaçmak ve tertemiz namuslu mü’min kadınlara iftira etmektir.”

“Üç kişinin duâsı kabûl olur: Babanın çocuğuna yaptığı duâ, seferde olanın ve zulme uğrayanın duâsı.

“Batıda, genişliği yetmiş yıllık bir kapı vardır. Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, kullarının tövbe etmesi için o kapıyı açmıştır. Güneş batıdan doğuncaya kadar da kapatmayacaktır.”

“Kul günahlarından tövbe edince, Allahü teâlâ hafaza meleklerine, a’zalarına ve günah işlediği yerlere günahlarını unutturur, kıyâmet gününde Allahü teâlânın huzûruna çıkınca, günahlarına şâhidlik yapacak hiç kimse ve hiçbir şey olmaz.”

“Sizden önce yaşıyan insanlar arasında, doksandokuz kişiyi öldüren bir adam, yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu sorduğunda, falanca râhib derler. O da rahibe giderek; “Doksandokuz kişiyi öldürdüm. Günahlarıma tövbe etsem, kabûl olur mu?” diye sorunca, râhib; “Hayır” der. Bunun üzerine rahibi de öldürür, öldürdüklerinin sayısı yüz olur. Daha sonra yine “Yeryüzünde en büyük âlim kimdir?” diye sorunca, falanca, âlim derler. Onun da yanına giderek; “Yüz kişiyi öldürdüm. Tövbe etsem kabûl olur mu? diye sorunca, âlim; “Evet, kim tövbenle arana girebilir. Falanca şehre git. Orda Allahü teâlâya ibâdet eden insanlar var. Onlarla beraber Allahü teâlâya ibâdet et. Bir daha da memleketine dönme. Çünkü orası hayırsız ve kötülerin yeridir” der. Bunu dinleyen günahkâr, iyi kimselerin bulunduğu şehre gitmek üzere yola çıkar. Yarı yola varınca, ölüm meleği (Azrail aleyhisselâm) canını almaya gelir. O sırada rahmet melekleri ve azap melekleri gelir, aralarında çekişirler. Rahmet melekleri; “Bu kişi kalbini Allahü teâlâya bağlıyarak günâhlarından tövbe etti” derler. Azap melekleri de; “Bu kişi hiç hayır işlemedi. Bütün işleri kötülüktür” derler. Bunun üzerine insan sûretinde bir melek; “Çıktığı şehirle gideceği, yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa oralı sayılır” der. Ölçerler, gideceği yeri daha yakın bulduklarında, rûhunu rahmet melekleri alır (Cennet bahçesine götürürler).”

“Yâ Muâz! Sana Allahü teâlâya âsî olmaktan sakınmayı, doğru sözlü olmayı, anlaşmalara bağlı kalarak aynen yerine getirmeyi, emâneti sahibine vermeyi, yetimlere acıyıp merhametli olmayı, komşu haklarını korumayı, öfkeyi gizleyip, kimseye surat asmamayı, tatlı dilli olmayı, selâm vermeyi, idârecilere ve âmirlere itaat ederek bağlı kalmayı, Kur’ân-ı kerîmin emirlerini yerine getirmeni, âhırete hazırlanmayı, âhırette hesaba çekilmekten korkarak kötülükten kaçmayı, hayâl perest olmamayı, güzel işler yapmayı tavsiye eder, müslüman kardeşine kötü lâf söylemeni, yalancıyı doğrulamanı, doğru konuşanları yalanlamanı, âdil idâreci ve âmirine âsî olmanı ve yeryüzünde fesad çıkarmanı yasaklarım. Yâ Muâz! Her ağacın ve taşın yanında (ya’nî her yerde) Allahü teâlâyı zikret. Her günah işledikçe tövbe et. Gizli işlediğin günahlara gizli olarak, açıkta işlediğin günahlara açık olarak tövbe ve istiğfar et.”

“Hergün güneş doğarken, Allahü teâlâ iki melek gönderir. Seslerini yeryüzünde bütün canlılar işitir, sâdece insanlar ve cinler işitmez. Şöyle seslenirler: “Ey insanlar! Rabbinizin ibâdet ve tâatına koşun, insana yeteri kadar ve ibâdetlerine engel olmayan az mal, ibâdetlerden oyalayan çok maldan hayırlıdır.” Hergün güneş batarken de, iki melek gönderilir. Onlar da şöyle seslenirler;

“Allahım! Malını hayırlı yerlere harcayan cömertlere, harcadığından fazlasını ver. Malını harcamayan cimrilerin de, mallarını helak et.

“Birbirinize iyilik ve hayırlı işleri tavsiye edin. Kötülüklerden ve zararlı şeylerden birbirinizi koruyun. Cimriliğin çoğaldığı, nefsî arzulara uyulduğu, âhıretin unutulup da hep dünyâ için çalışıldığı, herkesin kendi kendini beğendiği zamana ulaştığında, kendi kendinizi düzeltmeye, kötülüklerden kendinizi korumaya çalışın, insanları bırakın, onlara uymayın. İleride zor günler yaşayacaksınız. O zamanlarda kötülüklerden kaçınmak, elde ateş tutmak gibi zor olacak. O günlerde faydalı işler yapan, müslümanca yaşıyan, aynı işleri yapan sizden elli kişinin kazandığı ecir ve sevâbı kazanacak.”

“Dünyâ tatlı ve çekicidir. Kim helâlinden kazanırsa, Allahü teâlâ malına ve kazancına bereket verir. Nefsinin arzularına uyup, âhıretini ihmâl eden birçok kimseler için, kıyâmet gününde ateşten başka birşey yoktur.”

“Kim kalbini tamamen dünyâ sevgisine kaptırırsa, üç şeye mübtelâ olur: 1. Yorgunluğu bitmeyen çırpınma, 2. Ne kadar kazansa doymayan hırs, tama’, 3. Bitmeyen emel ve arzu. Dünyâ hem tâlibdir, insanı kul eder, hem de matlûbdur, insana hizmet eder. Kim. âhıreti unutur, dünyâya tâlib olursa, âhıret onu taleb eder ve onun canını alır. Kim de âhıreti isterse, rızkını bitirip ölünceye kadar dünyâ ona hizmet eder.”

“Allahü teâlâ, kendisine gerçek ma’nâda bağlanıp ibâdet eden kulunun bütün ihtiyâçlarının sebeblerini yaratır, onu beklemediği yönden rızıklandırır. Kim de kendini tamamen dünyâya kaptırırsa, onu dünyâya kul eder.”

“Azâbını, kudret ve azametini düşünerek, Allahü teâlâyı zikrederken gözlerinden yaş dökülen kimseye, kıyâmet gününde azâb edilmez.”

“Üç kimsenin gözleri Cehennem ateşi görmez: 1. Gazâda nöbet tutan göz, 2. Allah korkusundan ağlayan göz, 3. Allahın bakılmasını haram kıldığı şeylere bakmayan göz.”

“Birgün Resûlullah ( aleyhisselâm ) mescide girdiğinde, ba’zı kimselerin kahkaha ile güldüğünü görünce, onlara şöyle buyurdu: “Ne bu hâliniz? Eğer ağız tadını bozan ölümü, çok düşünseydiniz, sizi bu hâlde görmezdim. Ümitleri kıran ölümü çok düşünün. Zira kabir, hergün muhakkak şu sözleri söyler: “Ben gurbet ve ayrılık eviyim. Ben, yalnızlık ve toprak eviyim. Bana gelenleri toprak ediciyim. Ben, kurt ve böcek eviyim. Bana gelen ölüler kurtlanır, böceklere yem olur.” Bir mü’min kulun cenâzesi gömüldüğü zaman kabir ona; “Hoş geldin, sefâlar getirdin. Üzerimde yüreyenlerin arasında en çok sevdiğim sendin. Bugün benim himâyemdesin. Pek yakında sana yapılan iyilikleri göreceksin” der ve Allahü teâlâ kabri ona gözünün alabildiği yere kadar genişletir. Cennetten bir kapı açılır. Fâcir ve kâfir bir kul defnedilince de kabir ona; “Sana burada ne geniş yer var, ne de rahatlık. Üzerimde yürüyenlerin arasında en sevmediğim sendin. Biraz sonra seni bana bırakıp gittiklerinde, benimle yalnız kalınca, göreceksin sana ne işkenceler yapacağım” der ve hemen kabir daralmaya başlar. Kabir o kadar daralır ki, kaburga kemikleri birbirine girer. Ona azap etmek için, yetmiş büyük yılan gönderilir. Eğer onun bir tanesi dünyâda olsa, nefesinden çıkan zehirin etkisinden, yeryüzünde hiçbir şey yetişmez, işte o yılanlar, kıyâmet gününde hesaba çekilinceye kadar, ona azâb ederler. Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

“Müslümanın, müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, da’vetine gitmek ve aksırıp Elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek.”

“Yâ Rabbî! Kim sana îmân eder, benim, senin Resûlün olduğuma şehâdet ederse, ona, sana kavuşmayı sevdir, ölümü kolaylaştır, dünyâ yükünü hafiflet. Kim de sana inanmaz, benim, senin elçin olduğumu kabûl etmezse, ona, sana kavuşmayı sevdirme, ölümü zorlaştır, dünyâ yükünü ağırlaştır.”

“İnsanın işlediği günahlar yüzünden rızkı daralır. Duâ ile kaderi değişir, iyilik ve büyüklere itaat ise ömrü uzatır.”

“İsrâiloğullarından bir zât, “Bu gece Allahü teâlânın rızâsı için mutlaka sadaka vereceğim” diyerek evinden çıktı ve sadakayı bilmiyerek bir hırsıza verdi. Sabahleyin halk “Bu gece hırsıza sadaka verildi” dediler. Bunun üzerine sadaka veren kişi; “Allahım! Hırsıza sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim” deyip tekrar evinden çıktı ve bu defa sadakayı zinâ eden bir kadına verdi. Sabahleyin halk; “Bu gece de zinâ eden kadına sadaka verildi” dediler. Sadakayı veren o zât; “Ey Allahım! Bir fahişeye sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbûl bir sadaka vereceğim” dedi. Yine sadaka vermek üzere evinden çıktı. Bu sefer de zengin birisine verdi. Sabahleyin halk; “Hayret! Bu gece de zengin birisine sadaka verildi. Olur mu böyle şey?” diye dedikodu yaptılar. Sadaka veren zât! “Ey Allahım! Hırsıza, fahişeye ve zengine sadaka verdiğim için sana hamd ederim.” dedi. Bu zâta rü’yâsında şöyle müjde verildi: “Senin o hırsıza verdiğin sadaka var ya, belki de hırsızı hırsızlığından, fahişe kadını da zinâdan vazgeçirir, iyi ve namuslu birer insan olmalarına vesile olur. Umulur ki, zengin de senden ibret alır, (malını) Allah rızâsı için harcar.”

“Bir kimse, gece kalkar namaz kılarım” deyip yatağına yatsa, fakat kalkmayıp sabaha kadar uyusa, amel defterine niyet ettiği namazın sevâbı yazılır. Uykusu da kendisine Rabbi tarafından bir sadaka olur.”

“Bir kimse haksız iken münâkaşayı terkederse, ona Cennetin kenarlarında bir köşk bina edilir. Bir kimse de, haklı olduğu hâlde, münâkaşayı terkederse, onun için de Cennetin ortasında bir köşk bina edilir. Bir kimse, ahlâkını güzelleştirirse, onun için de Cennetin en yüksek yerinde bir köşk bina edilir.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 264

2) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 212

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1436

4) Fevât-ül-vefeyât cild-2, sh. 336

5) Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 277

6) Zeyl-i Ravdateyn sh. 201

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 586

8) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-8, sh. 249

9) El-A’lâm cild-4, sh. 30

10) Muhtasâr-ı Müslim mukaddimesi

11) Tabakât-ül-huffâz sh. 501

12) Mümin ve kitâbühü et-Tekmiletü li-vefeyât-in-nakile.

13) Keşf-üz-zünûn cild-1 sh. 128, 400, 490, 557, 589, cild-2, sh. 1004, 1172, 1735, 1737

14) Et-Tergîb-vet-Terhîb

15) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 278, 372, 409, 970

16) Herkese Lâzım Olan Îmân sh. 123, 125

ABDÜLAZÎZ BİN AHMED ED-DÎRÎNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup ismi, Abdülazîz bin Ahmed bin Sa’îd bin Abdullah’dır. Lakabı İzzeddîn ed-Dîrinî’dir. Ed-Dîrinî, el-Mısrî, eş-Şâfîî diye de bilinir. 613 (m. 1216) senesinde doğdu. 694 (m. 1295) senesinde Mısır’da vefât etti. Kabri Mısır’dadır.

Ed-Dîrinî, zamanındaki âlimlerden ilim öğrendi. Ebü’l-Feth bin Ebi’l Ganîm er-Resânî’nin sohbetinde bulundu ve Şeyh İzzeddîn’den ahlâk ilmini öğrendi. Tasavvuf yolunda yüksek mertebelere ulaştı. Hâller ve kerâmetler sahibi oldu.

Es-Sübkî onun hakkında; “Ed-Dîrinî, zühd sahibi, birçok kerâmetleri görülen, çok sayıda eser yazan, edebiyatta mahir, kelam ilminde ârif bir zât idi” demektedir.

Ebû Hayyan ise onun için; “Abdülazîz ed-Dîrînî, ilim ve edeb sahibi idi. İnsanlar duâsını isterlerdi” demektedir.

Abdülazîz ed-Dîrînî, Mısır’da er-Rîf denilen yerde otururdu. Ba’zı günler buradan ayrılıp, civar bölgeleri dolaşırdı. Oralardaki insanlar, ondan, müşküllerinin hallolması için Allahü teâlâya duâ etmesini isterlerdi. Kendisini görme imkânı bulamıyanlar, mes’elelerini mektûpla sorup gereken cebâbı alırlardı. O, kuvvetli îmân ve güzel ahlâk sahibi idi. Herkese güler yüz, tatlı dil gösterirdi. Kimseyi kırmazdı. Birgün bir yere giderken, onu tanımayan kimseler yanına gelip, “Kelime-i şehâdeti söyle bakalım” dediler. O da peki deyip, okudu. Sonra onlar; “Şimdi kadıya gidelim. Onun huzûrunda yeni müslüman olanların yaptığı gibi, sen de oku” dediler. Orada bulunan büyük-küçük herkes beraberce kadıya gittiler. Kâdı hemen Abdülazîz ed-Dîrînî’yi tanıdı ve; “Efendim, bu ne hâl? Bunlar kim?” dedi. O da; “Bilmiyorum. Bunlar beni ne zannetti iseler, Kelime-i şehâdeti okumamı istediler ve buraya getirdiler. Ben de onları kırmayıp geldim” dedi.

Şöyle anlatılır: Abdülazîz ed-Dîrînî. Ali el-Müleyhî’yi çok sever ve sık sık ziyâretine giderdi. Ziyâretlerinden birinde, Ali Müleyhî ikram olarak bir piliç pişirip getirdi. Sofraya koydu. Beraberce yediler. Yemekten sonra ed-Dîrînî hazretleri; “Bunun karşılığını inşâallahü teâlâ görürsünüz” buyurdu. Bir süre sonra Abdülazîz ed-Dîrînî, Ali el-Müleyhî’yi tekrar ziyârete gitti. Ali el-Müleyhî tekrar bir piliç pişirdi ve ikram etti. Hanımı, pilicin ikram edilmesini pek hoş karşılamadı. Piliç sofraya gelince, Abdülazîz ed-Dîrînî kızarmış pilice bakıp, hişt demesiyle piliç canlandı ve yürüyüp gitti. Sonra da; “Çorba bize yeter. Hanımınız üzülmesin” buyurdu.

Birgün talebeleri, hocalarının kerâmet göstermesini akıllarından geçirdiklerinde; “Yavrularım, bizler, yerin dibine batmaya müstehak kimseler olduğumuz hâlde, batmamamız ve Allahü teâlânın bizi, bu yeryüzünde, bu hâlde bulundurması en büyük kerâmet değil midir?” buyurdu.

Abdülazîz ed-Dîrînî buyurdu ki: “Bütün işlerinizde ve hareketlerinizde, orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve isrâftan son derece sakının, isrâf ve haddinden fazla dağıtmakla, elde birşey kalmaz. Birgün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak, hâl ve harakette ölçülü olmamakla da, kişi i’tibâr bulamaz.”

“Rabbim, Allahü teâlâdır. O bana kâfidir. O’ndan af, ümid diler ve O’na hamd ederim. Âhıret günü benim şefaatçim; bütün mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en kıymetlisi, en hayırlısı, Peygamberim Muhammed aleyhisselâmdır.

Yâ Rabbî! Bütün duâlar, iyilikler peygamberin ve en sevdiğin kulun, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed Mustafâ’ya ( aleyhisselâm ) olsun.”

“İlmiyle âmil, takvâ sahibi bir âlim vefât ettiği zaman, müslümanlar için, büyük ve tehlikeli bir boşluk meydana gelir. Adâlet sahibi, hak üzere yürüyen bir sultanın, devlet reîsinin vefâtı, müslümanlar için büyük bir eksikliktir. Sâlih ve Allahü teâlânın velî kullarının ölümü de böyledir. Çünkü onların müslümanlara yardımı pek çoktur. Allah yolundaki kahramanın ölümü ise, kuvvetin zayıflamasına sebeb olur. Çünkü onlar, sabır, sebat ve kahramanlıkları ile muharebenin kazanılmasında, büyük bir vesiledirler. Cömerd ve asil kimselerin ölümü, büyük bir sıkıntı, hayatta kalmaları bolluk ve ni’mettir. Bu beş kişiye ağlayabilirsin. Bunlardan başkasının ölümü, insanlar için rahatlık, hafiflik ve rahmettir.”

“İşlerini, herşeyi yaratan ve işlerinde hikmetler sahibi Allahü teâlâya teslim et. Böyle yaparsan, sıkıntılardan ve günahlardan kurtulursun.”

“Her tarafta görülen tehlike, belâ ve musibetlere bakarsan, Allahü teâlânın yüce irâdesinin hükmünün geçerli olduğunu görürsün.”

“Bu dünyâ, hakîkî mekân, devamlı ikâmet edilecek ve yerleşilecek bir yer değildir.”

“Dünyânın geçici lezzetleri, uykuda görülen rü’yâlar gibidir. Dünyâda isteğine, hedefine ulaştığını söylemek, gerçek bir söz değildir. Asla kabûl edilmez.”

“Dünyâ sevinçleri, alınan bir haberle bir anda bunalıp, hüzün ve kedere dönüverir, öyleyse, dünyâya karşı zâhid ol, haramlardan ve haram olması ihtimâli olan şüphelilerden sakın. Âhırete hazırlıklı ol. Çünkü dünyâya doymayıp, hırsla onun peşinde koşanlar, aslında dünyânın köleleri ve hizmetçileridir. Dünyâda mes’ûd ve huzûrlu olan kimse, dünyâya köle olmayan, âlim ve takvâ sahibi kimsedir.

“Dünyânın iyiliği ve kötülüğü birbirine karışmıştır. Dünyâyı her türlü kirlerden ve üzüntülerden arınmış olarak istesen bile, şunu iyi bil ki, dünyâ bunlar üzerine yaratılmıştır. Ya’nî dünyânın tabiatı budur. Asla değişmez. Fakat insan, dünyâda Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınır ve bu husûsta sabır gösterirse, akıbette, sonsuz saadet ve mutluluğa kavuşur.”

“Sakın dünyânın parlaklığına, cazibesine ve onun dışı tatlı, içi zehir olan hilelerine aldanma. Onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında, parçalayıcı dişler saklıdır. Çünkü dünyânın sağı solu belli olmaz. Bakarsın ba’zan suda ateş parçası olsun ister. Ba’zan insana yapamıyacağı şeyleri teklif eder. Böylece insan, boyundan büyük işlere girer de helak olur gider.”

“Eğer kadere, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterirsen, şerefli bir hayat yaşarsın. Eğer imkânsız bir şeyin olmasını ümid edersen, ümidini, tehlikeli birşey üzerine bina etmiş, kurmuş olursun.”

“Zaman akıp gidiyor. Hâdiseler birbiri peşinden geliyor. Yumuşaklık, vekar ve sükûnettir. Dünyâ hırsı bir anlıktır. Sabır, yumuşak olmaya, mes’eleler üzerinde temkinli ve dikkatli hareket etmeye vesile olur. Kızmak, kabalığa yol açar. Dünyâ hayâtı, bir uyku hâlidir, ölüm, bu uykudan uyanmaktır.”

“İnsanın ömrü, hep sonra yapacağım, edeceğim ile geçer, İnsanların temenniden başka sermâyeleri yoktur. Sonra yaparım diyenin düşüncesi, sonraya asılıp sallanmak gibi olmayacak düşüncelerdir, İnsanların günleri çok çabuk geçer, ömürler, yolculuktan başka birşey değildir.”

“Âhıret yolculuğunun çok yakın olduğunu, hatırınızdan asla çıkarmayınız. Âhıret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. Çünkü, her girişin bir çıkışı vardır. (Bu dünyâya geldiğimiz gibi, birgün bu dünyâdan ayrılacağız.)”

“Ey insanlar! Yaptığınız uygunsuz işler için bir sebeb ve özür göstermeyi bırakın artık! Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmakta gevşeklik göstermeyin. Âhırete hazırlanmakta sabırlı olunuz ve sebat gösteriniz.”

“İnsan, gençliğinin kıymetini bilmelidir. Hiç vakit kaybetmeden, gençliğin her ânını değerlendirmelidir. Sonra, ah gençliğim, tekrar elime geçse de iyi işler yapsaydım diye pişmanlık duyulur. Onun için, gençliğin, insana emânet olduğunun farkında, idrâkinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir.”

“Zaman içerisinde, nice meclisler ve toplantı yerleri yok oldu. Nice asîl ve yüksek yaradılışlı kimseler, zaman içerisinde gelip geçtiler. Zaman içerisinde nice kimseler, türlü türlü ni’metlere kavuşmuşlardır. Fakat ne kadar arzu edersen et, zaman içerisinde her istediğini elde edemezsin (Sana takdîr edilen rızk ne ise onu yersin)”

“Yerde yetişen yaş veya kuru bitkilere bakınca, kâinatta Allahü teâlânın azamet ve kudretini müşâhede ediyorum. O’nun, kalbimden fışkıran sevgisiyle herşeyi unutuyorum. Hafif ve tatlı tatlı esen rüzgâr, pekçok defa bana güzel kokular getirir. Yâ Rabbî! Sen, sevdiklerinin bulundukları yerleri, en kıymetli damlalarla suladın. Düşmanlarını ise erimiş bakır ile suladın.”

Abdülazîz ed-Dîrînî; tefsîr, fıkıh, lügat, tasavvuf ve edebiyata dâir birçok eserler yazdı. Bu eserlerden ba’zıları şunlardır: 1. El-Misbâh-ül-münîr (2 ciltlik tefsîr), 2. Et-Teysîr-ü fî ilm-it-tefsîr. Tefsîr ilmine dâir, 3200 beyitten müteşekkil bir şiir kitabıdır. 3. Tahârat-ül-kulûb fî zikri Allâm-il-guyûb (Tasavvuf hakkında bir eser), 4. Envâr-ül-Meârif ve Esrâr-üt-tavârif (Tasavvufa dâir bir eser), 5. Tefsîru Esmâ-il-hüsnâ (Tevhîd hakkında bir eserdir.) 6. El-Vesâilü ver-Resâilü (Tevhîde dâir bir eser), 7. Nazmüssîretin Nebeviyyeti, 8. El-Vecîz: 5000 beyitten müteşekkil bir şiir kitabı, 9. Et-Tenbîh, 10. Nazm-ül-vesît, 11. El-Envâr-ül-Vâdıha fî mesân-il-Fâtiha, 12. Ed-Dürer-ül-mültekita fî mesâil-il-muhtelita, 13. Erkân-ül-İslâm fit-tevhîdi vel-ahkâm, 14. Er-Ravdat-ül-enika fî beyân-iş-şerîat-il-hakîkati, 15. Kılâdet-üd-Dürr-il-mensûr fî zikri yevm-il-ba’s ven-Nüşûr, 16. Mîzân-ül-vefâ.

Abdülazîz ed-Dîrînî’nin yazmış olduğu Tahârat-ül-kulûb adlı eserden ba’zı bölümler:

“İlâhî! İhsân ve ikram ederek bize kendini tanıttın. Ni’metlerin deryasına bizleri daldırıp, garkettin. Her an ni’metlerin deryasında yüzmekte, onlardan istifâde etmekteyiz. Bizleri râzı olduğun, beğendiğin yer olan Cennetine da’vet ettin. Seni hatırlamak, emirlerini yapmak sebebiyle, bizlere sonsuz ni’metler hazırladın, ihsân ettin. Ne büyüksün yâ Rabbî!

Yâ ilâhî! Biz kendimize zulmettik. Nefsimizin kötülüğü her yanımızı kapladı. Gaflet denizi kalblerimizi doldurdu. Her hâlimizle perişanlığımız apaçık. Bizim bu hâlimizi en iyi bilensin.

Yâ ilâhi! İsyanımız ve günahımız, senin azâbını bilmemek, duymamak sebebiyle değildir. Lâkin âsî nefsimiz bize, azâba düşürecek işleri yaptırdı ve günahları işletti. Senin günahları örtüp, yüzümüze vurmaman sebebiyle şımardık. Bu yüzden çok günah işledik. Senin af ve mağfiretine güvenip, günahlara daldık. Şimdi yaptıklarımızın cezası olarak, bize hazırladığın azâb ile karşı karşıyayız. Cehennem azâbından bizi şimdi kim kurtarabilir. Senden başka kim bize bir kurtuluş ipi uzatabilir. Âhıret günü, senin huzûrunda mahcub bir duruma düşecek bu hâlimize yazıklar olsun. Yarın çirkin olan amellerimiz arz olunduğunda, ayıblanmamıza esefler olsun.

Yâ Rabbî! Bizim günahlarımızı affet. Kusurlarımızı bağışla. İbâdetlerimizdeki kusurlarımızı af ve mağfiret eyle. Yâ ilâhî! Bilmiyerek yaptıklarımızı affet ve bizi akl-ı selim sahibi kıl. Sen, Rabbimizsin, sana inandık. Sen günahları affedersin, affedicisin.”

Abdülazîz bin Ahmed ed-Dîrînî’nin yazdığı Âdâb Risâlesi’nden ba’zı bölümler:

Talebenin hocasına karşı edebleri: Talebe, doğru yolu öğrenmek isteyince, hocasına karşı tam olarak boyun eğmesi ve itaat etmesi gerekir. Hattâ talebenin, hocasına karşı meyyit gibi olması lâzımdır. Nasıl meyyit, yıkayıcıya hiçbir şey şart koşmadan, i’tirâz etmeden teslimiyet gösteriyorsa, talebenin de hocasına karşı, bu şekilde teslimiyet göstermesi gerekir. Yoksa, teslimiyet ve itaat etme mertebesinden düşer, takvâ ve doğru yol üzere bulunma derecesinden uzaklaşır. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahü teâlânın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz! Allahü teâlâdan korkunuz! Ey îmân edenler! Peygamberin sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız! O’na karşı, birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların, ibâdetlerinin sevâbları yok olur” buyuruyor (Hucurât: 1-2). Müfessirler bu âyet-i kerîmeyi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında sesin yükseltilmemesi, Resûlullahın önünde yürünmemesi ve O’ndan önce bir işin yapılmaması veya fetvâ verilmemesi, şeklinde tefsîr etmişlerdir.

Bu sebebledir-ki, hocanın yanında bulunulduğu zaman, onun izni ve müsâadesi olmadan birşey konuşmamak lâzımdır. Lüzumsuz söz ve bakışlardan da uzak durmalıdır. Çünkü hocasının yanında lüzumsuz sözler ve bakışlar, hoş hareketler değildir. Hocanın yanında, başı önünde verilecek cezanın korkusu içinde bulunan bir suçlu gibi olmalıdır. Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm), Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrlarında oturdukları zaman, başlarını eğerler, konuşmadan, hareketsiz bir hâlde, edeb, huşû’ ve kalb huzûru ile Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sözlerini dinlerlerdi. Onlar, görünen a’zâları ile olduğu gibi, görünmeyen bütün a’zâlarıyla da edeb ve huşû’ içinde bulunurlardı. Onları bu hâlde görenler, sanki cansız olduklarını zannederlerdi, İşte talebe de, hocasının huzûrunda bulunduğu zaman, Eshâb-ı Kirâmı örnek alıp, onların edebleri gibi edeblenmeleri lâzımdır. Bunun için de, hocasının söylediklerini can kulağı ile dinlemelidir. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin onsekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “O kullarım ki, (Kur’ân-ı kerîmi) dinler, sonra da Onun en güzelini (açığını ve kuvvetlisini) tatbik ederler, İşte bunlar, Allahü teâlânın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir ve bunlar, gerçek akıl sahipleridir” buyuruyor.

Talebe, özellikle hocasının huzûrunda, nefsinin arzu ettiği bir şeyin iddiasında bulunmamalıdır. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak, talebenin en büyük hatâlarından olup, hocasının gözünden düşmesine sebebiyet verir. Fakat talebenin, hocasının huzûrunda sâdece dinlemesi, söze karışmaması, nefsine âit herhangi bir iddiada bulunmasına mâni olur. Onun en güzel bir şekilde hocasına tâbi olmasına yardımcı olur. Bu ise, zâten talebenin, hocasının huzûrunda iken dikkat etmesi lâzım olan husûslardandır.

Talebe, kendi derecesinin, hocasının derecesinden yüksek olduğunu düşünmemelidir. Bilakis, her yüksek mertebeyi hocası için istemeli.

Allahü teâlânın yüksek ihsânlarını ve bol lütuflarını hocası için temenni etmelidir. Hakîkî talebe böyle olur. Bu sebeble, en yüksek mertebelere çıkar.

İbn-i Hanif buyurdu ki: “Rüveym bin Ahmed bana; “Ey Oğul! Amelini güzel yap, edebini ince yap” dedi. Denilir ki: “Tasavvuf yolunun esâsı, edebden ibârettir.” Her hâlin ve her makamın (yerin) bir edebi vardır. Edebe sarılan, kemâle erişir. Büyüklerin kavuştuğu, mertebelere kavuşur. Edebden mahrûm olan kimse, yakın zannettiği yerden pek uzak kalır. Kabûl edileceğini umduğu yerden red olunur.

Edeb, zâhirin ve bâtının süsüdür. Allahü teâlâ, Hucurât sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahü teâlânın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz! Allahü teâlâdan korkunuz” buyurarak, Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm), Resûlullah efendimizin huzûrlarında nasıl olunacağı öğretilmiştir. Yûsuf bin Hüseyn buyurdu ki: “İlim, edeb ile anlaşılır, ilim, amel ile sahîh olur. Amel ile hikmet kazanılır. Hikmet ile zühde kavuşulur. Zühd ile dünyâ sevgisi, dünyâya düşkünlük, haramlar ve şüpheliler terk edilir. Bu şekilde dünyâ terk edilince, âhırete rağbet duyulur. Günahlardan sakınılıp, âhırete hazırlık yapılır. Böylece, âhırete hazırlık ile, yüksek mertebelere ve derecelere erişilir.”

Cüneyd-i Bağdadî (r.aleyh), Ebû Hafs Irâkî’nin yanına gittiğinde ona; “Ey Ebû Hafs, talebelerini çok iyi terbiye etmişsin” dedi. O da; “Zâhirdeki edeb, bâtındaki edebe delâlet eder” buyurdu.

Yine büyük zâtlardan birisi şöyle buyurdu: “Hiçbir hâl, makam ve ma’rifet, dînî edebin yerine geçemez. Dînî edeb ise, zâhir ve batın güzelliğidir.” (Ya’nî dînî edeb, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak demektir. Böylece emir ve yasaklara uyulursa, insanın zâhiri ve batını güzel olur.)

Ebû Ubeyd bin Selâm şöyle anlatır: “Bir zaman Mekke-i mükerremeye gitmiştim. Ba’zan Kâ’be-i muazzamanın hizasında oturur, ba’zân ayaklarımı uzatır sırt üstü yatardım. Bu hâlimi gören ve Allahü teâlânın sevgili kullarından olan Âişe-i Mekkiyye bana; “Ey Ebû Ubeyd! Sen ilim sahibi bir kimsesin. Sözümü dinle, burada edeble otur.

Yoksa, Allahü teâlâya yakın kimselere âit olan defterden ismin silinir” dedi.

Denilir ki: “Nefs, kötü işleri ister. Kul, iyi edebe sarılmakla emrolunmuştur. Nefs dâima, iyi şeylere muhalefet eder. Kul, onu güzel şeylere çekmeye çalışır. Kim, nefsini iyi şeylere çekmek için çalışmazsa, nefsinin işlerini salıvermiş demektir.” Yine denilir ki: “Kim nefsine, arzu ve istekleri husûsunda yardımcı olursa, onun kötülüğüne ortak olur. Kulluk, güzel edebe sarılmak; taşkınlık, kötü edeb üzere olmaktır.”

İlim öğrenmek için uğraşan, fazla yememeli, fazla uyumamalı, fazla konuşmamalı ve insanlarla ihtiyâç miktarı bulunmalıdır. Bunun içindir ki tasavvuf büyükleri: “İhlâsla, cân-ı gönülden, samimî olarak tövbe yaptıktan sonra, dört şey insanın sermâyesi ve asîl hâlleridir. Bunlar; az yemek, az uyumak, az konuşmak ve insanlardan uzak kalmaktır” buyurmuşlardır.

“Ey îmân edenler! Allahü teâlânın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz! Allahü teâlâdan korkunuz! Ey îmân edenler! Peygamberin sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız! Ona karşı, birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların, ibâdetlerinin sevâbları yok olur.” Meâlindeki Hucurât sûresi birinci ve ikinci âyet-i kerîmeleri nâzil olunca, kulağı az işiten Sabit bin Kays, yolun üzerine oturup ağlamaya başladı. Âsım bin Adiyy onu görüp, bu durumu Resûlullaha ( aleyhisselâm ) haber verdi. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onu çağırıp, hayatta iken saadetle, ölüm zamanı şehâdetle ve Cennetle müjdeledi ve hakkında; “Resûlullahın yanında seslerini kısanların kalblerini, Allahü teâlâ takvâ ile doldurur. Onların günahlarını affeder ve çok sevâb verir” meâlindeki, Hucurât sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Talebenin, hocasına uyması gerekir. Büyüklerin yanında edeb ile çok şeyler kazanılır. Ebû Osman buyurur ki: “Büyüklerin yanında ve evliyânın meclislerinde edebi gözeten kimse, pek yüksek derecelere kavuşur. Hem dünyâda hem de âhırette hayırlara kavuşur.”

Talebenin, hocası hakkında herhangi birşeye zihni takılırsa, Mûsâ aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm arasında geçen şu kıssayı hatırlamalıdır: “Hızır aleyhisselâmın yaptığı ba’zı şeyleri, Mûsâ aleyhisselâmın hoş görmediğini, fakat Hızır aleyhisselâm, onları niçin öyle yaptığını haber verince, Mûsâ aleyhisselâm, onun bu yaptıklarını uygun görmeme durumundan vazgeçti. Talebe de hocasından böyle birşey görünce, bunun hocasının murâd ettiği bir şeyin olduğunu düşünmelidir. Hocasının her yaptığında bir hikmet, bir fâide olduğunu hatırına getirmelidir.

Birgün, Cüneyd-i Bağdâdî’ye (r.aleyh) bir mes’ele soruldu. O da cevap verdi. Ancak kendisine, soruya verdiği cevap yüzünden i’tirâz edenler oldu. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdadî; “Eğer inanmıyorsanız, benden ayrılınız” buyurdu.

İslâm âlimleri buyurdular ki: “Kim, kendisini terbiye eden zât hakkında edebi gözetmezse, o edebin bereketinden mahrûm olur.”

“Talebe, hocası ile dîni veya dünyâsı ile alâkalı bir şey konuşurken, konuşmakta acele etmemelidir.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 241

2) El-A’lâm cild-4, sh. 18

3) Tabakât-üş-Şafiiyye cild-8, sh. 199

4) Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 450

5) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 580

6) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 304

7) Hüsn-ül-muhâdara cild-1, sh. 421

8) Tabakât-ül-kübrâ cild-1, sh. 202

9) Tabakât-ül-evliyâ sh. 447

10) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 72

11) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 190, 447, 492, 749, 924; cild-2, sh. 1012, 1034, 1118, 1389

12) Brockelmann Gal-1, sh. 451; Sup-1, sh. 810

13) Âdâb Risalesi, Süleymâniye Kütüphânesi, Kılıç Ali Paşa kısmı, No: 622

ABDÜLAZÎZ BİN MUHAMMED (KÂDI İZZEDDÎN) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi, Abdülazîz bin Muhammed bin İbrâhim bin Sâ’dullah bin Cemâ’a’dır. Künyesi Ebû Bekr olup, İzzeddîn lakabı ile tanınırdı. Babası Bedreddîn Ebû Abdullah, Şafiî âlimlerinin büyüklerinden ve Şam’ın Kâdı’l-kudâtı idi. Ailesi Hama’lıdır. “Kenânî”, “Dımeşkî” ve “Mısrî” nisbetleri ile anılırdı. 694 (m. 1295) senesi Muharrem ayında Medreset-ül-Adiliyyet-il-kübrâ’da babasının evinde doğdu. Çok fazla bir ihtimâmla ve bolluk içinde yetiştirildi. Dînî terbiyesi ve ahlâkı üzerinde çok titizlikle duruldu. Hadîs ilmi tahsilinde gayretli bir zât oldu. Mısır’dan Şam’a kadar giderek çok hadîs-i şerîf dinledi. Şafiî mezhebinde derin bir âlim olarak yetişti. Babasının gözleri a’mâ olunca, yerine Celâleddîn, Mısır diyarının kadısı olarak ta’yin edildi. Kâdı İzzeddîn de, Beyt-ül-mâl idâresine ve husûsi işlerde ona vekâlet ederdi. Kâdı Celâleddîn vazîfede kaldığı süre içinde; Mısır’da İmâm-ı Şafiî hazretlerinin zâviyesindeki derslerin, Câmi-i Tûlûn’daki fıkıh ve hadîs derslerinin, Câmi-i Akmir’deki derslerin ve daha benzeri kıymetli işlerin idâresini Kâdı İzzeddîn’e bıraktı. 638 senesinde, Mısır bölgesine kadı olarak Abdülazîz bin Muhammed hazretleri ta’yin edildi. Yüksek bir şerefle bu vazîfesine devam etti. Kâdı’l-kudâtlık ve hatîblik vazîfelerini de yürüttü. 659 (m. 1261) senesine kadar, zaviye ve Câmi-i Tûlûn’daki vazîfeleri ile beraber bu işler kendi üzerinde kaldı. Bu târihte Sargatmuş’un idâreyi ele alması sırasında kadılıktan ve diğer işlerden ayrılıp sadece zaviyedeki ve Tûlûn Câmii’ndeki vazîfesine devam etti. 80 gün sonra tekrar kadılık vazîfesine döndü. Sargatmuş vazîfeden ayrılınca, istediği bütün görevler kendisine verildi. 666 (m. 1267) senesi Cemâzil-evvel ayında, Nizâmülmelik Emîr-ül-kebîr Yalbügâ, memleketin işlerini eline alınca, Kâdı İzzeddîn de bu görevlerinden kendiliğinden ayrıldı. Emîr Yalbügâ, evine kadar gelip rica etti. Bunun üzerine, Zâviye-i İmâm-ı Şafiî, Tûlûn ve Akmer câmilerindeki görevlerine devam etti. Hac zamanlarında kadılık ile ilgili görevlerinden ayrılırdı. Birgün fakirin birisi, rü’yâsında Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gördü. Resûl aleyhisselâm; “Filân bizi yalnız bıraktı” diyordu. Fakir, bu durumu Kâdı İzzeddîn’e haber verdi. O da rü’yâsında gördü ki, babası kendisine; “Fakirin rü’yâda gördüğü şey doğrudur” diyordu. Bunun üzerine hemen hacca gitti ve Mekke’de kaldı. Cemâzil-evvel ayında Medine’ye gelip, Resûlullahı ( aleyhisselâm ) ziyâret etti. Mekke’ye döndü. Üç gün kalınca, hastalandı.

