MÜSTAĞRAK Kubbe Altı
|

(ﻣﺴﺘﻐﺮﻕ) sıf. (Ar. istiġrāk “dalmak, içine gömülmek”ten mustaġraḳ)
1. Batmış, dalmış, içine gömülmüş, garkolmuş: Dünyâda kâfir ve müslüman (…) ve cemî-i mahlûkat bu rahmete müstağraktır (Eşrefoğlu Rûmî). Beni müstağrak eden ihsâna / Beni şâyeste eden irfâna (Enderunlu Fâzıl). Müstağrak olup gönül sürûra / Gittikçe kadeh pey-â-pey oldu (Muallim Nâci).
2. Sevgi, heyecan vb. bir duyguyle kendinden geçmiş, kendini bilmeyecek derecede coşku ve vecit içinde olan.

ÂFİTAB – ÂFTAB Kubbe Altı
|

(ﺁﻓﺘﺎﺏ) i. (Fars. āf-tāb)
1. Güneş: Sisler üstünde âfitâb-ı hazin (Cenap Şahâbeddin). Âfitâbın cemâl-i giryânı / Dolaşır hüzn ile beyâbânı (Hüseyin Sîret).
2. mec. Güzel yüz; güzel yüzlü sevgili, dilber: Bir çerâğ-ı Tûr olur her gerd-i kûy-i âfitâb (Leskofçalı Gālib). Aç imdi aç nikābını / Ayân et âfitâbını (Recâîzâde M. Ekrem).
ѻ Âfitâb-ı Kureyş (Kureyşî): Hz. Muhammed: Âfitâb-ı Kureyş olunca ayan / Zulumât üzre oldu nûr-efşan (Muallim Nâci).
● Âfitab-perest (ﺁﻓﺘﺎﺏ ﭘﺮﺳﺖ) birl. sıf. (Fars. perest “tapan” ile) Güneşe tapan.
● Âfitab-rû (ﺁﻓﺘﺎﺏ ﺭﻭ) birl. sıf. (Fars. “yüz” ile) Güneş yüzlü (güzel).
● Âfitab-ruh (ﺁﻓﺘﺎﺏ ﺭﺥ) birl. sıf. (Fars. ruḫ “yanak” ile) Yanağı güneş gibi parlak olan (güzel): Bir âfitâb-ruhun bürka-i cemâli gibi / Hafîf bir sise hep kâinât müstağrak (Tevfik Fikret).

BÂRAN Kubbe Altı
|

(ﺑﺎﺭﺍﻥ) i. (Fars. bārіden “yağmak”tan bārān) Yağmur: Sükûnetle düşer bâran cihan müstağrak u muğber (Hüseyin Sîret). Yağardı katre-i bâran gibi zemîne güher (Hüseyin C. Yalçın).
● Bâran-dîde (ﺑﺎﺭﺍﻥ ﺩﻳﺪﻩ) birl. sıf. (Fars. dіde “görmüş” ile) mec. Görmüş geçirmiş, tecrübeli.

BEYZÂDE Kubbe Altı
|

(ﺑﮕﺰﺍﺩﻩ) i. (bey ve Fars. -zāde “doğmuş” ile bey-zāde)
1. Bir beyin, bir büyüğün oğlu: Önünde yedi sekiz beyler, beyzâdeler, kimi ayak üzre durup kimi yanına yatmış (Kâtip Çelebi’den Seç.).
2. Soylu, asil kimse, kişizâde, asilzâde: Aslı da beyzâdelim sen safâ geldin / Billûr piyâlelim bize mi geldin (Halk Şiiri). Meşakkatsizce nâz u naîme müstağrak olmuş nice beyzâdeler görülüyor (Nâmık Kemal). ♦ târih.
3. Osmanlı hânedanının hânedandan olmayan erkeklerle evlenen hanımlarının oğulları için kullanılan tâbir.
4. Osmanlı yönetimindeki İstanbul Rumları’nın, bilhassa tercüman olarak kullanılan okumuş yazmış sınıfı olan Fener beylerinden Eflâk-Buğdan Beyliği’ne tâyin edilenlerinin oğullarına verilen unvan.

