MAKBER Kubbe Altı
|

(ﻣﻘﺒﺮ) i. (Ar. ḳabr “ölüyü defnetmek”ten maḳber) Mezar, kabir, medfen: Gerçek mi, o yok da var mıyım ben / Gerçek mi bu makber-i kedernâk (Abdülhak Hâmit). Soruyordum: Ölüm ne, makber ne? (Hâlit F. Ozansoy).

EL-MAKBER Vankulu
|
اَلْمَقْبَرُ [el-makber] (mîmin fethi ve kâfın sükûnu ve bânın fethiyle) Kezâlik مَقْبَرَةٌ [makberet]in cemidir, bazı eşârda geldiği üzere.
MAKBERA www.lugatinaci.com
|
مقبرۀ
لغت ناجی - Lugat-i Naci مقبرۀ maddesi. Sayfa:818 ; makbera , makbere
MAKBERE Kubbe Altı
|

(ﻣﻘﺒﺮﻩ) i. (Ar. maḳber’den maḳbere)
1. Mezarlık, kabristan: Topkapı sarayı bütün bu devrin makberesidir (Yahyâ Kemal).
2. Mezar, kabir: Hoş oldu hoş bu makbereden intikāmımız (Abdülhak Hâmit).

EL-MAKBERET Vankulu
|
اَلْمَقْبَرَةُ [el-makberet] (mîmin ve bânın fethiyle) ve
اَلْمَقْبُرَةُ [el-makburet] (mîmin fethi ve bânın zammıyla) İkisi dahi mevzi-i kabr manâsınadır.
EL-MAKBERİYY Vankulu
|
اَلْمَقْبَرِیُ [el-makberiyy] (mîmin ve bânın fethiyle ve yânın teşdîdiyle) ve
اَلْمَقْبُرِیُ [el-makburiyy] (mîmin fethi ve bânın zammı ve yânın teşdîdiyle) مَقْبَرَةٌ [makberet]e mensûb olan kimse.
ABDURRAHMÂN CEVZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’l-Ferec olup ismi, Abdurrahmân bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kâsım bin Nadar bin Kâsım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîk’dır (r.anhüm). Ebü’l-Ferec, büyük dedesi Ca’fer-ül-Cevzî’ye âit “El-Cevzî” nisbetinden dolayı, “İbn-i Cevzî” diye meşhûr oldu. El-Kuraşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdâdî nisbeti de, kendisine isnâd olunan sıfatlardandır, İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebine mensûp büyük bir müfessir, kudretli bir edîb, târih ve terâcim (biyografi) müellifidir.

İbn-i Cevzî’yi, İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyim el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyim 691-751 (m. 1292-1350) târihleri arasında yaşamıştır. Aralarında birbuçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca i’tikâd ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. Ebü’l-Ferec Ehl-i sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i sünnetin başına ciddî gaileler açmış bid’at ehli birisidir.

İbn-i Cevzî hazretlerinin doğum târihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum târihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbn-i Cevzî’nin doğuma 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbn-ül-Kati’î “İbn-i Cevzî’den doğum târihini sordum. O zaman, “Doğumumu kesin, bilmiyorum. Ancak hocamız İbn-i Zâgûnî’nin vefât ettiği sene bülûğ çağına erdiğimi biliyorum” dedi” demektedir.

İbn-i Cevzî Bağdad’ın Habîb sokağında dünyâya geldi Babası vefât ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü’l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü, İbn-i Cevzî burada va’z dinlemeye başladı. Burada ilk va’z dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarında idi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zâtlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın herbirinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksenyedi idi.”

Hocaları: İbn-i Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbn-ül-Husayn, Kâdı Ebû Bekr Ensârî, Ebû Bekr Mezrefî, Ebû Kâsım Harirî, Ali bin Abdülvâhid Dîneverî, Ebü’l-Se’âdâd Mütevekkil, Ebû Gâlib İbn-ül-Bennâ, Ebû Abdullah el-Barî’, Ebü’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Müvâhid, Ebû Gâlib el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen bin er-Râgûnî, Ebû Mensûr bin Hayrûn, Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî, Abdülvehhâb el-Enmâtî, Abdülmelik el-Kerûhî, Ebü’l-Kâsım Abdullah bin Muhammed el-İsbehânî, Ebû Sa’îd ez-Zevzenî, Ebû Sa’îd el-Bağdâdî, Yahyâ bin et-Tarrâh, İsmâil bin Ebî Sâlih el-Müezzin, Ebü’l-Kâsım Ali bin Muallâ, Ebû Mensûr Kazzâz, Abdülcebbâr bin İbrâhim bin Abdülvehhâb bin Mende’dir.

İbn-i Cevzî, hocalarından; Müsned, Câmi’-i Tirmizî, Târih-ül-Hatîb gibi büyük kitapları dinledi. Sahîh-i Buhârî’yi Ebü’l-Vakit’den dinledi. Sahîh-i Müslim’i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzûl bahsine kadar okudu. Ayrıca Ebiddünyâ ve başka hadîs âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebû Hâkim ve Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’dan fıkıh öğrendi. Edebi, Ebû Mensûr Cevâlîkî’den öğrendi.

Ebü’l-Ferec, Ebû Hâkim Nehrivânî’nin yanında yardımcı idi. İbn-üs-Senihal’in yaptırdığı medresede Ebû Hâkim, Ebü’l-Ferec’e fıkıh ve ferâiz okuttu. Bâb-ül-Özc’de Ebû Hâkim’in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebû Hâkim, bu medresede ders vermeyi tamamen Ebü’l-Ferec’e bıraktı. Halîfe Müstadî, Ebü’l-Ferec’e çok hürmet ederdi. Ebü’l-Ferec halîfe için “El-Mesbah-ül-Mudî’ fî devlet-il-Mustadî” adlı eseri yazdı. Ayrıca “En-Nasrü alâ Mısr” adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halîfe ona, Bâb-ı Bedr’de kendi huzûrunda va’z etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.

Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim va’z için insanlar duhâ vaktinden i’tibâren gelmeye başlarlardı. Bâb-ı Bedr’de bir hafta ben va’z verirdim. Bir hafta da Ebü’l-Hayr Kazvînî va’z verirdi. Benim va’zımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazân-ı şerîfin son günü va’z verme sırası bana gelmişti. Halk duhâ vaktinden i’tibâren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hâdiseye çok hayret ettim. Başında “Darbûne” isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam, “Bu kalabalıkda yüz dinarımı çaldılar” diye bağırınca, halîfe hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mensûr Câmii’nde verdiğim va’zı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.

Irak’a gittiğimde Harbiye halkı, kendilerine va’z etmemi istediler. Onlara, Rebî’-ül-evvel ayının altısına gelen Cum’a gecesinde va’z verdim. Oradan ayrılırken, Harbiye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra’ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka va’z verdim. Basra’dan çıkıp tekrar Harbiye’ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiye halkı, kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiye’ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada va’z vermem istendi. Va’z verdiğim zaman, Harbiye ile Basra arasında verdiğim va’zı dinlemek için gelen insanların sayısını saymak adetâ mümkün değildi.

Ebü’l-Ferec, daha sonra Darb’i Dinar’da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden ondört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüde Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmesi son buldu. “Binefşa”da bulunan medreseyi Ebû Ca’fer bin Sabbâg’dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in talebeleri için vakf edilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kâdı’l-kudât, Hacîb-ül-bâb ve Bağdad fukahâsı hazır bulundu. Kendisine hilât giydirildi. Ebü’l-Ferec’in derslerini ta’kib etmek için gelen binlerce halk, medresenin kapısında birikti. O da, usûl ve fürû’ hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senedleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bid’at ehli ve bozuk i’tikâd ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.

Birara Eshâb-ı Kirâm düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazîne bakanı) halîfeye mektûp yazdı. Mektûpta “Eğersen İbn-i Cevzî’den yardım istemezsen, Eshâb-ı Kirâm düşmanı olanlarla mücâdele edemezsin” diye bildirdi. Halîfe de İbn-i Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektûp yazınca, o da va’z kürsüsünden insanlara şöyle hitâb etti. “Emîr-ül-mü’minîn’e Eshâb-ı Kirâm düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bid’at ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vâ’izlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zem etmeği yasaklıyorum.” Bu va’zın te’sîri büyük oldu. Halk, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından uzaklaştı.

574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbn-i Cevzî, halîfenin de hazır bulunduğu bir cemâate va’z verdi. Va’z esnasında halîfeye hitaben “Allahü teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazîfelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu îmâ edince, halîfe bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbn-i Cevzî’ye müracaat etti. İbn-i Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emîr-ül-mü’minîn Müstadî billâh’in emriyle yapılmıştır. Bu kabir, Tâc-üs-sünne (Sünnetin tâcı), vâhid-ül-ümmet (ümmetin bir tanesi), alil himmet (yüksek arzulu), âlim-ül-âbid (ilmiyle ibâdet eden), fakîh ve zâhid olan İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera” sahibi, mücâhid, kitâbullah ve sünnet-i Resûlullah ile amel eden” sözleri ilâve edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halîfelerin âdeti, halîfeden başkasına İmâm-ül-İmâm demezlerdi. İmâm-ı Ahmed için kabir taşında; İmâm-ül-İmâm Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybânî yazıldı.

Talebeleri: İbn-i Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadîs ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Onlardan ba’zıları şunlardır: Oğlu Sâhîb Muhyiddîn, torunları Ebü’l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffaküddîn, Hâfız Abdülganî, İbn-i Debîsi, İbn-i Katî’î, İbn-i Neccâr, İbn-i Halîl, İbn-i Abdüddâim, Necîb Abdüllatîf-il-Harrânî İbn-i Cevzî’den son icâzet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buhârî’dir.

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin fazileti: Ebü’l-Ferec beş medresede ders verdi. Yüzbinden fazla kişi onun va’zları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshâb-ı Kirâma düşmanlığı bıraktı. Va’zlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin va’zında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Va’z meclislerinde halîfe, vezir, sâhib-ül-mahzen (hazîne bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin va’z meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği va’zlar büyük faydalar sağladı. Gâfilleri uyandırdı. Câhiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada müslüman oldu.

Kitâb-ül-kısâs ve el-Müzekkirîn adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır “Ben insanlara devamlı va’z ettim. Onları tövbe etmeye ve takvâ sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüzbin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmibinden fazla kimse müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşmişti.”

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin va’z meclisinde en az onbeşbin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyâdan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, ikibin cild kitap yazdım. Elimde yüzbin kişi tövbe etti. Yirmibinden fazla yahudi ve Hıristiyan elimde müslüman oldu.”

İbn-i Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur’ân-ı kerîmi hatim ederdi. Cum’a namazı ve va’z vermek hâriç, evinden hiç çıkmazdı. Asla kimse ile şaka yapmazdı. Helâl olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu; âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

İbn-ül-Kati”î onun hakkında; “İnsanlar İbn-i Cevzî’nin, sözünden fâidelenirdi. Bir mecliste yüz kişi, ba’zan daha çok kimseler tövbe ederdi. Mensûr Câmii’nde, senede bir veya iki gün va’z verirdi. Va’z verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.

İmâm Nâsıhüddîn bin el-Hanbelî ise, Ebü’l-Ferec hakkın da: “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Va’z meclisleri Bağdad’ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur’ân-ı kerîm okunur ve Allahü teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyz ve ihsânlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. On küsur yaşından vefâtına kadar va’z etti. Onu ilimden başka birşey meşgûl etmedi. Mekke hâriç sefere çıkmadı. O, Bağdad halkı, bütün müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir ni’mettir. Bâb-ı Bedr’deki va’z meclisine halîfe Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi’nde, Bâb-ül-Ezc’de ve Dicle kenarında va’z meclisleri olurdu. Ben İmâm-ı Ahmed’in menkıbelerini ondan dinledim, Şam’dan onun için geldim” demektedir.

Hâfız İbn-üd-Debîsî, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde: “İbn-i Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsîr, fıkıh, hadîs, va’z, rekâik, târih vb. Hadîs ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadîs râvîlerinin hâl tercemelerini, cerh ve ta’dîlle ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delîl olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delîl olarak kullanılmayan uydurma hadîsleri terk etme ve tanıma husûsunda eserleri vardır. Va’zlârında ince ibâreler, yüksek işâretler, derin ma’nâlar vardı. Söz söyleme bakımından, O zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla va’z dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbn-i Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için, bana şu şiiri söyledi:

Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan,
Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin,

Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın,
Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?”

Sonra benim için de şu şiiri söyledi: “Az bir azığa râzı olursan, insanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaradılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.” Muvaffak Abdüllatîf de İbn-i Cevzî hakkında: “İbn-i Cevzî’nin sûreti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzel idi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cild kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsîrde a’yânda (büyüklerden), hadîsde hafızlardan, târihde geniş bilgisi olanlardan idi. Hanbelî fıkıh ilminde İmâm idi. Va’zlârında çok güzel kâfiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivâyetle konuşursa çok edebli idi. Sıhhatini korumağı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifâdesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokulu idi. Yetim olarak büyüdü. Hazır cevap olan İbn-i Cevzî, tatlı espiriler yapardı” dedi.

İbn-ül-Bezûrî, yazdığı târih kitabında, İbn-i Cevzî için: “İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen İmâm idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i dinâr’da kendisi için medrese yaptı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakf etti. Bütün ilimlerde derin âlim idi. Zamanındaki edîblerin en üstünü, fadılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda, “Üçyüzkırkdan fazladır” dedi. Bunlardan ba’zısı yirmi cildlik bir kitap, ba’zısı bir kitap forması kadardı. Her alanda kitap yazdı. Zamanının bir tanesi idi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum” diye uzun uzun yazmaktadır.

İbn-i Neccâr, İbn-i Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münâcaatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun va’zlardaki sözleri ve ma’rifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”

İbn-i Kadsî Târih kitabında şöyle yazmaktadır: “Ebü’l-Ferec İbni Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra sâlihleri ziyârete giderdi. Muvaffaküddîn el-Makdisî onun hakkında; “İbn-i Cevzî, zamanındaki halkın va’zda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabûl görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadîsde hafız idi. Bu dalda da kitap yazdı. İbn-i Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı. Hocası İbn-i Nasır onu çok meth ederdi. Ebü’l-Ferec “Telbîh” kitabını yazınca, hocası İbn-i Nâsır’a arz etti. Ebü’l-Ferec o zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zâhid Ebü’l-Ferec, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbn-i Cevzî, çok kitaplar mütâlâa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Târihlerden topladığı Sahâbe-i Kirâmın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü teâlâ ilminden bizleri fâidelendirsin. Allahü teâlâ, müslümanların fâidelenmesi için ehl-i sünnete yardım etmesi için, bid’atleri ve hizibleri yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını fâidelendirsin ve ömrünü sonuna ulaştırsın” demektedir.

İmâm Ebü’l-Abbâs da İbn-i Cevzî hakkında: “Ebü’l-Ferec müftî idi. Tasnif ve te’lîfleri çok idi. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm” demektedir.

Hapse girmesi: İbn-i Cevzî’nin hayâtının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır. “Vezîr İbn-i Yûnus el-Habelî, vezîrliği sırasında Rükn Abdüsselâm bin Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî hakkında bir meclis toplamıştı. Bu mecliste onun sapıklığı delîlleri ile anlatınca, vezir, Rükn Abdüsselâm’ın kitaplarını yaktırdı. “Rükn Abdüsselâm, zındık, yıldıza tapan bir kişi idi. Vezîr İbn-i Yûnus, Abdüsselâm’ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbn-i Cevzî’ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassâb isminde bir Ehl-i sünnet düşmanı ve habis biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselâm, İbn-i Yûnus’u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yûnus’un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselâm, İbn-i Kassâb’ın yanına giderek: İbn-i Yûnus’un sevdiği bir kişi de Cevzî’dir. Ebû Bekr evlâdındandır. İbn-i Yûnus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yûnus benim kitaplarımı yaktırdı” dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassâb, halîfe Nâsır’a yazdı. Halîfe de Ehl-i sünnet düşmanlarına meyyal idi. Ayrıca, İbn-i Cevzî va’zlarında seni kötülüyor diye halîfeye şikâyet ettiler. İbn-i Kassâb, İbn-i Cevzî’ye, medreseyi Rükn Abdüsselâm’a teslim etmesini emr etti ve İbn-i Cevzî’nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk-çocuğunu dağıttı. Halîfenin emriyle onu tutukladı. Daha sonra, yanında sâdece düşmanı Rükn Abdüsselâm olduğu hâlde, ev kıyâfetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt’a götürdüler: Rükn Abdüsselâm vâliye, “Düşmanımı kuyuya atmak için izin ver” dedi. Vâli ona mâni oldu ve “Ey zındık, senin sözünle mi onu kuyuya atacağım. Halîfenin yazısını getir. Benim mezhebimden olsaydın, sana canımı feda eder, malımı da hizmetine sunardım” dedi. Vâliden yüz bulamıyan Rükn Abdüsselâm Bağdad’a geri döndü.

İbn-i Cevzî Vasıt’a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı, İbn-i Abdülkâdir, “İbn-i Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı” diye büyük yalanlar söyledi, İbn-i Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabûl etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbn-i Cevzî’ye inanmayan vâli, halîfenin emri ile İbn-i Cevzî için Derb-i dinâr’da bir hücre ayırttırdı ve oraya haps ettirdi. İbn-i Cevzî, bu hücrede beş sene mahbus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan va’z dinlerlerdi, İbn-i Cevzî onlara ba’zı şeyleri yazdırırdı.

İbn-i Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeğe veya başka birşey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur’ân-ı kerîm okuyarak ve Allahü teâlâya ibâdet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç-dört cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu.

İbn-i Cevzî’nin çok sevdiği oğlu Yûsuf, o hapiste iken büyüdü ve va’z vermeye başladı. Babası gibi çok güzel va’z veriyordu. Va’zlarının güzelliğini halîfe Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste va’z vermesini, İbn-i Cevzî’nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halîfe Nasır tarafından haps ettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz” diye halîfenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halîfe Nâsır’dan İbn-i Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. O da İbn-i Cevzî’nin serbest bırakılmasını emretti. İbn-i Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdad’a döndü. Bağdad halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmül Halîfe türbesinin yanında va’z vereceği halka duyuruldu. Halk Cum’a namazından sonra türbenin etrâfında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbn-i Cevzî hazretleri, sabah erkenden va’z kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliyâ da orada hazır bulundular, İbn-i Cevzî’nin sesi Allahü teâlânın bir lutfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.

İbn-i Cevzî, vefâtına kadar ilim yaymağa, va’z vermeğe ve kitap yazmağa devam etti.

Vefâtı: İbn-i Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmül Halîfe türbesinin yanında son va’zını verdi. Bu va’zdan sonra beş gün hasta yattı. Cum’a gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefât etti. İbn-i Cevzî’yi Ziyâeddîn bin Sekine ve Ziyâeddîn bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdad halkı evin önüne toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Tabutu va’z verdiği yer olan Ümmül Halîfe türbesinin altına götürüldü. Oğlu İbn-i Kâsım namazını kıldırdı. Sonra Mensûr Câmii’ne götürüldü. Burada da cenâze namazı kılındı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmet İbni Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cum’a namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuz’a rastladığı için çok sıcaktı, İbn-i Cevzî’nin vefâtına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.

Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasıyyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasıyyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretlerinin, İbn-i Abbâs’dan bildirdiği hadîs-i şerîf şöyledir: Abd-i Kays kabilesinin temsilcileri Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldiler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara îmân etmelerini emretti ve buyurdu ki; “Allaha îmân nedir, bilir misiniz?” Onlar da, “Allah ve Resûlü bilir” dediler. Resûlullah efendimiz bunun üzerine “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun peygamberi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganîmetlerin beşte birini (hak sahiplerine) vermektir” buyurdular.

İbn-i Cevzî buyurdu ki: “Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tama’ ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”

“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”

“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”

“Dünyâ arzuları olmıyan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ Allahü teâlânın evidir. Sahibinin izni olmadan bu evde tasarrufta bulunan hırsızdır.”

Birgün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Birgün birisi: “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Ya’nî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)

Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) sonra, insanların, ya’nî ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.

Eserleri: İbn-i Cevzî’nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırkdan fazla olduğunu söylemektedir. Hadîs ve hadîsin bölümlerine dâir yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertîbini, bâblara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetli idi.

Kendisi “İlk tasnif ve te’lîf ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur’ân-ı kerîm ilimleri ve Kur’ân-ı kerîm ilimleriyle ilgili tasniflerin tesbiti kitabıdır” demektedir.

Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1. Zâd-ül-mesîr fî ilm-it-tefsîr: Dört cildlik bir eserdir. 2. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 3. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-garîb, 4. Garîb-ül-garîb, 5. Nüzhet-ül-uyûn en-nevâzır fil-vücûhi ven-nezâir, 6. El-İşâretü ilel kırâat-il-muhtâre, 7. Tezkiret-ül-müntebihi fî uyûn-il-müstebeh, 8. Fünûn-ül-efnân fî uyûni ulûm-il-Kur’ân, 9. Vird-ül-egsân fî fünûn-il-efnân, 10. Umdet-ur-râsih fî ma’rifet-il-mensûh ven-nâsih, 11. El-Musaffâ bi ekfi ehl-ir-rüsûh min ilmin nâsih vel-mensûh, 12. Sebt-üt-tesânif fî usûl-iddîn, 13. Muntekâd-ül-mu’temed, 14. Minhâc-ül-vüsûl ilâ ilm-il-usûl, 15. Beyân-ü gaflet-ül-kâil bi kademi efâlil ibâd, 16. Gavâmid-il-ilâhiyyât, 17. Meslek-ül-akl, 18. Minhâc-ü ehl-il-isâbe, 19. Es-Sirr-ül-masûn, 20. Def’u Şibh-it-teşbîh, 21. Er-Reddü alel müteassıbil anîd, 22. Sebt-üt-tesânif fî ilm-il-hadîs-i vez-zühdiyyât, 23. Câmi’-ül-mesânid bi elhas-il-esânid, 24. El-Hadâik, 25. Nefy-ün-nakl, 26. El-Müctebâ, 27. En-Nüzhe, 28. Mültekat-ül-hikâyât, 29. İrşâd-ül-mürîdîn fî hikâyât-is-Selef-i sâlihîn, 30. Ravdât-ün-nâkil, 31. Gurer-ül-eser, 32. Et-Tâhkîk fî ehâdîs-it-ta’lik, 33. Elmedih, 34. El-Mevdû’ât minel ehâdîs-il-merfû’ât, 35. El-Ilel-ül-mütenâhiye fil-ehâdîs-il-vâhiye, 36. El-Keşfü lî müşkil-is-sahîhayn, 37. Ed-Duâfâü vel-metrûkîn, 38.İ’lâm-ül-âlimi ba’de rusûhihi bi hakâik-ı nâsih-il-hadîsi ve mensûhihi, 40. İhbârü ehl-ir-rüsûhi fil-fıkhı vet-takdisü bi mukadder-il-mensûhi minel hadîs, 41. Es-Sehm-ül-musib, 42. Ehâyir-üz-zehâir, 43. El-Fevâidü an-iş-şüyûh, 44. Menâkıb-ü-Eshâb-il-hadîs, 45. Mevt-ül-hasâr, 46. Muhtasarât, 47. El-Meşihat, 48. El-Meselselât, 49. El-Muhteseb fin-neseb, 50. Tuhfet-üt-tullâb, 51. Tenvîr-u medellehüm-iş-şeref, 52. El-Elkâb, 53. Fedâil-i Ömer bin el-Hattâb 54. Fedâil-i Ömer bin Abdülazîz, 55. Fedâil-i Sa’îd bin el-Müseyyeb, 56. Fedâil-il-Hasen-il-Basrî 57. Menâkıb-ül-Fudayl bin Iyâd, 58. Menâkıb-ü Bişr-i Hafî 59. Uyûn-il-hikâyat, 60. Menâkıb-ı İbrâhim bin Edhem, 61. Menâkıb-ı Süfyân-i Sevrî, 62. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel, 63. Menâkıb-ı Ma’rûf-i Kerhî, 64. Menâkıb-ı Râbi’a-i Adviyye, 65. Mesîr-ül-azm-is-sâkin ilâ eşref-il-emâkin, 66. Safvet-üs-sufuvve, 67. Minhâc-ül-kâsidîn, 68. El-Muhtâr min ahbâr-il-ahyâr, 69. El-Kâti’u lî muhal-il-huccâc bi muhâl-il-huccâc, 70. Ucâlet-ül-muhtazar lî şerhi hâl-il-hadar, 71. En-Nisâü ve mâyeteallahü bi âdâbihinne, 72. İlm-ül-hadîs el-menkûl fî enne Ebâ Bekr ümmerresûl, 73. El-Cevher, 74. El-Muğlâk, 75. Sebtü mâyeteallahü bit-tevârîh, 76. Telkîhu fühûmu ehl-il-eser fî uyûn-it-tevârihi ves-siyer, 77. El-Muntazam fî târih-il-mülûki vel-ümem, 78. Şüzûr-ül-uhûd fî târih-il-ma’hûd, 79. Tarsîk-üz-zarâif fî târîh-is-sevâlif, 80. Menâkıb-ı Bağdad, 81. Sebt-ül-müsannefüt fil-fıkhı, 82. El-İnsâf fî mesâil-il-hılâf, 83. Cinnet-ün-nazar, 84. Muhtasar-ül-muhtasar fî mesâil-in-nazar, 85. İ’med-üd-delâil fî müştehez-il-mesâil, 86. El-Mezhebü fil-mezheb, 87. Mesbûk-üz-zeheb, 88. En-Nebze, 89. El-İbâdât-ül-hums, 90. Eshâb-ül-hidâye lî erbâb-il-bidâye, 91. Keşf-üz-zalameti anid-diyâ fî redd-i da’vâ, 92. Redd-ül-levmi ved-daymi fî savmi yevmil-gayyim, 93. Sebt-ül-musannefât fî ulûm-il-va’z, 94. El-Yevâkît fil-hutab, 95. El-Mütehab fin-nevb, 96. Mesannefâtihi fil-va’z (yüz cildden fazla bir eser), 97. Nesîm-ür-riyâd, 98. El-Lü’li, 99. Kenz-ül-müzekker, 100. El-Ezc, 101. El-Letâif, 102. Künûz-ür-rûmûz, 103. El-Muktebîs, 104. Zeyn-ül-kasas, 105. Muvâfık-ül-merâfık, 106. Şâhid ve meşhûd, 107. Vâsılât-ül-uhûd min şâhid ve meşhûd, 108. El-Leheb, 109. El-Müdhiş, 110. Saba necd, 111. Muhaddeset-ül-akl, 112. Lukat-ül-cem’ân, 113. Meânî’-il-meânî’, 114. Fütûh-ül-fütûh, 115. Et-Teâzî-ül-mülûkiyye, 116. El-Ahd-ül-mukîm, 117. İkâz-ül-vesnân miner-rekâdât bi ahvâl-il-hayvan ven-nebât, 118. Mekes-ül-mecâlis-il-bedriyye, 119. Nüzhet-ül-edîb, 120. Münteh-il-müntehâ, 121. Tebsiret-ül-mübtedî’, 122. El-Yâkûte, 123. Tuhfet-ül-vu’âz, 124. Sebtü tesânif fî fünûni zemm-il-hevâ, 125. Sayd-ül-hâtır, 126. Ahkâm-ül-iş’ar bi ahkâm-il-iş’âr, 127. El-Kısâs vel-müzâkirîn, 128. Takvîm-ül-lisân, 129. El-Ezkiyâ’, 130. El-Humkî, 131. Lukat-ül-menâfi’ fit-tıb, 132. Eş-Şeybü vel-hudâb, 133. Âmâr-ül-a’yân, 134. Es-Sebât indel memat, 135. Temvîr-ül-gabeş fî fadl-is-sevâd vel-habeş, 136. El-Hıssü alâ hıfz-il-ilm ve zikrü kibâr-il-huffâz, 137. İşrâf-ül-mevâli, 138. İ’lâm-ül-ahyâ’bi aglât-il-ahyâ’, 139. Tahrîm-ül-mahall-ilmekrûh, 140. El-Mısbâh-ül-mudî’ lî da’vet-il-İmâm-il-Müstadı’, 141. Atf-ül-ulemâ alel-ümerâ, 142. En-Nasru alâ nısr, 143. El-Mecd-ül-adûdî, 144. El-Fecr-ün-nûrî, 145. Menâkıb-üs-setr-ir-refi’, 146. Makultûhü minel eş’âr, 147. Elmakâmât, 148. Minresâilî, 149. Et-Tıbb-ur-rûhânî, 150. El-Uzlet, 151. Er-Riyâdat, 152. Beyân-ül-hatâi ves-sevâb an-ehâdîs-iş-şîhâb, 153. El-Bâz-ül-eşheb el-munkıdu alâ men halefel mezheb, 154. En-Nûr fî fedâ-il-il-eyyâmi veş-şükr, 155. Tahrîb-üt-târih-il-eb’âd fî fedâil-i makbereti Ahmed, 156. Menâkıb-ül-İmâm-iş-Şâfiî, 157. Fünûn-ül-elbâb, 158. Minhâc-ül-isâbe fî muhabbet-is Sahabe, 159. Ez-Zurafâ vel-mütehâbbin, 160. Takvîm-ül-lisân, 161. Menâkıb-ü Ebî Bekr, 162. Menakıb-ü Ali, 163. Fedâil-ül-Arab, 164. El-Menfeatü fil-mezâhib-il-erbe’a, 167. El-Muhtâr minel eş’ar, 168. Rüûs-ül-kavâir, 169. El-Mürtecel fil-va’z, 170. Nesîm-ur-riyâd, 171. Zahîret-ül-vâ’iz, 172. Es-Zecr-ül-muhavvef, 173. El-Üns vel-muhabbet, 174. El-Matrâb-ül-melheb, 175. Ez-Zind-ül-vera’ fîl-va’z-in-nâsır, 176. El-Fâhir fî eyyâm-il-İmâm-in-nâsır, 177. El-Mecd-üs-salâhî, 178. Lugat-ül-fıkh, 179. Akd-ül-hanâsır fî zemm-il-hilâfet-in-nâsır, 180. Fî zemm-i Abdülkâdir, 181. Garîb-ül-hadîs, 182. Milh-ül-ehâdîs, 183. El-Füsûl-ül-va’ziyye alâ hurûf-ül-mu’cem, 184. Selvet-ül-ahzân, 185. El-Ma’şûk fil-va’z, 186. El-Mecâlis-ül-Yûsüfiyye fil-va’z, 187. El-Va’z-ül-makberî, 188. Kıyâm-ül-leyl, 189. El-Muhâdese, 190. El-Münâcaat, 191. Zâhir-ül-cevâhir fil-va’z, 192. Kenz-ül-müzekkir, 193. En-Nûhhat-ül-havâtim, 194. El-Murtekâ limen-ittekâ, 195. Kavâid-üt-tarîka fil-cem’-i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka, 196. Merec-ül-bahreyn fil-cem’-i beyn-et-tarîkayn, 197. Dürret-ül-iklîl fit-târih, 198. El-Emsâl.

Bu eserlerin 80 tanesi cildli olup, diğerleri küçük kitapçıklar halindedir.

199. El-Mugnî: Seksenbir cildlik tefsîr kitabıdır. Meşhûr tefsîr kitaplarındandır. Bu eserden ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Büyüklerden biri şeytana, “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan, herşeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim” dedi.”

“Medine’de kuraklık oldu. Hazreti Aişe’ye gelip, yalvardılar. O da, “Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz” buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübârek kabr-i şerîfi ıslandı.”

“Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’raca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerât da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü teâlâ göktekilerin de (meleklerin de) sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O’nun şeref ve yüksekliğini Allahü teâlânın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”

“Namazın kabûl şartları onikidir: Altısı dışında, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşû’, takvâ, haram yemeği terk, boş sözü, tenbelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlâs, tefekkür, korku, ümid, kusurunu görmek ve müşâhededir.”

“Hazreti Ebû Bekr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Her namaz vakti geldikte, melekler nidâ ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefsleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz” buyurdu.”

“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan herbiri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz”dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; “Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükür ediniz”dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; “Namazı kılın ve zekatı verin” dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermiyenin, namazı makbûl olmaz.”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün buyurdu ki: “Benî-İsrâil peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsi olmadılar. Bunlar; Eyyûb, Zekeriyyâ, Harkil ve Yüşâ’dır.” Eshâb-ı Kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu peygamberlerin bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi, okudu (Kadir-3)”.

“Emîr-ül-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı” dedi. Hazreti Ömer, “Bu kadarı bana yeter” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, a’zâlar yedidir, secde yedi a’zâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeble olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyliyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim” buyuruyor”

“Kâ’b-ül-Ahbâr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kadir gecesi üç defa Lâ ilahe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur, ikincisinde, Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde, Cennete girer” buyurdu.”

“İbrâhim aleyhisselâm Kâ’be binasını yapmayı bitirince, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip kendisine, “Allahü teâlâ bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor” dedi. Nitekim Hac sûresi yirmiyedinci âyetinde meâlen; “Bütün insanlara haccı ilân et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzûruna gelsinler” buyuruldu. İbrâhim aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez” dedi. “Ey İbrâhim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak” cevâbını duydu, İbrâhim aleyhisselâm bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâ’beyi ziyâret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun” dedi.”

“İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ her gün bu hâne (Kâ’be) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâ’beye bakanlaradır” buyurdu.”

200. El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını anlatan iki cildlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan’da baskısı yapılmıştır. Bu eserden ba’zı bölümler:

İbrâhim aleyhisselâmın Resûlullah için duâsı: İbrâhim aleyhisselâm Kâ’beyi bina ettiğinde şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddî:

“O, Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben, annemin rü’yâsında gördüğü, Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği, ceddim İbrâhim aleyhisselâmın duâ buyurduğu peygamberim” buyurdu. Mu’âviye ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Amine hâtun, Resûlullaha hâmile iken bir nûr gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) baba ve dedeleri ve şerefi: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, İsmâil (aleyhisselâm) evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”

“Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücûde getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”

“Allahü teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan’a yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”

Ağaçlar ve taşların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) selâm vermesi: Câbir bin Semûra’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke’de, bana devamlı selâm veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyerek selâm verirlerdi.” Resûlullahın insanları İslama da’veti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslama da’vet etti. Hazreti Ebû Bekr bu zamanda ilk îmân eden erkek idi. Üç sene sonra İslama da’vetini açıktan yapmaya başladı. İmâm-ı Zührî şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) İslâm dînini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü teâlâ dilediklerine imân ni’metini ihsân etti. Tâ ki imân edenler çoğaldı, önceleri Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) işâret ederek, “İşte Abdülmuttalib’in torunu yine semâdan kendisine gelen şeylerden konuşuyor” derlerdi. Ne zaman Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onların ibâdet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O’na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Cennetteki derecesi: Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Vesile, Allahü teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Üzerime salevât okuduğunuz zaman, Allahü teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz” buyurunca, orada bulunan Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, vesîle nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennette en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümid ederim.” Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kim bana salevâti şerîfe okuyup, “Yâ Rabbî! O’nu yakınında kıl derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helâl olur” buyurdu.

201. Telbîsü İblîs: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bid’at ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kâhire’de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbn-i Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini onüç bölüme ayıran İbn-i Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1. Sünnet ve cemaata sarılma, 2. Bid’atleri kınama, 3. Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4. Aldatma ve gurûr, 5. Şeytanın akîdelerdeki aldatmaları, 6. Şeytanın âlimleri aldatması, 7. Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8. Şeytanın âbidleri aldatması, 9. Şeytanın zâhidleri aldatması, 10. Şeytanın sûfîleri aldatması, 11. Şeytanın dindarları aldatması, 12. Şeytanın avamı aldatması, 13. Şeytanın bütün insanları aldatması.

Bu eserin mukaddimesi ve ba’zı bölümleri:

“Akıl sahiplerinin ellerine adâlet terazisini veren, peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azâb ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil, din olarak İslâmiyeti seçen Allahü teâlâya hamd ederim. O, sebepleri yaratandır, İhlâs ile O’nun bir olduğuna şehâdet ederim. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Peygamberidir. Allahü teâlâ O’nun hidâyet nûru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed aleyhisselâma, O’nun Âline ve Eshâb-ı Kirâma. Tabiîn hazerâtına, kıyâmete kadar sayısız salât, selâm ve hayır duâlar olsun. Bilmelidir ki; Allahü teâlânın insana verdiği ni’metlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O’nu tanımaya yarıyan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabûl etmeğe yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mu’cizelerini görünce, onları kabûl eder ve bilemeyeceği, anlıyamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.

Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Adem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl ni’metiyle insanları ni’metlendirdi. Adem aleyhisselâm, vahy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefs ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru i’tikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini herşeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mü’min olabilenler bundan kurtulabildi.”

Sünnet ve cemaata sarılma: Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini bildirdi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir, iki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir” buyurdu.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâat hâlinde olun. Mescidlere koşun” buyurdu.

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar” buyurdu.

İbn-i Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte ise, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Benî-İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur” buyurdular. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, bu fırkanın kimler olduğu sordukda: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ): “Bid’atden alıkoyan, sünnete çağıran, Ehl-i sünnetten bir kimseye bakmak ibâdettir” buyurdu.

Evzâî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i sâlihînin yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”

Rü’yâmda bana, “Ey Abdurrahmân Cevzî, sen iyiliği, emreder, kötülükten nehyedersin” dendi. Ben de, “Rabbimin bana ihsânıdır. Rabbimden İslâm üzere ölmeyi istiyorum” dedim. O zaman bana, “Sünnet-i seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.

Süfyân-ı Sevrî: “Söz ancak amel ile birlikte olursa makbûl olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur” buyurdu.