Hastalığı on gün devam etti. 767 (m. 1365) senesi Cemâzil-âhır ayının onunda Mekke’de vefât etti. Onbirinci günü, Fudayl bin Iyâd ile Necmeddîn-i İsfehânî’nin kabirleri arasına defnedildi.

Kâdı İzzeddîn, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşan, ma’nevî derecesi yüksek zâtlardan idi. Herkes onun hakkında böyle hüsn-i zanda bulunmuştu. O, hadîs ilmini ve hâdis-i şerîf dinlemeyi çok severdi. Vakitlerini bununla ma’mûr ederdi. Sözleri ve nasihatleri sultanlara çok te’sîr ederdi. Devamlı ibâdetle meşgûl olur ve çok hacca giderdi. Hacdan sonra Mekke’de çok kalırdı. Çok kimsenin kavuşamadığı ni’metlere, yüksek derecelere kavuştu. Herkes tarafından çok iyi tanınmıştı. Uzun ömrü, sükûnet içinde ve hizmetle geçti.

Eserlerinin başlıcaları şunlardır: 1. Hidâyet-üs-Sâlik ilâ mezâhib-il-erba’ati fil-menâsik, 2. Tesâ’iyyâtün fil-hadîs, 3. Nüzhet-ül-elbâb fimâ yûcedü fil-kitâb, 4. Muhtasar-üs-Sîret-in-Nebeviyye, 5. Tahricü ehâdîs-ür-Râfi’î.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 257

2) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Sübkî) cild-10, sh. 79

3) Zeyl-i Tezkiret-ül-huffâz sh. 141

4) Şezerât-üz-zeheb cild-6, sh. 208

5) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-2, sh. 378

6) Tabakât-üş-şâfiiyye (Esnevî) cild-1, sh. 388

7) Hüsn-ül-muhâdara cild-1, sh. 359

8) Tabakât-ül-huffâz sh. 531

ABDÜLEHAD www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın büyüklerinden. Hindistan’da yetişen derin âlim, büyük velî, müctehid, ikinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan, İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin babasıdır. İsmi, Abdülehad bin Zeynelâbidîn’dir. Hazreti Ömer’in soyundandır. 927 (m. 1520) senesinde doğdu. 1007 (m. 1598) senesinde seksen yaşında iken, Hindistan’ın Serhend şehrinde vefât etti. Kabri Serhend şehri dışında, kuzey taraftadır. Yedi oğlu vardı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri dördüncü oğludur.

Abdülehad genç yaşında, Hindistan’ın büyük âlimi Abdülkuddûs’ün (kuddise sirruh) ilim meclisinde bulundu. Sohbetinde kısa bir müddet kaldı. Ondan feyz alıp, tasavvufda yüksek hâllere kavuştu. Devamlı hizmetinde ve sohbetinde kalmayı arzu ettiğini bildirdi. Fakat Abdülkuddûs hazretleri ona; “Zâhirî ilimleri öğren, sonra bize gel” buyurarak başka diyarlara gönderdi. Abdülehad hazretleri şöyle anlatmıştır: “Hocam Abdülkuddûs bana buyurdu ki: “Bize muhalif ve bizi üzecek bir iş yapma. Benim gibi bir avı tuzağından kaçırma. Eline alışan kuşun bu huyu yeni sayılır. Onun uçup gitmesi bu fakirin elinde değildir. O, bu sahranın sıcağını ve soğuğunu görmedi. Onu sıkı tutmak lâzımdır. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, en azîz bir vâsıtayı ve bu vâsıtaya ta’zîmi nihâyetsiz feyzine vâris eyler, kavuşturur. İlim deryasında balık gibi yüz, bir sahilden diğer sahile geç, sonra yine bize gel. Bu yola bel bağla ki, ilimsiz vilâyet (velilik), tuzu az yemeğe benzer.”

Abdülehad bu sözlerini dinledikten sonra, hocası Abdülkuddûs’ün yaşlı olduğunu, dönüşünde vefât etmiş olabileceğini ve bir daha da ona kavuşamayacağını düşünerek; “Korkarım ki, zâhirî ilimleri öğrendikten sonra, bu azîz ve yüksek sohbeti bulamam” dedi. Bunun üzerine “Eğer beni bulamazsan, oğlum Rükneddîn’in sohbetine devam et ve arayacağını onda ara” buyurdu. “Sabredeyim, bakalım yüksek keremleri ne gösterir” sözü gereğince, zâhirî ilimleri tahsil için oradan ayrıldı. Daha tahsili bitmeden, hocası Abdülkuddûs hazretleri vefât etti. Tahsilini tamamladıktan sonra, hocası Abdülkuddûs’ün işâreti üzerine, şeyh Rükneddîn’in yanına gitti. O da babası Abdülkuddûs’ün işâretine uyarak, Abdülehad’e büyük bir alâka gösterip tasavvufda yetiştirdi. Kâdiriyye ve Çeştiyye yollarından icâzet ve hilâfet verdi. Bu icâzetname şöyledir: “Bu icâzetnameyi yazmaya Allahü teâlânın ismi ile başlıyorum. Şiir:

Sana müjdeler olsun, devlet, ikbâl elverdi,
Ve va’de tamam oldu, perde yüzden çekildi.

Gün doğdu ve ufuktan göğe, güneş yükseldi,
Ondan bir nûr parladı, cihâna ışık verdi.

Âdem’i kendi sûretinde ve kereminde, halîfe olarak yaratan ve bu hilâfeti enbiyâ ve evliyâ arasında devam ettiren, ihsânını minnetine takdim eden, şükrünü ni’metinden sonraya alan Allahü teâlâya hamdü senalar olsun!

O; Evveldir, Âhırdır, Zâhirdir, Bâtındır, öne aldığını kimse sonraya atamaz. Te’hir ettiğini kimse öne alamaz. O’nun gizlediğini kimse bulamaz. Açıkladığını, gösterdiğini kimse örtemez. Evliyâ kullarının arzusunu, dünyâda elem eyler. Cenneti onlara sevdirip, kudretiyle, her sabah ve akşam, mahbûblar kevserinden muhabbet şarâbı sunar. Geceleyin hepsinin kalbini, Halîlullah’ın (aleyhisselâm) ateşini isteme arzusuna garkeder. Ba’zılarının gözlerini, gece ve gündüz kan ile doldurur. Gizli ve aşikâr, Allahın zikri ile meşgûl olurlar. Gizli ve aşikâr, mahbûba münâcaattan (yalvarmadan) zevk alırlar. Mahrem vahdet perdelerinin etrâfında dolaşırlar. Her zamanda bunlardan bir tane bulunur. Simâsında ma’rifet nûru görülen bu zât, susamış ve hayran olup, aşk ve feryâd fezasında uçmaktadır. Matlûbunun sonu likâ-ı Rahmân, maksûdunun nihâyeti rızâ-i Mennândır. Arzın her yerinde te’sîri görünür. Semâda nûru aşikâr olur. Dili hak ile söyler, insanları zulmetten, karanlıklardan nûra çıkaran, onları gafûr olan Allahü teâlâya yaklaştıran ve sevgili yapan bir da’vetçidir.

Mahlûkatın en hayırlısı, en sevgilisi, resûllerin, nebilerin sonuncusu, âlemlere rahmet olarak gönderilen, yaratılmışların en üstününe, dört halîfesine, Âline ve Eshâb-ı kirâmma salâtü selâm olsun!

Hamdü sena ve salâtü selâmdan sonra, biliniz ki, kulları Allahü teâlâya çağırmak, da’vet etmek, İslâmın ve îmânın en sağlam rükünlerindendir. Amel ve ihsân, yollarının en iyisidir. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Allaha en sevgili kullar; Allahü teâlâyı kullarına ve kulları da Allahü teâlâya sevdiren ve yeryüzünde va’z ve nasihat ile gezip dolaşanlardır” buyurdu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey Resûlüm! Sen de ki, benim yolum budur. Ben sizi Allah’a çağırıyorum. Bana tâbi olanlar da böyle çağırırlar” (Yûsuf-108) buyuruyor. Bu tâbi olma ancak sözde, fiilde ve hâlde, O sultana (aleyhisselâtü vesselâm) uymakla ele geçer.

Alemlerin Rabbinin rahmetine müteveccih, Mâlik-i yevmiddîne tevekkül edici, âlim ve azîz kardeşimiz, Zeynel’âbidîn oğlu Şeyh Abdülehad işini tamamladı ve bizden hilâfet aldı. İlmi çok, zikirle ve fikirle meşgûliyeti tamdır. Talebeleri bu yola almak için kendisine icâzet verdim. Nitekim bana da üstadım ve babam, Şeyhülislâm Kutb-ül-aktab Şeyh Abdülkuddûs (kuddise sirruh) icâzet vermişti... (Bundan sonra, Ceştiyye tarikatından olan icâzet silsilesi yazılmıştır.)

Bunun gibi, kendisine mübârek Kâdiriyye yolundan da, bu yolu isteyenlere, bu yolu lâyık gördüklerine öğretmesi için icâzet verdim.

Nitekim, bana da bu hilâfeti, doğunun ve batının âlimlerinin üstadı, verâ’ sahibi, mütehakkik ve müdekkik, kâmil ve mükemmil, seyyidlerin seyyidi, Emîr Seyyid İbrâhim Mu’în (Hüseyn ve Hasen Radıyallahü anhüma evlâdından) Îreci, Kadirî verdi... (Bundan sonra da Kâdiriyye tarikatından îcâzet silsilesi yazılmıştır.)

Sofiyyenin ilimleri ve meşâyıhın zikirleri ile meşgûl olarak, bereketlerinin devam etmesi için, amelde, usûlde ve fürû’da dînimizin hududunu ve hakkını gözetmeyi emirleri yapmayı, yasaklardan kaçınmayı, sofiyyenin edebiyle tamamen edeblenmiş olmayı, dünyâya ve dünyâyı isteyenlere dönmemeyi, dünyâyı isteyenlerin toplantılarında bulunmamayı, üstadın evlâdını ve akrabasını sevmeyi, haklarını korumayı vasıyyet ederim. Nitekim Allahü teâlâ, Habîbine ( aleyhisselâm ) meâlen “Sen de ki, ben bu tebliğim üzerine, akrabama muhabbetten başka, sizden bir şey istemiyorum” (Şûrâ-23) buyurmuştur.

Bâtın dâima Allahü teâlâ ile meşgûl olmalıdır. Allahtan gayriyi bırakmalıdır. Nitekim Allahü teâlâ Habîbine ( aleyhisselâm ) meâlen buyurur ki: “Rabbinin ismini söyle. Dünyâdan kaçarak ve âhıreti isteyerek, Allah’tan başka her şeyden uzak ol” (Müzzemmil-8). Dünyâdan vazgeçmek, âhıreti istemek, bid’at sahiblerinin ve bâtıl yolda olanların âdetlerine iltifât etmekten sakınıp, doğru yol üzerinde sabit ve daimî olmak lâzımdır. Çünkü bunlar sıdk ve safa sahiplerinin tutanağıdır. Eğer mümkünse, vaktini dâima halvette (yalnızlıkta) geçirmelidir. En iyisi, en evlâsı da budur. Eğer buna imkân olmazsa, kendisi için bir yer seçmelidir. Senede bir veya iki defa halvete girmek lâzımdır. Eğer böyle olursa, onun azîz eli, bizim elimiz demektir.

İnsanlar arasında halîfemizdir. Allahü teâlâ, bizim tekrim (hürmet) ve ta’zim ettiğimize merhamet eylesin, ona ihânet edenleri alçaksın.

Onu kerîm tutar ve ta’zim ederiz. İhânet edene ihânet ederiz. Azîm ve Mennân olan Allahü teâlâdan, bu kardeşimin ind-i ilâhide râzı olunan kullardan, insanlar arasında sevilenlerden olmasını duâ ederim. Yâ Rabbî! Onu sıddîkların arzularının sonuna ulaştır. Kâmil ve mükemmil olan âriflerin en yüksek derecelerine kavuştur ve bu duâmı Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hürmetine kabûl eyle. Bu icâzeti, fakîr, hakîr Rukneddîn bin Abdülkuddûs İsmâil Hanefî yazdı. Hicrî 979 (m. 1571) senesinde verdi. Allahü teâlânın yolunda gidenlere selâmlar olsun.”

Abdülehad hazretleri, hocası Abdülkuddûs’ün en başta gelen talebelerinden Şeyh Celâl Tehânîserî’nin sohbetlerine de devam etti. Onun meclisinde iken, Kadirî tarikatının o zaman en büyük âlimi ve mürşid-i kâmili olan Şah Kemâl ile görüşüp sohbet etti. Bu görüşmeleri senelerce devam etti ve bu sohbetlerden çok fâideler elde etti. Şah Kemâl ile görüşmesi ve tanışması Şeyh Celâl Tehânîserî’nin bir sohbeti sırasında olmuştu. Birgün Şah Kemâl, Şeyh Celâl Tehânîserî’nin sohbetine gelmişti. Abdülehad, Şah Kemâl’in üstün hâllerini görünce, onunla tanışıp dost olmak istedi. Sohbetten sonra dışarı çıkınca görüşüp tanıştı. Abdülehad’a; “Benim ismim Kemâl’dir. Pâil’de otururum, orada makamım vardır. Eğer sohbetimizin sırrını anlamak istersen, buyurun oraya gelin de sohbet edelim” dedi. Pâil, Serhend şehrine bağlı, yirmiyirmibeş kilometre mesafede bir kasaba idi.

Şah Kemâl, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin tarikatı silsilesinden olan Şeyh Fudayl’a talebe olmuş, tasavvufda yüksek hâller sahibi bir zât idi. Tasavvuf halleriyle kendinden geçmiş bir vaziyette, tenhâ yerlerde ve sahralarda dolaşırdı. Suya, yemeğe, yatmağa ve konuşmağa ihtiyâcı olunca, bulunduğu ıssız ve kurak sahralardan aniden bir şehir görünür, orada bulunanlar Şah Kemâl’e hürmet ve ikram göstererek, arzu ettiği şeyleri daha o söylemeden getirirlerdi. Ziyâfetler verirlerdi. Şah Kemâl onların yemeklerinden yer, sularından içer, gece onların yanında kalırdı. Sabahleyin ortalık aydınlanmaya başlayınca, o görünen şehir ve insanlar gözden kaybolur, yine sahrada yalnız kalırdı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, babası Abdülehad’ın, hocası Şah Kemâl’den şöyle bahsettiğini nakletmiştir: “Şeyh Kemâl, ma’rifet ve sırlar beyân etmek istediğinde, dinleyenlerin ilimdeki derecelerine göre konuşur, sırları çözebilecekleri derecede anlatırdı. Ama dinleyenlerden kemâl derecesinde olanlar bile, onun anlattığı şeyleri günlerce düşünerek, tefekkür ederek ancak anlarlardı.” İmâm-ı Rabbânî de şeyh Kemâl hakkında şöyle buyurmuştur: “Keşf gözüm açıldığı zaman, Gavs-ı Sekaleynden (Abdülkâdîr-i Geylânî) sonra, Kadirî tarikatı büyükleri arasında Şeyh Kemâl gibisini az gördüm.”

Abdülehad Serhend’e gelince, oradan Şah Kemâl’in bulunduğu Pâil kasabasına gitti. Orada Şah Kemâl ile sohbetler yapıp aralarında muhabbet ve dostluk hâsıl oldu. Şah Kemâl de çoluk-çocuğuyla Pâil’den Serhend’e gelir, günlerce kalıp Abdülehad ile sohbet ederlerdi. Böylece Abdülehad Şah Kemâl’in sohbetlerinde sayısız fâideler elde edip, garip hâller ve kerâmetler gördü. Şah Kemâl 981 (m. 1573) senesinde, seksen yaşında iken vefât etti. Serhend’in Kihtel kasabasında defn edildi.

Abdülehad hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimleri elde etmek için birçok beldeleri gezdi. Bir memlekette fazla kalmaz, başka yere giderdi. Böylece pekçok şehir ve beldelerde bulunmuştu. Hindistan’ın meşhûr kasabalarından Skendere’de ilim yaymak için bir müddet kaldı. Yüzünde nûr, alnında ma’rifet eserleri parlıyordu. Birgün, Skendere’nin asil bir ailesine mensûb sâliha bir hanım, firâsetiyle Abdülehad’ın kemâl mertebede mübârek bir kimse olduğunu anlayıp, ona haber göndererek: “Kendi kucağımda terbiye edip, büyüttüğüm bir kız kardeşim vardır. İffet ve ismet cevheridir, isterim ki size nikâh eyleyeyim. Ümid ederim ki bu ricamı kabûl edersiniz” ricasında bulundu. Abdülehad önce, kabûl edip evet diyemedi, özür diledi. Sonra Allahü teâlâya duâ edip, bu husûsda hayırlı olan şeyi nasîb etmesini istedi. Sonra o kızla evlenmeyi kabûl etti ve onunla nikahlandı. Bundan sonra bir müddet Skendere’de kaldı. Hâlis niyetle, Allah rızâsı için yapılan bu evlilikten İmâm-ı Rabbânî gibi büyük bir zât dünyâya geldi.

Abdülehad, ilim ve ma’rifette yükselmek için yaptığı seyahatler sırasında, pekçok ilim ve ma’rifet sahibinin sohbetinde bulundu. Sonra memleketine dönüp, vefâtına kadar Serhend’de kaldı. Ömrü ilim ve feyz yaymakla geçti. Geceleri tâat ve ibâdetle geçirir, Allah için ağlar, gözyaşı dökerdi. Çok talebesi ve sevenleri vardı. Tevâzûsundan dolayı kendini hiç kimseden farklı görmez ve hiç birinin kendisine hizmet etmesini kabûl etmezdi. Ekseriya, evinin ihtiyâçlarını pazardan kendisi taşır, kimsenin taşımasına müsâade etmezdi. Ömrünü Resûl-i ekrem’e ( aleyhisselâm ) öyle bir bağlılık ile geçirdi ki, bir sünneti bile terk etmezdi. Sünnet olan tâatları ve duâları yapar, tasavvuf ehlinin, azîmetle amel etmesi husûsuna da dikkat ederdi.

Gündüzleri, kendisinden ilim öğrenmek isteyen talebelere, aklî ve naklî ilimleri öğretirdi. Bu husûsda yazılmış olan uzun ve zor kitabları, en ince noktalarına kadar gayet güzel açıklayıp îzâh ederdi. Her ilimde, bilhassa fıkıh ve usûl ilminde eşsiz bir âlim idi. Zamanın âlimleri ve fâdılları onu kendilerine hoca ve üstâd kabûl ederek çok istifâde ederlerdi. Şöyle nakledilmiştir ki; Abdülehad hazretleri usûl ilminde meşhûr bir eser olan Usûl-i Pezdevî’nin derin ma’nâlarına daldığı ve bu incelikleri, ilmî bir şekilde açıkladığı zaman, bulunduğu ilim meclisinin havasında; “Ümmetin ışığı İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin ( radıyallahü anh ) yüksek ictihâdı ve istinbâtı, ince ma’nâlar ve hükümler çıkarması yanında, diğer müctehidler talebe gibi idiler” ma’nâsı hissedilirdi. Aklî ve naklî ilimler ile, ma’nevî ve huzûrî ma’rifetleri birleştirmişti. Bu haliyle insanlara doğru yolu gösterme makamında olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak isteyenler, onun sohbetinde bulunarak ondan feyz alırlar, dertlerine derman bulurlardı.

“Te’arrûf, “Avârif-ül-me’ârif” ve “Füsûs-ül-hıkem” ve bunlar gibi evliyânın büyükleri tarafından yazılmış olan kitabları okur ve çok güzel îzâh ederdi. Pekçok şevk ve zevk sahibi, onun yanında bu kitapların okunmasından ve dinlemekten tad alırdı. Uzaktan ve yakından sohbetine gelerek, okunan kitabları ve Abdülehad’ın yaptığı izahları dinlerlerdi. Onun ifâdesinin ve sohbetinin bereketiyle maksadlarına kavuşurlardı. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî’nin (kuddise sirruh) bildirdiği ince ma’nâları anlamakta eşsiz idi. Bu ilimler, hâller sekrler ve tasavvuf ehline mahsûs sözler kendisini istilâ etmiş, tamamen kaplamıştı. Allahü teâlânın ihsânı ile, yaratılışının yüksekliğinden ve çok yüksek maksadlı olmasından, dînin emirlerine tam uyar, İslâmiyete uymayan hâllere ve sözlere i’tibar etmezdi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Pederim ve üstadım, sebeb-i hayâtım ve saadetim; abdestde, tahâretde ve namazda, pek ziyâde dikkat gösterir, edeblere riâyet ederdi. Ben bunları babamdan görerek öğrendim. Herbir edebe, bütün incelikleri ile riâyeti kitablardan öğrenmek kolay değildir” buyurmuştur.

Bir menkıbesi şöyle nakledilmiştir Birgün, sâdık dostlarından birisi Abdülehad’ın odasına girmişti. İçeri girer girmez, Abdülehad hazretlerini, uzuvları kopmuş ve kesilmiş, yere uzanmış bir hâlde gördü. İçeri giren kimse, bu işi yapan, ya hırsız yahut da düşmandır diye düşündü. Sonra korkarak ve bağırarak, büyük bir üzüntü ile dışarı çıktı. Bir başkasına bu durumu bildirdi. Hemen ikisi birden odaya girdiler. Bir de baktılar ki, Abdülehad hazretleri, rahat ve sağlam bir şekilde murâkabe eder bir hâlde oturuyor. Ağlayarak ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırrı kimseye söylemeyin” buyurdu. Bu hâlin sebebini sorduklarında da; “Öyle birşey idi ki, onu anlatacak söz bulamam” buyurmuştur. Fakat hâli ile sanki Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şu beytlerini terennüm ediyordu.

“Düşmanız kendimize, o yâr bizi çekiyor,
Gark olmuşuz denize, bizi dalga çekiyor.

Onun âşıklarına, Azrail’in yolu yok,
Dostun âşıklarını, sevda aşkı çekiyor.

Susamışlar figân eder,
Gizlice yüz can verir, dildâr-i peyda çekiyor.

Yeter, âşıkların katlinin sırrını söylersem,
Münkirleri kızdırıp, inkârını çekiyor.”

Abdülehad, evliyânın meşhûrlarından olan ve oğlu İmâm-ı Rabbânî’nin hocası Bâki-billah hazretleri ile görüşmeyi çok arzu ettiği hâlde, görüşemeden vefât etmişti. Bunu, İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Babamın bu büyük arzusunu vefâtından sonra, Muhammed Bâki-billah hazretlerine arzettim. Buyurdu ki: “Biz de onları görmeyi çok isterdik. Serhend’e gitseydik onlardan birşey öğrenirdik.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Babamın vefâtı sırasında yanında idim. Can verme ve dalgınlık ânında aniden; “Söz büyük üstadın buyurduğu gibidir.” dedi. Büyük üstâd sözünden Muhyiddîn Arabî’yi kastettiğini düşündüm ve şöyle sordum: “Şeyh İbn-i Arabî mi, yoksa şeyh Abdülkuddûs mü söyledi? Söyledikleri söz hangi sözdür?” Bir müddet sonra buyurdu ki: “O söz şudur: “Allahü teâlânın hakîkatı, mutlak varlıktır ama, perde arkasında kalmış olanlara varlık perdesi mâni olmakta, onları uzak ve nasibsiz bırakmaktadır.” Sonra, “Bana bir iş emrediniz ve vasıyyet ediniz ki, dâima onu yapayım” diye arzettim. Buyurdu ki: “Sana bu söz üzere olmanı vasıyyet ederim.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri yine şöyle anlatmıştır: “Babamın bana; “Ehl-i beytin sevgisinin, îmân ile ve hüsnü hatime ile gitmeye (ölmeye) büyük te’sîri olur” dediğini hatırlayınca, can verme anlarında bunu kendisine sordum. Buyurdu ki, “Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, o muhabbetle doluyum ve ni’met deryasında yüzüyorum” Beyt:

“İlâhi! Fâtıma evlâdı hürmetine,
Son sözüm kelime-i tevhîd ola.”

Abdülehad’ın yedi oğlu vardı, İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) dördüncü oğludur. En büyük oğlu Şeyh Şah Muhammed’i, kendisi yetiştirip tasavvufda yükseltmiştir. İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh), bu kardeşi için babasının şöyle dediğini nakleder “Babam birçok defa buyurdu ki: “Şah Muhammed, sözde ve hâlde olgun bir talebedir.” Bu oğlu kendisi hayatta iken vefât etti. İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) şöyle anlatmıştır: “Bu kardeşim vefât ederken baş ucunda idim. Aniden tebessüm etti. Sebebini sordum: “Hakîkât-ı Muhammedî ( aleyhisselâm ) bana zâhir oldu, göründü, onu seyrediyorum” dedi.

Abdülehad’ın bir oğlu da Şeyh Muhammed Mes’ûd’dur. Hâce Bâki-billah hazretlerinden feyz almış, bereketli nazar ve teveccühleri ile tasavvufda hâllere ve keşflere kavuşmuştur. Diğer oğullarından, Şeyh Gulâm Muhammed ve Şeyh Mevdûd’a, kardeşleri İmâm-ı Rabbânî hazretleri tarafından birçok mektûb yazılmış olup, bu mektûblar İmâm-ı Rabbânî’nin (kuddise sirruh) mektûbâtında vardır. Kardeşi Meyan Şeyh Mevdûd’a yazdığı bir mektûbun sonunda şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim! Dünyânın vefasızlığı dillerde dolaşmaktadır. Dünyâya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir. Kıymetli ömrünü böyle fâidesiz, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber vermek düşer. Vesselâm”

Abdülehad hazretleri, din bilgilerinde çok güzel kitablar yazmıştır. Tasavvuf ile ilgili kıymetli risaleleri vardır. Bu eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1- Künûz-ül-hakâyık, 2- Mi’râc-ı Nebi, 3- Risâle-i Esrâr-üt-teşehhüd.

“Esrâr-üt-teşehhüd” adlı eserinin son kısmından bir bölümü şöyledir: “Kalbime, Allahü teâlânın yardımı ile öyle geliyor ki, namazın sonunda teşehhüdde, “Ettehiyyâtü”nün okunmasının emredilmesi, namazın mü’minlerin mi’râcı olduğunu hatırlatmaktır. O hâlde lâyıkdır ki, mü’minlerin mi’râcında da, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) mi’râcında hâsıl olan yüksek hâllerden ve eşsiz şereflerden bir şeyler bulunsun. Allahü teâlâ lütfederek, bize de Resûlünün ( aleyhisselâm ) kâsesinden bir yudum ihsân etti. “Ettehiyyâtü”den sonra, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) salevât okunmasının emredilmesi, mü’minlerin mi’râcının Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) uymakla, tâbi olmakla hâsıl olacağını gösteriyor. Yine bu salevâtlar, Peygamber efendimize uymakla şereflenmenin ve bereketli hidâyetlerine kavuşan mü’minlere verilen ni’metin hakkının edası, şükrüdür. Ayrıca, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ümmetine, mi’râc ile şereflenmeği bahşettiğini bildiren bir tenbîh ve uyarmadır. O hâlde mü’minler mi’râclarında, ya’nî namazda, “Ettehiyyâtü”yü okurken o servere (Resûlullaha) ( aleyhisselâm ) salevât getirmeleri lâzımdır.

Yine şunu işâret etmektedir ki, ümmetin en yükseklerinden birkaçı, o en yüksek mertebeye çıkarlarken, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) mütâbeât, tâbi olmak dâiresinden dışarı çıkamazlar. Onların sonu Resûlullahın başlangıcına yetişemez ve hepsinin başı, Resûlullahın ayaklarının altındadır. Ve yine bunda, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mi’râcına kadar, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mi’râcının ise, Allahü teâlâya kavuştuğuna bir işâret vardır. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) önce Allahü teâlâyı sena eyledi. “Ettehiyyâtü lillahi..” dedi. Mü’minler de, ona salâvet getirmekle emrolundular.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir mektûbunda şöyle buyurmuştur: “Babam (Abdülehad) buyurdular ki: “Sülûk ilimleri (tasavvufda ilerlemek) hakkında bir risale gördüm. O risalede şöyle yazılı idi: “Yemeklerde i’tidâle (çok yememeye) dikkat etmek, normali muhafaza etmek, matlûba (sevgiliye) kavuşmağa kâfidir. Bu husûsa riâyet edince, zikre ve fikre ihtiyâç yoktur” yazılı idi.”

1) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 971

2) Mektûbât (İmâm-ı Rabbânî) cild-1, 226, mektûb cild-2, 44, mektûb

3) Zübdet-ül-makâmât sh. 91, 104

4) Umdet-ül-makâmât sh. 116

5) Hadarât-ül-kuds sh. 28

ABDÜLEHAD NÛRÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Abdülehad Nûri bin “Muslihuddîn Safâî bin İsmâil bin Ebü’l-Berekât’tır. Künyesi Ebü’l-Mekârim’dir. 1002 (m. 1593) senesinde Sivas’ta doğdu. 1061 (m. 1651) senesi Safer ayının ilk Cum’a günü, ikindi vaktine yakın vefât etti. Ertesi gün öğle namazından sonra, Azîz-zâde Şeyh Abdülbâkî tarafından cenâze namazı kıldırıldı. Sonra Eyüb nişancasındaki dergâhına defnedildi.

Sevenlerinden Yûsuf Ağazâde Mustafa Efendi, kabrinin üzerine türbe yaptırdı.

Abdülehad Nûri, daha üç yaşında iken büyük âlim ve annesinin amcası, Şemseddîn Sivâsî’nin nazar ve feyzine kavuştu. Şemseddîn Sivâsî hazretleri vefâtına yakın, “Abdülehad’ı bana getirin” buyurdu. Fakat, Abdülehad’ı değil de Müeyyed Çelebi isminde başka bir çocuğu getirdiler. Şemseddîn Sivâsî yine; “Bana Abdülehad’ı getirin” buyurdu. Bu sefer Ömer Çelebi isminde bir çocuğu getirdiler. Bunun üzerine Şemseddîn Sivâsî; “Emânete hıyânet olmaz. Bana Abdülehad’ı getirin” buyurunca, mecbûren Abdülehad’ı getirdiler ve Şemseddîn Sivâsî’nin eline verdiler. Şemseddîn hazretleri Abdülehad’ı aldı. Bir müddet ilâhi sırlarla dolu olan göğsüne bastırdı ve tam bir teveccüh ile ona teveccüh ettiler. Sonra Abdülehad’ı Anne Hâtuna teslim etti. Emîrleri üzerine, mahremleri olan hanımlar dışarı çıktılar. Onlardan sonra içeriye, dışarda bekleyen halîfeleri ve talebeleri girdiler. Şemseddîn Sivâsî onlarla birlikte, bir saat kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl oldular. Daha sonra bir duâ okuyan Şemseddîn-i Sivâsî, duânın bitiminde rûhunu teslim etti. Orada bulunanlardan ba’zısı, vefât etti. ba’zısı da vefât etmedi diye tereddüt ettiler. En sonunda içlerinden birisi, Şemseddîn Sivâsî’nin yanına varıp, rûhunu teslim ettiğini görüp, mahzur ve kederli olarak, orada bulunanlara bildirdi.

Bir süre sonra da, Abdülehad’ın babası vefât etti. Babasının vefâtından sonra, dayısı Abdülmecîd Sivâsî ve iki ağabeyi ile İstanbul’a gitti. Tasavvuf yoluna girmesi, dayısı Abdülmecîd Sivâsî’nin elinde olmuştur. Büyük âlimlerden aklî ve naklî ilimleri, bütün teferruatı ve incelikleriyle tahsil eden Abdülehad Efendi, peşipeşine “Erbe’în” denen müddeti bitirdikten sonra halifelik aldı. (Erbe’în, kırk günlük murâkebe ve inzivâdır) Abdülehad Efendi bundan sonra insanları doğru yola sevk etmeğe me’mûr oldu. Yirmi yaşından i’tibâren kitap yazmağa başladı.

Abdülehad Efendi, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek işâretleri ile Midilli’ye gönderildi. Giderken en kısa zamanda tekrar İstanbul’a döneceğini bildirdi. Abdülehad Efendi Midilli’ye teşrîf ettiklerinde, yetmiş tane gayri müslim, onun vasıtasıyla İslâmiyeti kabûl etti. Midilli halkı Abdülehad Efendi’yi çok sevdi ve hemen hepsi ona talebe oldu. Dayısı ve hocası olan Abdülmecîd Sivâsî bu durumu duyunca; “Aferin Abdülehad’a! Umduğumuzdan fazla tasarruf kuvvetine sahip imiş” buyurdu. O sırada, donanma komutanlarından hayır sahibi bir zât olan Bâlî-zâde Hasen Bey, Midilli’ye gelişinde; bir câmi, bir dergâh ve pekçok odalar ve yemekhâneden meydana gelen bir külliye yaptırdı. Burayı Abdülehad Efendi ve ondan sonra gelecek olan talebelerine tahsis etti.

Zamanın şeyhülislâmı Yahyâ Efendi, Midilli’de Abdülehad Efendi’nin verdiği va’zları, dersleri ve hizmetleri çok beğenerek, ona karşı kalbten bir sevgi beslemeye başladı. Birgün Abdülmecîd Sivâsî’nin ziyâretine giden Yahyâ Efendi ona; “Abdülehad Çelebi’yi da’vet edin de, Mehmed Ağa dergâhını ona verelim. İnşâallah o, İstanbul’da va’zları ve halkı doğru yola sevk etmesi ile, zamanının bir tanesi olacaktır” dedi. Abdülmecîd Sivâsî bu teklifi kabûl etti. Bir mektûb yazıp, Abdülehad Efendi’yi çağırdı. Abdülehad Efendi, emre uyup bir gemiyle derhal İstanbul’a geldi. Doğruca dayısı ve hocası Abdülmecîd Sivâsî’nin huzûruna girdi. Dayısı; “Oğul, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi seni ister. Varın ziyâret edin. Murâd-ı şerîfleri nedir? Bir görün” buyurdu. Abdülehad Efendi, Yahyâ Efendi’nin huzûruna varınca, Şeyhülislâm; “Abdülehad Çelebi! Sana merhum Mehmed Ağa dergâhını verdik. Burası şerefli bir dergâhtır” dedi. Abdülehad Efendi, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin bu teklifini kabûl etti ve duâ buyurdu. Oradan ayrılıp, Abdülmecîd Sivâsî’nin yanına gitti ve durumu arz etti. Dayısı da; “Allah mübârek eylesin. Midilli’yi fetheyledin. Çok gönülleri ihyâ ettin. İnşâallah İstanbul’da da çok kimsenin ebedî saadetine vesile olursun. Şimdi hiç durma, yerine bir talebeni ta’yin edip, vâlideni ve talebelerinden gelmek istiyenleri alıp gel!

Dergâhında talebelerini terbiye ile meşgûl ol” dedi. Abdülehad dayısı ve hocası Sivâsî’nin emrine uyup, hiç geciktirmeden Midilli’ye gitti. Talebelerinden fıkıh ve tasavvuf yolunu iyi bilen, Alîmî Efendi’yi yerine ta’yin etti. Vâlidesini ve talebelerinden birkaç tanesini alıp, İstanbul’daki Mehmed Ağa dergâhına yerleşti. Bu dergâhda, yirmisekiz sene va’z ve nasîhatla meşgûl oldu. 1045 (m. 1635) senesi Rebî’ul-âhır ayından i’tibâren; Ayasofya, Fâtih ve Sultan Ahmed câmilerinde va’z vermeye başladı.

Abdülehad Efendi, Cum’a günü hangi mevzûda va’z verecekse, onunla alâkalı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin meâllerini güzelce beyân eder, bir de mevzû ile alâkalı bir hikâye anlatır, söylenmesi lâzım olan husûsları söyleyerek, çok fâideli nasihatler yapardı. Müşkülleri ve suâlleri olanlar, va’zdan sonra, anlıyamadıkları yerleri sorarlar, o da cevaplarını verirdi. Birgün Abdülehad Efendi, Sultan Ahmed Câmii’nde va’z verirken şu şiiri söyledi:

Semâdan sırr-ı tevhîdi duyan, gelsin bu meydâne!
Derûn-i içre bugün, Allah diyen gelsin bu meydâne!

Duyanlar sırr-ı Settârı, görenler nûr-i Gaffârı,
Cihanda şîşe-i ârı, kıran gelsin bu meydâne!

Sezadır ehli irfâne, getirsin canı meydâne!
Feda kılmaya ol canı, duyan gelsin bu meydâne!

Gönül maksûdunu buldu, cihan envâr ile doldu.
Bugün nûr-u iklim oldu, duyan gelsin bu meydâne!

Abdülehad Nûri Efendi, bir va’z esnasında, vefâtının yaklaştığına işâret etti. 1060 (m. 1650) senesinde bütün derslerine son vererek va’z verme işini de talebelerinden, Belbâlcî-zâde Şeyh Abdülkâdir Efendiye bıraktı. Kendisini tamamen ibâdet ve tâata verdi. 1061 (m. 1650) senesi Muharrem ayının sonunda biraz rahatsız oldu. Hastalıkları artınca, Sultan Dördüncü Mehmed Hân, Vâlide Sultan, Vezîr-i a’zam, Şeyhülislâm ve diğer sevenleri tarafından gönderilen tabibler bir olup, ilâç vermek istemişlerse de, Abdülehad Nûrî Efendi kabûl etmedi. Zamanın Lokman Hekimi diye meşhûr olan Fergânî-zâde Süleymân Ağa; “Sultânım, ilâcı bıraktık. Bari mübârek başınıza sarığınızı giyin. İnşâallah ilâca muhtaç olmazsınız.” deyince, Abdülehad Efendi; “Süleymân Ağa! Siz bizim ahvâlimize vâkıfsınız. Biz da’vet olunduk. Bizi bekliyorlar. Biz huzûru Rabbilâlemîni tercih ettik” dedi. Hastalığının yedinci günü ikindi vakti vefât etti. Gaslini, Dergâh Câmii İmâmı olan Tatar Ali Efendi yaptı. Ali Efendi ne tarafa çevirmek istediyse Abdülehad Efendi’nin bedeni kendiliğinden o tarafa döndü.

Abdülehad Nûri Efendi’nin birçok kerâmetleri ve menkıbeleri vardır. Bunlardan bir kısmı şöyle nakledilir:

Meşhûr talebelerinden Karabâşî Hacı Sâdık Efendi şöyle anlattı: “Hacca giderken, korkulu ve kimsesiz yerlerde, Abdülehad Efendi’yi bizzat bu gözlerim ile görürdüm. Kendi kendime, her hâlde ona olan fazla sevgimden dolayı onu gördüğümü, bir hayal olduğunu zannettim. Fakat Mekke-i mükerremeye vardığımda, tavaf ederken yine hocamı gördüm. Hattâ bana selâm verdi. Ben de elini öptüm. Sonra kayboldu. Ben tavafımı bitirdiğimde, hocam Makâm-ı İbrâhim denilen yerden ayrılıyordu. Bana; “Ey Sâdık Dede! Arafat’ta görüşürüz”, deyip tekrar kayboldu. Arafat’ta hocam Abdülehad Efendi ile birlikte vakfeye durduk. Sonra bana veda ederek yanımdan ayrıldı.”