BURKA – BÜRKA Kubbe Altı
|

(ﺑﺮﻗﻊ) i. (Ar. burku‘dan)
1. Kadınların yüzlerini gizlemek için kullandıkları örtü, peçe, nikap: Bir âfitâb-ruhun burka-i cemâli gibi / Hafîf bir sise hep kâinât müstağrak (Tevfik Fikret). Tüle benzer o burka-i perran (Hüseyin Sîret).
2. Perde, örtü: Burka mıdır şu fecre müşâbih ridâ-yı âl (Abdülhak Hâmit). Gûyâ kara bir burka-i nisyân ile mestur (Cenap Şahâbeddin).
3. Kâbe örtüsü.

EBDAL Osmanlıca Lugat Exe
|
ابدال
(Bedil veya Bedel. C.) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir. (Mâsivâ alâkasından mücerret ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetinde fâni ve müstağrak olan zâtlar. O.S.)
GARK Kubbe Altı
|

(ﻏﺮﻕ) i. (Ar. ġaraḳ > ġarḳ)
1. (Suya) batma, (suya) batırma, (suda) boğulma: Nûh anınçün garktan buldu necât (Süleyman Çelebi).
2. mec. Bir şeyle aşırı derecede dolmuş olma, bir şeye batmış, boğulmuş halde bulunma, müstağrak: Sîne pür-âteş nazar-gâhında Sînâ gark-ı nûr (Muallim Nâci). Çocuk da mâder-i müşfik de gark-ı eşk ü türâb (Tevfik Fikret).
● Gark-âb (ﻏﺮﻗﺎﺏ) birl. sıf. (Fars. āb “su” ile > ġarḳ-ı āb’dan)
1. Suya batmış, boğulmuş: Olmuştu o âfitâb-ı pür-tâb / Bu kulzüm-i ıztırâba gark-âb (Şeyh Gālib’den). Fikr-i kaddinle dîde ki gark-âb-ı hûn olur / Müjgân gözünde serv-i siyeh-tâb-ı hûn olur (Hersekli Ârif Hikmet). Görmekteyim o gülşeni kim gark-âb ü tâb (Tevfik Fikret).
2. i. Suya batma, boğulma âfeti: Gel gel gözüme gözüme seylâb gelmedin / Bu ömr gemilerine gark-âb gelmedin (Kadı Burhâneddin). Dökerdi lâle üstüne nergisleri gül-âb / Gark-âba verdi âlemi seyl edip harâb (Hamdullah Hamdî).

HASSAN Kubbe Altı
|

(ﺣﺴﺎﻥ) sıf. (Ar. ḥusn “güzel olmak”tan ḥassān) Çok güzel olan: Çün oldu Ahmedî adı senin medhin ile hassan / Ederse her demî sultan ana ihsan yaraşmaz mı (Ahmedî). Gālib’i seyr eylesin vasf-ı Resûlullâh’ta / Âlemin müstağrak-ı ilhâm-ı hassânın görün (Leskofçalı Gālib) [Hz. Muhammed’in şâiri olan Hassan bin Sâbit’in ismi olan kelime edebiyâtımızda tevriyeli şekilde kullanılmıştır].

HITTA Kubbe Altı
|

(ﺧﻄﻪ) i. (Ar. ḫiṭṭa) Memleket, ülke, diyar: “Hıtta-i Mısriyye: Mısır ülkesi.” Ne zaman hıtta-i pâkîze-i bî-hemtâ kim / Gülşen-i cennet ile da’vâ-yı rüchân eyler (Cevrî). Hıtta-i şehbâya oldukta şeref-bahş-ı nüzûl / Oldu sükkân-ı beled müstağrak-ı şevk u şegab (Nâbî).
ѻ Hıtta-i şehbâ: Uzaktan akçıl görünen şehir; Halep şehri.