Abdurrahmân Cevzî ( radıyallahü anh ) oğluna: “Ey oğlum Yûsuf, tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selâm gönder. Zîrâ Ehl-i sünnet ve cemâatden az kimse kaldı, insanın saadeti; bir Ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyûb-i Sahtiyanî: “Ehl-i sünnetten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

Yûsuf bin Esbât şöyle demektedir: “Etrâfım Ehl-i sünnet düşmanlarıyla dolu idi. Allahü teâlâ bana, evliyâsından olan Süfyân hazretlerini tanımağı ve onu sevmeği nasîb ederek, o bataktan kurtardı.”

Mu’temir bin Süleymân şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefât ettiğini söyledim. Babam o zaman “O sünnet-i seniyyeye bağlı idi. Öyle vefât etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine, “Ona üzülmende haklısın” dedi.

Süfyân-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayrı isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler” buyurdu.

Yûnus bin Abdülâ’lâ şöyle der: “İmâm-ı, Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadîs-i şerîf âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birini görmüş gibi olurum.”

Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun yolunda giden Ehl-i sünnet i’tikâdındaki kullar Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”

Bid’at ve bid’at sahiplerinin kötülüğü: Bid’at demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demektir. Bid’at sahibi demek ise; bir bid’ati meydana çıkaran veya çıkmış bir bid’ati yapan demektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan bir şey, sevâb umarak meydana çıkarılırsa, bu şey red olunur” buyuruyor.

İbn-i Abdürrazzâk şöyle anlatır: “Tâvûs bin Keysân, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bid’at ehlinden biri gelip ba’zı şeyler söyledi. Tâvûs hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da, “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir i’tikâdını bozar” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”

Selâm bin Ebî Muti’de şöyle anlatır: “Bid’at ehlinden biri gelip Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerine, “Size bir kelime söylemek istiyorum” deyince, o da, “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum” buyurdu.”

Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bid’at işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bid’at işlemekten dönmek çok zordur. Bid’at sahibi ile konuşup ondan birşey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü teâlâ bir fayda vermez. Onunla musâfeha eden, İslâmiyete olan bağını kesmiş olur.”

Müemmil bin İsmâil şöyle anlatır: “Abdülazîz bin Ebî Davud’un cenâzesinde bulundum. Tâbutu, Safa kapısına kondu ve namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyân hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyân-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenâzenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü, meyyitin bid’at ehli olduğu söyleniyordu.”

Sa’îd-ül-Kerîrî de şöyle anlatır: Süleymân Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında, “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bid’at birisine selâm verdim. Bunun için âhırette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”

Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: “Bid’at sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.”

Bid’at sahibini seven kimsenin ibâdetlerini, Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır. Yolda bid’at sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bid’at sahibinin ibâdeti, Allahü teâlâ katında kabûl olmaz. Kim ona yardım ederse, İslâm dînini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bid’at sahibine kız verilmez. Bid’at sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bid’at sahibini sevmiyen, ona buğzeden kimsenin günahlarını, Allahü teâlânın mağfiret etmesi umulur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bid’at sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu İslâmiyeti beğenmemiş olur” buyurdu. Nadr-ül-Hârisî buyurdu ki: “Bid’at sahibine kulak veren, onu dinliyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”

Leys bin Sa’îd: “Bid’at sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

İmâm-ı Şafiî ise; “Bid’at sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

Bişr-i Hafî ( radıyallahü anh ) şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bid’at sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeye vardım ve Allahü teâlâya hamd ettim.”

Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at: Ehl-i sünnet; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bid’at ise; dinde önceden olmayan birşeyi ortaya çıkarıp, ibâdet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delîlide) yoktur. Ehl-i sünnetin ise, mezhebi belli ve sözleri, delîlleri açıktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyâmete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”

Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak: İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gadap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adâlet gösteren akıl ni’meti de ihsân edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan isrâfa, doğru yoldan ayrılmağa teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lâzımdır. Onun düşmanlığı, Âdem aleyhisselâm zamanından beri devam etmektedir. Şeytan herşeyini, Âdemoğlunun dînini, îmânını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.

Allahü teâlâ ondan sakınmayı, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu âyet-i kerîmelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyle yiyin, şeytanın izini ta’kib etmeyin. Çünkü o, hakîkaten size apaçık bir düşmandır.” (Bekâra-168). “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeği emreder. Allah ise (sadaka ve zekât vermekle) size mağfiret va’d ediyor. Allahın kudreti geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir” (Bekâra-268). “Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmazmısınız?” (Mâide-91)

“Ey insanlar! Muhakkak Allahın va’di (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vukû’ bulacaktır. O hâlde, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allahın dîninden aldatıp kaydırmasın. Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrâfına toplanan avânesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır” (Fâtır-5, 6). “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yâsîn-60).

Şeytanın ilk i’tirâzı, Âdem aleyhisselâma secde etmemek oldu. Allahü teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur’ân-ı kerîmde Sad sûresi yetmişaltıncı âyetinde meâlen buyurulduğu üzere; “İblîs şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü, İsrâ sûresi altmışikinci âyetinde meâlen; “İblîs; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyâmet gününe kadar beni geciktirirsen, yemîn ederim ki, Âdem’in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad sûresi yetmişyedinci ve yetmişsekizinci âyetinde meâlen; (Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennetten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) koğulmuşsun ve muhakkak sûrette hesap gününe kadar la’netim senin üzerinedir” buyurulduğu üzere la’netlenmeye ve Cehenneme müstehak oldu.

Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde E’ûzü okumayı emretti. Nahl sûresi doksansekizinci âyetinde meâlen, Peygamberine ( aleyhisselâm ); “Kur’ân-ı herim okuyacağın zaman E’ûzü... söyle” buyurmuştur. Ya’nî Allahın rahmetinden uzak olan ve gazâbına uğrayarak dünyâda ve âhırette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felâk sûresini okumayı emretti.

Hazreti Âişe vâlidemizin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki, “Seni kim yarattı?” O da, “Allahü teâlâ” der. Şeytan tekrar, “Peki Allahı kim yarattı?” der. Böyle deyince ona, “Âmentü billahi ve Rasûlihi” deyin. Ya’nî “Ben Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine inandım demektir” buyurdu.

Âlim bir zât talebesine, “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da, “Onunla mücâdele eder, ona karşı dururum” dedi. Hocası tekrar, “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücâdele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Onu taşlar ve kendi gayretimle def etmeye çalışırım” dedi. O zaman o zât buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lâkin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Ya’nî, Allahü teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O’na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)

Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbtir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmiye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.

Şeytanın zenginleri aldatma yolları: İlki, malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helâlden mi, ehemmiyet vermezler. Alış-veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helâlden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”

İkincisi, o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekâtını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da, “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım, insanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibâdet edişini çok severim” dedi.”

İbn-i Şakîk ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”

Üçüncüsü, çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.

Dördüncüsü, malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını isrâf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Ba’zan da sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü teâlânın kötülediği bir özelliktir.

Şeytanın müslümanları aldatması: Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan ba’zıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez.

Öyle müslümanlar da vardır ki, cemâatle namaz kılarken İmâmdan önce secdeye gider, İmâmdan önce rükû’ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan ba’zıları alış-veriş ilmini bilmezler. Bu sebeble akidleri fâsid ve bâtıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.

Şeytanın herkesi aldatması: Birçok yahudi ve hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslâmiyete meyl (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var” diyerek mâni olur. Nihâyet o kişiler, îmân etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bugün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azâba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükliyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.

Şeytanın zâhidleri aldatması: Ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamıyacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebeb olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”

Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevkettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemiyen vardır. Onlar arasında meyvayı tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu men edenler vardır. Bu. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve onları ta’kib edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemiyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.

Göçebe yaşıyan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zîrâ bedenlerinin bineği olan nefsleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynı şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında, “Nefslerinin isteklerini yerine getiren” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, ni’metler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden men ederiz. Zâhidâne yaşar ve şehvetlerini terk etmeği tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tenbelliği arttırır. Bu kimse, terkinin zarar vereceği ve vermiyeceği şeyi bilmeğe muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyâcı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin a’zâlarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyâcı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, ba’zan tatlıya, ba’zan ekşiye meyleder. Bunun bir çok sebebleri vardır.

Zâhid görünenlerin, zühdün sâdece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanâat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar, insanların önünde, sanki Allahü teâlânın azametini müşâhededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşû’ ederler. Ba’zan onlardan biri, kendisine zühd sahibi desinler diye verilen hediyeyi redd eder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkânlar içinde, dünyâ dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyâdaki gayeleri baş olmaktır.

Şeytanın kadınları aldatması: İblîs’in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sâdece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine birşey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kızkardeşim, annem, câriyem bulunur. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lâzımdır.

Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı bâtıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vâciblerinden birşey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı bâtıl olur. Fakat buna aldırış etmez.

Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Ba’zı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona la’net ederler” buyurdu.

Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun râzı olacağını bilmeden, başkasına birşey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.

Şeytanın erkekleri aldatması: Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Ba’zıları da bunları sâdece Cum’a ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hattâ bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine ba’zıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmıyarak günâha girmektedir. Zîrâ müslümanlara eziyet haramdır. Ba’zıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.

Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır.

Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Ba’zıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.

Bu konularda fazla yazsak, cildleri doldurur. Az yazarak çok şeye delâlet ettik. Allahü teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 157

2) Zeylü Tabakat-ı Hanâbile cild-1, sh. 399

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1342

4) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 28

5) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 329

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 254

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 52, 523

8) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 140

9) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 270

10) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 17

11) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 749

12) Tabakât-ül-huffâz sh. 477

13) El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ

14) El-Mugni

15) Telbîsü İblîs

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 184, 395, 408, 587, 978

ÂGUŞ Kubbe Altı
|

(ﺁﻏﻮﺵ) i. (Fars. āġūş)
1. Kucak: O güzel vücut kim bilir hangi murdar vahşînin âgūşuna düşecek (Sâmipaşazâde Sezâî). Bizi âgūşuna alır, bağrına basar, kederlerimizi unutturur (Hüseyin C. Yalçın).
2. mec. Himâye, koruma: Ve kendisine karşı hiss-i uhuvvetle sızlayan Türk âgūşundan kurtulmak isterdi (Cenap Şahâbeddin).
ѻ Âguş (Âgūşunu) açmak: Kucak açmak, kabûle hazır olmak: Ey şehîd oğlu şehîd isteme benden makber / Sana âgūşunu açmış duruyor peygamber (Mehmet Âkif). Ben açmış idim memâta âgūş (Abdülhak Hâmit).

AHİR Kubbe Altı
|

(ﺍﺧﻴﺮ) sıf. (Ar. aḫіr) Son, sonuncu, en sonra olan: Makber ki âsâr-ı mevcûdemin en ahîridir… (Abdülhak Hâmit).
● Ahîre (ﺍﺧﻴﺮﻩ) sıf. Ahîr kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Eyyâm-ı ahîre: Son günler.” “Vak’a-i ahîre: Son olay.” “Cinâyet-i ahîre: Son cinâyet.” Tutalım ki müellifin muhârebe-i ahîredeki tertîbinden daha mükemmel bir sevkulceyş lâyihası meydana getirilmiş (Nâmık Kemal). Bir münâkaşa-i bîsûd esnâsında mütefekkirîn-i ahîremizden iki zat edebiyâtı şu yolda târif etmişlerdi (Fuat Köprülü).
● Ahîren (ﺍﺧﻴﺮﺍً) zf. (aḫіr’in tenvinli şekli) Son olarak, son günlerde , son zamanlarda: Bu kavlin sıhhati ahîren bir kere daha teeyyüt etti (Cenap Şahâbeddin). Yazdıklarını ahîren göndermiş (Cenap Şahâbeddin).

AKVAT Kubbe Altı
|

(ﺍﻗﻮﺍﺕ) i. (Ar. ḳūt “azık”ın çoğul şekli aḳvāt) Yenilecek şeyler, azıklar: Makber makber cihan açılmış / Gülşenlere yıldırım saçılmış… / Leşker leşker serilmiş emvât… / Efrâd-ı beşer vuhûşa akvât (Abdülhak Hâmit).
ѻ Akvât-ı yevmiyye: Günlük yiyecekler; geçim, rızık.

ASVÂ Vankulu
|
اَلْأَصْوَاءُ [el-asvâ] (hemzenin fethi ve elifin meddiyle) Makbereler; manâ-yı sâbıktan mehûzdur. Ve Asmaî صُوَى [suvâ] zamm-ı sâd ve kasr-ı elifle berk olup mürtefi olan mahalline derler, lâkin irtifâı bir haysiyyetle ki dağ mertebesine vâsıl olmaya. Ve
صُوَى [suvâ] Rüzgâr muhtelif olacak yere dahi derler,مُخْتَلَفُ الرِیحِ manâsına.
EL-ASVÂ Vankulu
|
اَلْأَصْوَاءُ [el-asvâ] (hemzenin fethi ve elifin meddiyle) Makbereler; manâ-yı sâbıktan mehûzdur. Ve Asmaî صُوَى [suvâ] zamm-ı sâd ve kasr-ı elifle berk olup mürtefi olan mahalline derler, lâkin irtifâı bir haysiyyetle ki dağ mertebesine vâsıl olmaya. Ve
صُوَى [suvâ] Rüzgâr muhtelif olacak yere dahi derler,مُخْتَلَفُ الرِیحِ manâsına.
AYN Kubbe Altı
|

(ﻋﻴﻦ) i. (Ar. ‘ayn)
1. Göz: Aynime almam cihânı dôstlar ben yârsız / Gözüne âlem kafestir bülbülün gülzârsız (Kānûnî Sultan Süleyman). Her birin ismiyle ayân edelim / Ayn-ı ibretle eyle temâşâ (Âşık Ömer).
2. Kaynak, pınar: Ziyâde ağlamaktan oldu a’mâ / Soğulmuş (suyu çekilmiş) ayna döndü çeşmi gûyâ (Yahyâ Bey).
3. Bir şeyin aslı, kendisi, tâ kendisi, zâtı: Cevrden âh etme ey âşık ki ayn-ı lutftur (Fuzûlî). Vücûd-ı mutlak üzre devr ederler ayn-ı vahdette / Kamu hurşîd-veş tenhâ gezer kesrette vahdette (Şeyh Gālib). Bu taş cebînine benzer ki ayn-ı makberdir (Abdülhak Hâmit). Şu varakanın aynını bana ver de sûretini sen al (Şemseddin Sâmi).
4. Gözle görülen şey, nesne, maddî varlık: Mülk insanın mâlik olduğu şeydir, gerek ayn olsun ve gerek menâfi olsun (Cevdet Paşa). [Kelimenin iyelik eki alarak kalıplaşmış şekli için Bk. AYNI].
ѻ Ayne’l-yakin:
1. Görülerek elde edilen kesin bilgi.
2. tasavvuf. İlme’l-yakin ve hakka’l-yakin arasındaki keşif ve müşâhede yoluyle varılan bilginin ikinci mertebesi: Ve ol îman ki ayne’l-yakindir gönülde yerlidir ve ol îman ki hakka’l-yakindir canda yerlidir (Yûnus Emre). İlme’l-yakin, delillerle müşahededir, ayne’l-yakin, delillerle bilindikten sonra Hakk’ı müşâhededir ki bu fenâ durumunu gerektirir (Kuşeyrî Risâlesi Terc.). ♦ zf.
3. Gözle görmüş gibi, kesin olarak: “Bu işin böyle olduğunu ayne’l-yakin biliyordum.”
4. tasavvuf. Keşif ve müşâhede yoluyle: Ayne’l-yakin gören kişi ırmaz (ayırmaz) gözün dost yüzünden / Nice görebilsin anı bu seviden taşra duran (Yûnus Emre). Aynü’d-devle: “Devletin gözü” anlamında atabeklere ve vezirlere verilen unvan. Aynü’l-hayat: Hayat çeşmesi, dirilik veren su, âb-ı hayat. Aynü’l-kemal: Nazar değmesini önleyen bakış.
● Aynî (ﻋﻴﻨﻰ) sıf. (nispet eki ile) Ayn ile ilgili. Bk. AYNÎ
● Ayniyye (ﻋﻴﻨﻴﻪ) sıf. Aynî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli. “Emrâz-ı ayniyye: Göz hastalıkları.” Bk. AYNİYE

BAKÎUL-GARKAD Kamus
|
اَلْغَرْقَدُ [el-garkad] (فَرْقَدٌ [ferkad] vezninde) Bir nev büyük şecer, alâ-kavlin عَوْسَجٌ [avsec] yanî sincan dikeni dedikleri şecerin büyüğüne denir. Müfredi غَرْقَدَةٌ [garkadet]tir hâyla ve onunla tesmiye ederler. Ve
بَقِیعُ الْغَرْقَدِ [Bakîul-Garkad] ki Medîne-i münevvere makberesidir, fil-asl şecer-i mezbûrun menbiti olmakla ona muzâf olmuştur. Ve
غَرْقَدٌ [garkad] Yumurtanın içiyle kabuğu beyninde olan ince ve ak zara denir.
BASÂİR – BESÂİR Kubbe Altı
|

(ﺑﺼﺎﺋﺮ) i. (Ar. baṣar “görmek”ten baṣіre “delil, ibret”in çoğul şekli beṣā’ir) İnsana ibret veren durumlar, deliller: Çeşmân-ı zü’l-basâire her seng-i makbere / Mir’ât-ı sâf çehre-i ibret değil midir (Hersekli Ârif Hikmet’ten).

BEKÎUL-GARKAD Vankulu
|
بَقِیعُ الْغَرْقَدِ [Bekîul-Garkad] Bir makberenin ismidir, Medîne-i münevverede.
CEBÂR Kamus
|
اَلْجَبَارُ [el-cebâr] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Makbere etrâfında olan arsaya denir, فِنَاءُ الْجَبَانِ [finâul-cebbân] manâsına.
EL-CEBÂR Kamus
|
اَلْجَبَارُ [el-cebâr] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Makbere etrâfında olan arsaya denir, فِنَاءُ الْجَبَانِ [finâul-cebbân] manâsına.
EL-CEBBÂNET Kamus
|
اَلْجَبَانُ [el-cebbân] (شَدَادٌ [şeddâd] vezninde) ve
اَلْجَبَانَةُ [el-cebbânet] (شَدَادَةٌ [şeddâdet] vezninde) Makbereye denir. Ve sahrâya denir. Ve toprağı soy münbit arza, alâ-kavlin yüksekçe düz ve hemvâr yere denir. Mütercim der ki işbu جَبَانَةٌ [cebbânet] kelimesinde tâ vahdetiyyedir. İmâm Halîl indinde kat manâsına olan جَبٌ [cebb] ve جُبُوبٌ [cubûb] mâddesinden mehûz فَعْلَانُ [falân] veznindedir, sahrâya ve beyâbâna mevzûdur, hâliyyet ve mahalliyyet alâkasıyla makbereye de ıtlâk olunur, hâlen sahrâda olan namâzgâh-ı îd ve mevtâya da ıtlâkı bu mülâbese iledir. Ve sâirlerinin indinde işbu “ج،ب،ن” mâddesinden فَعَالٌ [faâl] veznindedir ki niseb üzeredir.
CEBİN Kubbe Altı
|

(ﺟﺒﻴﻦ) i. (Ar. cebіn) Alın: Bu taş cebînine benzer ki ayn-ı makberdir / Dışı sükûn ile zâhir içi mahşerdir (Abdülhak Hâmit).
● Cebin-sâ (-say) ( ﺟﺒﻴﻦ ﺳﺎﻯﺟﺒﻴﻦ ﺳﺎ) birl. sıf. (Fars. sāy > “süren” ile) Yüz süren, secde eden: N’ola rif’atte olsa hem-çü hurşîd-i felek her rûz / Türâb-ı dergeh-i vâlâsına ol kim cebin-sâdır (Fıtnat Hanım). Millet arkanda bugün vecd ile tekbîr-serâ / Sen de mihrâb-ı hilâfette cebin-sây-ı senâ (Yahyâ Kemal).