Abdülehad Efendi 1060 (m. 1650) senesinde, talebeleri ile Rumelihisârına gitmişti. Orada bir yerde birkaç gün kalmışlardı. Bir ara sohbet ederken orada bulunanlardan biri; “Efendim evliyâullah, Allahü teâlânın izni ile toprağı altın yapar. Sizden böyle şey isterim” dedi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi besmele çekip yerden bir avuç toprak alıp, dervişin avucuna döktü. Dervişin avucunda birkaç adet hâlis altın meydana geldi. Bir tanesi yere düştü. Ali Dede isminde bir talebe o altını alıp, koynuna koydu. Teberruken o altını muhafaza etti. Vefâtına yakın, o altını ne yaptığı sorulunca; “Onu canım gibi muhafaza ediyorum. Efendimin yâdigârıdır. Bu kadar zengin olmama bu altın vesile oldu” dedi.

Abdülehad Efendi, Kandilli taraflarında bir yere talebeleri ile beraber gitmişti. Orada talebeler denize girmek için izin istediler. Abdülehad Efendi de onlara izin verdi. Herkes denize girdi. Fakat talebelerden birisi denize girmemişti. Abdülehad Efendi o talebeye niçin denize girmediğini sorunca, o talebe; “Efendim! Vücûdum zayıftır. Soğuk suya tahammülü yoktur” diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi, “Deniz suyu hamam suyu gibi sıcak olabilir. Hem sıhhat ve kuvvete vesile olur” buyurunca, o talebe de emre uyarak denize girdi. Deniz suyunun, hamam suyu gibi sıcak olduğunu gördü.

Abdülehad Efendi birgün, talebelerinden birisinin bir iş için Üsküdar’a gidip gelmesini istedi. Fakat o gün deniz çok fırtınalı idi. Kayık hiç işlemiyordu. Bu yüzden talebelerden kimse ben gidip gelirim diyemedi. Nihâyet, talebelerden bir tanesi, Abdülehad Efendi’nin emrini yerine getirmek için kendisinin Üsküdar’a gidip, geleceğini söyledi. O zaman Abdülehad Efendi o talebesine; “Güzel bir hâlde gidip gel” diye duâ etti. O talebe Eminönü’ne geldiğinde, yüz kadar kayıkçıdan ancak birini Üsküdar’a gidip gelmeye ikna edebildi. Kayıklarından birisini denize indirdiler. Bir ok atımı gitmeden, fırtına dindi, deniz sâkinleşti, rüzgâr uygun bir yöne doğru esmeğe başladı. Yelken açıp, Üsküdar’a kısa zamanda gidip geldiler. Dönüşte talebe durumu Abdülehad Efendi’ye bütün tafsilatıyla anlattı. Abdülehad Efendi o talebesine çok duâ etti.

Hassa-ı hümâyûndan Gürcübaşı Mûsâ Ağa, Abdülehad Efendi’ye bağlı en samîmi talebelerinden idi. Bu zât şöyle anlattı: “Abdülehad Efendi hiç bir sebep yokken ve bir münâsebet de geçmeden bana; “Mûsâ Ağa, Mısır’dan dönüşte, kalyona binmeyip, sayıkaya veya firkateyne bininiz” buyurdu. Buna çok taaccüb ettim. Çünkü, Mısır’a gitmek hiç hatırımdan bile geçmemişti. Fakat Abdülehad Efendi’nin bunu söylemekten bir murâdları olmalı deyip, merakla bekliyordum. Ama bu sözün ma’nâsını bir türlü anlıyamıyordum.

Abdülehad Efendi’nin vefâtlarından birkaç sene sonra Mısır’a gitmem icâb etti. Mısır’a gittim. Dönüşte yol arkadaşım Hacı Hasen ile, eşyalarımı İskenderiyye’ye gönderdim. Hacı Hasen İskenderiyye’ye vardığında eşyalarımı hazır bir kalyona yüklemiş. Oraya varıp, eşyalarımın kalyona yüklenmiş olduğunu görünce, Abdülehad Efendi’nin bana yaptığı tenbihler hatırıma geldi. Bu yüzden eşyalarımı o kalyonla götürmemek için, ne kadar gayret sarfetti isem de mümkün olmadı. Bunun üzerine kazaya rızâ gösterip, Allahü teâlâya tevekkül ederek kalyonla yola çıktık. Yelkenler açıldı, uygun bir rüzgâr ile bir gün bir gece yol aldık. Sonra büyük bir fırtına çıktı. Çok tehlikeli durumlarla karşı karşıya kaldık. Bir sahile yanaşmak imkânı yoktu. Kalyon su almaya başladı. Suyu tulumbalarla dışarıya atmak mümkün olmadı. Yetmiş kadar kişi, kurtulmak için sandallarla denize indiler. Fakat büyük dalgalar onları alabora etti. Kayıkların içindekiler yardım çığlıkları ile bağırıyorlardı.. Kalyon da batmak üzereydi ki, Abdülehad Efendi denizin üzerinde görünüp, “Korkma, kurtulacaksın” dedi. Benden başka üç kişiye de böyle göründü, İki gün iki gece deniz üzerinde hocamın rûhâniyeti bizimle beraber bulundu ve bizi teselli etti. Bu şekilde Suriye’nin Trablus’una ulaştık. Bu sırada Abdülehad Efendi; “Mûsâ Ağa, bundan sonrası selâmettir” deyip kayboldu. Fakat yanımızda hiç harçlığımız yoktu. Bu sırada tanıdıklarımızdan birisi hâlimizi öğrenip, İstanbul’a gittiğimizde ödemek üzere, bize harçlık ve elbise verdi. Bizi bir müddet evinde misâfir etti. Böylece Abdülehad Efendi’nin kerâmetleri ile memleketimize ulaştık.”

Birgün, Abdülehad Efendi Süleymâniye Câmii’nde va’z ederken, va’z kürsüsüne bir kâğıt kondu. Va’zdan sonra, bu şekilde konan kâğıtları okurlardı. Yine bu kâğıdı da okudu. Kâğıtda, sizin Gavs olduğunuz söyleniyor. Gavs olan, Allahü teâlânın izni ile istediğini yaparmış. Eğer Gavs iseniz, beni bu mecliste öldürün bakalım, yazıyordu. Abdülehad Efendi bu yazıyı okuyunca “Taassup insanı nelere götürürmüş. Sübhânallah, biz âciz ve fakir bir kimseyiz. Halk bizi Gavs ve Kutb bilir. Hak teâlâ onları tasdik eyleye. Kutb olanlar, ehli nefis olanlar gibi, ben bunu yapamaz mıyım diye elinden geleni yapmaya kalkışmaz. Onlara sıkıntı ve cefâ verilse bile onlar af ederler. Onun için yüksek mertebelere eriştiler. Fakat evliyâ, kınından çekilmiş bir kılıçtır. Bir kimse kendini kılıca vursa, kabahat kılıcın mıdır, yoksa kendini kılıca vuranda mıdır?” buyurduklarında, câminin içinde; “Aman, eyvah, eyvah” diye bir çığlık koptu. O kâğıdı yazan kişi o anda vefât etti.

Muhammed Nâzır Efendi şöyle anlatır: “Bir rü’yâ gördüm. Rü’yâda büyük bir sahradaydım. Büyük bir ağacın etrâfında yedi kişi oturmuştu, önlerinde birer tane, buğday döğecek tokmak vardı, içlerinden birisi, beni öldürmek kastıyla; “Azîz’in mezrasında ne gezersin?” diyerek benim üzerime hücum etti. Ben de ondan kendimi kurtarmak için; “Ben, Azîz’in talebelerindenim” dedim. O sırada uyandım. Hemen rü’yâmı ta’bir etsin diye, Abdülehad Efendi’nin yanına gittim. Huzûruna varınca; “Hoş geldin Efendi. Rü’yândakiler bizim hizmetçilerimizdir. Kılıçları ve diğer silâhları mükemmeldir. Size tokmak ile görünmeleri merhametlerindendir” buyurdu. Onun bu kerâmetini görünce, derhal bütün varlığım ile ona intisâb ettim.”

Kudüs ve Kâhire’de kadılık yapmış olan İsmâil-zâde Efendi, Abdülehad Efendi’nin dergâhına yakın bir yerde oturuyordu. Abdülehad Efendi’ye gider, gelirdi. Yine birgün İsmâil-zâde Efendi, dergâha acele ile geldi. Abdülehad Efendi’ye; “Efendim! Ma’lumunuz, bir oğlumuz kaldı. O da tâ’ûn hastalığına yakalandı, ölmek üzeredir. Duâ ve himmetlerinizi istemeye geldim” dedi. Abdülehad Efendi, yapacak birşeyi olmadığını bildirmesi üzerine, Kâdı İsmâil-zâde Efendi; “Sizden muradım nail olmadıkça, buradan ayrılmam mümkün değildir” dedi. Duâ ve himmet etmeleri için çok yalvardı. Bunun üzerine Abdülehad Efendi; “Bakalım Hak teâlâdan ne işâret buyurulur” deyip dışarı çıktı. İki rek’at namaz kılıp murâkabeye vardı. Bir müddet o hâlde kaldı. Sonra bulunduğu yerden çıkıp; “İsmâil Efendi, oğlun tâ’ûndan kurtuldu. Sıhhate kavuştu. Elbisesini giymiş bir hâlde odasında dolaşmaktadır” diye müjde verdi. Buna çok sevinen İsmâil Efendi, Allahü teâlâya hamd ve senada bulunup, Abdülehad Efendi’ye çok teşekkür etti. İsmâil Efendi evine vardığında oğlunu, Abdülehad Nûri Efendi’nin haber verdiği şekilde, odada elbisesini giymiş olarak dolaşır buldu. Abdülehad Nûrî Efendi’ye; “Sultânım, böyle bir hastanın şifâya kavuşmasına vesile olmak büyük bir iş, güç ve kuvvettir” denildiğinde şöyle cevap verdi: “Evet öyledir. Fakat Allahü teâlânın dilediği şey elbette olur. Allahü teâlâya, bu hastalığı o çocukları defetmesi için teveccüh edip yalvardığını zaman, tâ’ûn askerinden ellerinde bir defter ile dört kimse göründü. “Siz Kutb-u a’zam, gavs-ı âlem ve Allahü teâlânın sevdiği bir kul olduğunuz hâlde, niçin Allahü teâlânın kaza ve kaderine karşı gelirsiniz. Bizim defterimizde ismi ve resmi ile vefâtı yazılı olan kimsenin yaşamasını niçin istersiniz?” dediklerinde, onlara; “Benim Allahü teâlâya teveccüh etmem, yalvarıp yakarmam da, Allahü teâlânın rızâsı, kaza ve kaderi ile değil midir” dedim. O dört şahıs sustu ve kaybolup gittiler.

Vezirlerden birisi, Abdülehad Efendi’ye bir kese altın hediye gönderdi. Birgün o vezir, Abdülehad Efendi’nin sohbetinde bulunurken; “Bu derecede hediyede bulunmak herkesin kârı değildir” ma’nâsında sözler sarf ederek övündü ve yaptığı iyiliği başa kakar bir duruma geldi. Bunun üzerine Ebdülehad Efendi; “Behey Paşa! Fakirlerin ve halkın gözü, ciğeri ve kanı ile bana minnet mi edersin” dedi. Ellerini yanlarında bulundurdukları keseye soktuğunda kesedeki altınlar herkesin gözü önünde kan olup ortaya doğru akmaya başladı. Bu durumu gören Paşa hemen tövbe ederek, Abdülehad Efendi’den af diledi.

Abdülehad Efendi’nin, kadı olan, doğruluğu, sadâkat ve bağlılığı ile bilinen bir talebesi vardı. Çoluk-çocuğunu bir gemiye bindirerek, kadı ta’yin olduğu yere gidiyordu. Bir ara büyük bir fırtına çıktı. Geminin yelkenleri ve direkleri parçalandı. Gemide bulunanların hayattan ümidlerini kestikleri, ağlıyarak Kelime-i şehâdet getirdikleri ve Allahü teâlânın rahmetini diledikleri bir sırada, Allahü teâlânın izni ile Abdülehad Nûrî Efendi onlara göründü. “Niçin feryâd edersiniz. Deniz de bir mahlûk, emredileni yapan bir me’mûrdur” buyurup, denize; “Ey deniz! Allahü teâlânın izni ile sakin ol!” dediğinde deniz hemen sâkinleşti. Sanki biraz önce, fırtına olmamış bir hâle geldi. Bu durumu gören gemidekiler, Allahü teâlâya hamdü senada bulundular.

Hacı Hızıroğlu Mehmed Ağa, Üsküdar’ın ileri gelenlerinden ve sipâhilerinden idi. Büyük zâtların sohbetlerinde çok bulunurdu. Tarikat âdabından nasîbini almış, ehl-i edeb sahibi bir zât idi. Birgün kötülük ve zulüm yapmak isteyen ba’zı kimselerin kendisini aradıkları haberini aldı. Bunun üzerine dostlarından birisinin evinde saklandı. Gece Allahü teâlâya, onu bu belâ ve musibetten muhafaza buyurması için yalvarırken, çevresinde bulunan evliyâ olan zâtlardan yardım ve duâ istemek hatırına geldi. Evinin çevresinde oturan evliyâyı bir bir hatırına getirdi. O anda hatırına, bu belâdan, Abdülehad Nûri Efendi’nin vasıtasıyla kurtulabileceği düşüncesi geldi. Bunun üzerine bütün kalbiyle Abdülehad Nûri Efendi’ye yönelip, Abdülehad Efendi hürmetine beni bu belâdan kurtar diye Allahü teâlâya yalvardı. O arada uyuya kaldı.

Rü’yâsında Abdülehad Nûri Efendi’yi gördü. Ona; “Mehmed Ağa, korkma! Zorbaların defterinden senin ismin kaybolmuştur. Gönlün hoş olsun. Rahat bir hâlde evinde dostların ile sohbet eyle” dedi. Uyanır uyanmaz Mehmed Ağa, Abdülehad Nûri Efendi’nin dergâhındaki talebelere yedirmek üzere, Allah için yedi kurban adadı. Bir iki hafta evinde dostları ile sohbette bulundu. Çarşı, pazarda dolaştığı hâlde, herhangi kötü bir haber almadı.

Körükçü-zâde Efendi isminde bir âlim, Süleymâniye Câmii’nde birgün va’z eder, altı gün de umûmî ders verirdi. Abdülehad Nûri Efendi’ye ve talebelerine gerek va’zında, gerekse derslerinde dil uzatır, aleyhinde konuşurdu. Abdülehad Efendi’nin halîfeleri ve talebeleri, o zâtın bu sözlerini duyunca çok üzüldüler. Abdülehad Efendi’ye onu şikâyet edip, o zâtın va’zınâ ve derslerine mâni olmasını istediler. Bunun üzerine Abdülehad Efendi onlara; “Birkaç gün tahammül edin. Onun bizi inkârı ve düşmanlığı, bize bağlılığa dönüşecek. Bizim talebelerimiz arasına girecek. Vefâtımızdan sonra otuz sene tasavvuf yolunun doğruluğunu müdâfaa edecek” dedi. Çok geçmeden birgün, Abdülehad Efendi talebeleri ile beraber sohbet ederken; “İşte dostunuz Körükçü-zâde Efendi geliyor” dedi. Herkes hayretle onun gelişini bekledi. Ansızın huzûra girdi. Abdülehad Efendi’nin ellerine kapandı. Hıçkırarak ağladı. Bunun üzerine Abdülehad Efendi; “Gördüğünüz rü’yâdan haberimiz var. Muradınız ne ise onu söyleyin” dedi. Körükçü-zâde Efendi; “Saâdetli Sultânım! Bu köleniz kırk seneden beri, medresede müderrislik yapmaktayım. Bütün vakitlerim ders okutmak, va’z vermek, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesi ile amel etmekle geçtiği hâlde, niçin rü’yâmda Resûlullah efendimizin mübârek cemâlini göremediğimi, yüksek ve bereketli sohbetleri ile şereflenemediğimi, niçin mahrûm olduğumu düşünerek uykuya daldım. Gördüğüm rü’yâ ile bu derdime derman ve merhemin sizin olduğunuzu anladım. Aman ne olur, benim bu derdime derman olun” diye ağlayıp inledi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi, onun kulağına birşeyler söyleyince, Körükçü-zâde Efendi kalkıp gitti. O gün öğleden sonra tekrar gelip ağlıyarak; “Bu ne büyüklüktür ki, kırk yıldır ilim ve amel ile nefsi ıslâh ve takvâ ile müşerref olamadım. Fakat sizin bir himmet ve işâretiniz ile, o Sultân-ı enbiyânın ( aleyhisselâm ) mübârek cemâlini görmekle şereflendim” deyip Abdülehad Efendi’ye talebe oldu. Şiir:

Mürşid-i kâmil, müridi, evvel ehl-i hâl ider,
Sonra, Fahr-i kâinatın bezmine idhâl ider,
Nice yıllar sa’y ile eremediği menzillere,
Bir nefesle mürşid-i kâmil Îsâl ider.

Abdülehad Efendi’nin halîfelerinden birisi şöyle anlatır: Pâdişâh beni Dâvûd Paşa Câmii’nde va’z etmem için da’vet etmişlerdi. Câmiye girdiğimde bende biraz pişmanlık hâli meydana geldi. Kürsîye çıktığımda, hatırıma hiçbir kelime gelmedi. Yakın olduğu hâlde önümdeki yazıyı okuyacak hâlim dahî yoktu. Bu durumdan kurtulmak için Abdülehad Efendi’nin rûhâniyetine teveccüh etmek hatırıma geldi. Abdülehad Efendi’nin rûhâniyetine kalbden teveccüh ettiğimde o anda bana görünüp, sanki bana, “Nedir bu perişanlık, yapacağın va’z, uzun zamandan beri yaptığın va’zlar değil midir?” buyuruyordu. O sırada bende, tam bir rahatlık ve zindelik meydana geldi. Öyle bir va’z ettim ki, beni tanıyanlar, “Hayâtımızda böyle bir va’z dinlemedik” dediler.

Talebelerinden Karabaş Mahmûd Efendi şöyle anlatır: “Abdülehad Efendi, bu fakiri Ankara’ya gönderdikten bir müddet sonra, İstanbul’a da’vet eyledi. Bunun üzerine İstanbul’a gittim, bir müddet hizmetlerinde bulundum. Sonra çoluk-çocuğumu İstanbul’a getirmemi emrettiler. Üç akçe de harçlık verip, “Sakın sayma, bu size ömrünüzün sonuna kadar yeter” buyurdu. O üç akçe ile çoluk-çocuğumu İstanbul’a naklettim. Yedi sene o akçeler ile geçimimi sağladım, asla eksilmediler. İçimden dâima, akçeleri saymak geçerdi. Fakat sabredip saymazdım. Akçeleri sayma arzusu birgün bana galip geldi ve saydım. Beşyüz akçe olduğunu gördüm. Birkaç gün geçmeden akçeler noksanlaşmaya başladı.”

Kastamonulu Şa’bân Efendi’nin talebelerinden Üsküdarlı Karabaş Ali Efendi şöyle anlatır: “1057 (m. 1647) senesinde İstanbul’a gittim. Abdülehad Efendi o zaman Bâyezîd Câmii’nde ders veriyordu. Bir va’zında bulundum. Va’zdan sonra herkes elini öptü. Ben, kimse kalmayınca elini öptüm. Geceleyin gördüğüm bir rü’yânın ta’birini soracağım sırada; “Ali Efendi! Dergâha gelin” buyurduklarında hayrette kaldım. Üç ay geçtikten sonra, bir gece dergâhlarındaki sohbette hazır bulundum. Mübârek ellerini öpeyim diye yanlarına vardım. Âdet-i şerîfleri olarak gözlerini açmazlarmış. Fakat ben huzûrlarına varınca, gözlerini açtılar; “Ali Efendi! Ne garip, geç geldiniz!” buyurduktan sonra rü’yâmı anlatmadan ta’bir ettiler ve: “Yirmi sene sonra İstanbul’a gelirseniz, Üsküdar’da ikâmet ediniz. Dergâhınız Üsküdar’dadır.” buyurdular. Aynen Abdülehad Efendi’nin dediği gibi oldu.

Abdülehad Efendi buyurdu ki: “Talebeyi celâl ve kahr ile terbiye, talebenin kemâline sebeptir. Fakat her talebenin buna tahammülü olmadığından, nasîbsiz kalmasınlar diye lütf ve cemâl ile terbiye ederiz. Çoğunlukla talebe, istidat ve kabiliyetine göre terbiye olunur.”

“Erbe’în çekmeden ve halvete girmeden halîfe olanlar eksiktirler. Talebe yetiştirmeye ehil değildirler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Hıra dağında Erbe’înin (kırk günlük murâkabe ve inzivâ) peşinden peygamberlik ile şereflendi.”

“İki kalbin yok ki, biri ile Allahü teâlâya, diğeri ile Allahü teâlâdan başkalarına yönelesin.”

“İlimde mahir, dîni mes’elelere gereği gibi vâkıf olmayan, fakat âlim sıfatını taşıyan câhil; “Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı ile diğer dalâlet ve bozuk i’tikâdları birbirinden ayırmaya gücü yetmeyen, ihtilaflı mes’elelerin sâdece bir tarafını bilip, diğer tarafından haberi olmayan ve yanlış düşüncesinde direten, ilmi ile amel etmiyen münâfık sıfatlı kimseler, âhıreti taleb edenleri bid’at ve dalâlete düşürerek dinden ederler. Onun için; Allahü teâlânın emirlerine uyan, yaratıklarına şefkat eden, sırf Allah için doğru yolu gösteren mürşid-i kâmillere uyup, nâkıs olanlardan çok sakınmalıdır.”

1) Sefînet-ül-evliyâ cild-3, sh. 357

2) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 51

3) Hediyyet-ül-ihvân vr. 73

ABDÜLEHAD SERHENDÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’da yaşayan evliyânın büyüklerinden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu olan Muhammed Sa’îd’in beşinci oğludur. 1045 (m. 1635) senesinde doğdu. “Hazret-i Vahdet” ismi ile meşhûr oldu. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimlerde ve fen ilimlerinde büyük bir âlim idi. Babası Muhammed Sa’îd ve amcası Muhammed Ma’sûm hazretlerinin teveccüh ve sohbetleri ile olgunlaşıp, tasavvuf yolunda pek büyük makamlar sahibi oldu. 1122 (m. 1710) senesinde vefât etti.

Abdülehad hazretlerinin, evliyâlıkta daha yüksek makamlara kavuşması için, amcası Muhammed Ma’sûm, kendisine kırk defa teveccüh yapacağına söz vermişti. Muhammed Ma’sûm hazretleri otuzdört defa teveccüh ettikten sonra vefât etti. Yeğeni Abdülehad ise, hergün amcasının kabrine gitti. Amcası, Abdülehad’ın her gelişinde Allahü teâlânın izni ile kabirden kalkar, yeğenine teveccüh ederdi. Yaptıklarını da bir kâğıda yazıp, onun eline verirdi. Bu şekilde teveccüh adedini kırka tamamlayarak sözünü yerine getirdi. Abdülehad, hâdiseyi Muhammed Ma’sûm hazretlerinin oğullarına anlattı ve elindeki altı adet yazıyı gösterdi. Onlar babalarının bizzat kendi el yazısını görünce; “Bu büyük kerâmet ancak ona yakışır, elhak doğrudur” dediler.

Abdülehad Serhendî, babasından sonra onun yerine geçip, talebeye ilim öğretti ve feyz vererek, tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağladı. Kardeşleri arasında, “Meyan Gül” ismi ile anılırdı. Allahü teâlânın birliğini anlatan “Vahdet” bilgilerinde o kadar derine daldı ve o kadar tanındı ki, “Vahdet”, sanki lakabı oldu. İki defa hacca gitti. Birinci gidişinde babası ve amcası Muhammed Ma’sûm hazretleriyle beraberdi ve onsekiz yaşında idi. Orada Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) husûsî iltifâtlarına mazhar oldu. Abdülehad hazretleri buyurdu ki: “Peygamber efendimizin kabr-i saadetlerinin yanında, üzerime güzel bir hil’ât giydirildi ve; “Seni kardeşinle kuvvetlendireceğiz” diye bir nidâ işittim.” Babasında meydana gelen evliyâlık hâllerini güzel bir lisan ile yazıp, ismini “Letâif-i Medine” koydu. Çok kitaplar yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: Mevedde, Menşur üd-dürer fî fedâil-is-süver, Sehâif-i tis’a, Bürhân-ı Celî, Bedâyi-üş-Şerâî, Cennât-i semâniyye, Sebîl-ür-reşâd, Esrâr-ül-Cum’a, Risâle-i men’i sebâbe, Şevâhid-üt-tecdîd, Hayr-ül-kelâm, Münâcât-i kebir, Münâcât-i sagîr, Kısas ber hak, Neşr-ül-ıtr, Şerh-i kelime-i tesbih, Şerh-i kelime-i tehlîl, Şerh-i Mektûbât-ı Müceddidî, Esrâr-ül-Fakr...

Vefât ettiğinde dört oğlu vardı. Hepsi de âlim ve veli idi. En büyük oğlu Ebû Hanîfe, diğerleri Muhammed Nabî, Muhammed Murâd ve Nûr-ul-Hak idi.

Abdülehad hazretlerinin Mektûbât’ında yüzondokuz mektûp vardır. Bunu halifelerinden Muhammed Murâd Keşmiri toplamış, Mevlânâ Abdullah Can Fârûkî tertip etmiştir. Ekserisi Fârisîdir. Çeşitli mektûplarından alınan parçalar aşağıdadır:

“Bize ve size lâzım olan; İslâmiyete uymak ve büyüklerin yolu üzere istikâmette olmaktır. Bu istikâmete, kerâmetten üstün demişlerdir. Büyüklerden biri talebelerinden birine, vazîfe verip gönderirken buyurdu ki: “Allahlık ve peygamberlik da’vâsında bulunma!” Talebe; “Bundan Allaha sığınırım” deyince, o büyük buyurdu ki: “Ben ne istersem, o olsun demek Allahlık, beni inkâr eden, kabûl etmeyen kâfirdir demek, peygamberlik iddia etmektir.” (13. mektûpdan) “Ey can kardeşim! Bu dünyâ amel yeridir. Karşılık yeri âhırettir. Ameli, işi bitirmeden ücret, karşılık istemek yersizdir. İş yapma ve amel etme bittiği gün, yapılan işin karşılığı ihsân olunacaktır.” (46. mektûpdan)

“Lâkin zararlı kimselerin sohbetinden, arkadaşlığından, şübheli yiyeceklerden ve çişitli şeyleri istemek arzularından sakınınız. Bu üç kelimenin bildirdiği ma’nâları iyi düşününüz.” (49. mektûptan)

“Azîzim, nasihatimi can kulağı ile dinle! Allahü teâlâ hâzır ve nâzırdır. Her işini görmekte, her yaptığını bilmektedir. O hâlde bilerek, anlıyarak söyle. Bilerek anlıyarak dinle. Bilerek anlıyarak iş yap. Bunu bilerek dur. Bunu bilerek yürü. Kısaca bugün öyle ol ki, yarın mahcûb olmayasın. Birkaç gece rahatsız ol, sonsuz olarak rahata kavuş. Vesselâm.” (51. mektûptan)

“İyi ameli te’hir edenler helak oldular. Sen dersin ki, yarın yaparım. Ya yarına kavuşamazsan! Yâhud kavuşur da, bu imkân, sıhhat, kuvvet ve rahatlığı bulamazsan. O zaman çok pişman olursun. Beyt:

Çalış, ibâdet et, bırak emeli,
Son nefese kadar bırakma ameli.

İnsan kendi başına değildir ki, istediğini yapsın, her bulduğunu alsın. Allahü teâlâ mahşer yerinde, herkese amelini gösterecektir. Hareketlerinden, hareketsizliklerinden, yaptıklarından ve söylediklerinden herkes hesap verecektir. İşin esâsını düşünmelidir. Şefkatli bir ana gibi daha ne kadar kendi üzerine titreyeceksin. Ne zamana kadar, kıymetli cevherleri bırakıp, çocuklar gibi ceviz, kozalak peşine koşacaksın.

Azîzim! Evvelkiler çok amel etselerdi, az kabûl ederlerdi. Şimdikiler az birşey yapsalar, çok kabûl ediyorlar. Bir gümüş verseler, bir altın verdik diyorlar. Çünkü şimdi bid’atler çoğaldı, nefsin arzuları her yerde mevcûd, zulmet dalgaları ise, birbiri ardınca gelmektedir. Heybetinden öncekilerin ve sonrakilerin titrediği, cinlerin, insanların ve hayvanların dehşetinden şaşırdığı büyük korku geldi. Haşir ve neşir günü çok yaklaştı. Bir bölük Cennete, bir bölük Cehenneme gitsin denecek gün geldi çattı. İşte bunları düşünüp uyanmalı, hakîkatleri gören gözleri açmalıdır. Akıllı gençlere, düşünen yaşlılara yazıklar olsun ki, gaflet pamuğunu kulaklarından çıkarmıyorlar ve gurûr perdesini basiret gözlerinden uzaklaştırmıyorlar” (53. mektûptan)

“Azîzim! Gençlik en büyük ni’mettir. Elden geldiği kadar en iyi vakitleri, en iyi işlere sarf etmelidir. Kıymetli cevherleri, çocuklar gibi oyuncaklarla değişmemelidir. İstidâd toprağınız temiz ve yüksektir. Sakın onu boş koymayın. Yâhud bozuk tohum ekmeyin.” (79. mektûpdan)

1) Gülşen-i Vahdet Mukaddimesi,

2) Umdet-ül-makâmât sh. 243

ABDÜLHAK BİN ABDURRAHMÂN EL-ENDÜLÜSÎ (İBN-ÜL-HARRÂT) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Endülüs’te yetişen Mâlikî âlimlerinden. İsmi, Abdurrahmân bin Abdullah bin Hüseyn bin Sa’îd bin İbrâhim el-Ezdî, el-İşbîlî’dir. Künyesi Ebû Muhammed’dir. İbn-i Harrât diye meşhûr oldu. Hadîs, fıkıh ve Arab dili ve edebiyatı ilimlerinden büyük bir âlimdir. Hatîb idi, şiirleri vardır. 510 (m. 1116) senesinin Rebî’ül-evvel ayında İşbîl’de doğdu. Bâce’ye gelip yerleşti. Orada çeşitli ilimleri tahsil etti. Vatan olarak seçtiği bu şehirde, 582 (m. 1186) senesi Rebî’ül-âhır ayının sonlarında vefât etti.

İbn-ül-Harrât, hadîs ilmini Şüreyh bin Muhammed’den, Ebü’l-Hakem bin Bircân’dan, Ömer bin Eyyûb’den, Ebû Bekr bin Medîd’den, Ebü’l-Hasen Târık bin Ya’îş’den, Tâhir bin Atıyye’den ve daha pekçok âlimden öğrenip, onlardan rivâyetlerde bulundu. Kendisinden de, Şamlı Hadîs âlimlerinden Ebü’l-Kâsım bin Asâkir ve daha başkaları hadîs-i şerîf yazarak rivâyet ettiler. Bâce şehrine yerleşip, ilmini orada yaydı. Çeşitli eserler yazdı. İsmi çok meşhûr oldu. Bâce Câmii’nde hatîblik ve imamlık vazîfesine ta’yin edildi Endülüs’teki Letmûniyye Devletinin yıkılışına kadar bu şehirde kaldı.

Hâfız Abdullah el-Ebbâr diyor ki; “İbn-ül-Harrât, fıkıh ilminde büyük bir âlim, hadîs ilminde hafız (yüzbin hadîs-i şerîfi ezberlemiş) idi. Hadîslerin illetlerini ve râvîlerini çok iyi bilirdi. O, kendisinde her türlü hayrı, iyiliği toplamış, zühd ve vera’ sahibi bir zât idi. Dünyâya düşkün değildi.

Haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınması çoktu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine sımsıkı sarılmıştı. Dünyâ malından az bir şey ile iktifa ederdi. Edebiyat ve şiir ile de meşgûl olmuştur.”

İbn-i Zübeyr diyor ki; “O, zamanındaki büyük şâirlerin şiirlerinden daha güzelini söylemiş ve natıkasında, konuşmasının güzelliğinde onun derecesine kimse yükselememiştir.”

Eserleri çoktur. Bunların çoğu bugüne kadar gelememiş, yazma veya matbû’ olarak mevcûdiyetine rastlanamamıştır. Başlıcaları şunlardır:

1. Ahkâm-üs-sugrâ ve ahkâm-ül-kübrâ: iki nüsha hâlindeki bu eserin bir benzerini Ebü’l-Abbâs bin Ebî Mervân da yazmıştır.

2. El-Cem’ beyn-es-sahîhayn: Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim’i bir araya topladığı bir eserdir.

3. El-Cem’ beyn-el-müsannifât-is-sitte.

4. Kitâb-ül-mu’tel: Hadîs-i şerîflerin illetlerini bildiren bir eserdir.

5. Kitâb-ur-rekâik vel-enîs: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve sâlih kimselerden olan âlimlerin, evliyânın sözlerinden seçerek, va’z ve nasîhatları, hikmetleri edebleri anlatmaktadır.

6. Kitâb-ı Hâfil: Ebû Abdullah-i Hirevî’nin “Kitâb-ül-garîbeyn” adındaki eserine benzeyen kıymetli bir kitabıdır.

7. Kitâb-ül-mürşid: Bu. Eserin içinde Sahîh-i Müslim’in tamâmı, Buhârî’nin Müslim üzerine yaptığı ziyâdeleri ve buna ilâveten Ebû Davud’un, Nesâî’nin, Tirmizî’nin ve başkalarının kitaplarında bulunan sahih ve hasen olan hadîs-i şerîfleri ile İmâm-ı Mâlik’in Muvatta’ isimli eserinde, Buhârî’de ve Müslim’de bulunmayan hadîs-i şerîfleri toplamıştır. Hadîste, Sahîh-i Müslim ve Câmi’ul-kebîr kitaplarından daha büyüktür. Bu kitabı yazmaktaki niyeti, Kütüb-i Sitte’yi toplamaktır. Buna Müsned-i Bezzâr ve daha başka hadîs kitaplarından çok hadîs-i şerîf ilâve etti.

8. Kitâb-ı beyân-il-hadîs: Sahîh-i Müslim kadar olan bir eseridir.

9. Kitâb-üt-tevbe: Tövbe hakkında iki cildlik bir eseridir.

10. Mu’cizât-ur-Resûl: Bir cilddir.

11. Makâlât-ül-fakr velganî.

12. Kitâb-üs-salât vet-teheccüd: Bir cilddir.

13. Kitâb-ül-âkıbe: ölümü ve ondan sonrasını anlatan bir eserdir.

14. Kitâb-ur-reşâtî: Soyları, kabileleri ve beldeleri anlatan iki cildlik bir eserdir.

15. Muhtasar-ı kitâb-il-kifâye: Çeşitli rivâyetler hakkındadır.

16. Kitâb-ül-hac vez-ziyâre.

17. Kitâb-ül-vâ’î: Lügat ilmine dâir 25 cildlik bir eserdir.

İbn-i Harrât’ın “El-Cem” beyn-es-Sahihayn” adlı eserinde kaydettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları şöyledir:

Resûlullaha ( aleyhisselâm ) ilk vahyin başlaması, uykuda sâdık (doğru) rü’yâ görmekle olmuştur. Gördüğü her rü’yâ, sabahın aydınlığı gibi apaçık zuhur ederdi. Sonra kendisine, tenhâda yalnız kalmak sevdirildi. Yanına azık alarak Hirâ mağarasına çekilir, ailesinin yanına gelmeden orada günlerce ibâdetle meşgûl olurdu. Sonra Hadîce’nin ( radıyallahü anha ) yanına döner, sonra tekrar Hirâ mağarasına dönerdi. Nihâyet Hirâ mağarasında bulunduğu bir sırada, ansızın emr-i Hak karşısına çıkıverdi. Kendisine melek gelerek: “Oku!” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Ben okumak bilmem” cevâbını verdi. Fahr-i Kâinat ( aleyhisselâm ) bundan sonrasını şöyle anlattılar “O zaman melek beni alarak takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine: “Oku!” dedi. Ben de: “Okumak bilmem” dedim. Melek beni yine alıp, ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “Oku!” dedi. Ben de: “Okumak bilmem” dedim. Nihâyet beni yine üçüncü defa olarak takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp şu (Alâk sûresinin besinci âyet-i kerîmesinin sonuna kadar) okudu: Meâli; “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O Allah ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Herhalde oku! Senin Rabbin kalemle yazı yazmayı öğreten kerîmler kerîmidir. İnsana bilmediğini öğretmiştir. “Cebrâil (aleyhisselâm) gözümden kayboldu. Lâkin onun heybet, şiddet ve korkusu üzerimde sabit kaldı. Bana mecnûn diyeceklerinden ve bana dil uzatıp kötüleyeceklerinden korktum. Hadîce’nin yanına geldim. Vücûdum titriyordu. Kendimden geçmiş idim. Hadîce’nin dizine yaslandım. Gördüğüm şeyleri ona anlattım ve bana kâinlik arız olacağından korkuyorum” dedim. Hadice ( radıyallahü anha ) “Allah korusun! Hak teâlâ sana hayır ihsân eder, hayırdan başka şey dilemez. O Allah hakkı için benim ümidim şöyledir ki; sen bu ümmetin peygamberi olacaksın. Zîrâ sen misâfiri seversin. Doğru söylersin ve emîn kimsesin. Âcizlere yardım edersin. Yetimleri korursun Garîblere iyilik edersin ve iyi huylusun. Bu hasletlerin sâhibi olan kimseye korku ve ürkmek olmaz” dedi.

Bundan sonra Hadîce ( radıyallahü anha ) Resûlullahı ( aleyhisselâm ) yanına alarak amcasının oğlu Varaka bin Nevfel bin Esed’e götürdü. Varaka, câhiliyet devrinde hıristiyan olmuş, semâvî kitabları okumuştu, İncîl’i Arabca yazmış olan, ilim sahibi ihtiyâr bir kimse idi. Hadice ( radıyallahü anha ): “Ey amca! Dinle bak kardeşinin oğlu neler söyleyecek” dedi. Varaka, “Ne var kardeşimoğlu?” diye sorunca Resûlullah ( aleyhisselâm ) gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Bunun üzerine Varaka: “Yâ Muhammed! ( aleyhisselâm ) Sana müjdeler olsun ki, sen Îsâ’nın (aleyhisselâm) haber verip benden sonra bir peygamber gelir ki, ismi Ahmed’dir diye buyurduğu kimsesin ve sana nâzil olan Mûsâ’ya (aleyhisselâm) nâzil olan Nâmûs-u ekberdir (ya’nî, Cebrâil aleyhisselâmdır). Yakında dînini yaymak ve cihâd etmekle emrolunursun. Ben şehâdet ederim ki, sen Îsâ’nın (aleyhisselâm) müjdelediği peygambersin. Eğer kâfirlerle muharebe zamanına yetişirsem, senin yanında cihad ederim. Keşke sen tebliğle emredildiğin zamanda genç ve kuvvetli olarak hayatta olaydım da, kavmin seni şehirden çıkardıktan sonra sana yardım edeydim” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Beni bu şehirden çıkaracaklar mı?” buyurunca, Varaka: “Evet! Hiçbir peygamber yoktur ki, kavmi ona eziyet etmemiş olsun, şehirden dışarı çıkarılmamış olsun. Şayet senin da’vet günlerinde hayatta olursam, sana son derece yardım ederim” cevâbını verdi. Sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ) elini öptü. Çok geçmeden vefât etti. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) da’vetine yetişemedi, İbn-i Harrat’ın eserine aldığı hadîs-i şerîflerden biri “Cibril hadîsi”dir. Bu hadîs-i şerîfi Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri “İ’tikâdnâme” kitabında çok güzel açıklamaktadır.