HİSSE Kubbe Altı
|

(ﺣﺼﻪ) i. (Ar. ḥiṣṣe) Bölünen bir bütünden bir kimseye düşen kısım, pay: Yârdan ağyâra hep lutf u firâvandır gelen / Hisse-i uşşâka ancak derd-i hicrandır gelen (Fıtnat Hanım). Yalnız saâdetinden bana bir hisse ayır (Fâruk N. Çamlıbel). Âile servetinden hissesine ancak mahrûmiyet isâbet eden bir kimse olmakla berâber içtimâî seviye ve görgü tasnîfinde İstanbul aristokrasisinin saygı, alâka ve güven mihraklarından birini teşkil ederdi (Sâmiha Ayverdi).
ѻ Hisse çıkarmak: (Olan bir şeyden) Kendisi için bir sonuç çıkarmak, pay çıkarmak: “Senin için söylemedim, hemen kendine hisse çıkarma.” Hisse kapmak: Ders almak, ibret verecek bir sonuç çıkarmak: “Genç kızlar bu romanı okusunlar da hisse kapsınlar.” Geçmişten adam hisse kaparmış (Mehmet Âkif). Hisse senedi: Anonim veya komandit bir şirkette sermâyedarların haklarını gösteren, şirket sermâyesinin birbirine eşit kısımlara ayrılmış parçalarından her birinin karşılığı olmak üzere kānûnî hükümlere uygun olarak düzenlenen değerli belge, esham, aksiyon. Hissesi olmak:
1. (Bir mal veya kuruluşta) Belli bir miktar hakkı bulunmak.
2. Etkisi olmak, rolü bulunmak: Dünyânın en büyük ve en cânî milleti olan Romalılar’ın sanâyi-i bedîalarında hissin hissesi yok gibidir (Sâmipaşazâde Sezâî). Dede’nin mûsikîsinde İstanbul peyzajının ve Boğaziçi’nin dâima hissesi vardır (Ahmet H. Tanpınar). Hissesine düşmek: (Bir şey bir kimseye) Verilmek, onun hakkı olmak, payına düşmek: Ol şûh cefâ eylesin ancak bana dâim / Bu düştü benim hisseme takdîr-i Hudâ’dır (Esrar Dede).
● Hisse-çin (ﺣﺼﻪ ﭼﻴﻦ) birl. sıf. ve i. (Fars. çіn “toplayan” ile) Hisse toplayan, pay alan (kimse): Hiçbir eğlence yeri yoktu ki Behlül oradan hisse-çîn-i zevk olmasın (Hâlit Z. Uşaklıgil).
● Hisse-mend (ﺣﺼﻪ ﻣﻨﺪ) tür. sıf. (Fars. -mend ekiyle) Hissesi olan, hisse sâhibi: Leb-i erbâb-ı dil âlûde-i şehd-i neşât olmaz / Kazâ anı ne çâre zehr-i gamdan hisse-mend etmiş (Vecîhî). Fakat saâdet hâlinizden ben yanınızda bulunarak hisse-mend olamayacağım (Ahmed Midhat Efendi).
● Hisse-yab (ﺣﺼﻪ ﻳﺎﺏ) birl. sıf. (Fars. yāb “bulan” ile) Hissesi bulunan, payı olan.
ѻ Hisse-yab olmak: Pay almak, nasip almak: Sükûn-ı manzaradan sanki hisse-yâb olarak / Sezâ epeyce zaman kaldı öyle müstağrak (Tevfik Fikret).

HUZÛZAT Kubbe Altı
|

(ﺣﻈﻮﻇﺎﺕ) i. (Ar. ḥuẓūẓ ve çoğul eki -āt ile ḥuẓūẓāt) Hazlar, zevkler: Garka-i deryâ-yı huzûzât-ı rûhânî oldular (Fuzûlî). Biz nice mîrasyedi biliriz ki uzaktan hâline bakılsa huzûzâta müstağrak zannolunur (Nâmık Kemal). Siz ki hayat ve huzûzât-ı hayâtı herkesten ziyâde görmüş ve tanımıştınız… (Süleyman Nazif).