ÇEŞM Kubbe Altı
|

(ﭼﺸﻢ) i. (Fars. çeşm) Göz: Bezme teşrîf eyle ey çeşm-i âfet / Bu şeb hâne halvet eyle muhabbet (Şarkı). Değirmenler döner çeşmim yaşından (Karacaoğlan). Çeşm-i ibret gibi hiç âdeme mîzân olmaz (Leskofçalı Gālib).
ѻ Çeşm-i horos: “Horoz gözü” mec. Kırmızı şarap. Çeşm-i nerkis: Güzel göz. Çeşm-i zag:
1. Karga gözü.
2. teşmil. Açık mâvi göz. Çeşm-i zahm: Göz değmesi, nazar değme, isâbet-i ayn. Çeşm-i zânû: Diz kapağı. Çeşm ü guş: Göz kulak: Hüsn ü güftârına meftûn olalı cân u gönül / Mahz-ı hayret kesilip aşk ile çeşm ü gûşuz (Hersekli Ârif Hikmet). Çeşm ü gûş olmak: Göz kulak kesilmek: Onun kelâmında çeşm ü gûş olup… (Âlî Mustafa Efendi).
● Çeşman (ﭼﺸﻤﺎﻥ) i. (Fars. çoğul eki -ān ile) Gözler: Döndürdü iki çeşmeye çeşmânımı hicrin (Muallim Nâci). Leyâl-i makber içinde küşâde çeşmânım (Hüseyin Sîret). Çeşmân-ı dilim sürurla doldu (Cenap Şahâbeddin).
● Çeşm-âşinâ (ﭼﺸﻢ ﺁﺷﻨﺎ) birl. sıf. (Fars. āşinā “bildik, tanıdık” ile) Göz âşinâsı olan, tanıdık.
● Çeşm-beste (ﭼﺸﻢ ﺑﺴﺘﻪ) birl. sıf. (Fars. beste “bağlanmış” ile) Gözü bağlanmış.
● Çeşm-dar (ﭼﺸﻢ ﺩﺍﺭ) birl. sıf. (Fars. dār “tutan, görüp gözeten” ile) Gözleyen, bekleyen.
● Çeşm-derîde (ﭼﺸﻢ ﺩﺭﻳﺪﻩ) birl. sıf. (Fars. derіde “yırtılmış” ile) Utanmaz, sıkılmaz, edepsiz.
● Çeşm-duz (ﭼﺸﻢ ﺩﻭﺯ) birl. sıf. (Fars. dūz “diken, dikici” ile) Göz dikip bekleyen, göz diken.
● Çeşm-hurde (-resîde) ( ﭼﺸﻢ ﺭﺳﻴﺪﻩﭼﺸﻢ ﺧﻮﺭﺩﻩ) birl. sıf. (Fars. ḫūrde “yemiş” ve resіde “yetişmiş, erişmiş” ile) Nazara uğramış, göz değmiş.

DEKĀYIK – DEKĀİK – DAKĀYIK Kubbe Altı
|

( ﺩﺍﻗﺎﺋﻖﺩﻗﺎﻳﻖ) i. (Ar. daḳіḳa’nın çoğul şekli deḳā’iḳ) Anlaşılması güç olan ve dikkat isteyen ince şeyler: “Dekāyık-ı edebiyye.” “Dekāyık-ı fenniyye.” Makber, sonudur dekāyıkın bu / Bir sırr-ı garîbi Hâlik’ın bu (Abdülhak Hâmit). Eğer sanatkâr olmak isterlerse erbâb-ı san’atla ülfet etmek, onların dekāyık-ı san’atını tahlil eylemek lâzım geleceğinde ittifak ettiler (Hâlit Z. Uşaklıgil).

DEYCUR Kubbe Altı
|

(ﺩﻳﺠﻮﺭ) i. (Fars. – Ar. deycūr) Karanlık: Memleketten yine def’olsa gerek zulm u sitem / Çün ki hurşîd tulû’ eyledi kalmaz deycûr (Mesîhî). Biraz şu sahne-i deycûru okşasın şu’len (Mehmet Âkif). Arar deycûr-ı şebde gözüm bir hufre-i makber (Hüseyin Sîret).

ECEL Kubbe Altı
|

(ﺍﺟﻞ) i. (Ar. ecel) Her canlı için takdir edilmiş olan ölüm zamânı, ömrün son demi: Haydi, ecel bizi bekliyor (Nâmık Kemal). Ne çıkar karşıma çıksa ecel (Orhan V. Kanık).
ѻ Ecel meleği: halk ağzı. Azrâil. Ecel şerbetini içmek: Ölmek: Sümmânî dünyâdan uçmuş gidiyor / Ecel şerbetinden içmiş gidiyor / Cümle yârenleri kalmış gidiyor / Mahşerde görürsüz siz beni beni (Sümmânî – Ş.A.D.). Ecel teri dökmek: Çok korkup bunalmak: Kıyıcığında doğmuşum Kastamonu’nun / Fener fener bilirim Karadeniz’i / Çekmişim kahrını yıldızının, poyrazının / Ecel terleri dökmüşüm karayelinde (Rıfat Ilgaz – Ş.A.D.). Ecelden aman olursa: Ölmezsem, ömrüm yeterse. Eceli gelmek:
1. Takdir edilmiş olan ölüm zamânı gelip çatmak: Oh olsun fellâha! Eceli gelen kelp câmi duvarına siyer (Refî C. Ulunay). Ecel çağırdı, eceli geldi, gitti (Nüvit Özdoğru).
2. Yok olması kaçınılmaz duruma gelmek. Eceline susamak: Kendini hayâtına mal olabilecek bir tehlikeye atmak, ölmek istermiş gibi tehlikeli bir işe girişmek: Kavgadan sağ çıkmadı, eceline susamış (Nüvit Özdoğru). Eceliyle ölmek: Bir kazâ sonucu değil tabiî sayılan bir sebeple vâdesi gelerek ölmek: Nasılsa kafası kesilmeden eceliyle ölmek mûcizesini de başarmış (Safiye Erol). Ecelle pençeleşmek: Ölümle hayat arasında çırpınmak. Ecel-i kazâ: Kazâ sonucu ölüm. Ecel-i mev’ud (müsemmâ): Bir kimse için takdir edilmiş, alnına yazılmış olan tabiî ölüm: Müşârünileyh, 1024 târihinde 83 yaşında olduğu halde ecel-i mev’ûduyle vefat ederek Kasımpaşa’da Okmeydanı kurbündeki makbereye defnolunmuştur (Mec. Um. Bel.).

EŞ-ŞERAK Kamus
|
اَلشَرَقُ [eş-şerak] (fethateynle) Koyunun kulağı uzunluğuna yarılmak manâsınadır; yukâlu: شَرِقَتِ الشَاةُ شَرَقًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا انْشَقَتْ أُذُنُۀَا طُولًا Ve boğaza tükürük tıkanıp durmak manâsınadır; yukâlu: شَرِقَ الرَجُلُ بِرِیقِۀِ إِذَا غُصَ Ve göze kan oturup kıpkızıl olmak manâsınadır; yukâlu: شَرِقَ الدَمُ فِی عَیْنِۀِ إِذَا احْمَرَتْ Ve güneşin pertevi gubâr makûlesi ârıza sebebiyle zaîf olmak, alâ-kavlin güneş salınıp batmağa gelip çatmak manâsınadır; yukâlu: شَرِقَتِ الشَمْسُ إِذَا ضَعُفَ ضَوْءُۀَا أَوْ دَنَتْ لِلْغُرُوبِ Ve fil-hadîs: وَقَدْ أَضَافَۀُ عَلَیْۀِ الصَلاَةُ وَالسَلاَمُ إِلَى الْمَوْتَى فَقَالَ “لَعَلَكُمْ سَتُدْرِكُونَ أَقْوَامًا یُؤَخِرُونَ الصَلاَةَ إلى شَرَقِ الْمَوْتَى” Burada murâd ikindi namâzıdır, yanî namâzı güneşin hîtân ve cudrân-ı medîne üzerinden sıyrılıp makbereler üzere düştüğü vakte kadar ki gurûba lema-i yesîre kalmış olurlar, tehîr ederler. Pes izâfet ednâ mülâbese için olur. Ve bazılar cuma namazıyla beyân eylemeleriyle yüksek dağlardan sıyrılıp nüzûl ve mekâbir üzere düşünce kadar demek olur ki ikindi vakti hulûl eder. Ve indel-baz burada شَرَقٌ [şerak] lafzı boğaza nesne tıkanmak manâsınadır ki nefesin insidâd ve inkıtâını müstelzimdir. Pes hâsıl-ı manâ, kendi rîki boğazına tıkanmakla ölümcül adamın nefesinden ramak-ı yesîr kaldığı gibi güneşin pertevinden dahi öylece lema-i yesîre kalınca kadar tehîr ederler demek olur, buna göre de murâd ikindi namâzıdır.
EŞ-ŞÛNÎZİYYET Kamus
|
اَلشُونِیزِیَةُ [eş-Şûnîziyyet] Bagdâdda sulehâ-yı ümmete mahsûs bir makberedir.
GARİP – GARİB Kubbe Altı
|

(ﻏﺮﻳﺐ) sıf. ve i. (Ar. ġurbet ġarābet “vatanından uzak olmak; yabancı olmak”tan ġarіb)
1. Kimsesiz, zavallı, bîçâre (kimse): Garîbe yer bulunurmuş adem diyârında (Muallim Nâci). Fukarâya, zayıflara, gariplere bakar, sofrasında hiç misâfir eksik olmazdı (Ömer Seyfeddin). Ben ölürsem ölürüm bir şey değil / Ne olursa garip eşyâma olur (Câhit S. Tarancı).
2. Gurbet ellerde kalmış, kendi ilinden ayrılmış, bulunduğu yerde yabancı olan (kimse), yabancı: Ey garib bülbül diyârın kandadır (nerededir) / Bir haber ver gülzârın kandadır (Niyâzî-i Mısrî). Garîbiyim bu yerin, zevki yok, harâreti yok / Doğan batan güneşin günlerimle nisbeti yok (Süleyman Nazif’ten). Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya (Necip F. Kısakürek).
3. Kolay anlaşılamayan, gizli tarafları bulunan, anlaşılmaz (şey), sırlı: Hâlık ne garîb hilkatim var (Muallim Nâci). Makber, sonudur dekāyıkın bu / Bir sırr-ı garîbi hâlıkın bu (Abdülhak Hâmit). Bir geliş var. Ne mübârek, ne garîb âlem bu (Yahyâ Kemal).
4. İçe dokunan, dokunaklı, müessir: İhtiyar bir Türk kadını bir garip mersiye ile kubbeyi çınlatıyor (Rûşen E. Ünaydın). Hapishâne yağmurlu havalarda bir kat daha garip olur (Bediî Fâik).
5. Yadırganan, şaşırtıcı, değişik, tuhaf (şey), acâyip: Mâzîde geçen cenkler ve garib vak’alar birer görülmedik sanatla tasvir olunmuştur ki görenler hayran kalır (Kâtip Çelebi’den Seç.). Nihal birbirine benzemeyen çehrelerin, kıyâfetlerin böyle garip bir halîtasına hiç tesâdüf etmemiş idi (Hâlit Z. Uşaklıgil). İşin garîbi, aradan beş yıl geçtiği halde hâlâ tek tük dönenler oluyordu (Ahmet H. Tanpınar).
6. Hadis ilminde, rivâyet tabakalarından herhangi birindeki râvîsi tek şahıs olan hadîse verilen isim, fert.
7. tasavvuf. Asıl vatanından ayrılıp bu dünyâya geldiği için kendini gurbette sayan Hak âşığı derviş: Aceb şu yerde var m’ola şöyle garib bencileyin / Bağrı başlı gözü yaşlı şöyle garib bencileyin (Yûnus Emre).
ѻ Garip garip:
1. Hüzünlü, şaşkın ve zavallı bir durumda: Baykuş gibi garip garip öterim (Pir Sultan Abdal).
2. Acâyip bir şekilde: Sık sık nefes alıyor, garip garip bakıyordu (Sait Fâik). Garibine gitmek: Yadırgamak, şaşırmak. Garipler – Garip yiğitler: târih. Savaşta fevkalâde yararlık gösteren yabancılardan ve yeni müslümanlardan yeniçeri ocağına süvâri olarak alınanlarla Galata, İbrâhim Paşa ve Edirne sarayından çıkanlar hakkında kullanılırdı [Bunlar, kapıkulu süvâri askerlerinin beşinci ve altıncı bölükleri olup beşinci bölüğe “sağ garipler”, altıncı bölüğe “sol garipler” denirdi]: “Bölükât-ı erbaa” da denilen bu sonraki dört bölük, yâni ulûfecilerle gariplerin teşkîlinin on beşinci asır ortalarına doğru olması muhtemeldir (İsmâil H. Uzunçarşılı). Garîbü’d-diyar: Memleketin yabancısı, asıl yurdundan uzakta olan: Vahşetle hâzirun nazar-endâz idi bana / Zîrâ ki içlerinde garîbü’d-diyâr idim (Recâîzâde M. Ekrem’den). Şu ıssız sâhilin hep bir hiss-i uhuvvetle birleşen garîbü’d-diyar mihmanlarına bir terâne-i tebrik ve teşcî ihdâ ediyor (Hüseyin C. Yalçın). Garîbü’ş-şekil: Acâyip şekilli.
● Garîbâne (ﻏﺮﻳﺒﺎﻧﻪ) sıf. ve zf. (Fars. -āne ekiyle) Garip olana yakışır tarzda, garip gibi, garipçesine: Yürüdüm çok zaman garîbâne (Hâlit F. Ozansoy). Titretir rûh-ı garîbâneni bir âh-ı nihan (Hüseyin Sîret).
● Garib-nüvaz (ﻏﺮﻳﺐ ﻧﻮﺍﺯ) birl. sıf. (Fars. nevāz > nüvāz “okşayan” ile) Garip kimselere hoş davranan, gönüllerini alan, koruyan: Ve bâhusus Almanlar, belki yalnız Türkiye müstesnâ olmak üzere hiçbir tarafta bir zerre-i garib-nüvâzîye tesâdüf edemiyorlardı (Cenap Şahâbeddin).
● Garib-perver (ﻏﺮﻳﺐ ﭘﺮﻭﺭ) birl. sıf. (Fars. perver “besleyen” ile) Garipleri, kimsesizleri, yabancıları koruyan, onlara yardım eden, onları besleyen: Sana kaldı garîb-perverlik (Muallim Nâci).

EL-GARKAD Kamus
|
اَلْغَرْقَدُ [el-garkad] (فَرْقَدٌ [ferkad] vezninde) Bir nev büyük şecer, alâ-kavlin عَوْسَجٌ [avsec] yanî sincan dikeni dedikleri şecerin büyüğüne denir. Müfredi غَرْقَدَةٌ [garkadet]tir hâyla ve onunla tesmiye ederler. Ve
بَقِیعُ الْغَرْقَدِ [Bakîul-Garkad] ki Medîne-i münevvere makberesidir, fil-asl şecer-i mezbûrun menbiti olmakla ona muzâf olmuştur. Ve
غَرْقَدٌ [garkad] Yumurtanın içiyle kabuğu beyninde olan ince ve ak zara denir.
GİRİYYÂN Vankulu
|
اَلْغِرِیَانُ [el-Giriyyân] (gaynın ve rânın kesri ve yânın teşdîdiyle) İki uzun binânın ismidir. Ve bazılar eyitti: O binâlar Mâlik nâm ve Akîl nâm kimsenin kabrleridir, mezbûrlar Cezîme el-Ebreş nâm kimsenin makbercileri idi. Ve zikr olunan binâlara غَرِیَیْنِ [gariyyeyn] dediler, zîrâ Numân b. Munzir mukâtele gününde katl ettiği kimselerin kanıyla taşların birbirine yapıştırdı.
EL-GİRİYYÂN Vankulu
|
اَلْغِرِیَانُ [el-Giriyyân] (gaynın ve rânın kesri ve yânın teşdîdiyle) İki uzun binânın ismidir. Ve bazılar eyitti: O binâlar Mâlik nâm ve Akîl nâm kimsenin kabrleridir, mezbûrlar Cezîme el-Ebreş nâm kimsenin makbercileri idi. Ve zikr olunan binâlara غَرِیَیْنِ [gariyyeyn] dediler, zîrâ Numân b. Munzir mukâtele gününde katl ettiği kimselerin kanıyla taşların birbirine yapıştırdı.
GÖMÜT Kubbe Altı
|

i. (<>göm-ü-t) yeni. Mezar, kabir, makber.