Müslümanların kahraman imamı, Eshâb-ı Kirâmın yükseklerinden, hep doğru söyleyici olmakla meşhûr, sevgili büyüğümüz, Ömer bin Hattâb ( radıyallahü anh ) bu hâdiseyi şöyle anlatır:

“Öyle birgün idi ki, Eshâb-ı Kirâmdan birkaçımız Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin huzûrunda ve hizmetinde bulunuyorduk.” O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullahın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, rûhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren cemâlini görmek nasîb olmuştu. Bu günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için, “Öyle birgün idi ki...” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtaç olduğu bilgiyi, gayet güzel ve açık olarak, Resûlullahın mübârek ağzından işitmek nasîb olan bir gün gibi, şerefli ve kıymetli bir vakit bulunabilir mi?

“O vakit, ay doğar gibi, bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Ya’nî, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûrunda oturdu. Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı.” Bu gelen, Cebrâil ismindeki melek idi. İnsan şekline girmişti. Cebrâil aleyhisselâmın böyle oturması, edebe uymuyor gibi görünüyor ise de, bu hali, mühim birşeyi bildirmektedir. Ya’nî, din bilgisi öğrenmek için utanmak doğru olmadığını ve üstada gurûr, kibir yakışmıyacağını göstermektedir. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, öğretmenlere serbestçe ve sıkılmadan sorması lâzım geldiğini Cebrâil aleyhisselâm, Eshâb-ı Kirâma anlatmaktadır. Çünkü, din öğrenmekte utanmak ve Allahü teâlânın hakkını ödemekte ve öğretmekte ve öğrenmekte sıkılmak olmaz.

O zât; “Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyeti müslümanlığı anlat” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “İslamın şartlarından birincisi Kelime-i şehâdet getirmekdir” Kelime-i şehâdet getirmek demek, “Eşhedû en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh”, söylemekdir. Ya’nî, akil ve baliğ olan ve konuşabilen kimsenin,“Yerde ve gökde, O’ndan başka, ibâdet edilmeğe hakkı olan ve tapılmağa lâyık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakikî ma’bûd ancak, Allahü teâlâdır.” O vâcib-ül-vücûddur. Her üstünlük Ondadır. Onda hiçbir kusur yoktur. Onun ismi (Allah) dır, demesi ve buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır. Ve yine, o gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü ve kara kaşlı ve kara gözlü, mübârek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan’da Mekke’de doğduğu için Arab denilen, Hâşimî evlâdından “Abdullahın oğlu Muhammed adındaki zât-ı âlî, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür, ya’nî peygamberidir.” İslamın temelinden ikincisi, şartlarına ve farzlarına uygun olarak, hergün beş kerre “Vakti gelince, namaz kılmaktır.” Namazları; farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine dikkat ederek ve gönlünü Hakka vererek, vakitleri geçmeden kılmalıdır. İslâmın üçüncü temeli, “Malın zekâtını vermektir.” Zekâtın ma’nâsı, temizlik, övmek ve iyi, güzel hâle gelmek demektir. İslâmiyette zekât demek; ihtiyâcından fazla ve (Nisâb) denilen belli bir sınır mikdârında (Zekât malı) olan kimsenin, malının belli mikdârını ayırıp, Kur’ân-ı kerîmde adı bildirilen müslümanlara, başa kakmadan vermesi demektir, İslâmın beş temelinden dördüncüsü, “Ramazân-ı şerîf ayında, her gün oruç tutmaktır.” İslamiyette oruç, şartlarını gözeterek, Ramazan ayında, hergün üç şeyden kendini korumak demektir. Bu üç şey; yemek, içmek ve cimâ’dır.

O zât Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) bu cevapları işitince, “Doğru söyledin yâ Resûlallah” dedi. O zât yine sorarak, “Yâ Resûlallah! ( aleyhisselâm ) îmânın ne olduğunu da bana bildir” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Önce, Allahü teâlâya inanmaktır” buyurdu. İmân demek, keşf ile bularak veya vicdanla bularak, yahut bir delîl ile aklın anlaması yolundan veya seçilmiş, beğenilmiş bir söze güvenerek ve uyarak, belli altı şeye can ve gönülden inanmak ve dil ile de söylemektir.

Bu altı şeyden birincisi, Allahü teâlânın vâcib-ül-vücûd ve hakîki ma’bûd ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. Dünyâ âleminde ve âhıret âleminde bulunan herşeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır.

Îmânın altı temelinden ikincisi: “O’nun meleklerine inanmaktır.” Melekler, cisimdir. Latifdir. Gaz hâlinden de daha latîfdirler. Nûrânîdirler. Diridirler. Akıllıdırlar, insanlardaki kötülükler, meleklerde yoktur. Her şekle girebilirler. Gazlar, sıvı ve katı olduğu gibi ve katı olunca, şekil aldığı gibi, melekler de güzel şekiller alabilirler. Melekler, büyük insanların bedeninden ayrılan rûhlar değildirler. Meleklere îmân şöyle olmalıdır: Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Ortakları değildir. Kızları değildir. Kâfirler, müşrikler, öyle sandılar. Allahü teâlâ, meleklerin hepsini sever. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler. Günah işlemezler. Emîrlere isyan etmezler. Erkek ve dişi değildirler. Evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayât sahibi, diridirler.

Îmânın altı aslından üçüncüsü: “Allahü teâlânın indirdiği kitaplarına inanmaktır.” Allahü teâlâ, bu kitapları, ba’zı Peygamberlere, melekle okutarak, ba’zılarına ise, levha üzerinde yazılı olarak, ba’zılarına da, meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi Allahü teâlânın kelâmıdır. Ebedî ve ezelîdirler. Mahlûk değildirler.

Altı inanılacak şeyden dördüncüsü, “Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmaktır.” insanları, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşturmak, doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir.

İslâmiyette (Resûl) demek, yaratılışı, huyu, ilmi, aklı zamanında bulunan bütün insanlardan üstün, kıymetli, muhterem bir insan demektir. Hiçbir kötü huyu, beğenilmiyecek hâli yoktur. Peygamberlerde, (İsmet) sıfatı vardır. Ya’nî peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikten sonra, küçük ve büyük hiçbir günâh işlemez. Peygamber olduğu bildirildikten sonra, peygamber olduğu yayılıncaya, anlaşılıncaya kadar, körlük, sağırlık ve benzerleri ayıb ve kusurları da olmaz. Her Peygamberde yedi şey bulunduğuna inanmak lâzımdır: Emânet, sıdk, tebliğ, adâlet, ismet, fetânet ve emn-ül-azl. Ya’nî peygamberlikden azl edilmezler. Fetânet, çok akıllı, çok anlayışlı demektir.

Îmân edilmesi lâzım olan altı temelden beşincisi, “Âhıret gününe inanmaktır.” bu zamanın başlangıcı, insanın öldüğü gündür. Kıyâmetin sonuna kadardır. Son gün denilmesi, arkasından gece gelmediği içindir. Yahut dünyâdan sonra geldiği içindir. Bu hadîs-i şerîfte bildirilen gün, bildiğimiz gece gündüz demek değildir. Bir vakit, bir zaman demektir. Kıyâmetin ne zaman kopacağı bildirilmedi, zamanını kimse anlıyamadı. Fakat, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), birçok alâmetlerini ve başlangıçlarını haber verdi: Hazret-i Mehdî gelecek, Îsâ aleyhisselâm gökden Şam’a inecek, Deccâl çıkacak. Ye’cüc-me’cûc denilen kimseler heryeri karıştıracak Güneş batıdan doğacak. Büyük zelzeleler olacak. Din bilgileri unutulacak. Fısk, kötülük çoğalacak. Dinsiz, ahlâksız, namussuz kimseler emîr olacak. Allahü teâlânın emirleri yaptırılmıyacak. Haramlar her yerde işlenecek, Yemenden ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak. Denizler birbirine karışacak ve kaynayıp kuruyacaktır.

İnanılması lâzım olan altı temel şeyden altıncısı; “Kadere, hayır ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.” insanlara gelen hayır ve şer, fâide ve zarar, kazanç ve ziyanların hepsi, Allahü teâlânın takdîr etmesi iledir. (Kader), bir çokluğu ölçmek, hüküm ve emir demektir. Çokluk ve büyüklük ma’nâsına da gelir. Allahü teâlânın, birşeyin varlığını dilemesine kader denilmiştir. Kaderin, ya’nî varlığı irâde edilen şeyin var olmasına (Kaza) denir. Kaza ve kader kelimeleri birbirinin yerine de kullanılır. Buna göre kaza demek, ezelden ebede kadar yaratılmış ve yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde dilemesidir. Bütün bu eşyanın, kazâya uygun olarak, daha az ve daha çok olmayarak yaratılmasına kader denir. Allahü teâlâ, olacak herşeyi ezelde, sonsuz öncelerde biliyordu, İşte bu bilgisine (Kaza ve kader) denir. Bu varlıklar, o kazadan meydana gelmiştir. Bu ilme uygun olarak, eşyanın var olmasına da (Kaza ve kader) denir. Kadere imân etmek için, iyi bilmeli ve inanmalıdır ki, Allahü teâlâ, bir şeyi yaratacağını ezelde irâde etti, diledi ise, az veya daha çok olmaksızın, dilediği gibi var olması lâzımdır. Olmasını dilediği şeylerin var olmaması ve yokluğunu dilediği eşyanın var olması imkânsızdır.

Resülullah ( aleyhisselâm ) sözünü bitirince suâli soran zât “Doğru söyledin” dedi ve: “Yâ Resûlallah! ihsân nedir?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Allahü teâlâdan, O’nu görüyormuş gibi korkmandır. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O muhakkak seni görür” buyurdu.

O zât yine: “Doğru söyledin” dedi. Bu sefer “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopacak?” dedi, Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Bu mes’elede sorulan, sorandan daha âlim değildir. Ama ben sana onun alâmetlerini söyleyeyim?” buyurup kıyâmetin alâmetlerinden ba’zılarını saydıktan sonra, Lokman sûresi, otuzdördüncü âyet-i kerîmesini okudu (meâli): “Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmek, şüphesiz ki Allaha mahsûstur. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanları O bilir. Hiçbir kimse de nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah en iyi bilen ve haberdâr olandır.”

Bundan sonrasını şöyle anlattı: “Sonra o zât kalkıp gitti. Arkasından Resûlullah ( aleyhisselâm ): “O zâtı bana geri getirin” buyurdu. Hemen peşinden koştular. Fakat onu bulamadılar. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “O Cibril’dir. Sizin öğrenmenizi diledi. Çünkü siz sormadınız” buyurdu.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İnsanlar, Allahtan başka ilâh yoktur deyinceye kadar (onlarla) çarpışmaya me’mûr oldum. İmdi herkim Allahtan başka ilâh yoktur derse malını ve canını benden korumuş olur. Ancak hakkıyla olursa müstesna! Onun da hesabı Allaha kalmıştır.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ), Muâz bin Cebel’e: “Allahın, kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye suâl buyurdu. Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ) “Allah ve Resûlü bilir” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Gerçekten Allahın kulları üzerindeki hakkı; O’na ibâdet etmeleri ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmâmalarıdır.” Biraz sonra “Yâ Muâz bin Cebel! Bunu yaptıkları takdîrde, kulların Allah üzerinde hakkı nedir, bilir misin?” buyurdu. Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ), “Allah ve Resûlü bilir” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Onlara azâb etmemesidir”buyurdu.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî ( radıyallahü anh ), “Yâ Resûlallah! İslâmın (müslümanların) hangisi daha hayırlıdır?” diye suâl etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Elinden ve dilinden müslümanların emîn olduğu kimsedir” buyurdu.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sizden hiç biriniz, ben kendisine, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kâmil olarak) îmân etmiş olamaz.”

“Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kimse hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir nesne bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir: Konuştumu yalan söyler, söz verir sözünde durmaz, va’d ederse va’dinden döner, kavga ederse haktan ayrılır.”

“Âhır zamanda bir takım deccâller, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadîsler getirecekler. Aman onlardan sakının! Sizi saptırarak fitneye düşürmesinler!”

“Vallahi Meryem’in oğlu (Îsâ aleyhisselâm) âdil bir hakem olarak mutlaka inecek ve mutlaka haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, genç dişi develer başıboş bırakılarak onlara rağbet edilmeyecek, bütün düşmanlıklar, küsüşmeler ve hasedlikler muhakkak sûrette kalkacak. (Îsâ aleyhisselâm) insanları mala da’vet edecek, fakat malı hiçbir kimse kabûl etmeyecektir.”

İbn-i Harrât Abdülhak bin Abdurrahmân, Eshâb-ı Kirâmdan Ebû Saîd’in şöyle anlattığını bildiriyor: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yüzündeki haya örtüsü, bâkire kızlardan daha çoktu. Birşeyi beğenmediğini yüzünden anlardık.”

1) Ed-Dîbâc-ül-müzehheb sh. 175, 177

2) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1350

3) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 271

4) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 92

5) Tehzîb-ül-esmâ vel-luga cild-1, sh. 292, 293

6) Keşf-üz-zünûn sh. 19, 20, 383, 481, 599, 911, 1473, 1996

7) El-Cem’ beyn-es-Sahihayn

ABDÜLHAK-I DEHLEVÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’ın büyük hadîs âlimlerinden. 958 (m. 1551)’de Muharrem ayında Delhi’de doğdu. Silsile-i âliyye ismi verilen altın halkanın büyüklerinden olan, Muhammed Bâkî-Billah hazretlerinin talebesi olmakla şereflendi. 1052 (m. 1642)’de Delhi’de vefât etti.

Babası Seyfeddîn bin Sa’dullah’dır. Dedesi, Sultan Muhammed Hilci zamanında Buhârâ’dan Hindistan’a hicret etti. Oğlu Seyfeddîn’i, büyük bir âlim olacak şekilde yetiştirdi. Seyfeddîn de oğlu Abdülhak’a, iyi bir tahsil vermek için bütün gayretiyle uğraştı. Abdülhak’ın, fevkalâde kuvvetli bir hafızası vardı. Öyle ki, iki yaşında annesini emdiğini hatırlıyordu. Küçük yaşlarında iken babasının öğretmesi ile, iki ay gibi kısa bir zaman içinde Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri, tasavvuf ismi verilen bâtınî ilimleri ve zamanın fen ilimlerini öğrenerek, daha onyedi yaşında iken tahsilini bitirdi. Abdülhak-ı Dehlevî bunlarla yetinmiyerek, Haremeyn-i şerîfeyn’e (Mekke ve Medine’ye) giderek, oradaki âlimlerin büyükleri ile görüştü. Büyük hadîs âlimlerinden Abdülvehhâb-ı Müttekî’den hadîs ilimlerini okudu. Peygamber efendimizin mübârek Ravda-i mutahherasında ikâmet etmeye başladı. Burada pekçok ma’nevî feyz ve bereketlere kavuştu. Bu mevzûda kendisi; “Bu hakîr, fakir, Resûlullah’ın ikram ve ihsânlarını anlatmaya kalksam gücüm yetmez” buyururdu.

Hadîs âlimi Abdülhak-ı Dehlevî Hicaz’dan Hindistan’a geldi ve ilk zamanlar, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, i’tirazlar yazardı. Fakat, son zamanlarda, Allahü teâlânın inâyetine kavuşarak, yapdıklarına pişman oldu. Tövbe etti. Hâce Muhammed Bâkî’nin me’zûn ettiği talebelerinden Mevlânâ Hüsâmeddîn Ahmed’e, bu tövbesini şöyle yazdı: “Allahü teâlâ, Ahmed-i Fârûkî’ye selâmetler ihsân etsin! Bu fakirin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyyet perdeleri kalkdı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı durmamak, akıl icâbı idi. Ne insafsızlık, ne cahillik etmişim. Şimdi kalbimde vicdanımda duyduğum mahcubiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. Kalbleri çevirmek, hâlleri değişdirmek, Allahü teâlâya mahsûstur.”

Abdülhak-ı Dehlevî, kendi çocuklarına da mektûp yazarak; “Ahmed-i Fârûkî’nin “Sellemehullahü teâlâ” sözlerine karşı i’tirâzlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiç bir bulanıklık kalmamışdır. Kalbim ona karşı hâlis olmuşdur” dedi.

Abdülhak-ı Dehlevî’nin tövbesinin sebebi iyi bilinmiyor. Ba’zıları diyor ki: “Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâda gördü ve inkârından dolayı kendisini azarladı.” Ba’zıları da diyor ki, “İmâm-ı Rabbânî hakkında, Kur’ân-ı kerîm’den tefe’ül (hayır dileme) etti. “Yalancı ise, zararı onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ va’d ettiklerinden ba’zısını başınıza getirir!” meâlindeki âyet-i kerîme çıktı. Bir kerre de; “Onlar Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Alış-verişde bile Allahü teâlâyı kalblerinden çıkarmazlar” meâlindeki âyet-i kerîme çıkdı. “Ba’zıları da diyor ki: “Ona karşı i’tirazları, düşmanların gönderdiği uydurma bir mektûb sebebi ile idi. İşin doğrusunu anlayınca, pişman olup tövbe etti.”

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sâdık talebelerinden oldu. Teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifâde etti. İmâm-ı Rabbânî, ona zaman zaman mektûplar yazarak nasîhatlarda bulunurdu. Gönderdiği, mektûblardan birisi şöyledir:

“Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Kıymetli efendim! Sıkıntıların gelmeleri, görünüşde çok acı ise de, bunların ni’met oldukları umulur. Bu dünyânın en kıymetli sermâyesi, üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünyâ sofrasının en tatlı yemeği, derd ve musibetlerdir. Bu tatlı ni’metleri acı ilâçlarla kaplamışlar. Bunun için, dostlara derd ve sıkıntı yağdırmağa başlamışlardır. Saâdetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleşdirilmiş olan tatlıları görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Acılardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen herşey tatlı olur. Hasta olanlar, onun tadını duyamaz. Hastalık da, O’ndan başkasına gönül vermekdir. Se’âdet sahibleri, sevgiliden gelen sıkıntılardan o kadar tat alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duyamazlar. Her ikisi de sevgiliden geldiği hâlde, sıkıntılardan, sevenin nefsi pay almaz, iyiliklerini ise, nefs de istemektedir. Arabî mısra’tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara afiyet olsun!

Yâ Rabbî! Bizi, sıkıntıların sevâblarından mahrûm eyleme! Bunlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! İslâmın za’îf olduğu bu günlerde, sizin kıymetli varlığınız, müslümanlar için büyük bir ni’mettir. Allahü teâlâ, selâmet versin ve uzun ömürler ihsân eylesin! Vesselâm.” (İkinci cild-29. mektûb)

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, insanların kurtuluşa saadete kavuşmaları için birbirinden kıymetli kitaplar yazmıştır. Bunlardan ba’zıları şunlardır: Târih-i Hakkı, Târih-i Abdülhak, Matla’ul-envâr, Medâric-ün-nübüvve, Cezb-ül-kulûb, Ahbâr-ül-ahyâr, Mektûbât, Sifr-üs-se’âdet şerhi, Merec-ül-Bahreyn, Eşi’ât-ül-leme’ât’dır.

Abdülhak-ı Dehlevî, çeşitli kademedeki devlet büyüklerine ve kimselere mektûblar yazıp onlara nasîhatlarda bulunurdu. Bu mektûplardan birisi şöyledir:

Şerh-i Sadr; göğsün ya’nî kalbin açılması, en yüce makam, en büyük ni’met ve en azîz ilâhi hediyelerdendir. Zira Hak teâlâ büyüklerin efendisi, kâinatın hülâsası, habîbi ve Resûlünü ( aleyhisselâm ) bu husûsi ihsân ile ni’metlendirmiştir.

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kalbe îmân nûru girince, genişler ve açılır.” Eshâb-ı Kirâm (aleyhimürrıdvân); “Yâ Resûlallah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir?” dediler. Buyurdu ki: “Alâmeti, kulun, yüzünü ebedî olan âhırete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır.” Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hilecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. Peygamberlik basireti, gözüyle ve îmân nûru ışığıyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünyâ işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhıret ise dâimi ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fâni olan dünyâdan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevâb azıklarını bulundurur. Kişinin sadrının (göğsünün) inşirahından açılmasından nasîbi, bu îmân nûrundan olan nasîbi kadardır. Bunun da miktarı kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nûrun, sinenin açılmasında ve kalbin ferahında te’sîri tamdır. Bu sebebdendir ki, dünyâdaki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalb ferahlığına, karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. Bunun için demişlerdir ki, nefs-i natıka (insanî rûh), nura, ışığa âşıktır. Nerede bir ışık huzmesi, parıltısı bulsa, o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. Zira rûh, aydınlığa nûra olan teveccühü sebebiyle içerden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar. Beyt:

Sana visal meclisinde, göz uyku yüzü görmez,
Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.

Anlaşıldı ki, nûrun zuhuru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. Kalbler onunla açılır. Sadrın şerhinin sebeblerinden biri de ilimdir, ilim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sînesindeki genişleme de o kadar artar. Bu ilimden murâd, her. İlim değil, Peygamberden ( aleyhisselâm ) miras kalan ilimdir. Peygamberlere ilimden başka şeyle vâris olunmaz. Hadîs-i şerîfde; “Peygamberler, vârislerine, altın ve gümüş bırakmazlar. Onlar ilim bırakırlar” buyurulması o ilme işârettir. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Felsefe karanlıkları zuhur etti. İslâm semâsını kararttılar. Bir kısım insanları yoldan çıkardılar. Bunlara ilim değil, cehâlet demek daha uygun olur.

Sadrın şerhi sebeblerinden biri de, Allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsânda bulunmaktır. Mal ve para ile olan ihsân ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. Kimin eli kısa ve kapalı ise, sinesi de o nisbette dardır. El açıklığı, cömertlik ve ihsân, Allahü teâlâ ve kulları katında büyük mertebedir. Dünyâ ve âhırette izzettir, iyiliktir ve sevâbdır. Makamla olan ihsân; kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir işe koymakla yapılan ihsândır.

Sadrın şerhi sebeblerinden biri de, Allah yolunda kahramanlık, insaf sahipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. Böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla aşılır. “Canını düşünmeden saldırdığı zaman, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başkaları kırk sene halvette kalmakla göremez” demişlerdir. Ama bu cesâret ve yiğitlik. Allah için ve Allahın dîninde olursa herşeyden daha yüksektir. Bunun için onların karşılığı (Âl-i İmrân sûresi 169 ve 170.) “Onlar Rableri katında diridirler. Cennet meyvelerinden rızıklanırlar. Onlar, Allahın verdiği ihsândan dolayı, ferah ve sevinç içindedirler” âyetlerinde meâlen bildirilen büyük ni’metlerdir. Bundan daha yüksek hangi mertebe olur.

Sinenin açılması sebeblerinden biri de, kalbi, sıfât-ı zemîme, ya’nî kötü sıfatlar denilen; hased, ucb, kibir, riya, buğz, kin ve Allah için olmayan mal ve makam, ya’nî dünyâ sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. Çünkü bunlar, şehvet ve nefs toprağından yükselen, zulmânî buhar ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve sadrın şerhine sebeb olan îmân nûrundan, tevhîdden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. Mahrûm bırakırlar. Kalb sahasını karartır ve daraltırlar. Beyt:

Dışarı çıkmaz isen tabiat sarayından,
Nasıl haberin olur, hakîkat diyarından.

Bu güzel sıfatlar, en kâmil, en yüksek, en mükemmel şekilde Resûl-i ekremde ( aleyhisselâm ) mevcûd idiler. O’ndan sonra, uyma mikdârınca, ona tâbi olanlarda bulunur. Mütâbeatta, ya’nî Resûlullaha uymada, kim daha ileri gitmişse, sadrı daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nûrlanmış olur. İmrân sûresi, otuzbirinci âyetinde meâlen: “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever” buyuruldu. Hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adım adım onu ta’kib ederse onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur. Gerçi Resûlullahın makamı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yüksektir. O’nun makamında hiç kimse yoktur, herkes O’ndan aşağıdadır, ama dâire geniştir ve etrâfında makamlar vardır. O parlayan nûrdan ve gelen feyzden, etrâfında olanlara da bir şua, bir serpinti ulaşır. Âyet-i kerîmede meâlen; “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruldu.

Bilhassa muhabbet, alâka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. Çünkü muhabbet, ma’iyyeti (beraberliği) îcâbettirir. Hadîs-i şerîfde: “Kişi sevdiği ile beraber olur” buyuruldu. (41. Mektûb)

Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, Abdullah-ı Dehlevî’nin yazdığı, meşhûr “Mişkât” kitabının farsça şerhi olan “Eşi’at-ül-leme’ât”ın dördüncü cildinden alınmıştır:

“İnsanlara merhamet etmeyene, Allah merhamet etmez.”

“Zulme mâni olarak, zâlime de mazlûma da yardım ediniz!”

“Satın alınan bir gömleğe verilen paranın onda dokuzu helâl ve onda biri haram para ise, bu gömlekle kılınan namazı Allah kabûl etmez.”

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulm etmez. Onun yardımına koşar. Onu küçük ve kendinden aşağı görmez. Onun kanına, malına, ırzına, namusuna zarar vermesi haramdır.”

“Allaha yemîn ederim ki, bir kimse kendisine yapılmasını sevdiğini, din kardeşi için de sevmedikçe îmânı tamam olmaz.”

“Kötülüğünden komşusu emîn olmayanın, Allaha yemîn ederim ki, îmânı yokdur.”

“Kalbinde merhameti olmayanın îmânı yoktur.”

İnsanlara merhamet edene, Allah merhamet eder.”

“Küçüklerimize acımayan ve büyüklerimize saygılı olmayan, bizden değildir.”

“İhtiyârlara saygı gösteren ve yardım eden, ihtiyârlayınca, Allah ona da yardımcılar nasîb eder.”

“Yanında birini gıybet edeni susturan kimseye, Allah dünyâda ve âhırette yardım eder. Gücü yeterken susturmazsa, Allah onu dünyâda ve âhırette cezalandırır.”

“Din kardeşinin aybını, utanç verici hâlini görüp de, bunu örten, gizliyen kimse, İslâmiyetten önce arabların yapdıkları gibi, diri gömülen kızı mezardan çıkarmış, ölümden kurtarmış gibidir.”

“İki arkadaştan Allah indinde daha iyi olanı, arkadaşına iyiliği daha çok olanıdır.”

“Birinin iyi veya kötü olduğu, komşularının onu beğenip beğenmemesi ile anlaşılır.”

Resûlullah ( aleyhisselâm ) Eshâbına karşı buyurdu ki: “Siz, öyle bir zamanda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helak olur, Cehenneme gidersiniz. Sizden sonra öyle müslümanlar gelecek ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapabilseler, Cehennemden kurtulurlar.”

“Allah dünyalığı dostlarına da, düşmanlarına da vermişdir. Güzel ahlâkı ise, yalnız sevdiklerine vermişdir.” (iyi huylu olan kâfirlerin ölmeleri yaklaşınca îmâna kavuşacakları umulur sözünün doğru olduğu buradan da anlaşılmaktadır.)

“Bir kimsenin ırzına, malına saldıranın sevâbları, kıyâmet günü o kimseye verilir, ibâdetleri, iyilikleri yoksa, o kimsenin günahları buna verilir.”

“Allah indinde günahların en büyüğü, kötü huylu olmaktır.”

“Bir kimse, sevmediği birisine belâ ve sıkıntı geldiği için sevinirse, Allah, bu kimseye de bu belâyı verir.”

“İki kişi mescide gelip namaz kıldılar. Kendilerine birşey ikram edildi. Oruçlu olduklarını söylediler. Konuşduktan sonra kalkıp giderlerken, hazret-i Peygamber efendimiz bunlara; “Namazlarınızı tekrar kılınız ve oruçlarınızı tekrar tutunuz! Çünkü konuşurken bir kimseyi gıybet ettiniz, (ya’nî, bir kusurunu söylediniz) Gıybet etmek, ibâdetlerin sevâbını giderir” buyurdu.”

Hased etmeyiniz! Ateş odunu yok ettiği gibi, hased de insanın sevâblarını giderir.” Hased, kıskanmak, çekememek demektir. Ya’nî Allahın birisine vermiş olduğu ni’metin, ondan gitmesini istemek demektir. Ondan gitmesini istemeyip de, kendisinde de olmasını istemek, hased olmaz. Buna (Gıpta) etmek, imrenmek denir. Birisinde bulunan kötü, zararlı şeyin gitmesini istemek “Gayret” ve “Hamiyyet” olur.

“İyi huylu, dünyâda ve âhırette iyiliklere kavuşacakdır.”

“Allah, dünyâda güzel sûret ve iyi huy ihsân ettiği kulunu âhıretde Cehenneme sokmaz.”

Ebû Hüreyre’ye “İyi huylu ol!” buyuruldu. İyi huy nedir deyince, “Senden uzaklaşana yaklaşıp nasihat et ve sana zulmedeni affet ve malını, ilmini, yardımını senden esirgeyene bunları bol bol ver”buyurdu.

“Kibirden, hıyânetten ve borçdan temiz olarak ölen kimsenin gideceği yer Cennettir.”

“Hazret-i Peygamber borçlu olan birinin cenâze namazını kılmak istemedi. Ebû Katâde ismindeki bir sahâbî, onun borcunu, havale yolu ile kendi üzerine aldı. Peygamberimiz de cenâze namazını kılmağı kabûl buyurdu.

“Zevcelerinizi döğmeyiniz! Onlar, sizin köleniz değildir.”

“Allah indinde en iyiniz, zevcesine karşı en iyi olanınızdır. Zevcesine karşı en iyi olanınız, benim.”

“Îmânı üstün olanınız, huyu daha güzel ve zevcesine daha yumuşak olanınızdır.”

“Eşi’at-ül-leme’ât” kitabında namazın ehemmiyetini bildiren çeşitli hadîs-i şerîfler vardır. Bu kitabdan ba’zı bölümler:

Arabîde namaza, “Salât” denir. Salât; duâ, rahmet ve istiğfar demektir. Namazda bu üç ma’nânın hepsi bulunduğu için, salât denilmiştir.

Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Beş vakit namaz ve Cum’a namazı, gelecek Cum’aya kadar ve Ramazan orucu, gelecek Ramazana kadar yapılan günahlara keffarettirler. Büyük günah işlemekten sakınanların küçük günahlarının affına sebeb olurlar”Arada işlenilmiş olan küçük günahlardan kul hakkı bulunmıyanları yok ederler. Küçük günahları af edilerek bitmiş olanların, büyük günahları için olan azâblarının hafiflemesine sebeb olurlar. Büyük günahların af edilmesi için tövbe etmek de lâzımdır. Büyük günahı yok ise, derecesinin yükselmesine sebeb olurlar. Bu hadîs-i şerîf, Müslim’de yazılıdır. Beş vakit namazı kusurlu olanların af olmasına Cum’a namazları sebeb olur. Cum’a namazları da kusurlu ise, Ramazan oruçları sebep olur.

Yine Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kapısının önünde akar su olan bir kimse, bu suda her gün beş kerre yıkansa, bedeninde kir kalır mı?” Eshâb-ı Kirâm cevâb vererek; “Hayır hiç kir kalmaz yâ Resûlallah” dediler. “Beş vakit namaz da böyledir. Beş vakit namaz kılanların küçük günahlarını Allahü teâlâ yok eder” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) diyor ki: Eshâbdan biri bir günah işlemişti. Sonra da pişman olup, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldi ve yaptığını anlattı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) vahy bekledi. Sonra, bu zât namaz kıldı. Allahü teâlâ âyet-i kerîme gönderip meâlen; “Günün iki tarafında ve güneş batınca namaz kıl! iyilikler, kötülükleri elbette yok eder” buyurdu. Günün iki tarafı, öğleden evvel ve öğleden sonra demektir. Ya’nî sabah, öğle ve ikindi namazlarıdır. Gündüze yakın olan gece namazı da, akşam ve yatsı namazlarıdır. Bu âyet-i kerîmede, hergün beş vakit namazın, günahların af edilmelerine sebep oldukları bildirilmektedir. Bu zât, “Yâ Resûlallah! Bu müjde yalnız benim için midir? Yoksa bütün ümmet için midir?” dedi. Resûlullah da ( aleyhisselâm ); “Bütün ümmetim içindir” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, iki Sahîhde de yazılıdır.

Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) diyor ki: Bir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelip; “Had cezası verilecek bir günah işledim. Bana had cezası vur!” dedi. Resûlullah, ne günah işlemiş olduğunu buna sormadı. Namaz vakti geldi. Beraber kıldık. Resûlullah ( aleyhisselâm ) namazı bitirince, bu zât kalktı ve; “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm )! Ben, had cezası verilecek bir günah işledim. Allahü teâlânın kitabında emr olunan cezayı bana yap!” dedi. “Sen bizimle beraber namaz kılmadın mı?” buyurdu. Evet kıldım dedi. “Üzülme Allahü teâlâ günahını af eyledi”buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, iki temel kitapda ya’nî Buhârî ve Müslim’de yazılıdır.

Bu zât, had lâzım olan büyük günah işlediğini zannetmişti. Namaz kılınca af olması, bunun küçük günah olduğunu göstermektedir. Yâhud had demesi, küçük günahların karşılığı olan “Ta’zîr” cezası idi. İkinci sorusunda “Had cezası yap” dememesi de böyle olduğunu gösteriyor.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) diyor ki: Allahü teâlânın ençok hangi ameli sevdiğini Resûlullahdan sordum. Resûlullah da ( aleyhisselâm ); “Vaktinde kılınan namaz” buyurdu. Ba’zı hadîs-i şerîflerde ise; “Evvel vaktinde kılınan namazı çok sever” buyurulmuştur. Ondan sonra hangisini çok sever dedim. “Anaya-babaya iyilik yapmayı” buyurdu. Bundan sonra da hangisini çok sever dedim. “Allah yolunda cihâd etmeyi” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf de, iki Sahîh kitâbda yazılıdır. Başka bir hadîs-i şerîfde; “Amellerin en iyisi, yemek yedirmekdir” buyuruldu. Bir başkasında; “Selâm vermeyi yaymaktır” Bir başkasında ise; “Gece, herkes uykuda iken namaz kılmakdır” buyurulmuştur. Başka bir hadîs-i şerîfde; “En kıymetli amel, elinden ve dilinden, kimsenin incinmemesidir.” Bir hadîs-i şerîfde de; “En kıymetli amel, cihaddır” buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde; “En kıymetli amel, hacc-ı mebrûrdur.” Ya’nî, hiç günah işlemeden yapılan hacdır buyuruldu. “Allahü teâlâyı zikr etmektir” ve “Devamlı olan ameldir” hadîs-i şerîfleri de vardır. Suâli soranların hâllerine uygun, çeşidli cevaplar verilmişdir. Yahut, zamana uygun cevap verilmiştir. Meselâ, İslâmiyetin başlangıcında, amellerin en efdali en kıymetlisi cihâd idi. (Âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler, namazın zekâttan, sadakadan daha kıymetli olduğunu göstermektedir. Fakat, ölüm hâlinde bulunana birşey verip, onu ölümden kurtarmak, namaz kılmaktan daha kıymetli olur. Demek ki, başka hâller, şartlar içinde, başka şeyler daha kıymetli olmaktadır.)

Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İnsan ile küfür arasındaki sınır, namazı terk etmekdir.”Çünkü, namaz insanı küfre varmakdan koruyan perdedir. Bu perde aradan kalkınca kul küfre kayar. Bu hadîs-i şerîf “Müslim”de yazılıdır. Bu hadîs-i şerîf namazı terk etmenin çok fenâ olduğunu gösteriyor. Eshâb-ı Kirâmdan çok kimse, namazı özürsüz terk eden imansız olur dediler.

Übâde bin Sâmit ( radıyallahü anh ) haber veriyor Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ beş vakit namaz kılmağı emr etdi. Bir kimse; güzel abdest alıp, bunları vaktinde kılarsa ve rük’ûlarını, huşû’larını, tamam yaparsa, Allahü teâlâ, onu af edeceğini söz vermişdir. Bunları yapmıyan için söz vermemişdir. Bunu, isterse af eder, isterse azâb yapar.”Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî bildirmişlerdir. Görülüyor ki, namazın şartlarına, rükû’ ve secdelerine dikkat etmek lâzımdır. Allahü teâlâ sözünden dönmez. Doğru dürüst namaz kılanları muhakkak af eder.

Ebû Ümâme-i Bâhilî ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Beş vakit namazınızı kılınız! Bir ayınızda oruç tutunuz! Mallarınızın zekâtını veriniz! Başınızda olan âmirlere itaat ediniz. Rabbinizin Cennetine giriniz.” Görülüyor ki, hergün beş vakit namaz kılan, Ramazan ayında oruç tutan, malının zekâtını veren, Allahü teâlânın yeryüzünde halîfesi olan âmirlerin, İslâmiyete uygun emirlerine itaat eden bir müslüman, Cennete gidecektir. Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ve Tirmizî bildirmişlerdir.

Ebû Zer-i Gifârî ( radıyallahü anh ) diyor ki: Sonbahar günlerinden birinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile beraber sokağa çıktık. Yapraklar dökülüyordu. Bir ağaçdan iki dal kopardı. Bunların yaprakları hemen döküldü. “Yâ Ebâ Zer! Bir müslüman Allah rızâsı için namazı kılınca, bu dalların yaprakları döküldüğü gibi, günahları dökülür”buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Ahmed haber verdi.

Zeyd bin Hâlid Cühenî haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir müslüman, doğru olarak ve huşû’ ile iki rek’at namaz kılınca, geçmiş günahları af olur.” Ya’nî Allahü teâlâ, onun küçük günahlarının hepsini af eder. Bu hadîs-i şerîfi İmâm-ı Ahmed bildirdi.

Abdullah bin Amr İbni Âs haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kimse, namazı eda ederse, bu namaz kıyâmet günü nûr ve burhan olur ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Namazı muhafaza etmezse, nûr ve burhan olmaz ve necât bulmaz. Karun, Fir’avn, Hâmân ve Übey bin Halef ile birlikte bulunur.” Görülüyor ki bir kimse; namazı farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine ve edeblerine uygun olarak kılarsa, bu namaz, kıyâmette nûr içinde olmasına sebep olur. Böyle namaz kılmağa devam etmezse, kıyâmet günü adı geçen kâfirlerle beraber olur. Ya’nî Cehennemde şiddetli azâb çeker. Ubey bir Halef, Mekke kâfirlerinin azgınlarından idi. Uhud Gazâsında, Resûlullah ( aleyhisselâm ) mübârek eli ile onu Cehenneme gönderdi. Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ile Dârimî bildirmişlerdir. Beyhekî de, “Şa’b-ül-Îmân” kitabında yazmısdır.

Tabiînin büyüklerinden Abdullah bin Şakîk diyor ki: “Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm), ibâdetler içinde, yalnız namazı terk etmenin küfür olacağını söylediler.” Bunu, Tirmizî bildirdi. Abdullah bin Şakîk; Ömer’den, Ali’den, Osman’dan ve Âişe’den (radıyallahü anhüm) hadîs-i şerîfler rivâyet etmiştir. Hicretin yüzseksen senesinde vefât etmiştir.