MECELLE MADDE 1571 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Terekesi müstağrak-ı düyûn olan kimse maraz-ı mevtinde kendi medyûnlardan birini deyninden ibrâ etse sahih ve nâfiz olmaz.
Madde 1571 Terekesi, borca batık olan kimse, ölümcül hastalığında, kendi borçlularından birini, borcundan ibrâ etse, sâhih ve nâfiz olmaz.
İkrâr, saklamadan söylemek, kabul etmek demek olup, bir hukuk terimi olarak, kendi aleyhine iddia edilen vaka veya durumun doğru olduğunu kabul ederek haber vermek, birinin kendisinde olan hakkını, alacağını kabul ve beyan etmek mânâsına gelmektedir.
Mecelle’nin 79. maddesinin “ Kişi ikrârı ile sorumlu tutulur” hükmü, ikrâr ile ilgili genel kuralı ifade etmektedir.
"Hayvan yularından, insan ikrârından tutulur" şeklindeki Türk Atasözüyle ve "Bir sözü söyleyinceye kadar o sizin esirinizdir, ama söyledikten sonra siz onun esirisiniz" şeklindeki Arap Atasözü 79. madde ile paralellik arz etmektedir.
Tüm bunlar ikrârın, ispat hukukunun önemli bir delili hatta en önemli ispat vasıtası olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü ikrâr edilen vaka ve durumlar ihtilaflı olmaktan çıkarak sabit kabul olunur. İkrâr edilmeyen yani inkâr edilen hususları ise ispat yükü üzerine düşen tarafın ispat etmesi gerekir ki, bu her zaman kolayca mümkün olmayan zor ve meşekkâtli bir durumdur.
Bu fasılda ikrârın genel hükümleri düzenlenmektedir.
Günümüz hukukunda ise, “ İkrâr bir tarafın, diğer tarafın ileri sürdüğü bir vakanın doğru olduğunu bildirmesidir. ... İkrâr, yapıldığı yere göre ikiye ayrılır. Yani ikrâr ya mahkeme dışında veya mahkeme önünde yapılır. … Mahkeme dışı ikrâr kesin bir delil değildir. Hâkim mahkeme dışı ikrârı doğrulayacak (teyit edecek) delil ve belirti (emare) varsa, buna dayanarak karar verebilir.” (Prof. Dr. Bâki Kuru, Prof. Dr. Ramazan Aslan, Prof. Dr. Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınları, 23. Baskı Ankara 2012 sayfa 372) şeklinde tanımlanmaktadır.
Bu yönüyle mahkeme önünde yapılan veya mahkeme dışında yapılmış olmakla imzalı bir mektup veya benzeri bir belge ile yapılan ikrâr bir maddi vakanın varlığıyla ilgili uyuşmazlığa tamamen son veren bir taraf beyanıdır ve bu maddi vakayla ilgili kesin delil teşkil etmektedir.
Mahkeme dışında yapıldığı şahit beyanları ile ortaya konulan ikrâr ise şahit beyanı takdiri bir delil olduğundan hâkim tarafından takdire dayalı bir delil olarak kabul edilebilir.
Günümüz hukukunda ikrâr 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 188. maddesinde düzenlenmiştir.
MÜLÂHAZA Kubbe Altı
|

(ﻣﻼﺣﻈﻪ) i. (Ar. laḥẓ “göz ucu ile bakmak”tan mulāḥaẓa)
1. Düşünce: Sezâ epeyce zaman kaldı öyle müstağrak / Yüzünde aksi nümâyandı bir mülâhazanın (Tevfik Fikret). Bu gecikmiş mülâhazaları burada daha fazla teselsül ettirmeyi bî-fâide addediyorum (Ahmet Hâşim). Sözüme hitam vermeden şu mülâhazayı ilâve edeyim (Yahyâ Kemal).
2. Etraflıca ve iyice düşünme: O dakîkadan îtibâren sâika-i vicdânının esbâb-ı husûlünü mülâhazaya başladı (Nâmık Kemal).
3. Dikkatle bakma, tetkik etme: Açıp mülâhaza ettikten sonra yine hâceye verip tahttan iner (Kâtip Çelebi’den Seç.).
● Mülâhazasıyle zf. (İyelik ve araç hâli eklerinin kalıplaşmasıyle) Düşüncesiyle: Vakit geç olduğundan belki şehrin kapıları kapanmıştır mülâhazasıyle rast geldiği bir köylüye, “Acaba kapıdan girebilir miyim?” diye sorar (Fâik Reşat).