GÖRMEK Kubbe Altı
|

geçişli f. (Eski Türk. kör-mek)
1. (Gözle ve ışık yardımı ile) Bir nesne veya kimsenin varlığını algılamak, hissetmek: Dedi gördüm ol habîbin anesi / Bir aceb nur kim güneş pervânesi (Süleyman Çelebi). Makber mi nedir şu gördüğüm yer? (Abdülhak Hâmit). Yatak odama girerken kapının önünde Nûrefşan’ı gördüm (Peyâmi Safâ).
2. (Bir şeyin oluşuna veya var olduğuna) Şâhit olmak, müşâhede etmek: İnsan vatanının ayaklar altında çiğnendiğini görürse yaşamaz (Nâmık Kemal). Gördüm âsârın bahârın oldu sahrâlar benim / Olmamak mümkün mü en şiddetli sevdâlar benim (Muallim Nâci’den). Biz hamâseti bütün orduda görmeye alıştığımız için sanırız ki bir fazîlet-i nâdire değildir (Cenap Şahâbeddin).
3. Karşılıklı gelip konuşmak, yanına gidip görüşmek: Bir kere albayı görsek olmaz mı? (Nâmık Kemal). Sabahleyin paşa beni görmek istemiş (Peyâmi Safâ). Bir aralık Muzaffer’i hiç görmeden çıkıp gitmeyi de düşündü (Reşat N. Güntekin).
4. Karşılaşmak, rast gelmek, tesâdüf etmek: Dehri arasan binde bir âdem göremezsin / Âdem görünen harları âdem mi sanırsın (Ziyâ Paşa’dan).
5. Gezmek, gezip dolaşmak: “İstanbul’u görmek.” “Âbideleri görmek.” “Müzeleri görmek.” “Çok yer görmek.” “Dünyâyı görmek.” Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum (Ahmet H. Tanpınar).
6. Seyredilecek bir şeye gidip bakmak, seyretmek, temâşâ etmek: “Sirki görmek.” “Buz revüsünü görmek.” “Filmi görmek.” “Yangın yerini görmek.” “Yelken yarışlarını görmek.”
7. Muâyene etmek, bakmak: “Motoru hangi usta gördü?” Bir kere de o görsün, belki öteki operatörlere de gösterir de konsültasyona benzer bir şey yaparlar (Peyâmi Safâ).
8. İncelemek, tetkik etmek: “Dosyayı görmek.” “Raporu görmek.” “Yeni çıkan yasayı gördünüz mü?”
9. (Yer için) Yüzü bir yöne karşı olmak, bakmak, nâzır olmak: “Bu pencere Çamlıca’yı görüyor.” “Odanız güneş görüyor mu?”
10. Bir olay üstünde veya içinde cereyan etmiş olmak, o olaya sahne olmak: “Bu ev neler gördü neler!” İşte târihe bakan gözlerle / Ceneviz devrini görmüş çarşı (Orhan S. Orhon).
11. Yaşamak, geçirmek: “İyi günler görün.” “Bu sene yaz görmedik.” Gördüğüm vakitlerin bir dakîkası geri dönebilse yerine olanca ömrümü fedâ ederdim (Nâmık Kemal). Zannımca Erenköyü’nde artık / Görmez felek öyle bir bahârı (Yahyâ Kemal). Kitabın ihtivâ ettiği hakîkatler, o devri görmemiş olanlar için birer hayal ve fantezi mahsûlü sayılabilirse de… (Sâmiha Ayverdi).
12. Anlamak, idrak etmek: Bu hakîkati gāyet iyi gören ve anlayan Evliyâ Çelebi Bursa’dan bahsederken, “Rûhâniyetli bir şehirdir” der (Ahmet H. Tanpınar). Ciddî olduğumu gördü (Peyâmi Safâ). Matmazel dedim, görüyorum ki bu yerler hakkında siz beni aydınlatacaksınız (Refik H. Karay).
13. Tanımak: “Biz ne müdürler gördük.” Seni gördüm, sanki başka bir dünyâya geldim (Nâmık Kemal). Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün / Tükürün maskeli vicdânına asrın tükürün (Mehmet Âkif). Ben, nasıl olmuş da şimdiye kadar bu kıza hep görmeden bakmışım (Yusuf Z. Ortaç).
14. Farketmek: Dikkate lâyık bir şey görmedim (Ahmet Hâşim). Ben sana işâret ettim, görmedin (Peyâmi Safâ). Hayretimi görerek güldü (Yâkup K. Karaosmanoğlu).
15. Keşfetmek, bulmak: “Eserde şimdiye kadar üzerinde durulmamış bir husus gördüm.” Ne gördü bâdede bilmem ki oldu bâde-perest / Mürîd-i meşreb-i zühhâd gördüğün gönlüm (Fuzûlî). Her saat başında emsalsiz yeni / Bir güzellik görür tebcil ederim (Ziyâ Gökalp).
16. Üstünde durmak: “Ne yaparsam görüyor.” “Paradan başka bir şey görmüyor.” “Ufak tefek kusurları görmeyiver.”
17. Gönül gözüyle bilmek, sezmek, hissetmek: “Tehlikeyi önceden görmek.” “Bu işin sonunu iyi görmüyorum.” “Uzağı gören basîretli bir zattı.”
18. Bir hâle, bir işe konu olmak: “Tedâvi görmek.” “Teftiş görmek.” “Ütü görmek.” “Cilâ görmek.” “Boya yüzü görmemek.”
19. … ile karşılaşmak, (iyi durumlar için) erişmek, nâil olmak, (kötü durumlar için) kendisine yapılmak, mâruz kalmak, dûçar olmak: “Lutuf görmek.” “Rağbet görmek.” “Mükâfatını görmek.” “Sevgi görmek.” “İltifat görmek.” “Kahır görmek.” “Cefâ görmek.” “Zulüm görmek.” “Kötülük görmek.” Hîç sâye-i lutfunda ezâ mı görür ümmet (Leskofçalı Gālib).
20. … olarak kabul etmek, şöyle veya böyle değerlendirmek: “Haklı görmek.” “Hoş görmek.” “Kusurlu görmek.” Tabiatı kayda tâbi görmek bana ezâ veriyor (Ahmet Hâşim). Ben Kur’ân’ı kâinat sırrının ifşâsı olarak görüyorum (Ergun Göze).
21. (Belli bir eğitim ve öğretime) Tâbi tutulmak: “Tâlim görmek.” “Kurs görmek.” “Staj görmek.” “Ders görmek.” Doğacak çocukları İtalyan terbiyesi görecek ve İtalyan olacak (Ömer Seyfeddin).
22. Oyunda karşı oyuncunun teklîfini kabul etmek: “Rest dedim, görmedi.” “Vidomu gördünüz mü?”
23. Birine açıktan bir şey vermek, ihsanda bulunmak: “Bu işten elime para geçerse seni de görürüm” “Bu kadar para kazandın, artık bizi de gör biraz.”
24. Yapmak, îfâ etmek: “İş görmek.” “Masraf görmek.” On iki bin Osmanlı’nın göreceği hizmeti yalnız başıma yapmağa memurdum (Nâmık Kemal). Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli / Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli (Yahyâ Kemal). O, bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazîfesi görmüş (Ahmet H. Tanpınar).
25. Zarf-fiillerin olumsuz görünüşlü şeklinden sonra geldiğinde sonu iyi olmayacak bir oluş veya kılış bildiren yardımcı fiil durumundadır: “Kesenin ağzını açmayagör.” “Hastalık bir kere gelmeyegörsün.” “İki kadeh içmeyegörsün, yapmadığı şey kalmaz.” Bu yürek durmayagörsün / Kodunsa bul dünyâları (Câhit S. Tarancı).
26. halk ağzı. Zarf-fiillerin olumlu şeklinden sonra geldiğinde hareket anlamı taşıyan süreklilik fiilleri yapar: Nefsin aradan süregör / Vahdet-i ilme eregör / Aklın başına deregör / Aç gözün gafletten uyan (Aziz Mahmud Hüdâyî’den). ♦ geçişsiz f.
27. Görme hassasına sâhip olmak, görür olmak: “Ameliyattan sonra artık görüyor.” “Zavallı adam, demek görmüyor.” Görmez eyler ağlamaktan gözleri / Hem sarartır soldurur gül yüzleri (Aziz Mahmud Hüdâyî).
ѻ Gör bak: Bekle, neler olacağını görürsün: “Gör bak, sana neler edeceğim.” Gördüğünden, bildiğinden şaşmamak: Âdet ve alışkanlıklarından vaz geçmemek: Gördüğünden, bildiğinden şaşmayarak bir meydanın, hatta bir çınarın etrâfında baş başa vermiş (Sâmiha Ayverdi). Göreceği (Göresi) gelmek: Çok özlemek: Elâ gözlerini sevdiğim dilber / Seni görmeyeli göresim geldi (Karacaoğlan). Cân u dilden ey nigârım göresim geldi seni / Gitti sabr u ihtiyârım göresim geldi seni (Şâhî – Ş.A.D.). Babacığım! Seni öyle göreceğim geldi ki (Kerîme Nâdir). (Birini) Görecek gözü olmamak: Yaptıklarını beğenmeyip veya alınıp yüzünü görmek istememek: Aceb nice hakāret etti serv kāmetine / Ki nergisin anı gülşende görecek gözü yok (Necâtî Bey’den). Görelim: Bekleyelim bakalım, hele: Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler (Erzurumlu İbrâhim Hakkı). Göreyim seni: “Haydi bakalım, göster kendini, bu işi başar” anlamında teşvik sözü: İlyas oğlum dedi, şehitler mezarlığının önündeki cevizlere hırsız dadandı, göreyim seni (…) istersen yanına bir de arkadaş katayım dedi (Fahri Celâl). Görme: Aşırılık gösteren durumlarda kullanılır: “Bahçeleri görme, için yanar, sel hepsini harap etmiş.” “Bir gidiş gitti ki görme.” Görmediğe (Görmemişe) dönmek:
1. (Hasta için) Hiçbir iz kalmayacak şekilde sağlığına kavuşmak.
2. Tamâmen geçmek, başından geçmemiş gibi olmak. Görmüş geçirmiş: Çok şey görmüş, görgülü: Görmüş geçirmiş bir hanımdır (Hüseyin R. Gürpınar). Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi / Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi (Yahyâ Kemal). Görüp göreceği rahmet bu: Başka bir şey beklemesin, elde edebileceği şey ancak bu kadar. Görüp gözetmek: (Birini) Korumak, kollamak, yardım etmek. Görür gibi olmak:
1. Varlığını belli belirsiz hissetmek, sezmek, gördüğünü sanmak: Onun teessürle buğulanan gözlerinde iki istihzâ noktası görür gibi oldu (Hâlide E. Adıvar).
2. Hayâlinde veya gözünde canlandırmak, tasavvur etmek: Bağdaş kurmuş vaziyette görür gibi oluyorum (Refik H. Karay). Görür (Görürsün) gününü: “Eğer… olursa bunun acısını çeker (çekersin)” anlamında yarı tehdit yarı uyarı sözü: “Bırakır giderse görürsün gününü.” Yarın hesap soracağım o heriften, görür gününü o (Sait Fâik).
Görmek fiiliyle deyimler: Acı (Acısını) görmek / Âdet (Aybaşı, Üstünü) görmek / Ak mı kara mı (Saçın, sakalın ak mı kara mı) önüne düşünce görürsün / Ayı gördüm Allah, âmentü billâh / Balta görmemiş / Bastığı yeri görmemek / Başı yastık yüzü görmemek / Burnunun dibini (ucunu) görmemek / Cebi (Eli) para görmek / Çayı (Suyu) görmeden paçaları sıvamak / Çok görmek / Dostlar alış verişte görsün / Dünya gözüyle görmek / Ellerin dert görmesin / Elifi görse mertek (direk) sanır / Eyyam görmüş / Göz gözü görmemek / Gözü görmez olmak / Gözü -den başka şey görmemek / Gözüm görmesin / Gün görmek / Gün görmüş / Gününü görmek / Hâcet görmemek / Hayır görmemek / Hayrını gör / Hayız görmek / Hesap görmek / Hesâbını görmek / Hor görmek / Hoş görmek / Kahır yüzünden lutuf görmek / Kendini dev aynasında görmek / Kör gördü, sağır duydu / Küçük görmek / Leyleği havada görmek / Mektep görmemiş / Mektep (Mektep medrese) görmüş / Ölüsünü göreyim ki – Ölümü gör / Ne hâli varsa görsün / Olduğu gibi görmek / Rüyâsında görse hayra yormamak / Rüyâsında görememek / Sağ elinin verdiğini sol elin görmesin / Sıtma görmemiş ses / Şenlik görmemiş / (Dünyâyı, Hayâtı, Her şeyi) Tozpembe görmek / Şeşi beş görmek / (…) Yüzü görmemek / (Birinin) Yüzünü görmemek.

GÖZLEMEK Kubbe Altı
|

geçişli f. (<>göz+le-mek)
1. (Neler olduğunu, birinin ne yaptığını anlamak için) Dikkatle bakmak, gözle tâkip etmek: Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim ol can içinde cân imiş (Niyâzî-i Mısrî). Önce bu konuşmaya ehemmiyet vermeyerek ebeyi gözlemekte iken kendi ismimin söylendiğini işitince derhal kulak kabarttım (Kerîme Nâdir). Ne kendisi dışarı çıkabilir, ne de kimse bu sarp kale bedenine tırmanıp içerisini gözleyebilir, hele zaptetmek kimsenin hatırından geçmezdi (Sâmiha Ayverdi).
2. Bir şeyin olmasını veya birinin gelmesini beklemek, intizar etmek: “Fırsat gözlemek.” Zevk-i visâlin gözlerim / Çoktan bu lutfun özlerim (Enderunlu Vâsıf). Leyâl-i makber içinde küşâde çeşmânım / Senin cemâlini gözler sabâh-ı mahşere dek (Hüseyin Sîret). Zîra vatan kubbesi çatırdıyordu. Onu yeniden kuracaklara ihtiyâcı vardı. Yeni dâhîler, yeni bânîler gözlüyordu (Rûşen E. Ünaydın).
3. (Bir şey hakkında tam bilgi sâhibi olabilmek için) Gelişmesini dikkatle tâkip etmek, incelemek, araştırmak, tarassut etmek: “Güneş tutulmasını gözlemek.”
4. eski. Gözetmek, önem vermek, nazarıîtibâra almak, riâyet etmek: Edep gözle bîhûde sevdâyı ko (Nev’îzâde Atâî’den). Kim ki ol şehri özledi erenler izin izledi / Âdâb-ı Hakk’ı gözledi irşâd eder pîran kamu (Niyâzî-i Mısrî). Kız dinle nush u pendimi kullukta sâdık ol / Gözle rızâ-yı kaynananı kul halâyık ol (Enderunlu Vâsıf).
Gözlemek fiiliyle deyim: Yolunu gözlemek.

HARKÛŞÎ ABDÜLMELİK BİN MUHAMMED www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

İslâm âlimlerinin meşhûrlarından. Tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlimdir. Fıkıh ilminde Şafiî mezhebi âlimlerindendir. Babasının künyesi Ebû Osman olduğu için. İsmi Abdülmelik bin Ebî Osman şeklinde de kaydedilmiştir. Künyesi Ebû Saîd ez-Zâhid Harkûşi, en-Nişâbûrî’dir. 407 (m. 1016) senesinde vefât etti. Nişâbûrlu olup, Irak’a, Şam’a, Mısır’a ve Hicaz’a gitti. Oralarda zamanın âlimlerinden ilim öğrendi. Bir müddet Mekke’de kaldı. Daha sonra Nişâbûr’a döndü. Zehebî, Hâmid Rifâ’dan ve onun tabakasından rivâyette bulunduğunu söylemiştir. Va’z ve nasîhatlarıyla meşhûr, zâhid bir âlim idi. Hâkim onun için, “Ondan daha âlim, zâhid, mütevâzi bir zât görmedim, insanlara doğru yolu gösterirdi” demiştir. Kendi elinin emeği ile kazandığından yerdi. Takke yapıp sattırırdı. Bir medrese ve hastahâne yaptırdı. Bunların masrafının karşılanması için de mal vakfetti. Yaptırdığı medreseye ayrıca bir kütübhâne kurdu. Yazdığı eserler meşhûr olup, şunlardır: El-Beşârâ ven-nezârâ, Tehzîb-ül-esrâr fî tabakât-il-ahyâr, Kitâb-üz-zühd, Tefsîr-i kebîr, Delâil-ün-nübüvve, Siyer-ül-ubbâd vez-zühhâd, Şeref-ül-Mustafâ,

Delâil-ün-nübüvve adlı eserinden seçmeler Ahmed bin Abde Hammâd’dan, o da Ma’bed bin Hilâl ez-Zemânî’den naklen şöyle anlatmıştır: Bir defasında Enes bin Mâlik’in yanına gitmiştik. Yanımızda Sabit Benâni vardı. Sabit Benânî izin istedi. Huzûruna girdik. Sabit Benânî’yi sedir üzerine oturttu. Ben arkadaşlarıma, şefaat hadîsinden başka birşey sormayın dedim. Sabit Benânî: “Ey Ebâ Hamza! Şüphesiz bu kardeşlerin, Basra’dan buraya senin yanına, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin şefaat ile ilgili bir hadîs-i şerîfini sormaya geldiler” dedi. Bu isteğimizi kabûl edip şöyle dedi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü insanlar arasında (O günün dehşetinden dolayı) bir karışıklık, bir dalgalanma görülür. Adem’e (aleyhisselâm) giderler. Ey Âdem (aleyhisselâm) zürriyetine şefaat et derler. Âdem aleyhisselâm, ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Fakat siz İbrâhim’e (aleyhisselâm) gidiniz. Çünkü o, Allahü teâlânın halîlidir. İbrâhim’e (aleyhisselâm) giderler, ondan da şefaat etmesini isterler, İbrâhim (aleyhisselâm) de ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Siz Mûsâ’ya (aleyhisselâm) gidiniz. Çünkü o, Allahü teâlânın kelîmidir der. Mûsâ’ya (aleyhisselâm) giderler. O da, ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Siz Îsâ’ya (aleyhisselâm) gidiniz. Çünkü o, Rûhullah ve Kelimetullahtır der. Îsâ aleyhisselâma da giderler, o da, ben bu şefaati yapacak durumda değilim. Siz Muhammed’e ( aleyhisselâm ) gidiniz der. Bunun üzerine insanlar bana gelirler. Ben şefaat ederim derim. Rabbimden şefaat için izin isterim, bana izin verir. Rabbimin huzûrunda dururum. Bana anlatamayacağım şekilde hamdetmeyi ilham edecek, ben de Rabbime o hamdler ile hamd edeceğim. Sonra secdeye kapanacağım, Rabbim bana “Yâ Muhammed başını secdeden kaldır, ne söylersen dinlenilecek, ne istersen verilecek, şefaat et şefaatin kabûl olunacak” buyuracak. Ben de, “Yâ Rabbî! Ümmetim, ümmetim” diyeceğim. Bunun üzerine “Git, kalbinde buğday tanesi veya bir arpa ağırlığında (az) îmânı olan kimseyi Cehennemden çıkar” buyuracak. Gidip onları çıkaracağım. Sonra tekrar secdeye kapanacağım. Gene önceki gibi Rabbime hamd ve sena edip, ona sığınacağım. Yine bana, “Yâ Muhammed başını kaldır, ne söylersen dinlenilecek, ne istersen verilecek, şefaat et şefaatin kabûl olunacak” buyurur. Ben de “Yâ Rabbî! ümmetim, ümmetimi isterim” diyeceğim. Bana denilir ki, “Git, ümmetinden kalbinde hardal tanesi kadar imânı olanı Cehennemden çıkar.” Bunları da çıkardıktan sonra tekrar secdeye kapanıp, Rabbime hamd edeceğim ve ona sığınacağım. Yine bana, “Yâ Muhammed başını kaldır. Söyle dinlenilir, ne istersen verilir, şefaat et şefaatini kabûl edeceğim” buyurur. Ben de “Yâ Rabbi! Ümmetimi isterim, ümmetimi isterim” derim. Bunun üzerine Rabbim buyuracak ki, “Git, ümmetinden kalbinde hardal tanesinden çok az da olsa, zerre kadar îmânı olanı Cehennemden çıkar” buyurur. Bu böylece üç defa buyurulur.”