Ebüdderdâ ( radıyallahü anh ) diyor ki: Çok sevdiğim bana dedi ki: “Parça parça parçalansan, ateşte yakılsan bile, Allahü teâlâya hiçbir şeyi şerik yapma! Farz namazları terk etme! Farz namazları bile bile terk eden müslümanlıktan çıkar. Şarab içme! Şarab, bütün kötülüklerin anahtarıdır.” Bu hadîs-i şerîfi İbn-i Mâce bildirdi. Görülüyor ki, farz namazlara aldırış etmeyip terk eden, imansız olur. Tenbellikle terk eden, imansız olmaz ise de büyük günah olur. İslâmiyetin bildirdiği beş özürden biri ile fevt etmek, kaçırmak günah değildir. Şarab ve alkollü içkilerin hepsi aklı giderir. Aklı olmıyan, her kötülüğü yapabilir.

Ali ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ali! Üç şeyi yapmağı gecikdirme: Vakti gelince, namazı hemen kıl! Cenâze hazırlanınca, namazını hemen kıl! Bir kızın küfüvünü bulunca, hemen evlendir!” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi. Cenâze namazını gecikdirmemek için, mekrûh üç vakitde de kılmalıdır.

Abdullah İbni Ömer (r.anhümâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Namazlarını vakitleri gelince hemen kılanlardan Allahü teâlâ râzı olur. Vakitlerinin sonunda kılanları da af eder.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi.

Şafiî mezhebinde her namazı, vaktinin evvelinde kılmak efdaldir. Mâlikî mezhebi de buna yakındır. Ancak, çok sıcakda, yalnız kılanın, öğleyi gecikdirmesi efdal olur. Hanbelî mezhebi de, Şafiî gibidir. Hanefî mezhebinde, sabah ve yatsı namazlarını geciktirmek ve sıcak zamanlarda öğleyi, hava serinleyince kılmak efdaldir. (Fakat öğleyi, İmâmeyn kavline göre, ikindi vakti girmeden ve ikindiyi ve yatsıyı da, İmâm-ı a’zama göre, vakti girince kılmak iyi olur, ihtiyâtlı olur. Takvâ ehli olanlar, her işlerinde ihtiyâtlı olurlar.)

Âişe ( radıyallahü anha ) diyor ki: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) namazını âhır vaktinde kıldığını, iki defa görmedim.” Ya’nî, bütün ömründe bir kere, bir namazı vaktinin sonunda kılmışdır.

Ümm-i Habîbe (radıyallahü anhâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir müslüman kul, her gün, farz namazlardan başka, on iki rek’at, tetavvu’ olarak namaz kılarsa, Allahü teâlâ ona Cennetde bir köşk yapar.” Bu hadîs-i şerîf “Müslim”de yazılıdır. Görülüyor ki, hergün beş vakit farz ile kılınan sünnet namazlar, Resûlullah ( aleyhisselâm ) tetavvu’ ya’nî nafile namaz demektedir.

Tabiînin büyüklerinden Abdullah bin Şakîk diyor ki: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) tetavvu’ namazlarını ya’nî nafile namazlarını, hazret-i Âişe’den ( radıyallahü anha ) sordum. “Öğle farzından evvel dört, sonra iki, akşamın ve yatsının farzlarından sonra iki, sabah namazlarının farzından evvel iki rek’at kılardı” dedi. Bu haberi, Müslim ve Ebû Dâvûd bildirdiler.

Âişe ( radıyallahü anha ) dedi ki: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) nafile ibâdetlerden ençok devam ettiği, sabah namazının sünneti idi. “Bu haber, hem “Buhârî” de, hem de “Müslim”de yazılıdır. Görülüyor ki, Âişe ( radıyallahü anha ) beş vakit namazın farzları ile beraber kılınan sünnet namazlara, nafile namaz demektedir.

“Eşi’at-ül-leme’ât” kitabında, Nikâh kısmı başında diyor ki:

Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına biri geldi; “Ensârdan bir kız ile evlenmek istiyorum” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Kızı (bir kerre) gör! Çünkü, Ensâr kabilesinin gözlerinde birşey vardır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, “Müslim” kitabında yazılıdır. Evlenilecek kızı önceden bir kerre görmek sünnetdir..

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kadınlar görüşdükleri kadınların güzelliklerini, iyiliklerini, zevclerine anlatmasınlar. Zevcleri, o kadınları görmüş gibi olurlar.” Bu hadîs-i şerîf, Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır.

Ebû Sa’îd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Erkek erkeğin ve kadın kadının avret yerlerine bakmasın!” Görülüyor ki, erkeklerin kadınlara ve kadınların erkeklerin avret yerlerine bakmaları haram olduğu gibi, erkeklerin, erkeğin avret yerine ve kadınların, kadının avret yerine bakmaları da haramdır. Erkeğin, erkek ve kadın için avret mahalli, diz ile göbek arasıdır. Kadının, kadın için avret mahalli de böyledir. Kadının yabancı erkek için avret mahalli ise, ellerinden ve yüzünden başka bütün bedenidir. Bunun için, kadınlara avret denir. Yabancı kadının avret yerine, şehvetsiz de bakmak haramdır.

Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yabancı kadının evinde gecelemeyiniz!”

Akabe bin Âmir ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:“Yabancı kadın ile bir odada yalnız kalmayınız. Kadın, zevcinin birâderi veya bunun oğlu ile yalnız kalırsa, ölüme kadar sürüklenir.” Ya’nî fitnelere sebeb olur. Bundan pek çok sakınmalıdır. Bu hadîs-i şerîf, Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır.

Abdullah İbni Mes’ûd ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kadının bedeni avrettir.” Ya’nî örtülmesi lâzımdır. “Kadın sokağa çıkınca şeytan hep ona bakar.” (Ya’nî, erkekleri aldatmak, onları günaha sokmak için onu tuzak yapar.)

Büreyde ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) hazret-i Ali’ye dedi ki, “Yâ Ali! Bir kadını görürsen, yüzünü ondan ayır. Ona tekrar bakma! Ansızın görmek, günah olmaz ise de, tekrar bakmak günah olur.” Bu hadîs-i şerîfi Ebû Dâvûd ve Dârimî bildirdiler.

Ali ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yâ Ali! Uyluğunu açma ve ölü veya diri, hiç kimsenin uyluk yerine bakma!” Bu hadîs-i şerîfi, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâce haber verdiler. Bundan anlaşılıyor ki, ölünün avret yerine bakmak, dirininkine bakmak gibidir.

Abdullah İbni Ömer (r.anhümâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Avret yerinizi açmayınız! (Ya’nî, yalnız iken de açmayınız) Çünkü, yanınızda hiç ayrılmayan kimseler vardır. Onlardan utanınız ve onlara saygılı olunuz!” Bu kimseler, Hafaza denilen meleklerdir ki, insandan yalnız helada ve cimâ’da ayrılırlar.

Tâbi’înin büyüklerinden Behz bin Hakîm, babasından ve dedesinden haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Avret yerlerini ört! Zevcenden ve câriyenden başkasına gösterme! Yalnız iken de, Allahü teâlâdan haya ediniz!” Bu hadîs-i şerîfi, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâce bildirdiler.

Ömer-ül-Fârûk ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir erkek, yabancı bir kadın ile halvet ederse, üçüncüleri şeytan olur.”

Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi. (Yabancı bir veya çok kadınla (Halvet) etmek, ya’nî kapalı bir yerde yalnız kalmak haramdır, İbn-i Âbidîn, imamlığı anlatırken diyor ki: “Başka bir erkek daha varsa veya zîrahm mahremi bir kadın da varsa halvet olmaz.”)

Tâhir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Zevci uzakda olan kadınların yanlarına gitmeyiniz! Çünkü şeytan, kan gibi damarlarınızda dolaşır.” Sizin de dolaşır mı? dediklerinde, “Benim de dolaşır. Fakat Allahü teâlâ, ona karşı, bana yardım etti. Onu müslüman yaptı. Bana teslim oldu.” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi, Tirmizî bildirdi.

Ümm-i Seleme ( radıyallahü anha ) diyor ki: “Resûlullah yanımda idi. Kardeşim Abdullah bin Ebî Umeyye’nin kölesi de odada idi. Bu köle muhannes idi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bu muhannesi görünce ve sesini işitince; “Bunun gibileri evinize almayınız” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, “Buhârî’de ve Müslim’de yazılıdır. Muhannes; ahlâkını, hareketlerini, sözlerini ve şeklini kadınlara benzeten kimse demektir. Böyle yapanlar mel’ûndur. Bunlar için, hadîs-i şerîfde; “Kendilerini kadınlara benzeten erkeklere ve erkeklere benzeten kadınlara, Allah la’net eylesin!” buyuruldu. Zarûret olmadan, erkekler gibi giyinen, onlar gibi traş olan, erkeklere mahsûs işleri yapan kadınlar ve kadın gibi saçlarını uzatan, süslenen erkekler, bu hadîs-i şerîfe dâhil olmaktadırlar.

Misver bin Mahreme ( radıyallahü anh ) diyor ki: Büyük bir taş götürüyordum. Yolda, elbisem aşağı düştü. Yukarı kaldıramadım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) beni bu hâlde gördü ve; “Elbiseni yukarı kaldır! Çıplak olarak sokağa çıkmayınız!” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi “Müslim” bildirmektedir.

Ebû Umâme ( radıyallahü anha ) heber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kızın güzelliğini gören kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teâlâ ona yeni bir ibâdet sevâbı ihsân eder ki, bu ibâdetin lezzetini hemen duyar.” Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel bildirdi.

Hasen-i Basrî (r.aleyh), mürsel olarak haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Avret yerlerini açana ve başkasının avret mahalline bakana, Allah la’net eylesin!” Bu hadîs-i şerîf, İmâm-ı Beyhekî’nin Şu’b-ül-Îmân kitabında yazılıdır.

Abdullah İbni Ömer (r.anhümâ) haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kendini bir kavme benzeten, onlardan olur!” Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ve Ebû Dâvûd bildirdiler. Demek ki, ahlâkını, davranışlarını veya elbisesini başkalarına benzeten, onlardan olur.

Amr bin Şu’ayb, babasından ve dedesinden haber veriyor. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kuluna verdiği ni’metleri görmeyi sever.” Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî bildirdi. Görülüyor ki, Allahü teâlâ elbisenin yeni, güzel ve temiz olmasını sever. Bunları, ni’meti göstermek için yapanı sever. Kibir ile yapanı sevmez. Allahü teâlânın verdiği ni’metleri gizlemek caiz değildir, İlim ni’meti de böyledir.

Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) diyor ki:

“Resûlullah ( aleyhisselâm ) bize geldi. Evde, saçları dağınık biri vardı. Bunu görünce, “Bu saçlarını düzeltecek birşey bulamamış mı?” buyurdu. Elbisesi kirli birini de görünce, “Elbisesini yıkayacak birşeyi yok mu?” buyurdu.

Tabiînden Ebü’l-Ahves, babasından haber veriyor: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına gittim. Elbisem eskimiş idi. “Malın yok mu?” buyurdu. Malım var dedim. “Ne cinsden malın var?” buyurdu. Her cinsden var dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Allahü teâlâ, mal verince, ni’metlerin eserini üzerinde görmelidir!” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi, İmâm-ı Ahmed ve Nesâî bildirdiler.

“Merec-ül-bahreyn”de diyor ki: Hakim Ali Tirmizî buyurdu ki: “Yaşım ilerledikçe ilmim, amelim ve mücâhedem arttığı hâlde, gençliğimde kavuşmuş olduğum nûrları, te’sîrleri kendimde bulamaz oldum. Sebebini bir türlü anlıyamadım. Gençlik zamanım, Resûlullahın zamanına daha yakın olduğu için, o zamandaki hâlin daha üstün olduğu, kalbime ilham edildi. O zamana yakın zamanlar, böyle kıymetli idi.

Merec-ül-bahreyn”de, Ahmed Zerrûk’dan alarak diyor ki: “Ma’sûm olmak, kusursuz olmak, Peygamberlere mahsûsdur. Velînin ma’sûm olması şart değildir. Israr ve devam olmadan, büyük günah işlemek, “vilâyeti bozmaz. Velî, günahından vazgeçer ve tövbe eder. Günah işlemek, insanı helak etmez. Günaha devam etmek, tövbeyi terk etmek helak eder. Âdem aleyhisselâmın zellesi ile, İblîsin isyanı, bundan dolayı farklı oldular. Eshâb-ı Kirâmın hepsini sevmekle ve hepsine saygılı olmakla emr olunduk. Sevilmeleri az veya çok olabilir. Fakat, hiçbirine dil uzatmamız, kötü bilmemiz caiz değildir. Kendi kusurlarımıza bakmamız hiçbir müslümanı gıybet etmememiz lâzımdır.

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri “Mişkât” şerhinde buyuruyor ki: “Peygamberler ve evliyâ öldükten sonra, bunlardan yardım istemeği, meşâyıh-ı ı’zâm ve fıkıh âlimlerinin çoğu caizdir dedi. Keşf ve kemâl sahipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu rûhlardan feyz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere “Üveysî” dediler. İmâm-ı Şafiî buyuruyor ki: “İmâm-ı Mûsâ Kâzım’ın kabri, duâmın kabûl olması için bana tiryak gribidir. Bunu çok tecrübe ettim!” İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki: “Diri iken tevessül olunan, feyz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyz alınır.” Meşâyıh-ı Kirâmın büyüklerinden biri diyor ki: “Diri iken tasarruf yapdıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük velî gördüm. Bunlardan ikisi, Ma’rûf-i Kerhî ile Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir. Batı âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden olan Ahmed bin Zerrûk diyor ki: “Ebü’l-Abbâs-ı Hadramî hazretleri bana sordu ki: “Diri olan velî mi, yoksa ölü olan mı daha çok yardım eder?” “Herkes, diri olan diyor. Ben ise ölü olan daha çok yardım eder diyorum” dedim.” “Doğru söylüyorsun. Çünkü, diri iken, kullar arasındadır. Öldükten sonra ise, Hakkın huzûrundadır” buyurdu.

İnsan ölürken rûhunun ölmediğini âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler açıkça bildiriyor. Rûhun şuur sahibi olduğu, ziyâret edenleri ve onların yapdıklarını anladıkları da bildiriliyor. Kâmillerin ve velîlerin rûhları, diri iken olduğu gibi öldükten sonra da, yüksek mertebededirler. Allahü teâlâya ma’nevî olarak yakındırlar. Evliyâda, dünyâda da öldükten sonra da kerâmet vardır. Kerâmet sahibi olan, rûhlarıdır. Rûh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerâmeti yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Herşey O’nun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü teâlânın kudreti karşısında diri iken de, ölü iken de hiçtir. Bunun için Allahü teâlânın dostlarından biri vâsıtası ile, bir kuluna ihsânda bulunması şaşılacak birşey değildir. Diri olanlar vâsıtası ile, çok şey yaratıp verdiğini, herkes, her zaman görmektedir, insan diri iken de, ölü iken de birşey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vâsıta, sebep olmaktadır.”

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, fârisî “Medâric-ün-nübüvve” kitabının, ikici cild, yüzotuzikinci sahifesinde diyor ki: “Bedr gazâsında, dokuzyüzü aşan kâfir ordusundan, yetmişi öldürülmüştü. Bunlardan yirmidördü, bir leş çukuruna atıldı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) üç gün sonra çukur başına geldi. Birkaçının ismini sayarak; “Rabbinizin ve O’nun Resûlünün bildirdikleri azâblara kavuşdunuz mu? Ben, Rabbimin va’d ettiği zafere kavuşdum” buyurdu. Ömer ( radıyallahü anh ) bunu işitince; “Yâ Resûlallah! Cansız ölülere neden söylüyorsun?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Sözlerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Fakat onlar cevap veremez” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, hadîs âlimlerinin sözbirliği ile bildirilmektedir. Bu hadîs-i şerîf, ölülerin diriler gibi işittiğini, fakat cevap veremediklerini gösteriyor. “Müslim-i şerîf’de bildirilen bir hadîs-i şerîfte de; “Defnden sonra cemâat dağılırken, ölü, bunların ayak sesini işitir” buyuruldu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Bakî’ kabristanını ziyâret ederken, oradaki meyyitlere selâm verir, onlara söylerdi, işitmeyen, anlamayan kimseye birşey söylenir mi? Hattâ saçma söz olur.

Suâl: Meyyitin, ayak seslerini işitmesi, suâl meleklerine cevap verinceye kadar işiteceğini gösteriyor. Bundan her zaman işiteceği anlaşılır mı?

Cevap: Hadîs-i şerîfde, suâllere cevap verinceye kadar işitir denilmiyor. Suâli işitmesi ve cevap vermesi için, meyyit sonra ayrıca diriltilecekse de, o başka, bu işitmek de başkadır.

Suâl: Meyyit, yalnız Resûlullahın sözlerini işitir. Bu ise, bir mu’cizedir.

Herkesin sözünü işitir demek nasıl doğru olur?

Cevap: Hadîs-i şerîfte açıkça bildirilen birşeyi sınırlamak için, veya başka türlü anlatmak için, bu şeyin, açıkça bildirildiği gibi olamayacağını isbât etmek lâzımdır. Allahü teâlâ, ölüye; kulaksız, sinirsiz, bizim bilmediğimiz bir sûretle işittirebilir.

Suâl: Fâtır sûresinin otuzbeşinci âyetinde meâlen: “Sen ölüye işittiremezsin. Sen kabrde olana duyurucu değilsin!” buyuruluyor. Bu âyet-i kerîme karşısında, o hadîs-i şerîf nasıl doğru olabilir? Hazret-i Ömer’e verilen cevâbda, “Daha iyi bilici” denilmiş, bizlere ise, yanlışlıkla “Daha iyi işitici” şeklinde gelmiş olabilir. Çünkü ölüler, âhıret işlerini, dirilerden elbette daha iyi bilirler.

Cevap: Hazret-i Ömer gibi çok sağlam bir zâtın bildirdiği bir hadîs-i şerîfde yanlışlık olabileceğini, hiçbir müslüman düşünemez. Bu âyet-i kerîmeye gelince; “Ölülere sen işittiremezsin. Senin sesini, Allahü teâlâ işittirir” demektir. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Mekke kâfirlerinin îmân etmeleri için uğraşıyordu, inanmadıkları için üzülüyordu. Bu âyet-i kerîme o zaman gelmişdi. Ölülere işittiremezsin demek, ölü kalbleri, ya’nî kâfirleri îmâna kavuşduramazsın, demektir. Kâfirlerin bedenleri mezara, kalbleri de ölüye benzetilmektedir. Hadîs-i şerîfler ve din büyüklerinin kitapları, ölülerin işittiklerini ve anladıklarını gösteriyor. Bu haberleri bozan başka bir haber bildirilmedi.”

1) Ahbâr-ül-Ahyâr sh. 314

2) Medâric-ün-nübüvve mukaddimesi.

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 240, 313, 380, 403, 425, 660, 972

4) Eşi’at-ül-leme’ât

5) Merac-ül-bahreyn

6) Herkese Lâzım Olan Îmân sh. 115

7) İslâm Ahlâkı sh. 277, 283, 306, 310

ABDÜLHAKÎM-İ SİYALKÛTÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’da yetişen İslâm âlimlerinin büyüklerinden. Babası, Şemseddîn Muhammed’dir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sınıf arkadaşı idi. Hocaları, Mevlânâ Kemâleddîn-i Kişmîri idi. Hindistan’ın büyük Hanefî âlimidir. Fıkıh, kelâm ve daha birçok ilimlerde çok yükseldi. Çok kitap yazdı. “Beydâvî tefsîri” ne haşiyesi, Sa’düddîn-i Teftâzânî’nin “Şerh-ı akâid” ine hâşiyesi ve Ahmed Hayâlî’nin Teftâzânî’nin “Akâid-i Nesefî” şerhine yaptığı haşiyenin de “Siyalkûtî haşiyesi” ve Teftâzânî’nin “Mevâkıf şerhi” ne, Celâleddîn-i Devânî’nin “Akâid-i Adûd” şerhine ve “Mutavvel” adındaki Beyân ve Me’ânî kitabına haşiyesi ve “Ed-Dürret-üs-semîne fî isbât-il-Vâcib-i teâlâ” kitabları meşhûrdur. 1067 (m. 1657) senesi Rebî’ul-evvel ayının onikinci günü, Hindistan’ın Siyâlkût şehrinde vefât etti.

“Hulâsat-ül-eser” kitabının sahibi buyuruyor ki: “Mevlânâ Abdülhakîm bin Şemseddîn el-Hindî es-Siyalkûtî, Hindistan’ın allâmesi ve bütün ilimlerde İmâm idi. Bu beldede, ilimde müşkili olanların tercümanı idi. Âlimlerin en büyüklerinden ve onların seçilmişlerinden olduğu herkesçe bilinirdi. İ’tikâdda sırât-ı müstakim üzere olup, dosdoğru olan yolda idi. İnsanları dâima Hakk’a da’vet eder, dîn-i İslâmı sultanlara, emirlere açıkça tebliğ etmekten hiç çekinmezdi. Hind Sultânı Harem Şah Cihan zamanında, âlimlerin reîsi oldu. Sultan, onun re’yine, fetvâsına başvurmadan hiçbir konuda karar vermezdi. Zamanındaki Hind âlimlerinden hiçbir kimse, ilimde onun yükseldiği dereceye varamadı. Bütün faziletleri, üstünlükleri kendinde toplamış, nihâyete ulaşmıştı. Her ilimde mütehassıs ve zamanının bir tanesi idi. Gençliğinde ve yaşlılığında ilim öğrenmeye ve fetvâ vermeye devam etti. İlimdeki ince mes’eleleri hemen hallederdi. İlmin her şu’besinde derin hakîkatlara vâkıftı. Sayısız eser te’lîf etti. “Tefsîr-i Beydâvî”den, Bekâra sûresinin bir kısmına yaptığı haşiyeyi görüp mütâlâa etmiştim. Onda ince ve derin bahisler vardı. Bundan başka eserleri de vardır. Onun üstünlüğü bildirdiklerimizden daha çok olup, her yerde meşhûr olmuştu.

Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyalkûtî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine çok ta’zim ve hürmet ederdi. İnkâr edenlerle çok mücâdele ederdi. Ona yazdığı mektûblarında “Müceddîd-i elf-i sânî” diye hitâb ederdi. Ona bu ismi evvel söyliyen budur dediler, inkâr edenlere karşı; “Büyüklerin sözlerine, maksadlarını anlamadan i’tiraz etmek cahilliktir. Böylelerin sonu felâkettir, ilim ve feyz kaynağı, irfan menbâ’ı üstâd Ahmed’in sözlerini red etmek, bilmemezlik ve anlamamazlıktandır” buyururdu.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek talebelerinden Muhammed Hâşim-i Kişmî, “Zübdet-ül-makâmât” adındaki kitabında şöyle anlatıyor: “Bir zamanlar kalbimden şöyle geçmişti. Eğer Allahü teâlâ, bu asrın âlimlerinin en büyüklerinden birine, hazret-i İmâm’ın (ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin) “Müceddîd-i elf-i sânî” ya’nî ikinci bin yılının kuvvetlendiricisi olduğunu bildirse, bu ma’nâ tamamen kuvvetlenirdi. Birgün, bu düşünce ile hazret-i İmâm’ın huzûruna gittim. Bu fakire (ya’nî Muhammed Hâşim Kişmî’ye hitap ederek buyurdular ki: “Birçok kıymetli kitaplar yazan, aklî ve naklî ilimlerde Hindistan’da bir eşi bulunmayan Abdülhakîm-i Siyalkûtî’den mektûb aldım.” Bunu söyleyip tebessüm ettiler ve devamla buyurdular ki: “Mektûblarının bir yerinde bu fakiri medhedip, “Müceddid-i elf-i sânî” diye yazıyor.”

Mevlânâ Abdülhakîm, bir gece rü’yâda, hazret-i İmâm’ın kendisine; “Ey Resûlüm! Sen, Allah de! Sonra onları kendi oyunlarına bırak!” (En’âm-91) âyet-i kerîmesini okuduğumu görmüştü. Bu rü’yâyı gördükten hemen sonra, hazret-i İmâm’ın huzûrlarına gelip, onların yoluna bağlandı. Hakiki ve ihlâs sahibi talebelerinden oldu. Huzûrlarına gelmeden evvel; “Ben, hazret-i İmâm’ın üveysîsiyim” diye söylerdi. Ya’nî onların rûhâniyetleri beni terbiye ediyor, derdi.” Abdülhakîm-i Siyalkûtî de, bu hâdiseyi bizzat kendisi şöyle anlatır: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerini eskiden bilirdim ve severdim. Fakat kendisine bağlanıp, talebesi olmamıştım. Bir gece rü’yâmda, En’âm sûresinin doksan birinci âyet-i kerîmesini okuyup kalbime teveccüh eyledi. O anda kalbim zikretmeye (ya’nî Allah, Allah demeye) başladı. Uzun zaman böyle zikrederek, çok şeyler hâsıl oldu. Üveysî olarak onların bâtınından feyz aldım. Ben, Ahmed’in (ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin) üveysîsiyim. Sonra sohbetlerine de kavuştum.”

Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyalkûtî hazretleri, “Zâd-ül-lebîb” kitabında, Abdülhak-ı Dehlevî’nin “Eşi’at-ül-leme’ât”ından alarak buyuruyor ki:

“Çok kimse, kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. Kabir ziyâreti, ölülere okumak, onlara duâ etmek için yapılır diyorlar. Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu ise, kabirdekilerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşf sahibi olan evliyâ da, bunu sözbirliği ile bildirdiler. Hattâ, bunlardan çoğu, rûhlardan feyz alarak olgunlaşdıklarını haber vermişlerdir. Bunlara (Üveysî) demişlerdir.” Siyalkûtî hazretleri, bundan sonra buyuruyor ki: “Ölü yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabûl olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vâsıta yapmaktadır. Yâ Rabbî! Kendisine bol bol ihsânda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek; “Ey Allahın velîsi, bana şefaat et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın dileğimi ihsân etmesi için vâsıta ol!” demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fânidir. Yok olacaktır. Hiçbirşey yapamaz. Tasarrufa gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allahdan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, birşey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, birşey istemek dînimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehâb olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmıyanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lâzımdır. Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-i ilâhîde herşeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar.

Birşeye vâsıta, sebep olmazlar. Dünyâda olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur. Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini isbât edemez. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır. Evet bir câhil, bir ahmak, dileğini Allahü teâlânın kudretinden beklemeyip, velî yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, ceza da vermelidir. Fakat bunu ileri sürerek, İslâm âlimlerine, âriflere dil uzatılmaz. Çünkü, Resûlullah ( aleyhisselâm ) kabir ziyâret ederken, mevtaya selâm verirdi. Mevtadan birşey istemeği hiç yasak etmedi. Ziyâret edenin ve ziyâret olunanın hâllerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her müslüman bilir ve inanır.

1) Hülâsat-ül-eser (Muhibbî) cild-2, sh. 318

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 95

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 318

4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 408, 972, 1026

5) Eshâb-ı Kirâm sh. 154, 293

6) Hadarât-ül-kuds sh. 189

7) Umdet-ül-makâmât sh. 160

ABDÜLHÂLIK GONCDÜVÂNÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Evliyânın önderlerinden, İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Abdülcemîl, âlim ve ârif bir kimse olup, Malatyalı idi. İmâm-ı Mâlik hazretlerinin soyundandır. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde üstün olup, müşkülü olanlar ona başvururdu. Hızır aleyhisselâm ile görüşür, sohbet ederlerdi. Birgün Hızır (aleyhisselâm) kendisine: “Senin sâlih bir erkek evlâdın olacak, ismini Abdülhâlık koyarsın!” buyurdular. Çocuk doğmadan Abdülcemîl ( radıyallahü anh ) Buhârâ’ya göç etti. Goncdüvân kasabasına yerleşti. Abdülhâlık Goncdüvânî orada doğdu. Çocukluğunu burada geçirdi. Yine burada 575 (m. 1179) târihinde vefât etti.

Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, ilim öğrenmek için, beş yaşında iken Buhârâ’ya gönderildi. Buhârâ’nın büyük âlimlerinden Hâce Sadreddîn’den ( radıyallahü anh ) Kur’ân-ı kerîm ve tefsîrini öğrenmeye başladı. Okuma esnasında “Rabbinize tezarrû’ ederek ve gizli duâ ediniz” (A’râf-55) meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince hocasına; “Efendim! Bu “gizli”den murâd edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve duâ, aşikâr (açıktan, sesli olarak), dil ile olursa riyadan korkulur. Araya riya girerse, hakkı ile (lâyık olduğu şekilde) zikir edilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem, “Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır” hadîs-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim, efendim!” diye arz etti. Hocası, büyük âlim Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlıyamadığı böyle bir suâl sorabilmesine hayret etti, hayran kaldı. Cevâb olarak, “Evlâdım! Bu mes’ele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allahü teâlâ nasîb ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstada kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur” buyurdu. Abdülhâlık Goncdüvânî ( radıyallahü anh ) bu işâret üzerine, mes’elelerini halledecek o büyük zâtı beklemeye başladı. Birgün Hızır aleyhisselâm yanına geldi. Ona, Allahü teâlâyı gizli ve açık zikretme, anma yollarını öğretti ve onu ma’nevî evlâtlığa kabûl edip, “Kalbinden “La ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah” Kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!” diye ta’rîf etti. Abdülhâlık hazretleri de, ta’rîf üzere, bu mübârek Kelime-i tevhîdi sessiz olarak, kalben söylemeğe başladı. Bunu, kendisine bir ders olarak kabûl etti. Bu hâl, kendisinin ma’nevî makamlarda pekçok yükselmesine sebep oldu.

Abdülhâlık Goncdüvânî ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Yirmiiki yaşında idim. Hızır aleyhisselâm beni, Mâverâünnehr’de yaşayan büyük âlim ve velî Yûsuf-i Hemedânî hazretlerine gönderdi. Ondan tam istifâdeye kavuştum.”

Bu sebeple, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin sohbette üstadı Yûsuf-i Hemedânî ( radıyallahü anh ), zikir tâlim hocası da Hızır (aleyhisselâm) idi.

Abdülhâlık Goncdüvânî ( radıyallahü anh ) beş vakit namazını Kâ’be-i muazzamada kılar, tekrar Buhârâ’ya dönerdi. Bir Aşure günü talebelerine ders veriyordu. Evliyâlık hallerini anlatıyordu. Görünüşü müslüman kıyâfetinde olan bir genç kapıdan girip, talebelerin arasına oturdu. Abdülhâlık hazretleri arada sırada o gence bakıyordu. Bir müddet onun sohbetini dinleyen genç. “Efendim! Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Mü’minin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahın nûru ile bakar” buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir?” diye sordu. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, “Sırrı şudur ki; belindeki zünnârını (hıristiyanların ibâdette bellerine bağladıkları ve ucunda haç asılı parmak kalınlığında yuvarlak ip) kesip çıkar ve müslüman olmakla şereflen!” buyurdu. Genç i’tirâz edip, “Allahü teâlâya sığınırım, benim belimde zünnâr mı var?” deyince, Abdülhâlık ( radıyallahü anh ) bir talebesine işâret etti. Talebe, o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde zünnâr bağlı olduğu görüldü. Bu hâdise karşısında genç, çok mahcûb oldu. Ne yapacağını şaşırdı. Kalbinde İslâmiyete karşı bir sevgi meydana geldi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine muhabbet, sevgi duymaya başladı. Böylece evliyânın, Allahü teâlânın nûruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. Kelime-i şahadet getirip müslüman olmakla şereflendi. Sâdık talebelerinden oldu. Bunun üzerine Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri talebelerine dönerek buyurdu ki, “Ey dostlar! Gelin biz de ahde uyalım, zünnârımızı keselim, imân edelim. Şöyle ki, bu genç maddî zünnârı kesti, biz de kalbe âid zünnârı keselim. O da, kibr ve gurûrdur. Bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa mazhar olalım” buyurdu. Dostlar arasında şaşılacak hâller göründü. Hazreti Hâcenin ayaklarına düştüler, tövbelerini yenilediler. Hep birlikte tövbe ettiler ve kalblerinin Allahü teâlâdan başka bir şeye bağlılıkları kalmadı.

Birgün huzûruna bir kimse gelip, “Eğer Allahü teâlâ beni Cennet ile Cehennem arasında muhayyer kılsa, ben Cehennemi seçerim. Zira bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. O halde Cennet nefsin muradıdır. Cehennem ise, Allahü teâlânın muradıdır” dedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri bu sözü red ederek, “Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse oraya gideriz. Nerede kalın derlerse orada kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir” buyurdu. O kimse de, “Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytân yaklaşabilir mi?” diye sordu. Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, birşeye Öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şayet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. Yeter ki, Hakka yönelsin. Allahü teâlânın Kitabına ve Resûlünün sünnetine sarılsın. Bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün” buyurdu.

Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, Allahü teâlânın indinde duâsı makbûl olan kimselerden idi. İnsanlar ve cinler onun duâsına kavuşmak için, uzak yerlerden bile gelirlerdi. Birgün Abdülhâlık Goncdüvânî’nin ( radıyallahü anh ) huzûruna uzak yerden bir misâfir, biraz sonra da yanlarına, güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi Abdülhâlık hazretlerinden düâ isteyip hemen ayrıldı. Misâfir, “Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu” dedi. O da, “Bizi ziyârete gelip duâ istiyen bir melek idi” buyurdu. Misâfir hayret etti ve “Efendim! Son nefeste îmân selâmeti ile gidebilmemiz için bize de duâ buyurur musunuz?” diye arzuda bulundu. Bunun üzerine Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, “Her kim farzları eda ettikten sonra duâ ederse, duâsı kabûl olur. Sen, farz olan ibâdeti yaptıktan sonra duâ ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur” buyurdu. (Allahü teâlâ, Resûlullahın ve evliyâsının duâsını kabûl edeceğini Kur’ân-ı kerîmde bildirmektedir. Nitekim hadîs-i şerîfte, “Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemîn etseler, Allahü teâlâ, onları doğrulamak için o şeyi yaratır” buyuruldu. Allahü teâlâ sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemîn ettikleri şeyleri bile yaratınca, duâlarını elbet kabûl buyurur. Allahü teâlâ mü’min sûresinin altmışıncı âyetinin meâlinde, “Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim” buyurdu. Duâların kabûl olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan duâ elbet kabûl olunur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duâlar kabûl olmuyor. Bu şartları yaptıklarına güvenilen âlimlerin, velilerin duâ etmeleri için, onlara yalvarmak şirk olmaz. Allahü teâlâ, sevdiklerinin rûhlarına işittirir. Onların hatırı için istenileni yaratır. Onların rûhları diri iken de, öldükten sonra da, Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile ve izni ile dirilere yardım ederler. Böyle inanarak evliyâdan yardım istemek, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak olmaz. Allahü teâlâya tapınmak, O’na inanmak, O’ndan istemek olur.

Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, Vasıyyetname risalesinde ma’nevî oğulları Hâce Evliyâyı Kebîr’e buyurdular ki: “Sana vasıyyet ederim ey oğul ki; her hâlinde ilim, edeb ve takvâ üzere ol! İslâm âlimlerinin kitaplarını oku! Fıkıh ve hadîs öğren! Câhil tarikatçılardan sakın! Şöhret yapma! Şöhretde âfet vardır. Aslandan kaçar gibi câhillerden kaç! Bid’at sahibi sapıklar ile ve dünyâya düşkün olanlar ile arkadaşlık etme! Helâlden ye! Çok gülme! Kahkaha ile gülmek gönlü öldürür. Herkese şefkat ve merhamet et! Kimseyi hakîr görme! Kimse ile münâkaşa, mücâdele etme! Kimseden bir şey isteme! Tasavvuf büyüklerine dil uzatma! Onları inkâr eden felâkete düşer. Mayan fıkıh, evin mescid olsun!”

Tasavvufta meşhûr olan (onbir temel kelime), Abdülhâlık Goncdüvânî’nin sözlerindendir.

1) Reşâhat sh. 25

2) Câmi’-il-kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 50

3) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3066

4) İrgam-ül-mürîd sh. 51

5) Behcet-üs-seniyye sh. 13

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 972

7) Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 28

8) Menâkıb-ı Abdülhâlık Goncdüvânî, Fadlullah bin Rüzbehân İsfehânî. Yahyâ Tevfîk kısmı No. 190

9) Risale fî âdâb-ı tarikatı li-Hâce Abdülhâlık Goncdüvânî Yahyâ Tevfîk kısmı. No: 190

ABDÜLHAMÎD BİN EBİ’L-BEREKÂT TRABLÛSÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi Ebû Muhammed es-Sadafî olup, 606 (m. 1210) senesinde Trablus’ta doğdu. 684 (m. 1285)’te Tunus’da vefât etti. Fıkıh ilmini İbn-i Sâbûnî’den öğrendi, iki defa doğuya gitti. İskenderiyye’de Abdülkerîm bin Atâullah el-Cezâmî es-Sûfî’den, Şeyh-ül-Kurrâ Abdülhamîd Safrâvî’den, Kâdı Cemâleddîn bin Ebî Abdullah’dan, Kâhire’de İzzeddîn bin Abdüsselâm ve diğer âlimlerden ilim aldı. Sonra hacca gitti. Hacdan memleketi Trablus’a dönüp, talebelere ders verdi. Kendisinden pekçok kimse ilim öğrendi. Bunlardan ba’zıları: Yahyâ bin Ebî Bekr bin Bernîk el-Hevârî el-Mahyersî, Üstâz-ül-kebîr hafız Abdülazîz bin Abdülazîm’dir. Bu zât ondan İmâm-ül-Haremeyn’in “El-İrşâd” ve “El-Bürhân” adlı eserlerini, İmâm-ı Gazâlî’nin “El-Müstesfâ” adlı eserini ve diğer eserleri okudu.

Emîr Ebî Zekeriyyâ Yahyâ el-Hafsî zamanında Tunus’a gitti. Sonra memleketine dönüp, yine ilim öğretmekle meşgûl oldu. Çok meşhûr olup, sevildi.

Halîfe Mustansır el-Hafsî, ona Batı Trablus’ta bir medrese yaptırma işini yürütme vazîfesi verdi. 655 (m. 1258) senesinde başlanıp üç senede bitirilen bu medrese, büyüklük ve san’at bakımından en güzel medreselerdendir. Bu işten sonra Halîfe Mustansır onun Tunus’a yerleşmesini istedi. Ba’zı işlerin idâresini ve Zeytûniyye Câmii’nde hutbe okuma vazîfesini verdi. Tunus’da ikâmet ettiği sırada fıkıh, usûl-i fıkıh ve usûlüddîn (i’tikâd bilgileri) ile ilgili ders verdi. İlim öğretmede, önceki âlimlerin usûlünü ta’kib etti. Âlim, faziletli, dîne tam uyan, gayet temiz bir hayat yaşayan bir zât idi. “El-İzâh vel-beyân”, “Cilâ-ül-iltibâs fir-reddi nefât-il-kıyâs”, “El-Akîdet-üt-dîniyye”, “Kitâbü limen lekıye min-es-sâlihîn”, “Müzeftkir-ül-fuâd fî haddi alel-cihâd” adlı eserleri vardır.

1) El-A’lâm cild-3, sh. 285

2) Ed-Dîbâc-ül-müzehheb sh. 159

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 99

4) Terâcim-ül-müellifîn et-Tunûsiyyin cild-2, sh. 309

5) Dürret-ül-hicâl cild-3, sh. 161

ABDÜLHAYY www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hindistan’da yetişen meşhûr evliyâdan. Safa şehrindendir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetinde yıllarca bulundu. Çok hizmet etti. Çok muhabbetini kazandı. Çok şeyler gördü. Çok feyzlere kavuştu. Muhammed Ma’sûm hazretlerinin emirleri ile Mektûbât’ın ikinci cildini topladı. Velîler, talebeler yetiştirdi. Kutb olduğu müjdelendi. 1054 (m. 1644) yılında vefât etti.