MÜLHAK Kubbe Altı
|

(ﻣﻠﺤﻖ) sıf. (Ar. ilḥāḳ “katmak, ilâve etmek”ten mulḥaḳ)
1. Bir bütüne sonradan katılmış, eklenmiş, ilâve edilmiş: Rûhum sana olmasın mı mülhak / Bir zerre değil mi senden ol rûh (Abdülhak Hâmit). Mahmut Paşa Câmii ve ona mülhak türbe, medrese, hamam, imâret, çarşı… (Yahyâ Kemal).
2. Bir merkeze bağlı, tâbi: Doğrusu bu kim (…) sâye-i Perverdigâr (…) sevâd-ı Şâm’ı bilâd-ı Rûm’a tâbi ve mülhak etmeğe işârettir (Necâtî Bey).
3. i. asker. Emir subayı yardımcısı.
ѻ Mülhak bütçe: iktisat. Katma bütçe. Mülhak olmak: Katılmak: Murassa altuna müstağrak olmış / Cevâhir birbirine mülhak olmış (Şeyhoğlu Mustafa). Silâhdarlık zümresine mülhak olarak mûtat bir vazîfeyle saraydan çıktı (Kâtip Çelebi’den Seç.). Maskaralığın sırası değil, çabuk meydana gir, ya herifi esir et yâhut sen de yoldaşlarına mülhak ol (Fâik Reşat). Mülhak vakıflar: Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kontrolünde mütevellîleri tarafından idâre edilen vakıflar.
● Mülhaka (ﻣﻠﺤﻘﻪ) sıf. Mülhak kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Evkāf-ı mülhaka: Mülhak vakıflar.”

MÜSTAĞRIK Kubbe Altı
|

(ﻣﺴﺘﻐﺮﻕ) sıf. (Ar. istiġrāḳ “dalmak, içine gömülmek”ten mustaġriḳ) Müstağrak.

MÜSTAĞRİK www.lugatinaci.com
|
مستغرق
لغت ناجی - Lugat-i Naci مستغرق maddesi. Sayfa:768 ; müstağrik , müstağrak , müstagrık
MÜTEDEYYİN Kubbe Altı
|

(ﻣﺘﺪﻳﻦ) sıf. ve i. (Ar. tedeyyun “dînine bağlı olmak”tan mutedeyyin)
1. Dînine bağlı (kimse), dindar: Mütedeyyin adamlarla mücâleset edin (Âlî Mustafa Efendi). Bu cihetle târihte İtalya’yı gâh şark gibi mütedeyyin, müstağrak-ı his ve hayal ve gâh garp gibi münkir ve mütefennin müstehzî-i fezâil ve sayyâd-ı menâfi görüyoruz (Cenap Şahâbeddin). İlk müslümanlar gibi mütedeyyin, ilk Türkler gibi bânî idi (Yahyâ Kemal).
2. Bir dîni kabul etmiş olan (kimse): “İslâm ile mütedeyyindir.”