Yine Enes bin Mâlik şöyle rivâyet etmiştir. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Cennette ilk şefaat edecek benim, benim isteğimin kabûl edildiği kadar, hiçbir nebîninki kabûl edilmeyecek, Peygamberlerden kendisine sâdece bir kişi îmân etmiş olanları var.” Resûlullah ( aleyhisselâm ) yine buyurdu ki: “Cennette ilk şefaat edecek olan benim. Ümmeti en çok olan Peygamber benim. Cennetin kapısını ilk çalacak olan benim.” Yine bir hadîs-i şerîfte “Kıyâmet günü Cennetin kapısına gelip, açılmasını isterim. Hazin (melek), sen kimsin? der. Ben Muhammedim derim. Melek bana, senden önce hiç kimseye açmamam emredildi der.”

“Her Peygamberin yaptığı (makbûl) bir duâ vardır. Ben duâmı kıyâmet günü ümmetime şefaat için bıraktım” buyurdu.

Dâvûd bin Ebî Hind şöyle anlatmıştır: Kıyâmet günü bu ümmetten olan günahkâr kimse, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) elinden tutar ve “Yâ Resûlallah, beni azâbdan kurtar!” der. Resûlullah ( aleyhisselâm ) de: “Benim sünnetim sana ulaştı, şeriatimi duydun. Niçin âsî oldun? Şimdi ne özür beyân edeceksin?” buyurur. Bunun üzerine azâba düşecek olan kimse, “Yâ Resûlallah! Benim kötü bahtım bana galebe çaldı” der. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Ümmetimden (îmân ile ölen) hiç kimsede şekavet (ebedî Cehennemlik olan)yoktur. Yâ Rabbi! Bunu bana bağışla” der. Allahü teâlâ da onu bağışlar. Ahmed bin Âsım Antâkî buyurdu ki: “Kıyâmet günü ilmiyle amel eden kimseye, ilmi şefaatçi olur. İlmiyle amel etmeyene de, o ilim hasım olur.”

Ebû Sa’îd Harkûşî’nin Delâil-ün-nübüvve adlı eserindeki Peygamberimize ( aleyhisselâm ) salât ve selâm getirmenin fazileti bâbı:

Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Cebrâil ile karşılaştım. Beni müjdeleyerek, Allahü teâlâ sana salât ve selâm okuyanlara, salât ve selâm vereceğini buyurdu dedi. Ben de bundan dolayı, Rabbime secde ederek şükrettim.”

Abdurrahmân bin Avf şöyle anlatmıştır: Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile Bakî’ kabristanına gittik, iki defa secde edip, secdelerde uzun müddet kaldı. Sebebini sordum. Buyurdu ki:“Cebrâil bana geldi ve dedi ki: Bir kimse sana salât okursa, yetmiş melek de ona salât okur.”

Ebû Saîd-i Hudrî şöyle demiştir: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir topluluk biraraya gelir otururda, Peygamberlerine salât okumazlarsa, onlara bir üzüntü çöker.”

Yine bir hadîs-i şerîfte; “Kim her gün yüz kere Allahümme salli alâ Muhammedin ve ehli beytihi derse, onun otuzu dünyâda olmak üzere yüz ihtiyâcı giderilir.”

Bekr bin Abdullah Müzenî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Her kim bana on kere sabah, on kere da akşam salevât okursa, kıyâmet günü şefâatıma kavuşur” buyuruldu.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), bir defasında minbere çıkarken üç defa âmin dedi. Eshâb-ı Kirâm, “Yâ Resûlallah, şimdiye kadar yapmadığınız bir şeyi yaptınız, sebebi nedir?” denilince buyurdu ki: “Bana Cebrâil geldi ve dedi ki: Kim annesi babası ve ikisinden biriyle bulunur da (onlara iyilik yaparak) bağışlanmazsa, Allahü teâlâ onu mahrûm etsin. Ben de âmin dedim. Kim Ramazân-ı şerîfe ulaşır da günahlarını bağışlatmazsa, Allah onu mahrûm etsin dedi. Ben de âmin dedim. Kim de yanında senin ismin anıldığı hâlde sana salevât getirmezse, Allah onu rahmetinden mahrûm etsin dedi. Ben de âmin dedim.”

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlânın bir takım melekleri vardır. Bana ümmetimin getirdiği, söylediği salevâtı ulaştırırlar. Yâ Resûlallah filân oğlu filân sana salât okudu derler.” “Yâ Resûlallah, siz çürümüş, hâlde iken bu nasıl olur?” denilince buyurdu ki: “Şüphesiz ki Allahü teâlâ enbiyâsının etini toprağa haram kıldı. Onlar kabirde çürümezler.”

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Kimin yanında ismim anılırda salevât getirmezse, Cennet yolundan uzaklaşmış olur”

“Kim bana bir salevât yazarsa, yazdığı salevât, yazdığı yerde kaldığı müddetçe, melekler onu yazan için istiğfar ederler”

Abdülmelik bin Muhammed hazretlerinin kıymetli eserlerinden biri de (Tehzîb-ül-esrâr) adlı kitabı olup, çok fâidelidir. Bu kitaptan çeşitli bölümlerin tercümesi, ana hatlarıyla şöyledir:

Tasavvuf: Ma’rûf-i Kerhî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf; hakîkatlere sarılmak, derin, ince, ma’nâlı konuşmak ve insanlardan birşey beklememektir.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf ehli, toprak gibidir. Toprağa kötü şeyler atılır. Fakat toprak iyi şeylerle (çiçek v.s.) karşılar, güzel şeyler verir.”

Yine buyurdu ki: “Tasavvuf ehlinin kalbi, İbrâhim aleyhisselâmın kalbi gibi dünyâya düşkün olmaktan uzak ve Allahü teâlânın emirlerine itaatkârdır. Teslimiyeti, İsmâil aleyhisselâmın teslimiyeti gibidir. Hüznü, Dâvûd aleyhisselâmın hüznü gibi, fakri, Îsâ aleyhisselâmın fakri gibidir. Sabrı, Eyyûb aleyhisselâmın sabrı gibi, şevki, Mûsâ aleyhisselâmın duâ ederken gösterdiği şevk gibidir. İhlâsı da, Muhammed aleyhisselâmın ihlâsı gibi olan kimsedir.”

Yine buyurdu ki: “Allah adamının, tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır Toprak gibidir. İyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, herşeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular.”

Ebü’l-Hüseyn hazretlerine, “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Bunu anlatmak, ifâde etmek çok zordur. Fakat onu tadan anlar.”

Tövbe: Abdullah bin Ömer rivâyet etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, rûh gargaraya gelmedikçe kulun tövbesini kabûl eder.” Büyük âlim ve aynı zamanda vâ’iz olan Ebû Sa’d buyurur ki: “Tövbe yüksek makamlardan ve Allahü teâlânın sevgisini gerektiren amellerdendir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “Allahü teâlâ, tövbe edenleri sever” (Bekâra-222) buyuruyor. Sehl bin Abdullah ( radıyallahü anh ) buyurur ki: “Tövbe, yaptığı günahlara pişmanlık duymak ve zemmedilen hareketlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu işlere dönmektir. Doğru bir tövbe edebilmek için; helâlinden yemek, a’zâlarını kötülüklerden ve günahlardan muhafaza etmek, bu husûslarda Allahü teâlâdan yardım istemek lazımdır.

Zünnûn-i Mısrî’ye tövbe sorulduğu zaman: “Avamın tövbesi, günahlardan, havassın (seçilmişlerin) gafletten dolayıdır.” buyurdu.

Muhammed bin Ali el-Kettânî’ye istiğfarın ne olduğu soruldu, “İstiğfar, tövbe demektir. Tövbe ise, altı ma’nâyı içine alan bir isimdir. Birincisi; yapmış olduğu günaha pişmanlık duymak, ikincisi; yapmış olduğu günahı bir daha işlememeye azmetmek, karar vermek. Üçüncüsü; Allahü teâlâya karşı yapmakla mükellef olduğu farzları eda etmek. Dördüncüsü; hakkı geçenlerin haklarını vermek. Beşincisi; haramları atmak için, onunla beslenen vücûdunu eritmek. Altıncısı; bedene, günahların tadını tattırdığı gibi, tâatların acısını da tattırmak.

İbn-i Atâ: “Tövbe, iki tanedir. Birincisi; inâbe tövbesi, diğeri; isticâbe tövbesi. İnâbe tövbesi; kulun akıbetinden korkarak, tövbe etmesi, isticâbe tövbesi; kulun Allahü teâlânın kereminden haya ederek yapılan tövbedir” buyurdu.

Ebû Bekr Râzî ( radıyallahü anh ) şöyle nakleder: Ebû Bekr Beykendî’den duydum. Buyurdu ki: “Tövbe: Kulun, Allahü teâlâya karşı cür’ette bulunduğunu bilmesi, günahından dolayı kendisini yere batırmayacak, ateşte yakmıyacak kadar Rabbinin halîm olmasını görmesidir. Sonra tövbe edip, bir daha ona dönmemesidir.”

Hasen ( radıyallahü anh ) anlattı: “Allahü teâlâ Âdem’in (aleyhisselâm) tövbesini kabûl ettiği zaman, melekler onu tebrik ettiler. Cebrâil ve Mikâil (aleyhimesselâm) yanına indiler. “Ey Âdem! Gözün aydın, Allahü teâlâ tövbeni kabûl etti” dediler. Bunun üzerine Âdem (aleyhisselâm) “Yâ Cebrâil! bu tövbemden sonra ben tekrar hesaba çekilirsem halim ne olur?” deyince, Allahü teâlâ Âdem’e (aleyhisselâm): “Ey Âdem! Senin zürriyetine, tövbeyi miras bıraktım. Onlardan bana kim senin yaptığın duâ gibi duâ ederse, senin yalvarmanı kabûl ettiğim gibi, onunkini de kabûl ederim. Kim benden isterse, ona veririm. Çünkü ben, kullarıma yakınım ve onların isteklerini kabûl ederim.” diye vahyetti.”

Râbi’a-i Adviyye de, tövbeyi şartlarına uygun yapmamanın da günaha sebeb olduğunu, bunun için de, tekrar ve doğru tövbe yapmak gerektiğini şöyle ifâde etmiştir “Bizim tövbelerimiz, başka bir tövbeyi gerektirir” ve yine şöyle buyurmuştur: “Sâdece dil ile istiğfar yalancıların tövbesidir” buyurarak tövbenin şartlarına uygun yapılması gerektiğini bildirmiştir. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîfte “Pişmanlık tövbedir” buyurdu. Ebû Sa’îd el-Vâ’iz hazretleri bu hadîs-i şerîfin ma’nâsını şöyle açıklamıştır: “Geçmiş günahlardan dolayı kalbde bir yanmanın ve artık bir daha işlememek üzere kesin, açık bir niyetin hâsıl olmasıdır.” Yine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Günahtan tövbe eden, sanki o günahı işlememiş gibidir” buyurdular.

Bunun ma’nâsını da şöyle açıklamıştır: Tövbe hakîkî bir tövbe olduğu zaman, Yahyâ bin Zekeriyyâ aleyhisselâm gibi günahsız olur. Çünkü o, hiç günah işlemedi ve günah işlemeye de yönelmedi. Ba’zı kitaplarda şöyle kaydedilmiştir. Allahü teâlâ kuluna buyurur ki: Ey kulum, sen gayret göster, çalış, ben veririm. Sen sabret, ben karşılığını ihsân ederim. Sen iste, ben veririm. Sen duâ et, ben kabûl ederim. Sen şükret, ben ni’metimi arttırırım. Sen tövbe et, ben tövbeni kabûl ederim.”

Sehl hazretlerine, “Tövbe nedir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Başı icabet, sonra inâbet, sonra tövbe, sonra istiğfardır, icabet, iş ile olur (günahtan el çekmek). İnâbet kalb ile, tövbe niyet ile, istiğfar da kendini kusurlu görmekle olur.”

Muhammed bin Ali’ye “Tövbe nedir?” diye sorulunca; “Kötülüklerden uzaklaşıp iyiliklere yönelmek, sonra bunda mücâhede, nefse bunu yapmasını zorlamak, sonra bu işte sebat etmek ve sonra doğruluk göstermektir. Bundan sonra da Allahü teâlânın rızâsını kazanıp vilâyete (evliyâlığa) ve yardımına, ihsânlarına kavuşmaktır” buyurdu.

Bennân-es-Sûfî buyurdu ki: “Tövbe iki çeşittir. Biri avamın tövbesi, biri de seçilmişlerin tövbesidir. Avamın tövbesi günahlardan tövbedir. Seçilmiş kimselerin tövbesi gafletten tövbedir. Avam ile havassın (seçilmişlerin) tövbelerinde fark vardır. Avam günahlardan ve kötülüklerden tövbe eder. Havas ise bunları zâten işlemez. Fakat onların tövbesi yanılmaktan, gaflete düşmekten ve yaptığı ibâdet ve tâatı sebebiyle kendini beğenme korkusundan tövbedir.

Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “İnsanları iki şey helak eder. Biri, tövbe ederim diyerek günah işlemeleri, diğeri de sonra yaparım diyerek tövbeyi geciktirmeleridir.”

Yûsuf bin Esbat hazretleri buyurdu ki: “Tövbenin on derecesi vardır: 1. Cehâletten uzaklaşmak, 2. Tembelliği terk etmek, 3. Münkerattan tevelli, kötülüklerden uzaklaşmak, 4. Beğenilen ve râzı olunulan işleri yapmak, 5. Hayırlara koşmak, hayır işlerde yarışmak, 6. Tashih-i tövbe, tövbeyi tam ve doğru yapmak, 7. Lüzûm-ün-nevbe günahları terk edip hakka yönelmek, 8. Hak sahiblerinin haklarını ödemek (Edâ-i mezalim), 9. Taleb-il-megânim, fırsatları ganîmet bilmek, 10. Kalbin tasviyesi, kötülüklerden temizlenmesi.

Ahmed bin Ebî Havari buyurdu ki: “Kul kalbiyle pişman olmadıkça, diliyle istiğfar etmedikçe ve kendi üzerinde hakkı olan hak sahiblerinin hakkını ödemedikçe tövbe etmiş olmaz. Kul ibâdete yönelir, kulluğunu yaparsa, tövbeye ve zühde ulaşır. Zühde kavuşunca, sadâkata, sıdka kavuşur. Sıdka kavuşunca, tevekküle, bununla da istikâmete kavuşur. Hazreti Ömer şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet günü tövbe en güzel bir sûrette getirilir, öyle güzel kokusu olur ki, onu mü’minlerden başkası duymaz? Kâfirler der ki: Mü’minler o kokuyu alıyorlar da, biz neden alamıyoruz? Bunun üzerine tövbe onlara şöyle der: Eğer beni dünyâda kabûl etseydiniz (dünyâda iken tövbe etseydiniz) şimdi (bu güzel kokumu) duyardınız. Bunun üzerine kâfirler: “Şimdi seni kabûl ediyoruz” derler. Semâdan bir melek kâfirlere şöyle seslenir: “Eğer dünyâdaki altın ve gümüşleri ve herşeyi getirseniz, artık sizden tövbe kabûl olunmaz.” Sonra buyurdu ki: “Melekler onlardan uzaklaşır. Cehennem, bekçileri olan melekler gelirler. Kendisinde güzel koku bulunanları Cennete korlar. Kötü koku bulunanları ise Cehenneme atarlar.”

İbni Atâ, “Kim amel ederek tövbesini düzeltirse, tövbesi kabûl olunur.” buyurdu.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Her uzvun tövbesi vardır. Kalbin tövbesi, haram olan işleri yapmaya niyeti terk etmesidir. Gözün tövbesi, harama uzanmaması, ayakların tövbesi, harama gitmemesi, kulağın tövbesi, haram olan şeyleri dinlememesi, karnın tövbesi, helâl yemek, fercin tövbesi, fuhşa dalmaması, işlememesidir...”

Ebû Hafs hazretlerine, tövbekârlar neden dünyâyı sevmezler? denildi. “Çünkü onlar, günâha dünyâda batarlar” buyurdu. Fakat, tövbe de dünyâda yapılır dediklerinde de, “Bu günâha delîldir. İşleniyor ki tövbe yapılıyor. Bu kesindir. Ya’nî dünyâda günah işleniyor, fakat bu günahların tövbesinin kabûl edileceği kesin değildir.”

Ebû Abdullah Celâ hazretlerine denildi ki, “İnsan ne zaman tam tövbekâr olur?” “Sol omuzundaki melek, yirmi sene hiç yazacak günah bulamadığı ve yazmadığı zaman” buyurdu.

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Allahü teâlâ (günahkâr kuluna) ey Âdemoğlu, sen bana duâ etmedin. Benden günahlarının bağışlanmasını istemedin. Eğer bunu benden isteseydin, arzın dolusu günahın olsa, göke ulaşsa, onu bağışlar, günahına bakmazdım, buyurdu.”

Murâkabe: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “İnsanlar görürken yapmayı beğenmediğin, yapmaktan çekindiğin işi, yalnız iken de yapma.”

İbrâhim bin Şemmas şöyle anlatmıştır: Bir adam, Abdullah İbni Mübârek hazretlerinden nasihat istedi. O da, Allahü teâlâyı murâkabe et buyurdu. Nasihat isteyen kimse bu sözün ma’nâsını bir zâta sordu. O da, “Sen Allahü teâlâyı görür gibi hareket et” diye açıkladı.

Abdülvâhid bin Zeyd “Sahibim, Rabbim beni görüyorken, başkasının görmesine aldırmam” buyurmuştur.

Ebü’l-Abbâs bin Atâ “Tâatin en faziletlisi, her an murâkabe üzere olmakdır (Allahü teâlânın her an herşeyi gördüğünü unutmamakdır)” buyurdu.

Ebû Osman el-Magribî de, “İnsan için vazgeçilmez ve en lüzumlu şey murâkabe, muhâsebe ve ilmiyle amel etmektir” buyurdu.

Ebû Hafs şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında oturup onlara va’z ve nasihat ederken, kendi nefsine ve kalbine va’z et, onların senin etrâfında toplanması seni gurûrlandırmasın. Çünkü onlar, senin dışını görüyor. Allahü teâlâ ise kalbini ve düşüncelerini de biliyor.”

Naklolunur ki: Büyüklerden bir zât, talebeleri içinde genç birisini daha çok severdi. Diğer talebeler ise, acaba hocamız neden o genci daha çok seviyor? diye düşünüyorlardı. Hocaları birgün bu talebelerine ve o sevdiği küçük talebesine birer tane kuş verip, gidiniz, bu kuşları kimsenin görmediği yerde kesip bana getiriniz, diye emretti. Talebelerinden her biri kendisine verilen; kuşu alıp, ıssız bir yerde keserek hocasına getirdi. Hocalarının çok sevdiği küçük talebe ise, kuşu kesmeden geri getirdi. Sebebi sorulunca, ben kimsenin görmediği bir yer bulamadım. Çünkü Allahü teâlâ, her an, herşeyi görüyor dedi. Bunu işiten arkadaşları onun murâkabesi karşısında şaşıp, hocalarının neden onu daha çok sevdiğini anladılar. Yûsuf aleyhisselâma âşık olan Zeliha, onu kendine çağırdığında, odada bulunan bir putun yüzünü örttü. Yûsuf aleyhisselâm, “Neden onun yüzünü örtüyorsun?” deyince, Zeliha “Bu bizim ilâhımızdır, ondan utanıyorum” dedi. Bunun üzerine Yûsuf aleyhisselâm: “Sen bir taş parçasından utanıyorsun da, ben âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâdan utanmam mı? O, her an, her şeyi görüyor, biliyor” buyurdu. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine murâkabe nedir? denilince: “Murâkabe, bir şeyden korkup da vukû’ bulmasını bekleyen kimsenin beklemesi ve uykusunu, istirahatını terketmesi gibi olmaktır. Âlimler: Murâkabe; Allahü teâlânın herşeyi gördüğünü, bildiğini bilmektir.” buyurdular.