Abdülhayy, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden icâzet aldıktan sonra, Pütne şehrine vazîfeli olarak gitti. Oradaki halk, Abdülhayy’a talebe olmak, onun bereketli sohbetlerine kavuşmak için koştular. Abdülhayy hazretleri de onları Cenenneme düşmekten kurtarmak, Cennette yüksek dereceler sahibi olmalarını sağlamak için çok çalıştı. Pekçok kimsenin hidâyete gelmesine sebep oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, onun hakkında; “O, memleketin kutbudur” buyurdular ve bir sevdiğine yazdığı mektûbda da; “Şeyh Abdülhayy ve nûr Muhammed gibi iki azîzin bir yerde bulunması, iki parlak yıldızın biraraya gelmesi gibidir.” nûr Muhammed’e gönderdiği bir mektûbunda ise; “Şeyh Abdülhayy ile aynı şehirdesiniz. Yakınınızda bulunuyor. Duyulmayan garip ma’rifetler ve ilimler onun kalbinde toplanmıştır. Bu yolda zarurî olan şeyler kendisine verilmiştir. Uzakta kalmış dostlarımızın onunla görüşmesi büyük bir ni’mettir. Çünkü oraya yeni gelmiştir ve yeni şeyler getirmiştir. Evliyâlıktaki cezbe ve sülûk makamlarına fenâ mertebelerine kavuşmakla şereflenmiştir.

Hatta diyebilirim ki oranın ana caddesi odur. Mektûbâttaki garip ma’rifetlerden çoğunu bizden dinlemiştir. Mümkün mertebe fırsat buldukça suâl sorup, anlamaya çalışmıştır. Tevfîk, Allahü teâlâdandır.”

Abdülhayy anlattı: “Birgün mübârek hocam İmâm-ı Rabbânî hazretleri Pütne şehrine gitmeme izin verdiler ve; “Şeyh Hamîd-i Bingalî’ye gitmek istiyorum. Fakat fırsatım olmadı. Ona gidip nasîhatta bulununuz” buyurdu. “Peki efendim!” diyerek huzûr-u şerîflerinden ayrıldım. O şehre doğru yola çıktım. Fakat kendi kendime; “Şeyh Hamîd, âlim, evliyâ ve herkesin müracaat ettiği bir kimsedir. Ben kim oluyorum ki, ona nasihat edeyim ve sözümün fâidesi olsun” diye düşündüm. Sonra da; “Böyle düşünmek doğru mudur Madem ki hocam böyle söyledi, o hâlde doğru söyledi. Böyle vesvese etmek doğru değildir. Hocamın bu emrinde mutlaka bir hikmet var” dedim. Şeyh Hamîd-i Bingalî’nin yanına vardığımda, bana çok hürmet ve ikramda bulundu. Sohbet esnasında dedi ki: “İmâm-ı Rabbânî hazretleri ve diğer büyükler yazıyorlar ki: “Bizim yolumuzda olmanın ilk şartı, Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) canından çok sevmektir.” Ben de; “Allahü teâlânın sevgisi ile dolu olan kalbe başka bir sevgi nasıl sığabilir?” diyorum.” Şeyh Hamîd’den bu sözleri işitince çok üzüldüm ve ona cevap olarak: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sevgisi, Hak teâlânın sevgisinin aynısıdır. Âyet-i kerîmede buyuruldu ki: “Kim Peygambere itaat ederse muhakkak, Allahü teâlâya itaat etmiş olur.” (Nisâ-80) Bu âyet-i kerîme sözümüzün doğruluğunu göstermektedir, dedim. Bunun üzerine Şeyh Hamîd böyle söylediğine pişman oldu, tövbe etti. Ben de yakınen anladım ki, hocam hikmetsiz birşey söylemez. Demek ki, beni Şeyh Hamîd’in bu şüphesini izâle etmek için göndermiş.”

Abdülhayy hazretleri 1054 (m. 1644) senesinde hacca gitmek için yola çıktı. Önce hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret etti. Şerefli mahdûmları Muhammed Ma’sûm’un sohbetiyle bereketlendi. Sonra hacca gitti. O sene altmış yaşında idi. Yetmişaltı yaşında 1070 (m. 1659) senesinde de vefât etti.

Abdülhayy, hocası İmâm-ı Rabbânî hazretleriyle zaman zaman mektûblaşırlardı. Hocasının, kendisine yazdığı mektûblardan ba’zıları aşağıdadır:

“Rabbimizin “celle sultânüh” gazâbını intikamını söndürmek için “La ilahe illallah” güzel kelimesinden daha fâideli birşey yokdur. Bu güzel kelime, Cehenneme götüren gazâbı söndürünce, daha küçük olan başka gazâblarını elbette söndürür. Niçin söndürmesin ki, bir kul, bu güzel kelimeyi tekrar tekrar söyleyince, O’ndan başkasını yok bilmekde herşeyden yüz çevirip, hak olan bir ma’bûda dönmektedir. Gazâbının sebebi, kullarının, O’ndan başkasına dönmesi, bağlanmasıdır. Mecaz âlemi olan bu dünyâda da, bu hâli görüyoruz. Zengin bir kimse, hizmetçisine kırılır, ona kızar. Hizmetçi de, kalbi iyi olduğu için, herkesden yüz çevirip bütün varlığı ile, efendisinin emirlerine sarılırsa, efendisi, ister istemez yumuşar. Merhamete gelir. Gazâbı söner, İşte bu güzel kelime de, kıyâmet için ayrılmış olan doksandokuz rahmet hazînesinin anahtarıdır. Küfür karanlıklarını, şirk pisliklerini temizlemek için, bu güzel kelimeden daha kuvvetli, hiçbir yardımcı yoktur. Bir kimse, bu kelimeye inanınca îmânın zerresi hâsıl olur.

Bu güzel kelimeye inanarak, kalbinde zerre kadar îmân hâsıl eden kimse, kâfirlerin âdetlerini ve şirk pisliklerini yaparsa, bu güzel kelimenin şefaati sayesinde Cehennemden çıkarılır. Azâbda sonsuz kalmaktan kurtulur. Bunun gibi, bu ümmetin büyük günahlarına şefaat edip, azâbdan kurtaracak en kuvvetli yardımcı, Muhammed Resûlullah’tır ( aleyhisselâm ). Bu ümmetin büyük günahları dedik. Çünkü önceki ümmetlerde büyük günah işliyen pek az olurdu. Hattâ îmânını küfür âdetleri ile ve şirk pislikleri ile karıştıran da az idi. Şefaate en çok ihtiyâç olan bu ümmettir, önceki ümmetlerde, ba’zıları küfürde inâd etti. Ba’zısı da hâlis olarak îmâna gelip emirlere yapıştı.

Bu güzel kelime ve Peygamberlerin sonuncusu ( aleyhisselâm ) gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çoktur. Fakat, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır, ikram ve ihsân, kabahatliler ve günahlılar içindir. Allahü teâlâ, af ve mağfiret etmeği sever. Kusur ve kabahati çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbirşey yoktur. Bunun için bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaat edicisi bu güzel kelime, kelimelerin en kıymetlisi oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, peygamberlerin en üstünü oldu ( aleyhisselâm ). Furkân sûresi, yetmişinci âyetinde, meâlen: “Allahü teâlânın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler onlardır. Allahü teâlânın mağfireti, merhameti sonsuzdur” buyuruldu.

Kerîmler ile yapılacak her iş kolay olur.

Bunu yapmak, Allahü teâlâ için çok kolaydır. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizde yaptığımız isrâfı, taşkınlığı affet. Bizi doğru yolda bulundur! Kâfirlere galip gelmemiz için yardım et! Bu kelimenin üstünlüklerini dinleyiniz:

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “La ilahe illallah diyen kimse Cennete girer.” Görüşleri kısa olan kimseler, bu söze şaşar. “Bir kerre Lâ ilahe illallah demekle, Cennete girmek nasıl olur?” der. Bu güzel kelimenin bereketlerini, fâidelerini bilmiyorlar. Bu fakir [ya’nî İmâm-ı Rabbânî ( radıyallahü anh )] anlıyorum ki, bu güzel kelimeyi bir kerre söylemekle, bütün kâfirleri af edip, Cennete gönderseler yeri vardır. Bu mukaddes kelimenin bereketlerini, fâidelerini, bütün mahlûklara, kıyâmete kadar bölseler, hepsini doyuracağını görüyorum. Hele, bu mukaddes güzel kelimeye “Muhammedün Resûlullah” kelimesi de eklenerek, tebliğ ve tevhîd, inci gibi yanyana dizilirse ve risâlet vilâyete yaklaşdırılırsa, vilâyetin ve nübüvvetin bütün üstünlükleri ve yükseklikleri, bir araya toplanmış olur. Bu iki se’âdetin yoluna kavuşduran, bu kelimelerdir. Vilâyeti, zıllerin ve akslerin karanlıklarından kurtaran, temizleyen nübüvveti en yüksek dereceye ulaştıran, bu kelimedir. Ey Allahımız! Bizi bu güzel kelimenin fâidelerinden mahrûm bırakma! Bizi bu kelimeden ayırma! Bu kelimeyi tasdik edici olduğumuz hâlde canımızı al! Kıyâmet günü, bizleri bu kelimeyi tasdik edenler arasında bulundur! Bu kelime hürmetine ve bu kelimeyi bildirenler (aleyhimüssalevât) hürmetine, bizleri Cennete sok! Âmin.

Görüşün ve gidişin âciz kaldığı, arzu ve himmet kanadlarının düştüğü, her bilgi ve buluşun dışına çıkıldığı zaman, insanı, “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah” tevhîd kelimesinden başka, birşey ilerletemez. Bu kelimenin âgûşuna sığınmadan, oralarda yükselmek olamaz. Sâlik, bu güzel kelimeyi bir kerre söylemekle, o makama yükseliyor. Bu yüksek kelimenin işâret ettiği hakîkat sayesinde, o makamdan yukarıya ilerliyor. Kendinden uzaklaşıp, Allahü teâlâya yaklaşıyor. O yolun en az bir parçası, bütün bu gökler küresinden katkat çoktur. Bu kelimenin üstünlüğünü buradan anlamalıdır. Bütün mahlûkların, bu kelime yanında varlığı hiç kalır. Duyulmaz bile. Büyük bir deniz yanında, bir damla kadar da değildir. Bu güzel kelimenin derecelerinin meydana çıkması, söyleyenlerin derecelerine göre olur. Söyleyenin derecesi ne kadar yüksek ise, bu mukaddes kelimenin büyüklüğü o kadar çok meydana çıkar. Arabî şiir tercemesi:

Güzelliği o kadar çok görünür,
Ona bakış, ne kadar çok olursa.

Dünyâda bundan daha kıymetli, daha üstün bir arzu olmaz ki, insan her bulunduğu yerde, (her işinde, her vazîfesinde) bu güzel kelimeyi tekrar tekrar söylemekle lezzet alsın ve haz duysun. Ama ne yapılabilir ki, bütün arzular ele geçmiyor, insanlarla konuşmak ve gaflete düşmek çaresiz oluyor, (ikinci cild 37. mektûb.)”

Allahü teâlâya hamd ettikten ve Peygamberimize ( aleyhisselâm ) salevât getirdikten sonra, saâdet-i ebediyyeye erişmenize duâ ederim. Allahü teâlâ, birçok âyet-i kerîmede, a’mâl-i sâliha işliyen mü’minlerin, Cennete gireceklerini bildiriyor. Bu sâlih amellerin, (ya’nî yarar işlerin) neler olduğunu, çok zamandan beri araştırıyordum. İyi işlerin hepsi mi, yoksa birkaçı mı diyordum. Eğer, iyi şeylerin hepsi olsa, bunları kimse yapamaz. Birkaçı ise, acaba hangi iyi işler isteniliyor? Nihâyet Allahü teâlâ, lütfederek şöyle bildirdi ki: “A’mâl-i sâliha”, İslâmın beş rüknü direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında sâlih işler olup, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Kur’ân-ı kerîmde Ankebût sûresi 45. âyetinde meâlen: “Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur” buyurulmaktadır. Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasîb olursa, ni’metlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş olur. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi 146. âyetinde meâlen: “Îmân eder ve şükür ederseniz, azâb yapmam” buyuruyor. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeğe can ve gönülden çalışmalıdır.

Bu beş arasında bedenle yapılacakların en mühimi, namazdır ki, dînin direğidir. Namazın edeblerinden bir edebi kaçırmayarak kılmağa gayret etmelidir. Namaz tamam kılınabildi ise, İslâmın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teâlâ hepimize, doğru dürüst namaz kılmak nasîb eylesin!

Namaza dururken, “Allahü ekber” demek; “Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbirşeye ihtiyâcı olmadığını, insanların namazlarının O’na fâidesi olmıyacağım” bildirmektedir. Namaz içindeki tekbirler ise “Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmağa liyâkat ve gücümüz olmadığını” gösterir. Rükû’daki tesbihlerde de, bu ma’nâ bulunduğu için, rükû’dan sonra, tekbir emr olunmadı. Hâlbuki, secde tesbihlerinden sonra emr olundu. Çünkü secde, tevâdu’ ve aşağılığın en ziyâdesi, zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile tam ibâdet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbir söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbihlerinde a’lâ demek emr olundu. Namaz, mü’minin mi’râcı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’râc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri (ya’nî, ettehıyyâtü...yü) okumak emr olundu. O hâlde namaz kılan bir kimse, namazı kendine mi’râc yapmalı. Allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır.

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zaman, namaz kıldığı zamandır.” Namaz kılan bir kimse, Rabbi ile konuşmakda, O’na yalvarmakta ve O’nun büyüklüğünü ve O’ndan başka herşeyin hiç olduğunu görmektedir. Bunun için, namazda korku, dehşet, ürkmek hâsıl olacağından, teselli ve rahat bulması için, namazın sonunda, iki defa selâm vermesi emr buyuruldu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Farz namazdan sonra 33 tesbih, 33 tahmid, 33 tekbir ve bir de tehlil” emr etmiştir. Bunun sebebi, bu fakirin anladığına göre, namazdaki kusurlar “Tesbih” ile örtülür. Lâyık olan, tam ibâdet yapılamadığı bildirilir. “Tahmid” ile, namaz kılmakla şereflenmenin O’nun yardımı ve erişdirmesi ile olduğu bilinerek, bu büyük ni’mete şükr, hamd edilir. “Tekbir” ederek de, O’ndan başka ibâdete lâyık kimse olmadığı bildirilir. (Bu mühim sünneti elden kaçırmamalı. Câmilerde, cenâze olduğu zamanda da, Âyet-el-kürsî ile tesbihleri terk etmemelidir.)

Namaz, şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılınırsa, yapılan kusurlar da böylece örtülür. Namazı nasîb ettiğine de şükr edip ve ibâdete, başka hiç kimsenin hakkı olmadığı, kalbinden temiz ve hâlis olarak, Kelime-i tevhîd ile bildirilince, bu namaz kabûl olunabilir. Bu kimse, namaz kılanlardan ve kurtuluculardan olur. Yâ Rabbî! Peygamberlerinin en üstünü hürmeti için ( aleyhisselâm ) bizleri namaz kılan ve kurtulan, mes’ûd kullarından eyle! Âmin. (Birinci cild 304. mektûb)

1) Zübdet-ül-makâmât sh. 375

2) Hadarât-ül-kuds sh. 366

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 974

4) Mektûbât-ı İmam-ı Rabbanî

5) Tezkire-i İmam-ı Rabbâni sh. 339

 

ABDÜLKÂDİR BİN ABDULLAH ER-RÜHÂVÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanbelî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülkâdir bin Abdullah- bin Abdullah er-Rühâvî el-Fehmî el-Harrânî olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. İsmi, Abdülkâhir bin Abdülkâdir bin Abdullah bin Abdurrahmân olarak da bildirilmiştir. 536 (m. 1142) senesi Cemâzil-âhır ayında Rühâ (Şimdiki Urfa) şehrinde doğdu. Musul’da yetişti ve orada Dâr-ül-hadîs-il-Muzafferiyye’de hocalık etti. 612 (m. 1215) senesi Cemâzil-evvel ayının 2. gününe rastlayan Cumartesi günü Harran’da vefât etti.

Ebû Muhammed er-Rühâvî ( radıyallahü anh ) henüz üç yaşında iken, bulunduğu Rühâ (Urfa) şehri, Selçuklu atabeglerinden Ebü’l-Kâsım Mahmûd bin İmâdüddîn Zengî tarafından 539 senesinde ele geçirilmişti. Rühâvî ( radıyallahü anh ), bu sırada, Harrânlı Fehimoğulları kabilesine mensûb bir kimse tarafından esîr edildi. Buna nisbetle kendisine Fehmî de denilmektedir. Kur’ân-ı kerîm okumasını öğrenince, efendisi bunu serbest bıraktı.

Hadîs âlimlerinin büyüklerinden Kâdı Ebû Ya’lâ hazretlerinin Câmi-üs-sagîr isimli eserini okuyup ondan çok istifâde etti. İsfehân’da; Mes’ûd bin Hasen es-Sekafî, Ebû Ca’fer Muhammed bin Hasen es-Saydelânî ve Abdurrahîm bin Ebi’l-Vefâ’dan, Hemedân’da; Hâfız Ebü’l-Alâ ve Ebû Zür’a el-Makdisî’den, Bağdad’da: Hâfız İbn-i Asâkir’den ve başka birçok âlimden ilim öğrenip, hadîs-i şerîf dinledi. Ayrıca Hirât, Merv, Nişâbûr, Sicistân, Vâsıt, Musul, Kurtuba, Şam, Mısır, İskenderiyye, Erbil, Harran, Buşenc, Zencân, Tüster, Kerh, Basra ve başka birçok yere gidip orada bulunan âlimler ile görüştü. Kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi. Fakirliğinden dolayı, bu kadar beldeleri yayan olarak gezdi. Kitaplarını da başka kimseler alır ve kendisine hediye ederlerdi. Onun yemek ve diğer masraflarını da ba’zı hayır sever insanlar verirdi. Kendisi çok fakir idi. İlim öğrenmek için çok çeşitli yerlere gitmekle ve âlimlerin hâl tercümelerini iyi bilmekle meşhûr oldu.

Kendisinden ise; İbn-üs-Salâh, İbn-i Abdüddâim, Yahyâ bin Sayrafî, Abdülazîz bin Saykal el-Harrânî, Ebû Abdullah bin Hamdân ve başka birçok âlim ilim öğrenip rivâyetlerde bulunmuşlardır. Talebeleri içinde, hadîs ilminde hafız ve İmâm derecesinde çok yüksek âlimler yetişti.

Kendi el yazısıyla birçok kitaplar ve risaleler, cüzler yazdı. Bir müddet Şam’da ikâmet etti. İbn-i Hanbelî Medresesi’nde kaldı. Hocalarından meşhûr İbn-i Asâkir’in 80 cildlik Târîh-i Dımeşk isimli eserini, kendi eliyle bir kere daha yazdı.

Sonra bir müddet Musul’da ikâmet etti. Dâr-ül-hadîs-il-Muzafferiyye diye bilinen medresedeki müderrislerin başkanı oldu. Öğrendiği hadîs-i şerîflerin bir çoğunu orada öğretti, rivâyet etti.

Sonra Harran’a gidip, vefâtına kadar orada kaldı.

Debîsi ( radıyallahü anh ) diyor ki “Rühâvî, sâlih bir zât idi. Çok ilim öğrenmiş, çok hadîs-i şerîf dinlemiş idi. Rivâyetlerinde güvenilir idi. İnsanlar kendisinden çok şeyler dinleyip yazmışlardır. Bize icâzet (diploma) verdi.”

İbn-i Halîl ( radıyallahü anh ) diyor ki; “Rühâvî, güvenilir bir hadîs âlimi idi, İ’timâda şayan, çok güzel, kıymetli eserler tasnif etmiştir. Hadîs ilminde çok yüksek idi.”

İbn-ün-Neccâr ( radıyallahü anh ) diyor ki: “Ebû Muhammed er-Rühâvî hazretleri, hıfz, sağlamlık, fazilet, ilim, vera’, dînin emirlerine çok sıkı bağlılık, zühd, ibâdet, sıdk, güvenilir olmak, güzel ahlâk ve şeref gibi daha nice güzel vasıfları kendinde toplamış olan çok kıymetli ve yüksek bir âlim idi. Her hâli Selef-i sâlihînin (r.anhüm) hâline uygun idi. Her haliyle o büyüklerin yolunda olduğunu gösteriyordu. Harran’da, zamanında bulunan âlimlerin önde gelenlerinden idi. Kendisi ile Harran’da karşılaştım. Kendisine birinci gidişimde, dinlediklerimden seçtiklerimi yazdım. Bir cüz meydana geldi.”

Ebû Muhammed Münzirî diyor ki; “Ebû Muhammed:er-Rühâvî hazretleri benim hocamdır. Bize icâzet vermiştir. Kendisi, dünyâya düşkün olanlarla beraber olmaktansa, yalnız olup tek başına yaşamayı tercih ederdi.”

Ebû Şâme diyor ki: “Rühâvî, devamlı ibâdetle meşgûl olan, zühd, vera’, sıdk ve salâh sahibi, heybetli bir zât idi.” Diğer âlimlerden bir çoğu Ebû Muhammed er-Rühâvî’nın ( radıyallahü anh ) üstünlüğünü, yüksekliğini bildiren buna benzeyen sözler söylemişlerdir.

Ebü’l-Feth Nasrullah bin Ebî Bekr bin Ömer el-Ferrâ el-Harrânî ( radıyallahü anh ) şöyle anlatıyor: “Hâfız, ya’nî hadîs âlimi Abdülkâdir er-Rühâvî’yi ( radıyallahü anh ) vefâtından birkaç gün sonra rü’yâmda gördüm. Mescidde oturuyordu ve elinde bir kitap vardı. Hadîs-i şerîf okuyordu. Kendisine yaklaştım. “Siz vefât etmemiş miydiniz?” dedim. “Evet, sen zan ediyorsun ki, ben vefât edince, hadîs-i şerîf öğrenmem zâil oldu, bitti. Hayır, hadîs-i şerîf öğrenmek, okumak, kıyâmete kadar benden zâil olmaz” buyurdu.”

Abdülkâdir er-Rühâvî hazretleri, çok fâideli ve güzel eserler tasnif etmiştir. Bunların içinde Erbe’ûn isimli eseri meşhûr olup, bu kitabında kırk ayrı şehirde âlimlerden duyduğu kırk hadîs-i şerîfi, kendisinden Peygamber efendimize kadar, râvîlerini zikrederek rivâyet etmekte, bir hadîs-i şerîfin senedinde bulunan bir râvînin ismi, başka bir defa daha geçmemektedir. Bu kitabı, onun hadîs ilmindeki üstünlüğünün, kıymetinin bir işâretidir. Bu kitap, iki büyük cild halindedir. Başka hiçbir âlim bu usûlde bir eser tasnif etmemiştir.

Diğer bir eseri de el-Mâdih vel-memdûh olup, bu eserini, Şeyh-ül-İslâm Abdullah-ı Ensârî hazretlerini medh için yazmıştır. Şeyh-ül-İslâm hazretlerini medhedenlerin sözlerini de aldığı bu kitabında, bu sözleri söyleyenlerin hâl tercümelerini de zikretmiş olup, kitap böylece genişlemiştir.

Ebû Muhammed Abdülkâdir bin Abdullah er-Rühâvî hazretleri, Resûlullah ( aleyhisselâm )efendimize kadar râvîlerini sayarak, şu hadîs-i şerîfi rivâyet etmektedir: Hazreti Ali’nin Peygamber efendimizden işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Namazın anahtarı, abdesttir. Tahrîmi (namazdan olmayan fiilleri haram kılan şey) Allahü ekberdir (bu kelimeyi söyleyerek namaza başlamaktır). Namazın tahlîli de (namazdan olmayan fiiller)helâl kılan şey de selâmdır.”

1) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbil, cild-2, sh. 82

2) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh. 1387

3) Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 51

4) El-hidâye ven-nihâye cild-13, sh. 69

5) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 292

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 596

7) El-A’lâm cild-4, sh. 40

8) Keşf-üz-zünûn cild-1, sh. 56

ABDÜLKÂDİR CEZÂYİRÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

İslâm mücâhidlerinden. Hadîs ve tefsîr âlimi. İsmi, Abdülkâdir bin Muhyiddîn bin Mustafa bin Muhammed bin Muhtâr bin Abdülkâdir Hasenî Cezâyirî’dir. 1222 (m. 1807) senesi Receb ayının yirmiüçünde Cezayir’in Muasker yakınındaki Kaytana çiftliğinde doğdu. 1300 (m. 1883) senesi Receb ayının ondokozunda Dımeşk’ın (Şam’ın) Demir Köyü’nde vefât etti. Naşı, Sâlihiyye’de Muhyiddîn-i Arabî türbesine defnedildi.

Emîr Abdülkâdir Cezâyiri’nin nesebi, hazret-i Hasen bin Ali’ye (r.anhümâ) dayanır. Ya’nî şerîflerdendir. Baba ve dedeleri Cezayir’in Vehrân tarafında, şerefli, âlim, fâdıl, zâhid ve takvâ sahibi, herkesin sevip saydığı kimselerdi. Cedlerinden biri olan Seyyidî Muhammed bin Abdülkâdir, Barbaros Hayreddîn Paşa’nın Cezayir’i fethine yardım etmişti. Osmanlılar zamanında, bunun oğulları ve torunları hürmet ve i’tibâr görürlerdi. Dedesi, Vehrân eyâletinin Muasker yakınında bulunan Kaytana çiftliğinde oturduğu için Abdülkâdir de orada yetişti. Üstün bir zekâya sâhib idi. Henüz çocuk iken tefsîr, hadîs ve diğer ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. Geniş ma’lûmâtıyla, fazilet ve takvâsıyla şöhreti heryere yayıldı. Bu ma’nevî faziletler yanında, cesâret ve kahramanlık, ata binmek, silâh kullanmak gibi husûslarda da üstün maharet sahibi idi. Abdülkâdir Cezâyirî, 1242 (m. 1826) senesinde babasıyla birlikte Cezayir’den ayrılarak Mısır’a, oradan Hicaz’a gitti. 1245 (m. 1829) senesine kadar orada kaldı. Daha sonra Cezayir’e dönen Abdülkâdir Cezâyirî ile babası, evvelâ münzevî (kendi hâlinde) bir hayat sürdüler. Fakat Cezayir’in Fransızlar tarafından işgalini ta’kib eden vak’alar, kendilerini, kabilelerin başına geçmek ve vatanlarını müdâfâ etmek mecbûriyetinde bıraktı. Vehrân ve Müstefânem bölgelerindeki halk, düşmana karşı ayaklanarak babasını emîr seçtiler. Fakat babası emirliği oğlu Abdülkâdir Cezâyirî’ye verdi. Kendisi Oran’daki Fransız kuvvetleri ile harb eden askerin kumandasını ele aldı. Bu seferler esnasında Abdülkâdir’in gösterdiği harikulade şecaat (kahramanlık), binicilikteki maharet ve soğukkanlılığı herkesi hayran bıraktı. Muhyiddîn, oğlunun, kabilelere emîr olmasını teklif etti. Abdülkâdir Cezâyirî, 1248 (m. 1832) senesi Receb ayında bütün Cezayir’e emîr olup, Fransızlan Cezayir’den çıkarmak için çalışmalara başladı.

Kuvvetli bir ordu kurarak Fransızları bir çok defalar yendi. Bu zaferlerini siyâsî sahada da sürdürerek birçok bölgeleri de bu yolla ele geçirdi. Böylece Abdülkâdir Cezâyirî, başta Muasker merkezi olmak üzere, Merakeş sınırına kadar olan bir ülkeye sâhib oldu. Âsileri yola getirdikten sonra, Fransızlan birkaç kere daha yendi. Yeni bir anlaşma yaparak zaferini perçinledi. Bunun üzerine Fransızlar, hîle ve fitne çıkararak, Abdülkâdir Cezâyiri’nin etrâfındakileri etkilemeye başladılar. Bunun üzerine Abdülkâdir Cezâyirî, yeniden askerini toplayarak, Fransızlan denize kadar sürdü, iki yıl sonra, Fransızlarla tekrar savaş başladı. Abdülkâdir, ordusunun içindeki tefrika ve anlaşmazlıklar yüzünden Merâkeş’e çekildi. Akrabası olan Merâkeş hâkimi Abdürrahmân ile Merâkeş’in müslüman halkının yardımıyla Fransızlarla savaşmaya devam etti. Ancak yine tefrika yüzünden ordusu kendisine yüz çevirdi. Bunun üzerine, kendisine sâdık olan adamlarıyla, Büyük Sahra’ya çekildi. Orada da taraftarlarının çoğunun telef olması üzerine, 1263 (m. 1847) senesinde İskenderiyye veya Akka’da kalmak şartıyla General Lamoriciere’ye teslim olmak mecbûriyetinde kaldı. Cezayir vâlisi Duc d’Aumele tarafından Fransa’ya gönderildi. Bir müddet Toulon’da Lamalgue kalesinde, sonra Pau ve nihâyet Anboise kalesinde bulunduruldu. Napolyon İmparatorluğunu îlân ettiği zaman, Abdülkâdir Cezâyirî’ye Osmanlı ülkesinde kalması için müsâade verdi. Abdülkâdir Cezâyirî İstanbul’a geldi. Sultan Abdülmecîd Hân’ın iltifâtına kavuşup, Bursa’da kendisine tahsis edilen konakta oturdu. Bursa’da 1272 (m. 1855) senesinde büyük bir zelzele olunca Şam’a geçti.

Abdülkâdir Cezâyirî, Şam’a gidince, zamanını ilmî çalışma, ibâdet ve çocuklarının terbiyesi ile geçirdi. Kimseyle görüşmedi. Bu sırada İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı Devleti’ni kuvvet zoruyla yıkamayacaklarını anlamışlar, işi fitne ve fesatla hâlletme yoluna gitmişlerdi. Osmanlı Devleti içerisindeki çeşitli fırka ve milletleri birbirleriyle çarpıştırmaya başlamışlardı. Lübnan ve Suriye’de Dürzileri İngilizler silâhlandırmış, Mârunîlere de Fransızlar arka çıkmışlardı. Her iki devlet, yaptıkları çalışmalarla, Osmanlı teb’asını Osmanlı topraklarında birbirine kırdırıp, kendi emellerine âlet etmeye kalkışmışlardı. Bu oyunların bir sahnesi olarak, 1277 (m. 1860) senesinde Dürzî âsileri, Hıristiyan ahâliyi öldürmeye teşebbüs ettikleri vakit, Abdülkâdir, Cezayirli muhacirlerin yardımı ile Fransa konsolosunu ve binbeşyüz kadar insanı kurtardı. Bu hareketi Osmanlı hükümeti tarafından taltif edildi. Fransa hükümeti, bu hareketin mükâfata olarak Emîr’e, legion d’honneur nişanının grand-cruix’sını verdi. Abdülkâdir Cezâyirî 1279 (m. 1862) senesinde hacca gidip iki sene Hicaz’da kaldıktan sonra İstanbul’a gelerek, Abdülazîz Hân tarafından Birinci Osmânî Nişanı’yla taltif edildi.

Peygamberimizin soyundan olan Abdülkâdir Cezâyirî, her şeyden evvel sağlam ve doğru îmân sahibi, vakarlı bir zât idi. Bu hâli, yalnız dindaşlarının değil, kendisini yakından tanımak fırsatını bulan Avrupalıların da takdîrini celbetmişti. Çok adâletli idi. Âlicenâb ve merhametli ise de, düşmanlarını yıldırmak için zarurî gördüğü anlarda şiddetli çarpışmalardan hiç çekinmezdi.

Abdülkâdir Cezâyirî, ilim ve irfana çok ehemmiyet verirdi. Âriflerin büyüklerinden idi. Dünyâ ve âhıretin kemâlâtım kendisinde toplamıştı. Kahraman bir mücâhid idi. Şân ve şöhreti doğudan batıya her yere yayıldı. Zamanının âlimleri arasındaki ihtilâfları hallederdi. Aynı zamanda kerâmet ehli idi. Çok kerâmetleri görüldü.

Kıymetli eserler yazdı. Bunlardan tasavvuf ve inceliklerine dâir yazdığı “Mevâkıf” adlı kitabının her bir bölümü ma’rifetlerle doludur. Kitabının seksenüçüncü mevkifinde (bölümünde) şöyle yazmaktadır.

“Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ bir kimseye bir ni’met verdiğinde o ni’metin onun üzerinde görülmesini ister.” Hulâsa budur ki, eğer ni’metin görülmesi yalnız fiil (iş) ile olursa onu fiil (iş) ile izhâr etmek ve eğer ni’metin izhârı kavl (söz) ile olursa onu da kavl (söz) ile izhâr etmek (açıklamak göstermek) lâzımdır.”

Bir diğer mevkifde (bölümde) der ki: “Medîne-i münevvereye vardığımda Resûlullahın Ravda-i mutahherasına gittim. Resûlullaha ( aleyhisselâm ), Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer’e selâm verdikten sonra, Resûlullahın huzûrunda edeble durdum ve; “Yâ Resûlallah! Köleniz kapınızda durmaktadır. Yâ Resûlallah! Sizin bir nazarınız bana herşeyden daha sevgilidir ve beni zengin eder. Yâ Resûlallah! Sizin himâyeniz benim için kâfidir” dedim. O zaman Eşref-i âlem ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Sen benim evlâdımsın ve yanımda makbûlsün.” Bana evlâdım buyurmaları, sulbî evlâdlığı mı, yoksa kalbi evlâdlığı mı idi. Benim maksadım her ikisinde idi. Allahü teâlâya hamd ve şükr edip; “Yâ Rabbî! Bunu bana Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) zât-ı şerîfini göstermekle tahakkuk ettir. Zîrâ Habîbin ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki; “Beni gören hakîki görür. Zîrâ şeytan benim şeklimde kendini hiç kimseye gösteremez” diye duâ ettim. Sonra da Kademeyn-i şerîfeynin (mübârek iki ayağının tarafına) geçtim ve şark taraftaki bir duvara yaslanıp tefekkürle meşgûl oldum. O hâlde iken kendimden geçtim. Herşeyden habersiz kaldım. Mescid-i Nebevî’de kimi namaz kılar, kimi zikreder, kimi Kur’ân-ı kerîm okur, kimi duâ ederdi. Hiç birşey duymaz ve herşeyden habersiz oldum, o esnada; “Bu seyyidimizdir” sesini işittim. Gaybet hâlimde gözlerimi açtım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) beni ayak tarafından şebeke arasına çektiler. Heybetli ve sakin idiler. Mübârek sakalının aklığı fazla idi. Yanakları kırmızı idi. Lâkin mübârek şemaili vasfedenlerin yazdıklarından çok daha kırmızı idi. Bana yaklaştıkları vakit kendime geldim. Allahü teâlâya hamdettim. Allahü teâlânın zikrine başladım. Sonra yine eskisi gibi kendimden geçtim. O anda Allahü teâlânın Ahzâb sûresi 53. âyet-i kerîmesinin; “Fakat çağırıldığınız zaman girin. Yemeği yediğinizde de hemen (yanından) dağıtın” meâli kalbime doğdu. Kendime geldiğim vakit Allahü teâlâya şükrettim. Âyet-i kerîmenin tefsîrine baktığımda gördüm ki, bu çeşitli müjdeleri içine alır. Daha sonraları kendimden geçtiğim anlarda da bana şu âyet-i kerîmeler telkin olundu:

Yûnus sûresi 2. âyeti (mâlen): “İnsanlar arasında bir ere (peygambere); “İnsanları Allahın azâbı ile korkut ve îmân edenleri de Rableri katında yüksek dereceleri almakla müjdele.”

Âl-i İmrân sûresi 73. âyeti (meâlen): Ey Resûlüm! Onlara de ki: Doğrusu fazilet ve ihsân Allahın elindedir. Onu dilediği kimseye verir.”

Nahl sûresi 102. âyet-i kerîmesi (meâlen): “Onlara şöyle de; “Cebrâil, Kur’ân-ı kerîmi, îmân edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi.”

Mü’min sûresi 81. âyet-i kerîmesi (meâlen): “Ve size (kudretinin kemâline, rahmetinin genişliğine delâlet eden) alâmetlerini gösteriyor; artık Allahın hangi âyetlerini inkâr edersiniz, (bu Allah’tan değildir dersiniz?)

Hâşâ Allahü teâlânın hiç bir âyeti inkâr edilmez. Yine kendime geldim. Allahü teâlâya şükredip; “Allahü teâlânın âyetlerinden hiç birini inkâr etmem. Kul mevlâsının fadlını i’tirâf edicidir” deyip yerimden kalktım. O sırada evliyâdan bir zât yanıma geldi. Bana; “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) teveccühünü irâde ettiğin vakit kendin ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) arasında büyük zâtlardan birisini vâsıta et. Bu zâtlar; Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Muhyiddîn İbni Arabî, Şâzilî ve benzeri gibi büyüklerdir” dedi. Sonra da Allahü teâlânın zikrine devam ettim.

Abdülkâdir Cezâyirî’nin eserlerinden ba’zıları şunlardır: 1- Zikr-il-âkıl ve tenbîh-ül-gâfil: Bursa’da ikâmeti sırasında yazdığı tasavvufa dâir bir eserdir. 2- De lâ fidelite des Musulmans a observer Leurs Traites d’alliance et autres (Müslümanların ittifâk ve sâir ahidlerine sadâkatleri) adında Fransızca bir eserdir. 3- Dîvân.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 304

2) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 99

3) El-A’lâm cild-4, sh. 45

4) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 605

5) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3084

6) Târih-ül-Halef cild-2, sh. 316

7) İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 326, cild-2, sh. 545

8) Brockelmann Sup-2, sh. 886

9) Rehber Ansiklopedisi cild-1 sh. 35

ABDÜLKÂDİR ÇELEBİ BİN MUHAMMED www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlı şeyhulislâmlarının onikincisidir. İsmi, Abdülkâdir’dir. Ispartalı (Hâmidli) Mehmed Efendi’nin oğludur. Bu sebeple Abdülkâdir-i Hâmidî diye de bilinir. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Isparta’da doğdu. 955 (m. 1548) senesinde, Bursa’da 70 yaşını geçmiş olarak vefât etti. Kendi yaptırdığı mescid ve medresenin bahçesinde Mûsâ Baba kabrinin yanına defnedildi.

Fakir bir aileye mensûb olduğu için, ilk öğrenimini memleketinde yaptıktan sonra Bursa’ya geldi. Molla Rükneddîn Efendi’nin Bursa’da, Sultan Medresesi müderrisi olduğu zamanda ondan ilim tahsil etti. Geçim sıkıntısı münâsebetiyle Kânunî Sultan Süleymân Hân’ın yakınlarından Mustafa Ağa’ya ders verdi. Bu esnada dikkati çeken Abdülkâdir Çelebi, Mustafa Ağa’nın tavassutuyla İstanbul’daki el-Hac Hasen Ağazâde ve Dâvûd Paşa medreselerine ve daha sonra da Bursa’daki Sultaniye Medresesi’ne müderris olarak ta’yin edildi. 927 (m. 1520) senesinde Bursa kadılığına, 929 (m. 1522) senesinde Muhyiddîn Çelebi’nin yerine İstanbul kadılığına, aynı sene içinde Anadolu kadıaskerliğine ta’yin edildi. Bu vazîfeyi 14 yıl müddetle yaptıktan sonra, doğruluğu ve nâmusluluğunu çekemiyenlerin hakkında çıkardıktan dedikodular sebebiyle görevinden emekliye ayrıldıktan sonra, hac kâfilesine dâhil olup, hac ibâdetini yerine getirip tekrar dönünce, hakkındaki dedikodular kaybolmuştu. 949 (m. 1542) senesinde şeyhülislâmlığa getirildi. Fakat hasta olması sebebiyle, üç ay sonra bu görevden de istifâ ederek tekrar emekli oldu. Bursa’da hayatını sürdüren Abdülkâdir Çelebi, orada bir mescid ve bir medrese inşâ eyledi.