REŞK Kubbe Altı
|

(ﺭﺷﻚ) i. (Fars. reşk)
1. Kıskanma, haset: Revnakı kasr-ı behiştin kalmadı gitti deyü / Reşkten Rıdvan der-i cennette feryâd eyledi (Nâbî). Güller kızarır şerm ile ol gonca gülünce / Sünbül ham olur reşk ile kâkül bükülünce (Fıtnat Hanım). Reşkimden azdır âteş kesilsem / Vardır o nûrun bin müstenîri (Muallim Nâci).
2. (Farsça isim tamlamasının birinci öğesi olarak) Kıskançlığa sebep olacak nitelikte olan, kıskanılan kimse veya şey: Nazm-ı şîrîni reşk-i âb-ı zülâl (Âlî Mustafa Efendi). Behre-yâb-ı feyz-i irfânım ki hep ol feyzdir / Şi’rime bâis Neşâtî reşk-i bârân olmağa (Neşâtî). Rind-i aşkız biz gül-i hurşîddir peymânemiz / Reşk-i Firdevs-i İrem’dir kûşe-i meyhânemiz (Leskofçalı Gālib).
ѻ Reşk etmek (eylemek): Kıskanmak: Ehl-i fakra reşk edip öldürse dil kendin n’ola / Öldüren zîrâ kişiyi gayret-i akrânıdır (Rûhî-i Bağdâdî). Bâğa reşk etse revâ ravza-i Firdevs-i berin / Şol kadar zînet ü fer verdi yine ferverdin (Bâkî). Bir güzel sev kim ana her nev-civan reşk eylesin (Şeyhülislâm Yahyâ). Dehri ettin serteser müstağrak-ı envâr-ı feyz / Reşk eder bu hüsn ile mihr-i cihân-ârâ sana (Hersekli Ârif Hikmet).
● Reşk-âver (ﺭﺷﻚ ﺁﻭﺭ) birl. sıf. (Fars. āver “getiren” ile) Kıskançlık uyandıran, hasede düşüren: Girye kim mestî-dih-i endîşedir her katresi / Meyle pür reşk-âver-i sad şîşedir her katresi (Neşâtî). Reşk-âver-i hâverân olurdu (Cenap Şahâbeddin).
● Reşk-bahş (ﺭﺷﻚ ﺑﺨﺶ) birl. sıf. (Fars. baḫş “bağışlayan” ile) Kıskançlık veren, kıskançlık uyandıran: Eyâ destûr-ı âlî-menkabet îdin saîd olsun / Şeb-i rûzun hemîşe reşk-bahş-ı kadr u îd olsun (Fıtnat Hanım).

SÂNİHA Kubbe Altı
|

(ﺳﺎﻧﺤﻪ) i. (Ar. sāniḥ’ten sāniḥa) Çok düşünmeden birden akla gelen, zihne doğan fikir, ilham, doğuş: Aşk nefse hoş gelir birtakım sânihalardan ibârettir ki insanın kalbini müstağrak-ı hayret eder (Muallim Nâci). Nihal, iki kurşun kalemi darbesiyle bir hayat uyandıran bir ressam sânihasıyle düğünün hayâlî bir manzarasını çizdi (Hâlit Z. Uşaklıgil). Mey meclisinde görmedi devran senin gibi / Rindânı sihr-i sânihasından hamûş eden (Yahyâ Kemal).

SÖNÜK Kubbe Altı
|

sıf. (<>sön-ü-k)
1. Sönmüş veya söndürülmüş: “Sönük ocak.” “Sönük lastik.”
2. Işığı azalmış, az ışık veren, yeterince aydınlatmayan: Sonra terâvih vakti, bu altın çemberlerin arasında tâne tâne yarı sönük kandiller belirir (Rûşen E. Ünaydın). ♦ mec.
3. Gücü, etkisi zayıflamış, parlaklık ve canlılığını kaybetmiş, donuk: Şu sönük iştiyâk-ı bâlimle / Yâni hissen değil hayâlimle / Sana arz-ı muhabbet eyliyorum / Bil ki cebr-i tabîat eyliyorum (Tevfik Fikret’ten). Sönük nazarları bir zıll-i târa müstağrak (Hüseyin Sîret). Bana sâbit, sönük nazarlarla baktı (Ahmet Râsim).
4. Göze çarpmayan, dikkat çekmeyen, önem verilmeyen, silik: İstanbul tarafının bu pek sönük sahne hayâtına mukābil karşı tarafa Fransa’dan, daha ziyâde İtalya’dan muhtelif kumpanyalar gelir (Hâlit Z. Uşaklıgil). Devrin edebiyâtında o kadar yer alan Sâdâbâd’ın yanı başında Boğaziçi hiç de sönük değildi (Ahmet H. Tanpınar). Bâzı sanat eserleri ise değer ve mânâlarını çevrelerine, içinde doğdukları veya göründükleri zaman ve mekâna borçludurlar. Başka bir çerçeve içinde sönük kalırlar (Mehmet Kaplan).
ѻ Sönük kömür: Mangal kömürlerinin kolay yakılmasında kullanılan köz hâline gelmiş kömürün söndürülmüş şekli.