Âlimlerden biri buyurdu ki: Recâ (ümit) seni ibâdete çeken şey, havf (korku) da seni günahlardan uzaklaştıran şeydir.”

Muhammed bin Ali Tirmîzî buyurdu ki: “Seni her an Rabbinin gördüğünü unutma, şükrünü, sana devamlı ni’metler veren, her an muhtaç olduğun Rabbine yap.”

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “İnsanın kalbini süsleyen ve insan için en faydalı ilim, kendini Allahü teâlânın her an, nerede olursa olsun gördüğünü bilmesidir.”

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinden şöyle soruldu: “Kul, ne ile Cennete girer?” Buyurdu ki: “Sapmayan doğru bir istikâmet, yanılma olmayan bir çalışma, yalnız ve başkaları ile beraber olduğunda murâkabe hâlinde olmak, Allahü teâlânın gördüğünü unutmamaktır, ölüme hazırlanıp, beklemek, hesap günü gelip çatmadan nefsi hesaba çekmektir.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Kalbini kötülüklerden koruyarak murâkabe eden kimsenin, Allahü teâlâ a’zâlarını da kötülüklerden korur.”

Ebû Hafs el-Haddâd “Amel edenlerin en efdal ameli, murâkabe üzere olmalarıdır” buyurdu.

Edeb: Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Kişinin çocuğunu terbiye etmesi, ona edeb öğretmesi, her gün yarım sâ’ (1750 gr. hurma v.b. gibi) sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”

Saîd bin Müseyyib buyurdu ki: “Kalbinde Allah için birşey olmayan ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan kimse edepten uzaktır.”

Sehl bin Abdullah, “Kim nefsini edepli olmaya zorlarsa, ihlâs ile kulluk etmesi mümkün olur” buyurdu.

Büyüklerden biri de, “En üstün edeb, tövbe ve nefsi günahlardan men etmek, uzak durmaktır” buyurdu.

Yine bir zât, “Üstünlüklere ancak edeb ile kavuşulur” buyurdu.

Ebû İmrân şöyle demiştir. Dört güzel hasletle üstün hâle kavuştum. Beşir bin Haris’i rü’yâmda gördüm. Buyurdu ki: “Dört haslete yöneldin, fakat edebi terkettin, halbuki edeb en önemli iştir.”

Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyurdu ki: “Güzel edeb, Allahü teâlânın gadabını söndürür.”

Yahyâ bin Muâz: “Kim tam bir edeb ile edeblenirse, Allahü teâlânın sevdiği, muhabbet ehli kimselerden olur” buyurdu.

Ebû Muhammed Harirî şöyle buyurmuştur. “Yirmi sene müddetle ayağımı uzatıp oturmadım. Dedim ki: Rabbime karşı edebli olmak, benim için daha evlâdır.”

Buyuruldu ki; “Üç haslet vardır ki, bunlara sâhib olan mahrûm kalmaz. Edeb ehliyle beraber bulunmak, güzel edeb sahibi olmak ve başkasına eziyet etmemek.”

Cüneyd-i Bağdadî, Ebû Hafs’a “Eshâbını, talebelerini ve sultanları edeblendirdin” dedi. O da, “Yemîn ederim ki, zâhirde, dışta görünen güzel edeb, bâtının, için, kalbin edebli olduğuna alâmettir” dedi.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bütün edeblerin başı; rahalıkta da, sıkıntı zamanında da, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasakladıklarından sakınmaktır.”

Gülsüm el-Hâbî buyurdu ki: “Edeb iki kısımdır. Biri söz ile olan edeb, diğeri iş ile olan edebdir. Söz ile olan edebi yapan, fiil ile olan edebin sevâbına kavuşamaz. Fiil ile olan edebi yapan ve böylece Allahü teâlâya yaklaşan kimseyi, Allahü teâlâ insanlara sevdirir.”

Sehl bin Abdullah hazretlerine nefsin edebi nedir? diye sorulunca buyurdu ki: “Nefsinizi üç şey ile edeblendiriniz: Gâfil kimselerle birlikte bulunmayınız. Çünkü onlar dünyâ işlerine dalarlar (Kendilerini unuturlar). Nefsin, yasak edilen şeylere dalmasına ve uyumada, yemede ve içmede (mubahlarda) aşırı gitmesine engel olunuz. Bir de helâl lokma yiyiniz...”

Abdullah bin Menâzil’e edeb nedir? denilince, “Çok çeşitli tariflerini yapmışlardır. Biz de deriz ki, edeb; insanın nefsini tanıması, bilmesidir.”

Ebû Ali Rodbârî buyurdu ki: “Nefs, kötülüklere dalmak sûretiyle kendini mahveder. Kul, nefsini terbiye etmekle mükelleftir. Nefs, yaratılışı icâbı muhalefet edicidir. Kul, nefsinin muhalefetini kırmaya çalışmalı ve kötü isteklerini yapmasına mâni olmalıdır. Kul, ne zaman nefsine karşı bunu yapmayı ihmâl ederse, kendinin helake sürüklenmesinde nefsine yardım etmiş olur. Hazreti Ali bu husûsta buyurdu ki: “Kim nefsine kötü isteklerini yapması husûsunda yardım ederse, kendinin helak olması için nefsine yardım etmiş olur.”

Abdullah bin Mübârek buyurdu ki: “Edebden az bir şeye bile çok muhtacız, ilimden çok şeye muhtaç olmamız böyle değildir.”

Hızır aleyhisselâm bir kimseye şöyle buyurmuştur: “Allahım! Sana kulluk yapmam husûsunda bana güzel edeb ihsân eyle diye duâ et.”

İbn-i Atâ’ya edeb nedir? denilince, “Müstahsenâta vukûfundur. (Razı olunulan, beğenilen şeyleri yapmandır.)” buyurdu. Bu nasıl olur? deyince, “Yalnız iken de, başkaları ile birlikte iken de edebli olman, Allahü teâlâdan utanmandır. Eğer böyle yaparsan, câhil de olsan edebli bir kimse olursun” buyurdu.

Hasen-i Basrî hazretleri, “Dünyâda ve âhırette kul için en faydalı edeb; dîne bağlılık, dünyâya düşkün olmamak ve Rabbini tanımaktır” buyurdu.

Güzel ahlâk: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Güzel ahlâk, güzel ahlâk sahibi olan kimsenin boynunda, Allahü teâlânın rızâsından bir halkadır. Rahmetten bir zincire bağlanmıştır. Bu zincir de Cennet kapısında bir halkaya bağlanmıştır. Zincir onu Cennete doğru çeker ve bu kapıdan Cennete girmesine sebep olur. Kötü ahlâk da sahibinin boynunda Allahü teâlânın gazâbından bir halkadır. Bir zincir ile Cehennem kapısındaki bir halkaya bağlıdır. O zincir de kötü ahlâk sahibini oraya çeker ve o kapıdan Cehenneme sokar”

Eyyûb bin Utbe ( radıyallahü anh ) şöyle rivâyet etmiştir Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bir adam gelip, “Yâ Resûlallah din nedir?” dedi. “Güzel ahlâkdır” buyurdu. Sonra sağ tarafına geçip, “Din nedir?” dedi. “Güzel ahlâkdır” buyurdu. Arkasından gelip, “Yâ Resûlallah din nedir?” dedi. Güzel ahlâkdır” buyurdu. Sonra ona dönüp, “Din bilgilerine sâhib olsan da, olmasan da, din; kızmamandır” buyurdu.

İbrâhim bin Edhem hazretleri bir yere gitmişti. Karşısına onu tanımayan bir asker çıktı “Sen köle misin?” dedi. “Evet” deyince, “Ma’mûr yer nerededir?” deyince, mezarlığı gösterdi. Asker buna kızıp, kamçı ile kafasına vurup yaraladı. Bunu talebeleri öğrenince vuran adama: “Sen ne yaptın?” Bu zât, İbrâhim bin Edhem hazretleridir” dediler. Vuran kişi af dileyip elini öptü. “Neden sen köle misin dediğim zaman evet dedin?” diye sordu. “Çünkü ben, Allahın kuluyum” dedi. “Peki o sana vururken, onun Cennete girmesi için ona duâ ettin. Bunun sebebi nedir?” dediler. Buyurdu ki: “İstedim ki ona benden kötülük dokunmasın, benden nasîbini iyilik olarak alsın.”

Ebû Osman el-Hayr hazretlerini, bir kişi evine da’vet etti. Evine varınca içeri kabûl etmeyip geri çevirdi. Kapıdan dönüp giderken tekrar çağırdı. O da döndü. Fakat yine geri çevirdi. Bu hâl üç defa böyle tekrarlandı. Bunu seni denemek için yaptım, dedi. Fakat Ebû Osman hazretlerinin hâlinde hiçbir değişiklik, kızma görülmedi. Bu haliyle ahlâkının üstünlüğünü ve tevâzusunu gösterdi.

Lokman Hakîm’e, oğlu: “Ey babacığım, bir insan için en hayırlı haslet nedir?” dedi. Lokman Hakîm “Dindir” dedi. “Ya iki haslet olsa?” dedi. “Din ve mal” buyurdu. “Üç haslet olsa?” dedi. “Din, mal ve hayadır” buyurdu. “Dört olsa?” dedi. “Din, mal, haya ve güzel ahlâk” dedi. “Ya beş haslet olsa?” deyince, “Din, mal, haya, güzel ahlâk ve sehâvet (cömertliktir)” buyurdu. “Altı olsa?” deyince, “Ey oğlum, bir insanda bu beş haslet toplanırsa, o insan mütteki, velî ve Allahın kendine yakın kıldığı kullarından olup şeytandan uzaklaşır” buyurdu. Lokman Hakîm’in oğlu devamla “Ey babacığım, en kötü haslet nedir?” dedi. Lokman Hakîm: “En kötü haslet küfürdür” buyurdu. Oğlu “Ya en kötü iki haslet nedir?” deyince, “Küfür ve kibir” buyurdu. “Üç olursa?” deyince, “Küfür, kibir, şükrün azlığı, az şükretmek” buyurdu. “Dört olursa?” deyince, “Küfür, kibir, şükür azlığı ve cimriliktir” buyurdu. “Beş olursa?” deyince, “Küfür, kibir, şükür azlığı, cimrilik ve kötü ahlâktır” buyurdu. “Ey babacığım altı olursa?” deyince, “Ey oğulcuğum, bu beş kötü haslet bir kimsede toplanınca, o kimse şakidir. Allahü teâlâdan uzaktır” buyurdu.

Yahyâ bin Muâz’a insanların en iyisi kimdir? denilince, “İnsanlar ile muâmelesi en kolay olandır (güçlük çıkarmayandır)” buyurdu.

Hamdûn Kassâr hazretleri, “Güzel ahlâkı cömertlikte, kötü ahlâkı da cimrilikte görüyorum” buyurdu.

Yûsuf bin Esbât buyurdu ki: “Güzel ahlâkın alâmeti on tanedir. Bunlar:

1. Fazla i’tirâz etmemek.

2. Adâlet sahibi olmak.

3. Nefsini dâima aşağı görüp, kendini beğenmemek.

4. İnsanlarda gördüğü ayıpları örtmek.

5. Müslüman kardeşinin hatâsını görünce, hüsn-i zan etmek.

6. Başkalarının eziyetine katlanmak.

7. Nefsine zulmetmemek.

8. Kendi ayıplarına bakıp, başkasının ayıplarını araştırmamak.

9. Herkese karşı güler yüzlü olmak.

10. Herkese karşı yumuşak ve tatlı sözlü olmak.”

Sehl bin Abdullah hazretlerine, güzel ahlâk nedir? diye sorulunca, “En aşağı derecesi, insanların yükünü çekmek, sıkıntılarına katlanmak ve bundan dolayı karşılık beklememek, günahkârlara acıyıp affedilmelerini dilemek” buyurdu.

Iyâd hazretlerine güzel ahlâk nedir? diye sorulunca, “Rızkı, Allahü teâlânın vereceğinden endişe etmemek. Allahü teâlâya itaat edip, Allahü teâlâya isyan etmemek, insanlar ile muâmelede günahlardan sakınmaktır” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Dört şey vardır ki, ilmi az da olsa, bunlar insanı Allah indinde ve insanlar arasında en yüksek dereceye çıkarır. Bunlar; hilm (yumuşaklık), tevâzu, cömertlik ve güzel ahlâkdır. Bunlar, îmânın kemâlindendirler.”

Kettânî hazretleri, “Tasavvuf güzel ahlâktır, kimin güzel ahlâkı artarsa, derecesi de artar” buyurdu.

Abdullah bin Muhammed Râzî, “Güzel ahlâk, kendinden olan şeyleri (iyilikleri) küçük, sana başkasından geleni (iyilikleri) büyük görmendir” buyurdu. Hazreti Ömer buyurdu ki: “İnsanlara güzel ahlâk ile muâmele ediniz. Fakat onların kötü işlerinden uzak durunuz.”

Yahyâ bin Muâz buyurdu ki: “Kötü ahlâk çok iyiliklerle de bulunsa faydası yoktur. Fakat güzel ahlâk pekçok kötülükler arasında da olsa faydalıdır.”

İbn-i Abbâs’dan ( radıyallahü anh ) kerem nedir? diye soruldu: “Onu Allahü teâlâ meâlen “Sizin Allahü teâlâ indinde en üstününüz, O’ndan en çok korkanınızdır” (Hucurat-13) buyurarak kitabında bildirdi” dedi. Yine ona haseb (şeref) nedir? diye sorulunca, “Ahlâkı en güzel olanınız, şeref bakımından en üstün olandır” buyurdu.

Denildi ki: “Her binanın bir temeli vardır. Dînin esâsı da güzel ahlâktır.”

İbn-i Atâ hazretleri birgün dostlarına dedi ki: “Yükselenler ne sebeble yükselirler?” Orada bulunanlardan bir kısmı çok oruç tutmakla dedi. Bir kısmı mücâhedeye (nefse istemediği şeyleri zorla yaptırmağa) çok devam etmekle dedi. Diğer bir kısmı da, kendinin muhâsebesini yapmakla, nefsi hesaba çekerek doğruya yöneltmekle, dediler. Bir kısmı da cömertlik yapmak iledir, dediler. Bunun üzerine İbn-i Atâ buyurdu ki: “Yüksek derecelere, üstünlüklere kavuşanlar, ancak güzel ahlâk ile kavuştular. Allahü teâlâya mahlûkat içinde en çok yakın olan, Muhammed aleyhisselâmdır. O’nun yolunda olanlar güzel ahlâk sahibi olanlardır.”

Ümmü Derdâ buyurdu ki: Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) işittim, “Mizana ilk konulacak şey, güzel ahlâk ve cömertliktir” buyurdu.

Allahü teâlâ îmânı yarattığı zaman, îmân, Allahım beni kuvvetlendir dedi. Allahü teâlâ onu güzel ahlâk ve cömertlikle kuvvetlendirdi. Küfrü yaratınca, “küfür bana yardımcı ver dedi. Kötü ahlâkı ve cimriliği ona takviye kıldı.

Günahlardan sakınmak: Hazreti Ali rivâyet etmiştir Resûlullah ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Kim Cennete iştiyâk duyarsa, hayır işlerde yarışsın. Kim Cehennemden korkup sakınıyorsa, şehvetleri terk etsin. Kim ölümden korkarsa, (gayr-i meşrû olan) lezzetleri ve kendisine musibetler getiren dünyâya düşkün olmayı terk etsin.”

Ebû Ya’kûb el-Hirdî buyurdu ki: “İşin aslı az yemek, az uyumak, şehvetleri, nefsin isteklerini terk etmektir.”

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Amellerin en üstünü, helâlden kazanmaktır.”

Sırrî-yi Sekati hazretleri: “İnsan dînini, şehvetlerine tercih etmedikçe, dîni için şehvetlerini terk etmedikçe kâmil insan olamaz” buyurdu.

Hüseyn bin Muhammed şöyle anlatmıştır: Bir adam Şeybân bin Ali Mısrî’ye gelip “Yeniden bir hac daha yapmak istiyorum” dedi. Bunun üzerine “Önce kalbini yenile, şehvetlerden temizle, nefsini hevâsından uzaklaştır. Dilini boş konuşmaktan koru, sonra da dilediğin yere git” buyurdu.

Büyüklerden bir kısmı da; “Şehvetler şeytanın yularıdır. Kim onun yularını takınırsa, dünyâda kaldığı müddetçe şeytanın bineği olur” buyurdu.

Ebû Sa’îd Makberî, “Kurtuluşun anahtarı gayzı, kızgınlığı yenmektir. Zaferin anahtarı ise, nefsin isteklerini terk etmektir” buyurdu.

Yahyâ bin Muâz’a denildi ki; “Kurtuluşun alâmeti nedir?” “Nefse muhâlefetdir” dedi. “Nefse muhalefetin alâmeti nedir?” denildi. “Onun isteklerini (şehvetlerini) terk etmekdir” dedi. “Günaha sebeb olan şey nedir?” denildi. “Nefsin şehvetleridir” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine denildi ki, “Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur?” “Dünyâya düşkün olmayı terket kavuşursun. Nefsin hevâsına uyma, ulaşırsın” buyurdu. Denildi ki: işini, nefsin hevâ ve hevesine bırakma, seni zulmete sürükler. Çünkü o zulmetten yaratıldı.

Büyükler buyurdu ki: “Mü’min, nefsini şehvetlerinden koruyup ıslah edince, nûru melekût âleminde kandil içindeki lâmba gibi parlar.” Tûl-i emel, bitmek bilmeyen istekler, nefsin şehvetlerine dalmaya sebeb olur. Bu da şüphelilere dalmaya, şüpheliler de, harama düşmeye sebeb olur. Haramlar ise, insanın Cehenneme gitmesine sebeb olur.”

“İbn-i Atâ buyurdu ki: “Bir kimsenin kalbinde, kendisini nefsin isteklerinden, kötülüklerden koruyacak kadar âhıret düşüncesi yoksa, bunları terketmeye güç bulamaz.”

Ka’b-ül-Ahbâr hazretleri buyurdu ki: Biz eski kitaplarda şöyle yazılı olduğunu gördük: “Şüphesiz ki, altına-gümüşe, şehvetlerine, dünyâya ve dünyâda olan şeylere düşkün olan, tapan kimse, Allahü teâlâdan çok uzaktır.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Kurtuluş üç şeydedir. Hûda (hidâyette olmak), takvâ üzere olmak ve bir de hevâyı (nefsin isteklerini) terk etmektedir.”