Kanunî Sultan Süleymân Hân zamanında üç ay müddetle şeyhülislâmlık görevini yürüten Abdülkâdir Çelebi’nin, özü sözü doğru ve çok cömert idi. Fıkıh ilminde ve diğer ilimlerde yüksek dereceye sahip olan bu zât, yazmış olduğu güzel şiirlerinde Kadrî mahlasını kullanırdı. Onun şiirleri beş beyitlik gazeller hâlinde idi. Âlim ve faziletli kimselere çok önem verir idi. Bu sebepten onun evi, âlimlerin toplandığı yer hâline gelmiş idi. Ahkâm-ı İslâmiyyeyi uygulamakta gayretli, âlim ve edîb bir zât idi.

Abdülkâdir Çelebi hazretlerinin fetvâlarının toplandığı “Fetâvâ-i kâdiriyye” adlı bir eseri ile, risaleleri vardır. Şiirlerinden meydana gelen manzûm eserleri de vardır.

1) Sicilli Osmanî cild-3, sh. 345

2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 441

3) Devhat-ül-meşâyıh sh. 21

4) Kâmûs-ül-a’lâm cild-4, sh. 3086

5) Osmanlı Müellifleri

ABDÜLKÂHİR BAĞDÂDÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülkâdir bin Tâhir bin Muhammed el-Bağdâdî et-Temimî olup, künyesi Ebû Mensûr’dur, Üstâd lakabı ile tanınır. Fıkıh ilminin usûl ve fürû kısımlarında çok derin âlim olan imamlardan biri idi. Ayrıca kelâm, ferâiz, edebiyat, nahiv, ilm-i hesâb ve diğer ilimlerde de söz sahibiydi. Onyedi ayrı ilimde talebelere ilim öğretirdi.

Bağdad’da doğup yetişti. Çocukluğunda babası ile beraber Horasan’a gidip, Nişâbûr âlimlerinden ilim ve hadîs-i şerîf öğrendi. Daha sonra İsferâin’e gidip, Ebû İshâk el-İsferâînî’nin derslerine devam etti. Onun vefâtı üzerine Mescid-i Ukayl’da talebelere ders okuttu. 420 (m. 1029) senesinde İsferâîn’de vefât edip, üstadı Ebû İshâk’ın yanına defnolundu.

Ebû Mensûr el-Bağdâdî ( radıyallahü anh ) vera’ ve takvâ sahibi idi. Haram ve şüpheli şeylerden çok sakınır, dünyâya kıymet vermezdi. Önceleri çok zengin idi. Bütün malını, ilim tahsil etme ve ilim tahsil edenlere yardımcı olma yolunda sarfetti. İlim taliblerinden pekçoğu onun ilminden, derslerinden istifâde etmişlerdir. Bir taraftan talebelere ders okuturken, bir taraftan da, kendisinden sonra gelecek olanların istifâde etmeleri için kıymetli kitaplar yazdı. Bunlardan ba’zıları şunlardır: El-Fark beyn-el-firâk, Te’vîl-ü müteşâbih-il-ahbâr, Fedâyih-ül-mu’tezile, Fedâyih-ül-Kerrâmiyye, El-Kelâm fil-vaîd-il-fâhir fil evâili vel-evâhir, Mi’yârun-nazar, Tafdîl-ül-fakîr-is-sâbir alel-ganiyy-iş-şakîr, el-Milel ven-nihâl, Et-Tahsîl fî usûl-il-fıkh, Nefy-ül-halk-ıl-Kur’ân. Bunlardan başka kıymetli kitapları ve şiirleri çoktur.

Ebû Mensûr el-Bağdâdî hazretleri “El-Fark beyn-el-firâk” isimli eserinde buyuruyor ki:

“Ehl-i sünnet i’tikâdına göre: Allahü teâlâ, âhırette bütün insanları ve canlıları diriltecektir. Ehl-i sünnetin dışında bulunan ba’zı fırkalar, “Âhırette sâdece insanlar diriltilecektir. Cennet ve Cehennem yaratılmamıştır” diye inkâr ettiler.

Ehl-i sünnete göre, Cennet ni’metleri Cennettekilere, Cehennem azâbı da müşriklere ve münâfıklara devamlıdır. Cehmiyye fırkası ile Kaderiyye fırkasından Ebü’l-Huzeyl taraftarları buna inanmadılar. “Cennette ni’metler, Cehennemde azâblar bir müddet sonra son bulur” dediler.

Ehl-i sünnet i’tikâdına göre, Cehennemde kafirlerden başkası temelli kalmıyacaktır. Kaderiyye ve Havâric’in görüşlerine göre ise, Cehenneme giren herkes orada devamlı kalırlar.

Ehl-i sünnet i’tikâdında olanlar, kabirde sorgu ve suâlin var olduğuna inanırlar. Günah işliyenlere ve kabir azâbına inanmıyanlara, kabirde şiddetli azap yapılacağına inanırlar.

Havz, Sırat ve Mîzân’ın olduğuna, bunları inkâr edenlerin Kevser Havzından içemiyeceği ve sırattan geçerken ayaklarının kayıp Cehennem ateşine düşeceğine Ehl-i sünnet inanmıştır.

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun ümmetinden sâlih kimselerin, günahkâr olan mü’minlere ve kalbinde zerre miktarı îmânı olanlara şefaat edeceklerine Ehl-i sünnet inanmıştır. Ayrıca şefaati inkâr edenlerin, şefâattan mahrûm kalacaklarını da bildirmişlerdir.”

“Ehl-i sünnet i’tikâdında olanlar, Allahü teâlânın Habîbi ve sevgili Peygamberi ( aleyhisselâm ) ile beraber, Bedr gazâsına katılanların Cennetlik olduklarına inanırlar. Ayrıca, Uhud gazâsında, hurma bahçelerinin düşman işgaline mâruz kalmaması için çarpışan “Kuzman” ve Peygamber, efendimizin bildirdiği birkaç kimse dışında kalan Uhud’daki bütün Eshâb-ı Kirâmın Cennetlik olduğuna inanırlar. Hudeybiye’de “Bî’at-ı Rıdvân”a iştirâk eden Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) Cennetlik olduğuna inanırlar. Peygamber efendimiz buyurdular ki; “Ümmetimden bir kısmını bana gösterdiler. Dağları, sahraları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesâbsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihr, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına tevekkül ve i’timâd etmiyenlerdir, buyuruldu.” Dinleyenler arasında Ukâşe ( radıyallahü anh ) ayağa kalkıp, “Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım” deyince, “Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!” buyurdu. Biri daha kalkıp, aynı duâyı isteyince, “Ukâşe senden çabuk davrandı” buyurdu. Aralarında, Hazreti Ukâşe’nin de bulunduğu yetmiş bin kişinin, sorgusuz sualsiz Cennete gireceği ve onların herbirinin yetmişbin kişiye şefaatçi olacaklarına, Ehl-i sünnet i’tikâdında olanlar inanırlar.

Ehl-i sünnet, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Cennetle müjdelediği “Aşere-i mübeşşere”den birini tekfir eden (küfürle itham eden) herkesin, küfre girdiğini bildirdiler.

Ehl-i sünnet, sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) zevce-i mutahharalarının (r.anhünne) hepsinin, mutlak îmân ile öldüklerine inanırlar. Bunlardan biri veya birkaçını tekfir edenin (küfürle itham edenin) küfre girdiğini bildirdiler.

Ehl-i sünnet, Peygamber efendimizin torunları olan oniki İmâm “Hazreti Ali bin Ebî Tâlib, Hazreti Hasen, Hazreti Hüseyn, Zeynel’âbidîn, Muhammed Bâkır, Ca’fer-i Sâdık, Mûsâ Kâzım, Ali Rızâ, Muhammed Cevâd Takî, Ali Nakî, Hasen Askerî Zekî ve Muhammed Mehdî (r.aleyhim) ve diğer meşhûr torunlarına (seyyidler ve şerîfler) sevgi ve hürmet göstermişler, onların îmân ile vefât ettiklerini bildirmişlerdir.”

Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı Kirâm efendilerimizin ve Tabiînin ileri gelenlerinin son nefeste imân ile vefât ettiklerini bildirdiler. Kur’ân-ı kerîmde bununla ilgili meâlen“Onlardan (Muhacirlerle Ensârdan) sonra gelenler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve imân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla: imân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, Ra’ûf’sun (çok şefkatlisin) Rahîm’sin (çok merhametlisin).” (Haşr-10) buyurulmuştur.

“Ehl-i sünhet i’tikâdında olanlar, birbirlerini kâfir olmakla suçlamazlar. Aralarında uzaklaşma ve küfürle suçlamayı gerektirecek bir ayrılık yoktur; Onlarda birlik ve beraberlik vardır. Bunun için cenab-ı Hak onları korur. Ehl-i sünnet olanlar, inkâr ve tenakuza düşmezler, onlar hakkı ayakta tutan cemâattir. Bozuk fırkalardan herbiri, birbirlerini küfürle suçlamışlar, birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Öyle ki, Kaderiyye, Hâricî ve Râfizî gibi bozuk fırkalardan yedi kişi bir yerde toplanmışlar, neticede birbirlerini küfürle suçlayarak ayrılmışlardır. Yahudi ve hıristiyanlar da aynı duruma düşmüşlerdir. Yahudi ve hıristiyanların birbirlerini kâfirlikle suçladıklarını, Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. Âyet-i kerîmede meâlen: “Yahudiler: “Hıristiyanlar, din işinde birşey üzere değildirler” dediler. Hıristiyanlar da: “Yahudiler, din işinde güvenilir birşey üzere değildir” dediler…” (Bekâra-113). Kur’ân-ı kerîmde Nisa sûresi 82. âyetinde de meâlen: “Onlar, hala Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu ve ma’nâsını düsünmiyecekler mi? Eğer o, Allahtan başkası tarafından, olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmıyan birçok söz ve ifadeler bulurlardı” buyuruldu.

Allahü teâlâ, Ehl-i sünnet fırkasını, ilk üç asrın âlimleri hakkında uygun olmayacak sözler söylemekten ve onlara dil uzatmaktan korumuştur. Bunlar; Muhacirler, Ensâr, Bedr, Uhud ve Bî’at-ı Rıdvan’da bulunan Eshâb-ı kirâmdır. Ayrıca Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Cennetle müjdelediği mübârek kimselerdir. Ehl-i sünnet fırkasında olanlar, Peygamberimizin ehl-i beytine ve torunlarına, Hulefâ-i Râşidîn’e şanlarına lâyık olmayan bir söz söylemekten şiddetle kaçınırlar. Onları canlarından çok severler. Allahü teâlânın, kendilerini herhangi bir leke ve bid’atlerden koruduğu Tâbiîni ve Tebe-i tabiîni de çok severler, hürmetle isimlerini yâd ederler.

İlim ve ma’rifette pek üstün olan, mü’minlerin, varlıklarıyla iftihar ettiği Ehl-i sünnet fırkasının kıymetli imamları ve kelâm âlimlerinden ba’zılarının isimlerini zikredelim:

Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) ilk kelâm âlimi, Hazreti Ali bin Ebî Tâlib’dir. Sonra Hazreti Abdullah bin Ömer’dir. Tâbiînden de Ömer bin Abdülazîz’dir ki, Kaderiyye fırkasını red için yazdığı eseri meşhûrdur. Sonra Zeyd bin Ali Zeynelâbidîn gelir. Daha sonra Hasen-i Basrî, Şa’bi, Zührî’dir (r.aleyhim). Ca’fer bin Muhammed Sâdık hazretlerinin de Kaderîleri, Hâricileri ve Râfızîleri red eden kitabı vardır. Büyük İmâm Hanefî mezhebinin sahibi olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin de “Kitâb-ül-Fıkh-ıl-ekber” isimli Kaderiyye fırkasını red eden eseri meşhûrdur. (Bu eser aynı zamanda, Ehl-i sünnet i’tikâdını özet olarak anlatan bir eserdir.) İmâm-ı Şafiî ( radıyallahü anh ) ve onun talebesi Ebü’l-Abbâs bin sûreyc kelâm ilminde pek üstün idi.

Bozuk fırkalarla şiddetle mücâdele eden kelâm ilminin iki büyük İmâmı; Ebû Mensûr-i Mâtürîdî ve Ebü’l-Hasen-i Eş’ârî hazretleridir. Ebü’l-Hasen-i Bâhili, Ebû Abdullah bin Mücâhid ve bunların talebeleri olan Ebû Bekr Muhammed bin et-Tayyib el-Bâkıllânî, Ebû İshâk İbrâhim bin Muhammed el-İsferâînî, İbn-i Fûrek (r.aleyhim) zamanının İmâmları olmuşlardır. Yine Ebû Ali es-Sekafi ve Ebü’l-Abbâs el-Kalânisî Ehl-i sünneti pek güzel müdâfaa eden, bu mevzûda yüzlerce eser yazan âlimlerdendir.

Tabiîn, Tebe-i tabiîn ve daha sonra gelen fıkh âlimleri ki, âlemi ilimle doldurmuşlardır. Bu âlimlerin arasında, Ehl-i sünnet vel cemâat fırkasına yardımcı olmayanı, bid’at fırkalarının bozukluğunu anlatmıyanı yoktur. Onlar, yol göstermek için tepelerde yakılan ateşlerden daha göz kamaştırıcıdırlar. Bu mübârek zâtların isimlerini bildirmek uzun sürer.

Hadîs ve isnâd İmâmları ise, bu sağlam yolun en kıymetli bekçileridir. Onların hiçbirisi, en ufak bir bid’at lekesine bulaşmamışlardır. Onların yazdığı eserler, kıyâmete kadar ilim sahibi olanların elinde kalacaktır. Bu eserlerin isimlerini yazmak bile kitabımıza sığmaz. Bunun yanısıra irşâd ve tasavvuf İmâmları da, asırlar boyu i’tikâd bakımından bu sağlam yol üzere idiler diyen Ebû Mensûr Bağdadî, devamlı Ehl-i sünnetin bayraktarlığını yapmıştır.

İmâm Ebû Mensûr Abdülkâhir bin Tâhir et-Temîmî el-Bağdadî, “Kitâbu Usûl-id-dîn” isimli eserinde, 1. aslın 10. mes’elesinde, şer’î (dînî) ilimlerin kaynağı konusu, üzerinde dururken şöyle demektedir:

Şer’î hükümler, 4 (dört) asıl temel kaynaktan alınmıştır. Bunlar; Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs’tır. Kitap, kendisine önünden ve arkasından bâtıl yaklaşamayan, içerisinde âmm (umûmî) ve hâss, (husûsi) hükümler, mücmel (kısa), müfesser, mutlak, mukayyed, emir, nehiy, haber, istihbar, nâsih, mensûh, sarih, kinâye gibi hükümler bulunan Kur’ân-ı kerîmdir. Yine onda hitabın delîli, mefhûmu vardır. Bu vecihlerin hepsi, kendi mertebelerine göre delîl olup, istidlal (delîl olma) bakımından ba’zısı, diğer ba’zısından daha açıktır...

Kendisinden şeriat (din) ahkâmı alınan Sünnet; Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) nakledilen haberlerdir. Bunlar ya tevâtür yoluyla olur (ya’nî, yalan üzerine ittifâk etmeleri aklen caiz olmayan bir topluluğun kendisi gibi topluluğa, onların da kendileri gibi topluluklara nakletmeleri) ki bu, namaz rek’atlarının sayısı, namazın rükünleri vb. olup, zarurî ilmi gerektirir. Veya haber-i müstefid (tevâtür derecesine ulaşmıyan haber) olarak nakledilir. Bu da mükteseb ilim meydana getirir. Zekâtın nisâbları, haccın rükünleri gibi, yahut da haber-i âhâd olarak nakledilir. Râvilerin bu nevi rivâyetleri ilmi gerektirmese de, kendisiyle amel etmeyi gerektirir. Sünnetin delîllerinin vecihleri de, daha önce zikredilen Kur’ân-ı kerîmin delîllerinin vecihleri gibidir. Ya’nî onda da âmm, hâss, mücmel, müfesser, sarih, kinâye, nâsih, mensûh, hitabın delîli ve mefhûmu, emir, nehiy, haber vb. hükümler vardır.

Şer’i hüküm vermede mu’teber olan icmâ’a gelince: İcma; bu ümmetin, asırlarından herhangi bir asrın âlimlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifâk etmelerine mahsûstur. Ümmet-i, Muhammed ( aleyhisselâm ) dalâlet üzerinde ittifâk etmez.

Şer’i mes’elelerdeki kıyâsa gelince: Bununla, hakkında nass (kitab ve sünnetten bir hüküm) ve icmâ’ bulunmayan şeyin hükmü bilinir. Bu kıyâsın da nevileri vardır...

Abdülkâdir el-Bağdâdî ( radıyallahü anh ) I. aslın II. mes’elesinde, ilim ve ameli gerektiren haberlerin şartlarını açıklarken şöyle demektedir:

Zarurî ilmi mûcib (gerekli kılan) tevâtürün şartlarından biri, o rivâyetin her asırdaki râvîlerinin yalan üzerinde ittifâk etmelerinin muhal (imkânsız) olmasıdır. Eğer bir haberin, bir asırdaki râvîlerinin yalan üzerinde ittifâkları caiz olursa, bu haber, zarurî ilmi gerektirmez. Bundan dolayı, yahudilerin ve hıristiyanların Îsâ’nın (aleyhisselâm) öldürüldüğü ve asıldığına dâir iddiaları ve mecûsîlerin, Zerdüşt’ten haber verdikleri şeyler ilmi mûcib değildir, ya’nî bu iddiâlarından kesin ilim meydana gelmez...

Yine 1. aslın 12. mes’elesinde, şöyle demektedir:

Âlimlerimiz demişlerdir ki, “Akıllar, âlemim hadîs (sonradan yaratılma) olduğuna, yaratıcısının birliğine, kadîm (ezelî) olduğuna, sıfatlarının da ezelî olduğuna, kullarına resûller göndermesinin ve dilediğini teklif etmesinin caiz olduğuna delâlet eder. Bunda hadîs olması sahih olan herşeyin, hudûsunun (sonradan olmasının) ve müstehîl (imkânsız) olan herşeyin de imkânsızlığının cevazının sahih olduğuna delîl vardır. Fiillerin kullar üzerine farz ve yasak kılınması, ancak din vasıtasiyle bilinir...”

Abdülkâhir el-Bağdâdî hazretleri, peygamberleri bilme konusuna tahsis ettiği 7. aslı, 15 mes’eleye ayırmıştır. Burada nübüvvetin ve risâletin ma’nâsı, teklîfin ve resûller gönderilmesinin cevazı, resûlün risâletiyle resûl olduğunu bilmesi, nebi ve resûllerin sayısı, resûllerin birincisi (ilki) ve sonuncusu, Hazreti Mûsâ’nın (aleyhisselâm) nübüvveti, Hazreti Îsâ’nın (aleyhisselâm) nübüvveti, Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) nübüvveti ve O’nun hâtemürrusûl olması, resûlün husûsi bir kavme gönderilmesinin cevazı, resûllerden ba’zısının diğer ba’zısına üstünlüğü, Peygamberimizin diğer Peygamberlere üstünlüğü, Peygamberlerin meleklere üstünlüğü, Peygamberlerin velîlere üstünlüğü, Peygamberlerin günahlardan ma’sûm olması konuları üzerinde durmaktadır.

Ta’rîfler kısmında, Abdülkâhir el-Bağdâdî: Nebinin lügattaki ma’nâlarından biri, Allahü teâlâ indinde (katında) yüksek derecesi, mevkii bulunan kişi demektir. Resûl de, kendisine vahiy gelmesi devam eden zât demektir. Her resûl, nebidir, her nebi, Allahü teâlâdan kendisine vahiy gelen ve üzerine meleğin vahiy indirdiği kimsedir. Resûl ise, yeni bir şeriat getiren veya kendisinden önceki bir şerîatin ba’zı hükümlerini nesh eden (yürürlükten kaldıran) zâttır, cümlelerini kaydetmiş, üçüncü mes’ele bölümünde şunları söylemiştir: Resûlün, kendisini Allahü teâlânın resûl olarak gönderdiğini bileceği bir huccet ve burhana (delîle) ihtiyâcı vardır. Bunu birkaç şekilde bilmesi sahih olur Birisi, Allahü teâlânın kendisine vasıtasız olarak hitâb etmesi ve kalbinde, hitab edenin Rabbi olduğunu kendisine bildirecek zarurî bir ilim yaratmasıdır. Âdem’e (aleyhisselâm) rûh üfürdüğü zaman, hitâb etmesi ve Rabbini zarurî olarak kendisine bildirmesi gibi ki, onu yaratan ona hitâb edenin kendisi olduğunu cenâb-ı Hak bildirmiştir. Derhal ona, mükteseb (kesbî, sonradan kazanılan) olmaksızın zarûrî bir ilim olarak bütün isimleri öğretti. Diğer bir şekil, cenâb-ı Hakkın vasıtasız olarak ona hitâb etmesi ve o hâlde, hitâb edenin Allahü teâlâ olduğunu harikulade bir şekilde izhâr etmesidir Mûsâ’yı Fir’avn’e gönderdiği zaman, ona vasıtasız olarak hitâb etmiş ve kendisine bir takım mü’cizeler izhâr etmiştir. O bu mu’cizeler vâsıtasiyle, kendisine hitâb edenin Allahü teâlâ olduğunu anlamıştır. Dilindeki peltekliği gidermesi, elinde beyazlığın meydana gelmesi, asanın (bastonun) yılana çevrilmesi v.s. gibi.

Başka bir şekil: Allahın, resûle bir melek göndermesi ve onu risâletle emretmesi ve melek göndermesi sırasında, onun şeytan değil, melek olduğunu bildirecek bir mu’cize göstermesidir. Bir diğer sekil de şudur Allahü teâlâ bu yollardan biriyle, bir nebisine nübüvvetini bildirir, O da ümmetinden birine peygamberlik verildiğini tebliğ eder. O ikinci peygamber, peygamberliğin, kendisinden önce gönderilmiş olan diğer bir peygamber vâsıtasıyle öğrenmiş olur. Lût’un (aleyhisselâm) kavmine peygamber oluşunun, İbrâhim’in (a.s) lisâniyle bildirilmesi gibi, Havarilerin Îsâ (aleyhisselâm) ile olan kıssaları da böyledir. Bunlardan birincisi zarurî, ikincisi istidlalidir.

Abdülkâhir el-Bağdâdî 4. mes’elede Peygamberlerin sayısı üzerinde durmakta ve şöyle demektedir: “Müslüman tarihçiler, sahih haberlerde vârid olduğu gibi, Peygamberlerin sayısının 124.000 (yüzyirmidörtbin) olduğunda ittifâk etmişlerdir. Onların birincisi, babamız Adem’dir (aleyhisselâm); sonuncusu ise Peygamberimiz Muhammed’dir ( aleyhisselâm ). Bunlardan 313’ünün (üçyüzonüç) resûl olduğunda icmâ’ etmişlerdir. Bu sayı Tâlût ile beraber nehri geçenlerin, ondan su içmiyenlerin ve Câlût ile harpte sebat edenlerin sayısı kadardır. Yine, Bedr gününde Peygamberimizle ( aleyhisselâm ) beraber bulunan Eshâb-ı Bedr’in sayısı bu kadardır.

Müellif, bundan sonra ba’zı bozuk fırka ve din mensûplarının görüşlerine temas edip 313 resûlden Kur’ân-ı kerîm’de zikredilen 5’i (beşi) ülûl-azm Peygamberlerdendir. (Diğer birçok âlimler, ülû’l-azm Peygamberlerin sayısının altı (6) olduğunu bildirmektedirler). Bunlar, Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed aleyhimüsselâmdır. Resûllerden beşi Arabdandır. Bunlar da; Hûd, Sâlih, İsmâil, Şuayb ve Muhammed aleyhimüsselâmdır, demiştir.

5. mes’elede şunlar kaydedilmiştir Müslümanlar ve Ehl-i kitap, insanlardan gönderilen ilk resûlün Adem (aleyhisselâm) olduğunda ittifâk etmişlerdir. Son resûlün Muhammed (aleyhisselâm) olduğunda da müslümanların icmâ’ı vardır.

Ba’zı bozuk din mensûplarının bâtıl görüşleri de kaydedildikten sonra, müellif tarafından şöyle bir suâl ortaya konmuştur Bir kimse: Muhammed (aleyhisselâm) son resûldür, Îsâ’nın (aleyhisselâm) nüzûlü hakkında ne diyorsunuz? derse, cevaben deriz ki: O, İslâm dînine yardım etmek üzere inecek, Deccâl’î ve Hınzîri öldürecek, şerâbları dökecek, Kur’ân’ın diriltilmesini emir buyurduğunu ihyâ edecek, öldürülmesini emir buyurduğunu da öldürecektir.

6. ve 7. mes’elelerde Mûsâ ve Îsâ’nın (aleyhimesselâm) Peygamberlikleri üzerinde durulduktan sonra, 8. mes’elede Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Peygamberliği hakkında şunlar kaydedilmiştir: Diğer Peygamberler hakkında olduğu gibi, bu husûsta da Berâhime ile aramızda ihtilâf vardır. Yahudilerle bu konuda olan ihtilâf, bunlarla Îsâ’nın (aleyhisselâm) peygamberliği hakkındaki ihtilâf gibidir. Hıristiyanlar da bu konuda muhalefet etmektedirler. O’nun Peygamberliğinin doğruluğuna delîl; harikulade mu’cizelerine dâir haberlerin tevâtür, etmesidir. Kur’ân-ı kerîm gibi bir mu’cize ki, Arablar onun bir benzerini getirmekten âciz kalmışlar ve O’nu yalanlama husûsunda hırs göstermelerine rağmen, O, Kur’ân ile onlara tehaddîde bulunmuş (meydan okumuş)tur. Ayın yarılması, mübârek elinde çakıl taşlarının tesbih etmesi, parmaklarının arasından su çıkması, az bir yemekle çok kimseyi doyurması, ağacın O’nun önüne gelmesi ve emriyle yerine geri dönmesi ve benzeri harikulade işlere dâir mu’cizeleri O’nun da’vâsının doğruluğuna delâlet eder...

Peygamberimizin hâtem-ül-enbiyâ ver-rusûl (aleyhimüsselâm) olduğu izah edilen 9. mes’elede denilmektedir ki Peygamberimiz Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Peygamberliğini ikrâr eden her kimse, O’nun nebilerin ve resûllerin sonuncusu olduğunu ikrâr eder (söyler, kabûl ve tasdik eder). Yine O’nun şeriatinin (getirdiği hükümlerin) ebediliğini ve neshe uğramasının imkânsız olduğunu ikrâr eder ve Îsâ’nın (aleyhisselâm) semâdan indiği zaman, İslâm şeriatine (dinine) yardım için geleceğini, Kur’ân’ın ihyâ ettiğini dirilteceğini, onun yok edilmesini emrettiğini öldüreceğini kabûl eder... “Benden sonra Peygamber gelmiyecektir” hadîsi mütevâtirdir. Kur’ân ve sünnetin huccetini (delîlini) reddeden dinden çıkar.

10. mes’elede, risâletin umûmî veya husûsi olması konusunda şunlar belirtilmektedir: Bize göre, Allahü teâlânın bir peygamberi, sâdece bir kavme göndermesi veya bir ümmete iki resûl göndermesi câizdir. Yine iki peygamberden birini bir kavme, diğerini başka bir kavme (topluma) göndermesi caizdir. Bunun gibi, bir kimseyi bütün insanlara peygamber yapması da caizdir, iki peygamberi bir ümmete peygamber olarak gönderdiği zaman, o iki resûlün şeriat ahkâmında ittifâk etmeleri vâcibtir. Cenâb-ı Hak, onları iki ayrı ümmete gönderdiği zaman, birinin helâl ve harama dâir şeriatinin, diğerinin şeriatinden farklı olması caizdir. Akılların mûcibâtı (gerektirdiği şeyler) ve delîllerinde ihtilâf etmeleri caiz görülmemiştir. Âdem (aleyhisselâm) kendisine yetişen bütün çocuklarına (ve torunlarına) peygamber olarak gönderilmişti. İdrîs (aleyhisselâm), asrında bulunan bütün insanlara peygamber idi. Bunun gibi Nûh (aleyhisselâm), asrındaki bütün insanlara ve tufandan sonraki insanlara, tâ kendinden sonraki peygamberin zamanına kadar peygamber idi. Halîl İbrâhim’in (aleyhisselâm) risâleti de kâffeye (herkese) şâmil idi. Bizim Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ise gerek asrındaki, gerek kıyâmete kadar gelecek olan cinnilere ve insanlara peygamberdir...

O, Arab ve aceme (Arap olmıyan bütün toplumlara) peygamber olarak gönderildiği gibi yahudilere ve hıristiyanlara da peygamber olarak gönderilmiştir.

11. mes’elede, Peygamberlerin birbirlerine üstünlükleri konusunda şunlar belirtilmektedir: Allahü teâlâ, resûllerden ba’zısının ba’zısına, derece bakımından efdal (daha üstün) olduğunu haber vermiştir. Onlardan, bütün insanlara risâleti şâmil olanlar vardır ki, sâdece husûsi bir ümmete peygamber gönderilenden daha üstündür. Onlardan, Allahü teâlânın vasıtasız olarak konuştukları vardır ki, vâsıta ile konuştuklarından daha üstündür. Yine onlardan ilk peygamber yaptığı, son peygamber kıldığı vardır. Bunlar, dünyâda nübüvvet mertebelerinde üstünlük bakımından farklı oldukları gibi, Cennetteki sevâb dereceleri bakımından da farklı olurlar...

12. mes’elede, Peygamberimizin diğer peygamberlere üstünlüğü husûsunda denilmektedir ki: İslâm fırkalarından ba’zıları, Peygamberimizin, İbrâhim, Nûh ve Âdem aleyhimüsselâmdan üstün olmadığını iddia edip, gerekçe olarak da bunların, O’nun babaları olduklarını, oğulun babadan üstünlüğünün imkânsızlığını söyleyip, O’nun Mûsâ ve Îsâ’dan ve babası olmıyan her peygamberden üstün olduğunu belirtmişlerdir. Onların bu kıyasları, İdrîs ve İsmâil’den (aleyhimesselâm) de üstün olmamasını gerektirir. Çünkü onlar da O’nun babasıdır. Dırâriyye fırkası, peygamberlerin birbirlerinden üstün olmadıklarını iddia etmiştir. Peygamberlerin (aleyhisselâm) birbirlerinden üstün olduklarını söyliyen âlimler, “Ben Âdem evlâdının seyyidiyim, iftihara lüzüm yok. Âdem ve O’nun dışındakiler, benim sancağımın altında olacaklardır” hadîs-i şerîfini delîl olarak getirmişlerdir. Bu konuda yine “Mûsâ sağ olsaydı, ancak bana tâbi olurdu” hadîs-i şerîfini delîl getirmişlerdir. Demişlerdir ki; diğer peygamberlere verilen mu’cizelerin, o cinsten, daha büyüğü Peygamberimize ( aleyhisselâm ) verilmiştir. Süleymân’a (aleyhisselâm) rüzgâr musahhar kılınmışsa (O’nun emrine verilmişse), O’na da burak musahhar kılınmıştır ki, rüzgârdan daha üstündür. Mûsâ (aleyhisselâm) için taştan su çıkmışsa, bu, Peygamberimizin parmakları arasından, ordusunun abdest alması için su akmasından daha acâib şey değildir, Îsâ’nın (aleyhisselâm) su üzerinde yürümesi de, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mi’râc esnasında havada yürümesinden daha enteresan değildir. Bir peygambere mahsûs olan bir mu’cizenin nevinden, ondan daha acîbi O’na verilmiştir. O’na ayın yarılması, şeytanların yıldızlarla taşlanması gibi semâvî mu’cizeler de verilmiş; şeriati, kitabından istinbât olunmuştur. O’nun bütün mu’cizelerini saymak, müstakil bir kitap yazmayı gerektirir. Bu zikrettiklerimiz, üstünlüğüne dâir belirtmek istediklerimize bir tenbîhtir.

13. meselede, Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) meleklerden, 14. mes’elede ise, Peygamberlerin velilerden üstün olduğu anlatılmıştır. Bu bölümün son mes’elesi olan 15. mes’elede ise, Peygamberlerin (aleyhisselâm) ismet sıfatları ya’nî günah işlemekten ma’sûm oldukları konusu üzerinde durmaktadır.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 159

2) Tabakât-üş-Şafiiyye cild-5, sh. 136

3) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh. 105

4) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 203

5) Fevât-ül-vefeyât cild-2, sh. 370

6) Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 325

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 606

8) Tabakât-ül-müfessirîn cild-1, sh. 327

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 60

10) El-Bidâye ven-nihâye cild-11, sh. 44

ABDÜLKERÎM EL-CÎLÎ İsam
|
ABDÜLKERÎM el-CÎLΠ(Kutbüddîn Abdülkerîm b. İbrâhîm b. Abdilkerîm el-Cîlî ) عبد الكریم الجیلی el-İnsânü’l-kâmil adlı eseriyle tanınan âlim ve mutasavvıf.
EL-ABKARİYY Kamus
|
اَلْعَبْقَرِیُ [el-abkariyy] (جَعْفَرِیٌ [caferiyy] vezninde) Mutlakan naks ve kusûru olmayan kâmil şeye denir; yukâlu: شَیْءٌ عَبْقَرِیٌ أَیْ كَامِلٌ Ve bir kavmin seyyid ve şerîf ve zî-şânına denir; yukâlu: ۀُوَ عَبْقَرِیُ قَوْمِۀِ أَیْ سَیِدُۀُمْ Ve hüsn ve letâfet ve sâir meziyyet cihetiyle nihâyet dereceye bâlig nesneye denir ki fevkinde bir şey olmaya, gûyâ ki o sanâyi-i beşeriyyeden olmayıp belki cinn ve peri sanatıdır diye taaccüb olunur ola; yukâlu: ۀُوَ عَبْقَرِیٌ أَیْ لَیْسَ فَوْقَۀُ شَیْءٌ Ve tünd ve şedîd insân ve hayvâna denir. Ve bir gûne fâhir döşeme ve bisât ismidir. Ve kizb-i hâlise ıtlâk olunur; yukâlu: كَذِبٌ عَبْقَرِیٌ أَیْ خَالِصٌ
ABLAK Kubbe Altı
|

(ﺁﺑﻼﻕ) sıf. (Ar. eblaḳ “rengi alaca olan”dan)
1. Yayvan, dolgun ve geniş (yüz): Çehresi fazla ablak, vücûdu şimdiden kalınlaşmış (Refik H. Karay). Evvelâ geniş ve ablak yüzünü pudraladı (Burhan Felek).
2. halk ağzı. Şişman, hantal, abullabut, genç irisi.
3. Siyahlı beyazlı, alaca: Ablak kuğu akça kuğu (Karacaoğlan’dan). Ablak kemikten sakal tarağı (1640 Narh Defteri). Meselâ Resâilü’r-Rummâd’da, yaya vurulan kemiğin su sığırının sâde, siyah ve ablağından olduğunu, Aydın ve Menemen havâlilerinin genç ve uzun boynuzlu öküzlerinin boynuzlarından âlâ ablak yay kemikleri yapıldığını ve bunların hazırlanış şekillerini bulmaktayız (Mübahat Kütükoğlu).
4. sıf. ve i. Alaca (at), aklı karalı, gösterişli ve güzel (at): Ablak-süvâr-ı rûzigâr âşûb-ı Rûm u Zengibâr / Leşker-şikâr-ı kâm-kâr Behrâm-ı Efrîdûn-alem (Nef’î’den).
ѻ Ablak-ı çerh (devran, eyyam, felek): mec. Dünya, âlem, zaman: Yegâne şehsüvâr-ı ablak-ı devran ki hemvâre / Olur ne semte gitse feth u nusret peyk-i rehvârı (Nef’î’den).

ÂC Kubbe Altı
|

(ﻋﺎﺝ) i. (Ar. ‘āc)
1. Fildişi: Subh-dem mihri görüp ol kâmrânım sandılar / Taht-ı âc üzre Süleymân-ı zamânım sandılar (Zâtî).
2. Bağa.

ACEMİ Kubbe Altı
|

(ﻋﺠﻤﻰ) sıf. ve i. (Ar. ‘acem “Arap ırkından olmayan”dan nispet eki ile ‘acemі “yabancıyle ilgili”)
1. Bir şeyin veya bir sanatın inceliklerini henüz öğrenmemiş, mesleğinde toy ve yeni olan (kimse), toy: “Acemi çırak.” Eseri bir şâheser olmamakla berâber bir acemi işi de değildi (Ahmet Hâşim).
2. Bir şeyi gerektiği gibi beceremeyen, usta olmayan, mahâretsiz (kimse): “İşimiz acemilere kaldı.” Cihangir haritası, acemi avcı elinde kalmış bir kaplan postu gibi parçalanıp yırtıldı (Ahmet H. Tanpınar). Acemi elim, zavallı elim (Orhan V. Kanık).
3. Bir yerin yabancısı olan (kimse): “Acemi müşteriler hangi kapıdan çıkacaklarını bilemiyorlardı.” “Acemisi olduğum bu yerde şaşkına dönmüştüm.”
4. Arap olmayan (kimse).
5. Îran menşeli, Îranlı olan (kimse) [Son iki mânâ kelimenin asıl anlamları olduğu halde Türkçe’de az kullanılmıştır]: …Bir iki tânesinde ise “acemî” kelimesi ile Îran menşeli olduğuna işâret edilmiştir (Mübahat Kütükoğlu).
ѻ Acemi çaylak: Tecrübesiz ve toy kimselerden bahsedilirken kullanılan alaylı söz. Acemi er: Yeni askere alınan ve yetiştirilmek üzere eğitim gören er. Acemi Ocağı: târih. Osmanlı ordusunda kapı kulu askeri olacak yeniçerilerin yetiştirildiği teşkîlât: Esir ve devşirme hıristiyan çocuklarından müteşekkil bir acemi oğlanlar ocağı Sultan Murad Hüdâvendigâr zamânında tesis edildi (Arslan Terzioğlu). Acemi oğlanı: târih. Yeniçeri yapılmak üzere hıristiyanlardan veya esirlerden devşirme usûlüyle alınıp Acemi Ocağı’nda yetiştirilen erkek çocuk: Acemi oğlanları kâmilen hıristiyan idiler. Fakat bu meyanda Bosna halkı müslüman oldukları halde onlardan devşirme usûlüyle acemi oğlanı alınırdı. Bu da kendi arzularıyle vukū bulmuştu. Bosna ve Hersek halkına bu imtiyâzı veren Fâtih Sultan Mehmed idi (Mehmet Z. Pakalın).
● Acemice sıf. ve zf. Acemi bir şekilde, acemiye yakışır tarzda.
● Acemiyan (ﻋﺠﻤﻴﺎﻥ) i. (Fars. çoğul eki -ān ile)
1. Acemiler, tecrübesizler, toylar.
2. Îranlılar, Acemler.
3. târih. Acemi Ocağı’na alınan yeniçeri adayları, acemi oğlanları.