TUYUR Kubbe Altı
|

(ﻃﻴﻮﺭ) i. (Ar. ṭayr “kuş”un çoğul şekli ṭuyūr) Kuşlar: Dünyâda kâfir ve müselman ve hâs-ı ins ü cin ve vuhûş u tuyur ve cemî-i mahlûkat bu rahmete müstağraktır (Eşrefoğlu Rûmî). Berk-ı âhım gök yüzün tutmuş sirişkim yer yüzün / Sohbetimden hem vuhûş etmiş teneffür hem tuyûr (Fuzûlî). Âfâkı türlü nağme ile inleten tuyûr (Muallim Nâci).

VAK Kubbe Altı
|

(ﻭﻗﻊ) i. (Ar. vaḳ‘) Vakar, ağırbaşlılık, temkin: Vak’ı yok pîş-i hakîkatte mecâzın Nâbî / Kevkeb-i dürrîye şeb-tâb berâber gelemez (Nâbî). Diyordu vak’ u salâbetle muhterem bir pîr / Bu hitâbe sanki bir âvâze-i semâviydi / Bütün yürekleri müstağrak-ı sükûn etti (Tevfik Fikret).

YAKAZA Kubbe Altı
|

(ﻳﻘﻈﻪ) i. (Ar. yaḳaẓa)
1. Uyanıklık: Müstağrak-ı gaşy ü yakaza mürde vü zinde (Cenap Şahâbeddin). Fikri ağyar ve şehevattan hâlî olan bir ârifin mir’ât-ı hayâlinde mer’î olan sûretler âlem-i misalden mün’akis olmuş ise ister hâl-i nevmde ve ister hâli yakazada olsun hak ve sâbittir (Ahmet A. Konuk).
2. tasavvuf. Kulun Cenâbıhakk’ın maksadı ne ise onu idrak etme, bu hususta uyanık olma durumu, mânevî uyanıklık.

ZİKR ARAPÇA ISTILAHLARI
|
Namı anılmak şeref ve şan manasına, tezkir ve ihtar manasına, şeriat ve ahkam manasınadır.
Zikir dahi şükür gibi ya lisanî veya kalbî veya bedenî olur.
Zikri lisanî Allah tealâyı esmaı hüsnasiyle yad etmek, hamdetmek, tesbih ve temcid eylemek, kitabını okumak, dua etmektir.
Zikri kalbî gönülden anmaktır ki başlıca üç nevidir ; Birincisi, vücuhı ilâhîye delâlet eden delilleri düşünmek ve şüpheleri defederek sıfat ve esmaı ilâhiyeyi tefekkür etmek, ikincisi, ahkâmı rububiyeti ve vezaifi ubudiyeti, ya'ni Allahın tekâlifini, ahkâmını, evamir-ü nevahisini, va'd-ü vaidini ve bunların delâilini tefekkür etmek. Üçüncüsü, enfüsî, afakî mahlûkatı ve bunlardaki esrarı hilkati temaşa ve tefekkür ile her zerrenin âlemi kudse bir ayine olduğunu görmekdir ki bu âyineye gereği gibi bakanların gözüne o âlemi celâl-ü cemalin envari in'ikâs eder ve bundan bir âni şuur içinde alınacak olan zevki şuhudun bir lemhası bile cihanlar değer ve bu makamı zikrin hiç nihayeti yoktur. Bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer. Bütün şuuru hakka müstağrak olur. Hattâ zikir ve zakirden nam-ü nişan kalmazda, meş'ur yalnız mezkûrdan ibaret kalır.
Zikri bedenî ; Bedenin cevarih-ü âzasından her biri me'mur bulundukları vezaif İle meşgûl ve müstağrak olmak ve neh'y olundukları şeylerden hâli bulunmaktır. Şükûr de bu meratibden her biriyle icra edilir. Ancak bunların şükr olması için şakirin kendisine vasıl olmuş olan nimeti hissetmesi ve bunları o nimete mukabil bir vazifei tazim olarak yapması şarttır. Zikir ise nimetin böyle bir kaydi vüsulü olmaksızın alel'ıtlak bir muhabbetin, bir aşki kemalin eseridir.( Elmalı)