ADÂB İLMİ Hadis Terimleri
|
(علم الآداب): Yeme,içme, giyme, oturup kalkma, yolculuk gibi konulardaki görgü kuralları ileilgili hadisler.i.e.:el-Edebul-Mufred, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el-Buhârî (256/870); thk. Kemâl Yûsuf el-Hût, Beyrut-1984, alemul-Kütüb, 463 s.(Türkçesi: Edebül-Müfred, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâilBuhârî (ö. 256/870); trc. A. Fikri Yavuz, İstanbul-1975, Sönmez Neşriyat, 2.c.)Fazlullahis-Samed fîTavzîhil-Edebil-Mufred,Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil el- Buhârî, (256/870); thk. Fazlullah Cîlânî,1995/1416, Dârul-İstikâme, 2 c.Sahîhul-Edebil-Mufred lil-İmâmil-Buhârî, Muhammed Hüseynî el-Afifî, Riyâd-1988, Dârul-Hâni, 159 s.
EL-ADÂBET Vankulu
|
اَلْعَدَابَةُ [el-adâbet] Avret kasığı, رَكْبٌ [rekb] manâsına, kâfın fethiyle. Ahterî bu makâmda رَكْبٌ [rekb]i رُكُوبٌ [rukûb] manâsına zann edip اَلْعَدَابَةُ [el-adâbet]: binmek, rükûb manâsına demiştir, galat etmiştir.
EL-ADÂLET Kamus
|
اَلْعَدْلُ [el-adl] (aynın fethi ve dâlın sükûnuyla) ve
اَلْعَدَالَةُ [el-adâlet] (aynın fethiyle) ve
اَلْعُدُولَةُ [el-udûlet] (aynın zammıyla) ve
اَلْمَعْدِلَةُ [el-madilet] (mîmin fethi ve dâlın kesriyle) ve
اَلْمَعْدَلَةُ [el-madelet] (dâlın fethiyle) Cevr etmeyip nüfûs ve ukûlda istikâmeti kâim ve derkâr olan emr ve hâleti icrâ eylemek manâsınadır; lisânımızda adâlet eylemek tabîr olunur ki sultân ve vâlîye göre zulm ve sitem etmeyip dâd ve insâf eylemekten ve hâkime göre hak ile hükm eylemekten ibârettir; yukâlu: عَدَلَ الْوَالِی وَالْحَاكِمُ عَدْلًا وَعَدَالَةً وَعُدُولَةً وَمَعْدِلَةً وَمَعْدَلَةً مِنَ الْبَابِ الثَانِی ضِدُ جَارَ ve yukâlu: ۀُوَ یَقْضِی بِالْحَقِ وَیَعْدِلُ فَۀُوَ عَادِلٌ مِنْ عُدُولٍ وَعَدْلٍ بِلَفْظِ الْوَاحِدِ وَۀَذَا اسْمٌ لِلْجَمْعِ ve yukâlu: رَجُلٌ عَدْلٌ وَامْرَأَةٌ عَدْلٌ وَعَدْلَةٌ Yanî sîga-i mezbûreden ism-i fâil عَادِلٌ [âdil] gelir; cemi عُدُولٌ [udûl]dür ve عَدْلٌ [adl] ism-i cem olarak müstamel olur; yukâlu: قَوْمٌ عَدْلٌ أَیْ عَادِلُونَ Ve عَادِلٌ [âdil] manâsına olur. Ve bu fil-asl masdardır, mübâlagaten vasf olmuştur, asliyyeti itibârıyla mereye sıfat olup إِمْرَأَةٌ عَدْلٌ denir. Ve vasfiyyeti itibârıyla alâmet-i tenîs idhâl olunup إِمْرَأَةٌ عَدْلَةٌ denir.
EL-ADL Kamus
|
اَلْعَدْلُ [el-adl] (aynın fethi ve dâlın sükûnuyla) ve
اَلْعَدَالَةُ [el-adâlet] (aynın fethiyle) ve
اَلْعُدُولَةُ [el-udûlet] (aynın zammıyla) ve
اَلْمَعْدِلَةُ [el-madilet] (mîmin fethi ve dâlın kesriyle) ve
اَلْمَعْدَلَةُ [el-madelet] (dâlın fethiyle) Cevr etmeyip nüfûs ve ukûlda istikâmeti kâim ve derkâr olan emr ve hâleti icrâ eylemek manâsınadır; lisânımızda adâlet eylemek tabîr olunur ki sultân ve vâlîye göre zulm ve sitem etmeyip dâd ve insâf eylemekten ve hâkime göre hak ile hükm eylemekten ibârettir; yukâlu: عَدَلَ الْوَالِی وَالْحَاكِمُ عَدْلًا وَعَدَالَةً وَعُدُولَةً وَمَعْدِلَةً وَمَعْدَلَةً مِنَ الْبَابِ الثَانِی ضِدُ جَارَ ve yukâlu: ۀُوَ یَقْضِی بِالْحَقِ وَیَعْدِلُ فَۀُوَ عَادِلٌ مِنْ عُدُولٍ وَعَدْلٍ بِلَفْظِ الْوَاحِدِ وَۀَذَا اسْمٌ لِلْجَمْعِ ve yukâlu: رَجُلٌ عَدْلٌ وَامْرَأَةٌ عَدْلٌ وَعَدْلَةٌ Yanî sîga-i mezbûreden ism-i fâil عَادِلٌ [âdil] gelir; cemi عُدُولٌ [udûl]dür ve عَدْلٌ [adl] ism-i cem olarak müstamel olur; yukâlu: قَوْمٌ عَدْلٌ أَیْ عَادِلُونَ Ve عَادِلٌ [âdil] manâsına olur. Ve bu fil-asl masdardır, mübâlagaten vasf olmuştur, asliyyeti itibârıyla mereye sıfat olup إِمْرَأَةٌ عَدْلٌ denir. Ve vasfiyyeti itibârıyla alâmet-i tenîs idhâl olunup إِمْرَأَةٌ عَدْلَةٌ denir.
EL-ADM Vankulu
|
اَلْعَضْمُ [el-adm] (aynın fethi ve dâd-ı mucemenin sükûnuyla) Şol yassı ağaçtır ki onun başına saban demiri korlar çift sürmek için. Ve
عَضْمٌ [adm] Şol ağaca dahi derler ki ucunda parmakları vardır, onunla buğdayı pâk etmek için harman savururlar. Ve
عَضْمٌ [adm] Yay kabzasına dahi derler. Ve
عَضْمٌ [adm] Deve kuyruğu dibine dahi derler ki kuyruk bittiği yerdir. Ve sâhib-i Surâh zamm-ı ayn ile kayd edip kabza manâsına olandan fark etmiştir, hâlâ ki sâhib-i Kâmûsun ve gayrın kelâmından fehm olunan ikisinde dahi ayn meftûh olmaktır.
EL-ADN Kamus
|
اَلْعَدْنُ [el-adn] (aynın fethi ve dâlın sükûnuyla) ve
اَلْعُدُونُ [el-udûn] (قُعُودٌ [kuûd] vezninde) Bir yerde ikâmet ve temekkün eylemek manâsınadır; yukâlu: عَدَنَ بِالْبَلَدِ عَدْنًا وَعُدُونًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی وَالْأَوَلِ إِذَا أَقَامَ بِۀِ Ve minhu: جَنَاتُ عَدْنٍ أَیْ جَنَاتُ إِقَامَةٍ لِمَكَانِ الْخُلُودِ Ve develer حَمْضٌ [hamd] dedikleri ottan hoşlanıp ve kendisine gereği gibi sinip yaramakla dâimâ onu otlamak manâsınadır; yukâlu: عَدَنَتِ الْإِبِلُ فِی الْحَمْضِ أَیِ اسْتَمْرَتْۀُ وَنَمَتْ عَلَیْۀِ وَلَزِمَتْۀُ فَۀِیَ عَادِنٌ Ve tarlayı gübrelemek manâsınadır; yukâlu: عَدَنَ الْأَرْضَ عَدْنًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا زَبَلَۀَا Ve ağacı balta makûlesi nesne vurmakla ifsâd ve berbâd eylemek manâsınadır; yukâlu: عَدَنَ الشَجَرَةَ إِذَا أَفْسَدَۀَا بِالْفَأْسِ وَنَحْوِۀَا Ve yerden taş koparmak manâsınadır; yukâlu: عَدَنَ الْحَجَرَ إِذَا قَلَعَۀُ
EL-ADVÂ Vankulu
|
اَلْعَدْوَى [el-advâ] (aynın fethi ve dâlın sükûnu ve elifin kasrıyla) Vâli olan kimseyi taleb etmek, hasmından intikâm almak için. Ve
عَدْوَى [advâ] Muâvenet manâsına dahi gelir. Ve
عَدْوَى [advâ] Sirâyet eden marazın sirâyetine dahi derler, gerek gicik marazı olsun gerek gayrı olsun. Ve fil-hadîsi: “لَا عَدْوَى” أَیْ لَا یُعْدِی شَیْءٌ شَیْئًا
EL-AFDAC Kamus
|
اَلْعَفْضَجُ [el-afdac] (dâd-ı muceme ile جَعْفَرٌ [cafer] vezninde) ve
اَلْعِفْضَاجُ [el-ifdâc] (aynın kesriyle ۀِلْقَامٌ [hilkâm] vezninde) ve
اَلْعُفَاضِجُ [el-ufâdic] (عُلاَبِطٌ [ulâbit] vezninde) Gövdesi semiz ve gemi arslanı gibi iri olup lâkin sölpük ve gevşek olan kimseye denir. Ve
عَفْضَجٌ [afdac] Sulb ve şedîd olan şeye denir.
AFT Vankulu
|
اَلْعَفْطُ [el-aft] (aynın fethi ve fânın sükûnuyla) Keçi yellenmek, خُرُوجُ الرِیحِ manâsına; yukâlu: عَفَطَتِ الْعَنْزُ تَعْفِطُ عَفْطًا إِذَا حَبَقَتْ Ve bu makâmda sâhib-i Surâhعَفْطٌ [aft]ın tefsîrinde “atse dâden-i buz ve bînî feşânden-i û” dahi derler demiş. Ve
عَفْطٌ [aft] Çoban koyunu sürdükte koyunun fışkırması âvâzı gibi âvâz ile sürmeğe dahi derler.
EL-AFT Vankulu
|
اَلْعَفْطُ [el-aft] (aynın fethi ve fânın sükûnuyla) Keçi yellenmek, خُرُوجُ الرِیحِ manâsına; yukâlu: عَفَطَتِ الْعَنْزُ تَعْفِطُ عَفْطًا إِذَا حَبَقَتْ Ve bu makâmda sâhib-i Surâhعَفْطٌ [aft]ın tefsîrinde “atse dâden-i buz ve bînî feşânden-i û” dahi derler demiş. Ve
عَفْطٌ [aft] Çoban koyunu sürdükte koyunun fışkırması âvâzı gibi âvâz ile sürmeğe dahi derler.
EL-AFV Kamus
|
اَلْعَفْوُ [el-afv] (aynın fethi ve fânın sükûnuyla) Mahv ve tams manâsınadır; kâlel-muellif: اَلْعَفْوُ عَفْوُ اللۀِ عَزَ وَجَلَ عَنْ خَلْقِۀِ وَالصَفْحُ وَتَرْكُ عُقُوبَةِ الْمُسْتَحِقِ Yanî عَفْوٌ [afv]-ı kâmil ü azam ancak عَفْوٌ [afv]-ı ilâhîdir ki ukûbete müstehak olan cânî ve âsî ve müznib kullarının mahz fazl ve keremiyle günâhlarını mahv ve ikâbını terk ve tecâvüz eylemekten ibârettir; yukâlu: عَفَا اللۀُ عَنْۀُ یَعْفُو عَفْوًا وَعَفَا لَۀُ ذَنْبَۀُ وَعَنْ ذَنْبِۀِ أَیْ صَفَحَ وَلَمْ یُعَاقِبْۀُ
EL-AFVET Vankulu
|
اَلْعَفْوَةُ [el-afvet] (aynın fethi ve fânın sükûnuyla) Müennesi, dişi merkeb yavrusu manâsına. Ve
عَفْوٌ [afv] Mâlın nafakadan ziyâde olanına dahi derler; yukâlu: أَعْطَیْتُۀُ عَفْوَ الْمَالِ أَیْ بِغَیْرِ مَسْأَلَةٍ Ve nüsah-ı Kâmûsta أَعْطَیْتُۀُ عَفْوَ الْمَالِ بِغَیْرِ مَسْأَلَةٍ vâki olmuştur harf-i tefsîrsiz ve tefsîrin dahi vechi zâhirdir, zîrâ nafakadan fazla olan mâl yanî infâk için ihtiyâc olunmayan mâl âdeten taleb olunmaz.
AHÂDÎSU'L-AHKÂM Diyanet Hadis Terimleri
|
Bk. Ahkâm Hadisleri.
EL-AHD Kamus
|
اَلْعَۀْدُ [el-ahd] (مَۀْدٌ [mehd] vezninde) Vasiyyet eylemek ve ısmarlamak manâsınadır; yukâlu: عَۀِدَ إِلَیْۀِ عَۀْدًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا أَوْصَاۀُ Ve bir kimseye bir husûsta takaddüm eylemek manâsınadır; yukâlu: عَۀِدَ إِلَیْۀِ فِیۀِ إِذَا تَقَدَمَ Ve
عَۀْدٌ [ahd], مَوْثِقٌ [mevsamp;ik] manâsınadır ki bir kimseyi inandırıp itimâd verecek sözden ibârettir, Fârisîde ona peymân derler; yukâlu: بَیْنَۀُمَا عَۀْدٌ أَیْ مَوْثِقٌ Ve and ve yemîn manâsınadır. Ve veliyyül-emr tarafından vülât ve hükkâma taharrî olunan mektûba ıtlâk olunur ki ahd-nâme tabîr olunur; vasiyyet manâsından mehûzdur, zîrâ ahkâm-ı şeriyyeye riâyet ve ahvâl-i ibâda nehc-i adâlet üzere nazar ve dikkat vasiyyetlerini mutazammın olur. Ve hak ve hürmeti hıfz ve riâyet eylemek manâsınadır; yukâlu: عَۀِدَ الْحُرْمَةَ إِذَا رَعَاۀُ وَحَفِظَۀُ Ve emân ve zimmet manâsınadır, onun için dâr-ı İslâma emân ile dâhil olan harbîye ذُو عَۀْدٍ [zû ahd] ıtlâk olunur. Ve bir kimse ile buluşmak, iltikâ manâsınadır; tekûlu: عَۀِدْتُۀُ بِمَكَانِ كَذَا أَیْ لَقِیتُۀُ ve tekûlu: عَۀْدِی بِۀِ بِمَوْضِعِ كَذَا أَیْ لِقَائِی Ve bilmek manâsınadır; tekûlu: عَۀِدْتُۀُ أَیْ عَرَفْتُۀُ ve tekûlu: الْأَمْرُ كَمَا عَۀِدْتَ أَیْ كَمَا عَرَفْتَ Ve
عَۀْدٌ [ahd] مَعْۀَدٌ [mahed] manâsınadır ki bir nesne zımnında ahd ve peymân vâki olmuş menzile denir; tesmiye bil-masdardır. Ve bahâr mevsiminde evvel yağan yağmura denir. Ve şol yağmura denir ki bir yağmurdan sonra yağıp evvelki yağmurun âhirinin rütûbetine bunun evveli idrâk etmiş ola. Ve zamân ve hengâm manâsınadır; tekûlu: كَانَ ذَلِكَ فِی عَۀْدِ شَبَابِی وَفِی عَۀْدِ فُلاَنٍ أَیْ فِی زَمَانِۀِ Ve vefâ ve incâz manâsınadır; yukâlu: عَۀِدَ وَعْدَۀُ إِذَا وَفَاۀُ Ve Hudâ-yı müteâli birlemek, tevhîd manâsınadır ve minhu kavluhu taâlâ: ﴿إِلاَ مَنِ اتَخَذَ عِنْدَ الرَحْمَنِ عَۀْدًا﴾ وَۀُوَ تَوْحِیدُ اللۀِ تَعَالَى Ve
عَۀْدٌ [ahd] ضَمَانٌ [damân] ve kefâlet manâsınadır; tekûlu: عَۀِدَ إِلَی فُلاَنٍ فِی كَذَا إِذَا ضَمَنَ
AHDİATİK Kubbe Altı
|

(ﻋﻬﺪ ﻋﺘﻴﻖ) i. (Ar. ‘ahd “ahit, yemin” ve ‘atіḳ “eski” ile ‘ahd-i ‘atіḳ) Hz. Îsâ’dan önce yahûdilere âit mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur ve Kaballer: Mîlâttan altı asır evvel Bâbil hükümdârı Kudüs’ü tahrip edip tek nüsha olan Tevrat’ı yakmış ve yahûdilerin zengin tabakasını, hahamlarını Bâbil’e sürmüş; Babil esâreti denen bu 70 senelik devrede yahûdilerin kendilerince düzenleyip Tevrat ve Zebur ismini verdikleri ahkâm mecmûasına ve hikâyelerden ibâret olan Kaballer’e Hz. Îsâ’dan evvel olduğu için hıristiyanlar Ahd-i atik, (Eski ahit) adını takmışlardır (Ekrem H. Ayverdi).

AHH Kamus
|
أَخُ [ahh] (hemzenin fethi ve hânın teşdîdiyle) Kelime-i tekerrüh ve teevvühtür ki âh demektir; gayzdan yâ hüznden nâşî söylenir; yukâlu: ضَرَبَۀُ وَأَوْجَعَۀُ فَقَالَ أَخ Pes bu asvâttan olur ve âh muarrebi olmak aglebdir. Zemahşerî Mukaddimetül-Edebde “Çunîn mekun!” ibâretiyle tefsîr eylemiştir ki “Şöyle eyleme!” demektir. Meselâ bir kimseden bir nâ-makûl hareket sudûr ettikte onu istikrâhla “Niçin böyle ettin, niçin ediyorsun?” makâmında, kezâlik bir mâddeden izhâr-ı hüzn eyledikte söylenir. Lisânımızda âh tabîr olunur hemzenin meddiyle; meselâ “Âh adam! Niçin söz dinlemezsin!” denir. Ve اَخْ [ah- ih] hemzenin fethi ve kesriyle, necise denir, قَذَرٌ [kazer] manâsına. Ve أَخٌ [ahh] kelimesinden muhaffef olur ki birâdere denir.
AHKÂL Vankulu
|
اَلْأَحْقَالُ [el-ahkâl] (hemzenin fethiyle) Cemi, zikr olunan marazlar manâsına. Ve Kâmûsta حَقْلَةٌ [haklet] bu vech üzere cemi gelmesine taarruz etmiştir, zîrâ فَعْلَةٌ [falet] vezninde gâlib فِعَالٌ [fiâl]dir.
EL-AHKÂL Vankulu
|
اَلْأَحْقَالُ [el-ahkâl] (hemzenin fethiyle) Cemi, zikr olunan marazlar manâsına. Ve Kâmûsta حَقْلَةٌ [haklet] bu vech üzere cemi gelmesine taarruz etmiştir, zîrâ فَعْلَةٌ [falet] vezninde gâlib فِعَالٌ [fiâl]dir.
AHKÂM Kubbe Altı
|

(ﺍﺣﻜﺎﻡ) i. (Ar. ḥukm’ün çoğul şekli aḥkām)
1. Hükümler, kānunlar, emirler, buyruklar: Zamâne mâni-i ahkâm-ı inkılâb olmuş (Nâilî). Vukūât-ı cihan hep şîve-i ahkâm-ı aşkındır (Leskofçalı Gālib). Gülhâne Hattı’nın ellerde mevcut olan ahkâm-ı adâleti pâre pâre edildi, ayaklar altına alındı (Nâmık Kemal).
2. Yıldızlardan ve muhtelif alâmetlerden çıkarılan anlamlar ve varılan sonuçlar.
ѻ Ahkâm çıkarmak: Kendi zan ve kuruntusuna göre anlam ve sonuç çıkarmak, hükümlere varmak: İki softa (…) her gördüklerinden bir ahkâm çıkararak bütün âfât-ı semâviyye ve arziyyeyi halkın harekât ve sekenâtına hamlediyor ve birbirlerine, “Allah ıslâh eylesin” duâsını tekrar ederek yürüyorlardı (Musâhipzâde Celâl). Ahkâm defteri: târih. Eskiden devlet dâirelerinde tutulan, içine resmî karar, tâlîmat ve emirlerin yazıldığı defter. Ahkâm kesmek: Bir konuda ehil olmadığı halde gelişigüzel, uluorta, çekinmeden kesin hükümler vermek: Bu da spor otoritelerinin kestiği ahkâm: Futbolumuzu yabancı antrenörler kurtarabilir (Rauf Tamer). Ahkâm yürütmek: Bir mesele üzerinde kendi zannına göre fikir yürütmek, hüküm vermek: “Bilmediğin şey üzerinde ahkâm yürütme.” Ahkâm-ı adliyye:
1. Adâlet hükümleri.
2. eski. Adliye nezâreti, adâlet bakanlığı. Ahkâm-ı şahsiyye: Bir kimsenin şahsına âit meseleler hakkındaki hukūkî hükümler. Ahkâm-ı şer’iyye: İslâm hukūkunun îtikat, ibâdet, muâmelât ve cezâlara âit hükümleri: Ahkâm-ı şer’iyyenin en küçük bir faslından olan kavâid ve fevâid-i medeniyye, bunların cümlesine keyfiyet ve kemiyetçe birkaç kat fâiktir (Nâmık Kemal).

AHKÂM ÂYETLERİ (آیات الأحكام) TEFSİR TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
|
Kur’ân’ın ibâdet, muâmelât ve ukûbatla ilgili âyetleri. Ahkâm âyetlerinin sayısı konusunda farklı yaklaşımlar mevcuttur. Bu hususla ilgili verilen rakamlar 200 ile 1000 arasındadır. Ahkâm âyetlerinin kendi içerisindeki tasnifi de şöyledir: İbâdetler: 140; aile ve miras hukuku: 70; borçlar hukuku: 70; ceza hukuku: 30; devletler hukuku: 25; mâli hukuk: 10.
AHKÂM HADÎSLERİ Diyanet Hadis Terimleri
|
Ahkâm, “hükm”ün çoğuludur. Buna göre ahkâm hadisleri, şer'î hükümlerin kaynağını oluşturan hadislere denir. Bir başka deyişle taharet (temizlik), ibâdet, tâ'at, mu'âmelat, ceza hukuku ve benzeri konulardaki fıkhı hükümlerin çıkarıldığı hadislerdir.
Ahkâm hadisleri, genelde câmî, musannef ve sünen türü kitaplarda belli bölümlerde bulunur. Bununla birlikte özellikle ahkâm hadislerine ayrılmış eserler de vardır. Önemli birkaçı şunlardır:
1. Şerhu Me'âni'1-Âsâr: Ebu Ca'fer Ahmed b. Muhammed et-Tahâvî,
2. Me'âlimu's-Sunen: Ebu Süleyman Hamd b. Muhammed el-Hattâbî. Sünen Ebi Dâvud'dan seçme ahkâm hadislerine ve şerhlerine dairdir.
3. Umdetu'l-Ahkâm: Abdulğanî el- Makdisî,
4. el-Muntekâ min Ahâdisi'l-Ahkâm: Abdusselâm b. Abdillah b. Teymiye,
5. el-İlmâm fî Ahâdîsi'l-Ahkâm: Muhammed b. Ali, İbn Dakîki'1-İyd.
6. Bulûğu'l-Merâm min Edilleti'l-Ahkâm: Ahmed b. Ali, İbn Haceri'l-Askalânî.
AHKÂM TEFSİRİ (تفسیر الأحكام) TEFSİR TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
|
İbâdât, muamelât ve ukûbâtla ilgili âyetlerin izahlarıyla meşgul olup, bu alana ait âyetlerden hükümler çıkarmaya çalışan tefsir hareketi. Söz konusu tefsir tarzına “et-tefsiru’l-fıkhî” ya da “fıkhî tefsir” yahut “tefsiru’l-ahkâm” da denilmektedir. Buna göre söz konusu tefsirin mevzusu, müctehidlerin hüküm çıkarmada üzerinde ictihadda bulundukları Kur’ân naslarıdır. Amaç da, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’ın içermiş olduğu hükümleri, kâide ve prensipleri ortaya çıkarıp insanlara dünya ve âhiret mutluluğunun yollarını göstermektir. Böylece bu tefsir sayesindedir ki, bazı bilginler ahkâm âyetlerinin ihtivâ ettiği hükümlere ve fakihlerin söz konusu âyetlerden çıkarmış oldukları farklı neticelere işaret etmişlerdir. Ancak bu alanda fikir beyan eden İslâm âlimleri, Kur’ân’daki ahkâm âyetlerinin sayısı hususunda ittifak sağlayamamışlardır. Gazzâlî (ö. 505/1111) ve Râzî (ö.606/1210) gibi bilginler bu nevi âyetlerin sayısını 500 olarak tespit ederken, bir kısım âlim bu sayıyı 800’ün üzerine çıkarmış, bir kısmı da aksine, 200’e kadar indirmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda farklı rakamların tespit edilmiş olması, bazı âyetlerde ahkâmın bulunduğuna açıkça işaret edilmesinden, bazılarında da -kıssa ve emsâl gibi- dolaylı olarak hüküm çıkarmanın mümkün olmasından kaynaklanmaktadır.
AHKÂM-I HAMSE Dini Kavramlar Sözlüğü
|

Beş hüküm anlamına gelen "ahkâm-ı hamse"; vacip, mendup, mubah, mekruh ve haram'dan oluşan teklifi hükümlere denir. Hanefî bilginlerin dışındaki fakihlerin çoğunluğu, kesin bir delille yapılması istenen dini görevleri "vacip"; Hanefî bilginler ise, kesin bir delille yapılması istenen dini görevleri "farz", zannî bir delille yapılması istenen dini görevleri ise "vacip" olarak isimlendirmişlerdir. Farz ve vaciplerin dışında yapılması istenen dini görevlere "mendup" denir. Mendup; sünnet ve müstehap kısımlarına ayrılır. Yapılıp yapılmaması insanların iradelerine bırakılan fiillere "mubah" denir. "Caiz" ve "helâl" kavramları da "mubah" kavramına dahildir. Kesin bir delille yapılması yasaklanan fiillere "haram", yapılması kesin ve bağlayıcı olmayan bir delille yapılması yasaklanan fiillere de "mekruh" denir. Harama yakın olan mekruhlara "tahrîmen mekruh", helala yakın olanlara ise "tenzîhen mekruh" denir. Haramlar da "haram li aynihî" ve "haram li gayrihî" diye iki kısma ayrılır. (bk. farz, vacip, sünnet, mubah, mekruh, mendup, haram, helâl) (İ.K.)

AHKÂMÜ'L-KUR'ÂN

Kur'ân hükümleri anlamına gelen "ahkâmü'l-Kur'ân"; ibâdet, muâmelat, keffâret ve ukûbât ile ilgili âyetlerin yorumunu konu edinen bilim dalına ve bu dalda yazılan eserlere denir.

İslâm bilginleri ahkâm âyetlerinin sayısını belirlemeye çalışmışlar ancak bir sayıda ittifak edememişlerdir. Çünkü âyetler Kur'ân'da ayrı gruplar halinde yer almadıkları gibi bir âyetten birden fazla hüküm içerebilir hatta kıssalarla ilgili âyetlerden bile dini hükümler çıkartılabilmektedir. Bu sahada eser yazan her âlim ilmi nispetinde âyetleri ele almış, bu yüzden ahkâmü'l-Kur'ân adlı eserlerde yoruma tâbi tutulan âyet sayısı farklı olmuştur. (bk. Fıkhî Tefsîr) (İ.K.)

AHKÂMİ ŞER'İYYE Fetâvâ-i Hindiyye
|
İlâhî kanunun hükümleri demektir ve bu tâbirle Kur'ân'a, hadîse ve icmâa dayanan hükümler kasdedİlir.
İslâm müctehidlerinin kıyâs ve ictihad yoluyla çıkardıkları hükümlere ise AHKÂM-I FIKHIYYE ve MESÂİL-İ FER'İYYE-İ AMELİYYE denir. Ancak, bunlar da şer'î esaslara dayandığı için ahkâm-ı şer'îyye ıtlak olunmaktadır. Dolayısıyla ahkâm-ı fıkhiyye, mesâil-i fıkhiyye tâbirleri de aslında fürûata ait ve içtihada dayanan hüküm ve mes'elelerden ibaret olduğu hâlde,hem nass ve icmâa dayanan şer'î ahkâm ve mes'elelere, hem de ictihad ve kıyâsa dayanan mes'elelere ve hükümlere şâmil, umûmî bir unvan olarak kullanılmaktadır.
AHKÂMU’L-KUR’ÂN (أحكام القرآن) TEFSİR TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
|
İbâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili âyetlerin tefsirini konu edinen ilim dalı ve bu dalda yazılan eserlerin ortak adı. Buna göre söz konusu ilmin mevzusu ahkâm âyetleridir. Bu alanda eser yazmanın amacı da İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’ın içermiş olduğu hükümleri, kâide ve prensipleri ortaya çıkarıp insanlara dünya ve âhiret mutluluğunun yollarını göstermektir. Ahkâmla ilgili âyetleri muhtevaları itibariyle ikiye ayırmak mümkündür: (1) İçinde ahkâmın bulunduğu açıkça ifade edilen âyetler. Bu tür âyetler Bakara, Nisâ, Mâide, En’âm Sûrelerinde oldukça fazladır. (2) Doğrudan doğruya bir hüküm ifade etmeyip, istinbat yoluyla hüküm çıkarılabilen âyetler. Bunlar da kendi aralarında, başka bir âyete başvurmaya gerek kalmadan hüküm çıkarılabilenler ve başka bir ya da birkaç nas yardımıyla hüküm çıkarılabilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
AHKÂMÜ’L-KUR’ÂN İsam
|
أحكام القرآن İmam Şâfiî’nin (ö. 204/819) Kur’an’daki bazı ahkâm âyetlerinin tefsirine ve onlardan hüküm çıkarma metoduna dair görüşlerini toplayan eser.
EL-AHKÂMÜ’S-SULTÂNİYYE İsam
|
الأحكام السلطانیة Meşhur Şâfiî fakihi Mâverdî’nin (ö. 450/1058) devletin esas teşkilât ve idaresiyle ilgili fıkhî ahkâmı bir araya toplayan eseri.
AHLÂK-I HASENE Osmanlıca Lugat Exe
|
اخلاق-ı حسنۀ
Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.(Diyorsun ki: Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekâvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?C- Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyâri ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenâhi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlak-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebep olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir. İ.İ)(Hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: $Yani; benim, insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır. H.)
AHMED B. KÂMİL İsam
|
AHMED b. KÂMİL ( Ebû Bekr Ahmed b. Kâmil b. Halef b. Şecere el-Bağdâdî ) أحمد بن كامل Kur’an ilimleri ve fıkıh âlimi.
EL-AHN Kamus
|
اَلْعَۀْنُ [el-ahn] (عَۀْدٌ [ahd] vezninde) Tâze çubuk eğilip bükülmek yâhûd ayrılmayarak kırılmak manâsınadır; yukâlu: عَۀَنَ الْقَضِیبُ عَۀْنًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا تَثَنَى أَوِ انْكَسَرَ بِلَا بَیْنُونَةٍ Ve bir yerde ikâmet eylemek manâsınadır; yukâlu: عَۀَنَ بِالْمَكَانِ عَۀْنًا مِنَ الْبَابِ الْأَوَلِ إِذَا أَقَامَ Ve hurûc eylemek manâsına olmakla zıdd olur; yukâlu: عَۀَنَ مِنْۀُ إِذَا خَرَجَ Ve bir işte cidd ve cehd eylemek manâsınadır; yukâlu: عَۀَنَ فِی الْعَمَلِ إِذَا جَدَ Ve ahd manâsınadır; yukâlu: عَۀَنَ الرَجُلُ إِذَا عَۀَدَ Ve tacîl eylemek manâsınadır; yukâlu: عَۀَنَ لَۀُ مُرَادَۀُ إِذَا عَجَلَۀُ لَۀُ Ve hurmânın dalları kurumak manâsınadır; yukâlu: عَۀَنَتِ السَعَفُ إِذَا یَبِسَتْ
AHRÂRUL-BUKÛL Vankulu
|
اَلْحُرَانِ [el-Hurrân] (hânın zammıyla) Tesniyedir, murâd Hurr ile kardeşi Ubeyydir, hemzenin zammıyla ve bânın teşdîdiyledir, sîga-i tasgîr üzere. Ve
حُرٌ [hurr] Güvercin yavrusuna dahi derler, فَرْخُ حَمَامٍ manâsına. Ve âhû yavrusuna dahi derler, وَلَدُ ظَبْیَةٍ manâsına. Ve yılan yavrusuna dahi derler, وَلَدُ حَیَةٍ manâsına. Ve
سَاقُ حُرٍ [sâku hurr] Kumrunun erkeğine. Ve
أَحْرَارُ الْبُقُولِ [ahrârul-bukûl] Pişmeden yenen nebâtâta dahi derler. Ve bu makâmda sâhib-i Muhezzebin حُرُ الْبَقْلِ “terei ki bituvân hord çi puhte ve çi hâm” dediği nev-i muhâlefetten hâlî değildir. Ve
حُرٌ [hurr] Güzel manâsına dahi gelir; yukâlu: مَا ۀَذَا مِنْكَ بِحُرٍ أَیْ بِحَسَنٍ وَلَا جَمِیلٍ Ve hâlis manâsına da gelir; yukâlu: طِینٌ حُرٌ أَیْ لَا رَمْلَ فِیۀِ
AHYEL Vankulu
|
اَلْمَخُولُ [el-mehûl] (mîmin fethi ve hânın zammı ve meddiyle) Kezâlik benleri olan kimse, مَقُولٌ [mekûl] gibi. Bu makâmda Cevherînin zâhir-i ibâretinden fehm olunan budur ki أَخْیَلُ [ahyel] ve ahavâtı كَثِیرُ الْخِیلَانِ manâsına ola ve lâkin zâhir budur ki أَخْیَلُ ve ahavâtı mutlakan sâhib-i خَالٌ [hâl] manâsına ola, nitekim sâhib-i Muhezzeb işâret etmiştir. Ve مَخِیلٌ [mehîl]in ve مَخْیُولٌ [mahyûl]ün كَثِیرُ الْخِیلَانِ manâsına delâleti baîd olduğu hafî değildir. Ve
أَخْیَلُ [ahyel] Boyunburan dedikleri kuşa dahi derler ki benek benek yelekleri olur; bazılar siyâh martıdır demiştir, nitekim evâil-i kitâbda mürûr etmiştir. Ve zikr olunan kuşu Arab tâifesi mübârek add etmez. Ve nekireliği hâlinde munsarıf kılarlar, kaçan bununla bir kimseyi tesmiye kılıp lâ-yansarıf kılmış olsalar. Ve bazılar marifeliği ve nekireliği hâlinde dahi lâ-yansarıf kıldılar, aslında sıfat olmağın تَخْیِیلٌ [tahyîl]den müştakk olmak itibâriyle.
AKABE Dini Kavramlar Sözlüğü
|

Sözlükte "sarp yokuş, dağdaki aşılması zor dik geçit" anlamına gelmektedir. Kur'ân'da köle azat etmek, yetim ve yoksulu doyurmak; inançlı, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmak gibi faziletler için mecazî anlamda kullanılmıştır (Beled, 90/11-17). Tasavvufta ise, maksada erişmek için aşılması, yok edilmesi gereken tabiî engeller ve nefsânî bağlar anlamında kullanılmıştır. Halvetiyye tarikâtında nefsin emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziyye, marziyye ve kâmile sıfatları onun akabeleri kabul edilmektedir. (M.C.)

EL-AKAM Vankulu
|
اَلْعَقَامُ [el-akâm] (aynın fethi ve kâfın tahfîfiyle) Veled getirmeyen kimse, عَقِیمٌ [akîm manâsına. Ve harb-i şedîde dahi derler. Ve bed-hû olan kimseye de derler, seyyiül-huluk manâsına. Ve
عَقَامٌ [akâm] Kezâlik şol maraza derler ki sıhhate kâbil olmaya. Ve kıyâs ayn mazmûm olmaktır lâkin mesmû olan fethtir.
EL-AKB Kamus
|
اَلْعَقْبُ [el-akb] (aynın fethi ve kâfın sükûnuyla) At bir defa seğirttikten sonra bir dahi seğirtmek manâsınadır; yukâlu lil-feresil-cevâdi: ۀُوَ ذُو عَفْو ٍوَعَقْبٍ فَعَفْوُۀُ أَوَلُ جَرْیِۀِ وَعَقْبُۀُ ثَانِیۀِVe
عَقْبٌ [akb] Velede ve veled-i velede ıtlâk olunur. Râgıbın beyânına göre asl عَقِبٌ [akib] ki كَتِفٌ [ketif] vezninde ayağın ökçesine denir, maânî-i sâire ondan mutasarrıftır. Cemi أَعْقَابٌ [akâb] gelir. Ve velede ve veled-i velede ıtlâkı bil-istiâredir. Pederine halef olduğu için lâkin kıza ıtlâk olunmaz ve eğer onun zürriyyeti var ise onlara ıtlâk olunur. İntehâ. Ve
عَقْبٌ [akb] Masdar olur, yaya عَقَبٌ [akab] yanî sinir sarmak manâsına, ke-mâ se-yuzkeru; yukâlu: عَقَبَ الْقَوْسَ عَقْبًا مِنَ الْبَابِ الْأَوَلِ إِذَا لَوَى شَیْئًا مِنَ الْعَقَبِ عَلَیْۀَا Ve ökçeye vurmak manâsınadır; yukâlu: عَقَبَۀُ إِذَا ضَرَبَ عَقْبَۀُ Ve bir kimseye halef olmak manâsınadır, gerek kâim-makâm ve gerek badel-vefât veled olsun; yukâlu: عَقَبَۀُ أَیْ خَلَفَۀُ ve yukâlu: عَقَبَ مَكَانَ أَبِیۀِ أَیْ خَلَفَ Ve şerr ü adâvet cihetiyle bir kimsenin arkasına düşüp keyfiyyet-i hâlini tefakkud eylemek manâsınadır; yukâlu: عَقَبَۀُ إِذَا بَغَاۀُ بِشَرٍ
AKDÂM Vankulu
|
اَلْأَقْدَامُ [el-akdâm] (hemzenin fethiyle) Cemi, ayaklar manâsına. Ve bunda itibâr-ı tezkîr câizdir, nitekim “أَرَى قَدَمِی أَرَاقَ دَمِی” kelâmı delâlet eder, pes nüsah-ı Cevherîde اَلْقَدَمُ وَاحِدُ الْأَقْدَامِ vâki olup وَاحِدَةُ الْأَقْدَامِ olmadığı ona binâendir. Egerçi sâhib-i Kâmûsta وَاحِدَةُ الْأَقْدَامِ gerektir diye Cevherîyi tahtie etmiştir. Ve
قَدَمٌ [kadem] Sâbık olan esere dahi derler; yukâlu: لِفُلَانٍ قَدَمُ صِدْقٍ أَیْ أُثْرَةٌ حَسَنَةٌ Ve Ahfeş eyitti: قَدَمٌ [kadem] تَقْدِیمٌ [takdîm] manâsınadır gûyâ ki o kimse hayr takdîm etmiştir.