İbrâhim Havvas hazretleri: “Kim nefsin isteklerini terk eder de, bunun neticesini kalbinde hissetmezse, henüz terkedememiştir. O yalancıdır” buyurdu.

Tehzîb-ül-esrâr kitabının ihlâs babında ve diğer ba’zı bâblarında yer alan bilgilerden bir kısmı da şunlardır:

İhlâs: Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: İhlâs, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu kullarımdan sevdiklerimin kalbine yerleştiririm.”

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “İhlâs, kişinin her işini Allah rızâsı için yapmasıdır.” Sehl bin Abdullah hazretlerine denildi ki, “Nefse en ağır gelen şey nedir?” Buyurdu ki: “İhlâstır, çünkü nefs, ihlâstan pay alamaz, ihlâsı hiç istemez.” Yine buyurdu ki: “İhlâs, kulluk vazîfesini yapmak, Allahü teâlâya itaat etmektir. Bunu yapmayanın ihlâsı yoktur.”

Muhammed bin Fadl buyurdu ki: “İlim kelimesi üç harftir, ayn, lam, mim. Ayn ilmi, lam-ameli, mim de Allah için ihlâslı olmayı, ilim ile amel etmeyi gösterir.”

Hazreti Ali “Amelimiz azdır diye üzülmeyiniz. Kabûl olunmamasından korkarak üzülünüz” buyurdu.

Resûlullah ( aleyhisselâm ), Muâz bin Cebel’e buyurdu ki: “Ey Muâz ihlâsla amel işle, böyle olan amel az da olsa sana kâfi gelir.”

Büyüklerden birine, “İhlâs nedir?” diye soruldu. O da “Sâdece Allah için iş yapmaktır” buyurdu.

Buyuruldu ki: “Bir müddet ihlâslı olmak, ebediyyen kurtuluşa sebeb olur.”

Ali Mürteiş hazretleri buyurdu ki: “Bütün muâmelelerin doğru bir şekilde yapılması iki şey ile mümkündür. Bunlar da; sabır ve ihlâstır.”

Yahyâ bin Muâz buyurdu ki: “Amel üç şeye muhtaçtır. Bu üç şeyle olur. Bunlar, ilim, niyet ve ihlâstır.”

Peygamberimize ( aleyhisselâm ) “İhlâs nedir?” diye sorulunca, “Rabbim Allahdır demen, sonra da emrolunduğun gibi dosdoğru olmandır” buyurdu.

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte de buyurdu ki: “Kim Allah için ihlâsla kırk gün ibâdet ederse, kalbinden diline hikmet akar. Allahü teâlâya kırk gün ihlâsla ibâdet eden her kulun kalbinden, diline hikmet pınarları fışkırır.”

Fudayl bin Iyâd hazretleri buyurdu ki: “İnsanların görmesi ve takdîr etmesi için amel etmek, iş yapmak, riya ve şirktir. İhlâs ile amel edeni, sırf Allah için iş yapanı, Allahü teâlâ riyadan ve şirkten korur.”

Cüneyd-i Bağdâdî’ye “İhlâs nedir?” denilince, “Allah için kulluk yapıp, insanların Allahü teâlâ ile olan muâmelelerinde mahlûkâtı aradan çıkarmakdır. Bu mahlûkların ilki de nefsdir.” buyurdu.

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “İnsan Rabbinin büyüklüğü, azameti karşısında korkarak amel etmedikçe, işlerinde vera’ sahibi olmadıkça, vera’sı ihlâs ile, ihlâsı müşâhede, müşâhedesi Allahü teâlâdan başka herşeyden teberri (yüz çevirme) etmedikçe, kâmil bir kul olamaz.” Yine buyurdu ki: insanların en hayırlısı mü’minlerdir. Mü’minlerin en hayırlısı, âlim olanlarıdır. Âlimlerin en hayırlısı, havf üzere olanlardır. Bunların da en hayırlısı, ihlâslı olanlardır. İhlâslı olanların en hayırlısı da, ihlâsı ölünceye kadar devam edenlerdir.”

Ebü’l-Hasen el-Ateşî buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kimseye gadab edince, verdiği üç ni’metten onu mahrûm eder. Birincisi, sâlihlerin sohbetine kavuşturur, fakat istifâde etmekten mahrûm eder. İkincisi, o kula sâlih amel işlemek nasîb eder, fakat ihlâstan mahrûm bırakır. Üçüncüsü, hikmet verir, fakat o hikmette sadâkat göstermekten mahrûm eder.”

Sadâkat: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Şüphesiz sıdk (doğruluk) iyiliğe (hayıra) hayır da Cennete götürür. Kişi, doğru söyleye söyleye sıddıklardan yazılır. Yalancılık ise fücura (fıska, günaha) götürür. Şüphesiz günah da Cehenneme götürür. Kişi, yalan söyleye söyleye nihâyet yalancılardan yazılır.”

Ebû Abdullah Mûsulî şöyle anlatmıştır: “Mensûr Dîneverî hazretlerini, vefâtından sonra rü’yâda gördüm. “Allahü teâlâ sana ne muâmele yaptı?” dedim. “Allahü teâlâ bana merhamet etti, beni bağışlayıp, pekçok ihsânda bulundu” dedi. “Allahü teâlâya kulun arzedebileceği en güzel şey nedir?” dedim. “Kulun Allahü teâlâya götüreceği en güzel şey, sadâkat, doğruluktur. Götüreceği en çirkin şey ise, yalancılıktır” buyurdu.”

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa büyük kârdadır. Bunlar Sadâkat, haya, güzel ahlâk ve şükür etmektir.”

Süleymân Dârânî, “Sâdık kimse, kalbindekini dili ile konuşan, içi dışına akseden kimsedir” buyurdu.

Ahmed bin Hadreveyh el-Belhî buyurdu ki “Kim Allahü teâlâ ile beraber olmak, O’nun rızâsına kavuşmak isterse sadâkat göstersin. Çünkü Allahü teâlâ sâdıklar ile beraberdir.”

Zünnûn-i Mısrî’ye “Sâdık kimsenin alâmeti nedir?” denildi. “Mahzûn bir lisân ve hakkı ifâde eden ölçülü bir kelâm” buyurdu.

Buyuruldu ki: “Kimde şu dört haslet varsa, Allahü teâlâ onun hâlini, gidişatını iyiye çevirir. Bu dört haslet Vefâkârlık, sadâkat, haya ve istikâmettir.”

Ebû Bekr Verrâk hazretleri buyurdu ki: “Sıdk üç çeşittir Sıdk-üt-tevhîd, Sıdk-üt-tâat, Sıdk-ül-ma’rifettir. Sıdk-üt-tevhîd, mü’minlerin alâmetidir ki, Allahü teâlâ meâlen “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allaha ve Peygamberine imân etmişlerdir. Sonra(îmânlarında) şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla savaşmışlardır. İşte böyle kimseler, îmânlarında sâdık olanlardır” (Hucurat-15) buyurdu. Tâat sıdkına sâhib olanlar, ilim ve vera’ ehli olanlardır. Ma’rifet sıdkına sâhib olanlar ise, vilâyet ehli olan, evliyâ olanlardır ki, onlar yer yüzünün direkleridirler.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine “Hakîkî kulluk nasıl olur?” denilince, “Herşeye Allahü teâlânın mâlik olduğunu bilip, O’na kulluk etmek ve O’na yönelmekle olur. Allahü teâlâ meâlen “O halde herşeyin mülkiyet ve tasarrufu kudret elinde olan Allah ne yücedir!... (öldükten sonra hep) O’na döndürülüp götürüleceksiniz” (Yâsîn-83) buyurdu” dedi.

İbrâhim bin Edhem hazretleri bir köle satın almıştı. Köleye “Senin ismin nedir? Nasıl çağırayım?” dedi. “Ne söylersen, nasıl çağırırsan ismim odur” dedi. “Sen ne yersin?” dedi. “Ne yedirirsen onu yerim” cevâbını verdi. “Ne giyersin?” dedi. “Ne giydirirsen onu giyerim” dedi. “Ne iş yaparsın?” deyince, “Ne iş emredersen onu yaparım” dedi. “Peki senin hiç bir isteğin arzun yok mu?” deyince, “Köle, sahibinin isteğini ve emrettiklerini yapar. Onun sahibi varken kendi isteği arzusu olmaz” dedi. Bu sözler üzerine İbrâhim bin Edhem hazretleri, “Ey İbrâhim, sen Rabbin için ömründe bir müddet de olsa hiç böyle oldun mu?” diyerek çok ağlayıp, gözyaşı döktü.

Fudayl bin Iyâd hazretleri, “Kulluğun tadını tatmayan kimsenin yaşadığı hayat, hayat değildir” buyurdu.

Cüneyd-i Bağdadî de, “Kulluk istek ve arzuları bırakmaktır (Allahü teâlâya teslim olmaktır)” buyurdu.

Sehl bin Abdullah’tan “Kul, ne zaman gerçek kul olur?” diye sorulunca, “Allahü teâlâdan gelene (kadere) râzı olup, Allahü teâlânın dilediklerini beğenmekledir” buyurdu.

Yine buyuruldu ki: “Kulluk; nefsin isteklerini, arzularını bırakıp, Allahü teâlâya teslim olmaktır.”

İshâk el-Mâzinî şöyle anlatmıştır: “Sehl bin Abdullah hazretlerini şöyle derken işittim: “Ey Rabbim, bilemiyorum ki, senin rızânı, nasıl kazanırım ve bilemiyorum ki, sana kavuşturan yolu nasıl bulurum?” Böyle söyleyince, gâibden bir ses, “İ’tirâzı bırakmadıkça olmaz, İ’tirâzı bırakıp Rabbine teslim olan, kulluğun hakîkatine kavuşur” diye seslendi.”

Buyuruldu ki: “Kul için iki haslet lâzımdır. Biri iftikar; Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Allahü teâlâ meâlen (Ey Resûlüm) deki: Ben kendi kendime, Allahın dilediğinden başka, ne bir menfaate, ne de bir zarara sâhib olmam...” (A’râf-188) buyurdu. Diğeri de, Yûnus aleyhisselâmın af dilemesi gibi özür beyân etmektir. O, şöyle duâ etmiştir! “Lâ ilahe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” (Enbiyâ-87) demiştir. Büyüklerden biri de kulluk iki şey ile olur. Biri kadere rıza göstermek, biri de Allahü teâlânın râzı olduğu amelleri işlemektir.” Ebû Bekr el-Verrak buyurdu ki: “Kulluğun alâmeti Allahü teâlânın emirlerini sadâkat ile yapmak, mahlûkata yumuşaklık göstermek ve nefsin azgınlıklarına uymayıp sabretmektir.” Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinden soruldu ki, insan ne zaman, gerçek kul olur? “Allahü teâlâdan başkasına kulluk etmeyi terk ettiği zaman” buyurdu.

Namaz bahsi; Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Namaz gözümün nûrudur” ve “Ezan ve gözümün nûru olan namaz ile bizi ferahlandır yâ Bilâl!” buyurdu.

İlyâs bin Hamza şöyle anlatmıştır: “Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin arkasında bir ikindi namazı kıldım. Namaza başlarken tekbîr almak için ellerini kaldırdı, daha “Allahü” derdemez, Allahü teâlânın azametinden dolayı kendinden geçti. Sanki rûhu çıktı. Kaskatı bir ceset gibi kaldı. Sonra da “Ekber” dedi. Bana öyle bir hâl oldu ki, onun böylesine heybetli tekbîr alışından dolayı, sanki kalbim yerinden fırlayıp çıkacak gibi oldu.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Her şeyin bir safveti vardır. Namazın safveti de ilk tekbîrdir.”

Ebu Saîd el-Harrâz’a “Namaza nasıl girmek lâzımdır?” denilince buyurdu ki: “Kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûruna varıyormuş gibi, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu ve kimin huzûruna çıkmakta olduğunu unutmadan girmek lâzımdır.”

Büyüklerden bir zât, güçsüz takatsiz düşmüştü. Olduğu yerden kalkamazdı. Fakat namaz vakti gelince kendisine bir güç verilir, namaza kalkar, namaz kılardı. Namaz kılarken, ayakta sanki cansız bir direk gibi dururdu. Namazı kıldıktan sonra, gene eski hâline döner, takatsiz kalıp olduğu yerden kıpırdayamazdı. Bir zât, kendisine âit hurma bahçesinde namaz kılıyordu. Namazda iken bir hurma ağacına bakınca daldı ve namazında yanlışlık yaptı. Bu hâline çok üzüldü. Malım beni fitneye düşürdü dedi. Ellibin (dinar) değerindeki bahçesini, sadaka olarak fakirlere verdi. Büyüklerden bir zât namaza durduğu zaman kendinden geçer, yanındakilerden hiç haberi olmazdı. Müslim bin Yesar hazretleri, namaz kılarken kendinden geçer, yanında yüksek sesle konuşanları hiç duymazdı. Bir defasında mescidde namaz kılıyordu. O namazda iken, mescidin bir duvarı çöküp yıkılmıştı. Namazda o kadar kendinden geçmişti ki, çevrede bulunan insanlar koşuşup geldikleri hâlde, onun haberi bile olmamıştır.

İbn-i Atâ buyurdu ki: “Namaza durduğunuz zaman hiç bir şey sizi meşgûl etmesin, kimin huzûrunda olduğunuzu unutmayın.”

Âsım hazretleri şöyle anlatmıştır: “Hâtim-i Esam’a “Yâ Abdullah, nasıl namaz kılarsın?” dedim. Buyurdu ki: “Namaz vakti gelince iki abdest alırım. Biri zâhirde bildiğimiz abdest, biri de batın abdesti.” “O nasıl olur?” dedim. Batını temizlemek; gıl ve gışdan (aldatma), hased, şek ve kibirden dolayı pişmanlık duyup, tövbe etmekdir. İşte insan namaza böyle hazırlanmalıdır... Sonra mescide gitmek üzere yola çıkarım. Kıblem olan Kâ’beyi hatırlar ve sanki makâm-ı İbrâhim’de olduğumu düşünürüm. Cenneti sağımda, Cehennemi solumda düşünürüm. Eğer Cennet ehlinden olursam, oraya girerim, şayet böyle olmazsam, o zaman Cehenneme atılırım derim. Kendimi sırat üzerinde kabûl eder, eğer oradan geçmeme sebeb olacak amel işlersem geçerim, yoksa Cehenneme düşerim derim, ölüm meleği arkamda duruyor, eğer rükû’a vardığımda canımı alırsa, secde yapmaya vakit kalmaz. Secdede canımı alırsa, kalkmaya fırsat kalmaz diye düşüne düşüne mescide varırım ve edebime uygun olarak içeri girerim. Namaza durup kırâati tefekkür ederek okurum. Tevâzu ile boyun bükerek ve tezellül ile (acizliğimi düşünerek) secde ederim. Hilm (yumuşaklık), sükûnet ve vekar üzere otururum. Sıdk ve sabır ile teşehhüd yapar, şükür ve sürûr ile selâm veririm” buyurdu.

Ebû Bekr Rakî namaza durduğu bir sırada, düşmanlık eden biri gelip kulağını kesti. Fakat o, namazda o kadar kendinden geçmişti ki, bundan hiç haberi olmadı. Namazını bitirince, kanı görünce farkına vardı.

Utbe el-Gulâm hazretleri namaza duracağı zaman, şiddetli kış gününde bile buram buram ter dökerdi. “Neden böyle terliyorsun?” dediklerinde, “Allahü teâlânın huzûruna çıkıyorum, O’nun için namaza duruyorum” derdi.

Bir zâta şöyle soruldu: “Namaz kılan kimse ne zaman tam bir münâcaat ile namaz kılmış olur?” “Her şeyi kalbinden çıkarıp, tamâmen Rabbine yöneldiği zaman” buyurdu.

İbn-i Melekî namaz kıldığı mescidde, otuz sene aynı yerde durarak namaz kılmıştır. Birgün bir cenâze sebebiyle mescide gelenler çok kalabalıktı. Bu sebeble mescidde her zaman namaz kıldığı yerde namaza duramamıştı. Kalbinden, seni bugün her zaman namaz kıldığın yerde göremeyecekler, diye düşündü. Bu düşünce hatırından geçince, ey miskin nefsim, demek sen, otuz senedir insanların görmesi için mi namaz kıldın? diyerek, otuz senelik namazını yeniden kıldı.

Rebî bin Heysem, gece namaz kılıyordu. O namazda iken bir hırsız gelip atını çözdü ve alıp gitti. Farkına varmıştı. Fakat namazı bozmadı. Sabahleyin komşuları, yirmibin (dirhem) değerinde, çok kıymetli olan atının çalındığını farkederek yanına geldiler. “Hırsız atı alıp giderken haberin oldu mu?” denince, “Oldu, fakat herşeyden çok sevdiğim Rabbimin huzûrunda idim” dedi. O gün akşam üzeri atı çıka geldi...

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet et. Sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.”

Buyuruldu ki: “Namaz, Allahü teâlâya kavuşturur.” “Namaz, Allahü teâlâdan kuluna hediyedir.”

Haya Bahsi; Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Îmân altmış küsur veya yetmiş küsur şu’bedir. En yükseği Lâ ilahe illallah (demek), en aşağısı da, yoldan eziyet verecek şeyleri kaldırmaktır. Haya da îmândan bir şu’bedir.”

Yahyâ bin Muâz’a “İnsanların en hayâlısı kimdir?” diye sorulunca: “Allahü teâlâya en yakın olanlardır” buyurdu. Kâdı Ebû Ahmed hazretleri buyurdu ki: “İnsanlar dört mertebe üzere amel ederler. Havf (Allahü teâlâdan korkmak), recâ (Allahü teâlâdan ümid etmek), ta’zîm ve hayadır. Bunların en şereflisi haya mertebesidir. İşlerin en makbûlü, Allahü teâlâdan haya ederek yapılan iştir. Çünkü, haya üzere iş yapanlar, her halükârda Allahü teâlânın kendilerini gördüğünü bilirler ve ona göre amel ederler. Herhangi bir günah işlemezler bu husûsta Allahü teâlâdan haya ederler, işte onları isyan etmekten alıkoyan bu hayalarıdır (utanmalarıdır).”

Ebû Süleymân hazretleri buyurdu ki: “Kulun Allahü teâlâdan hayası (utanması) tam olursa, hayrı da tam olur” Ebû Süleymân hazretleri yine buyurdu ki: “Allahü teâlâdan haya etmek kalbe yerleşince, şehvetler (nefsin kötü arzuları) kalbden çıkar.”

Iyâd bin Sabit hazretleri buyurdu ki: “İnsanlardan haya etmeyen, Allahü teâlâdan da haya etmez.”

Yahyâ bin Ca’de: “Bir kimsenin hayasının az olduğunu görürsen, bilki onun nesebi bozuktur” buyurmuştur.

Ali Rodbârî: “Herşeyin bir vâ’izi, nasîhatçısı vardır. Kalbin nasihatçısı da hayadır. Mü’min için en üstün hazine Allahü teâlâdan haya etmesidir” buyurdu.

Sırrî-yi Sekati hazretleri buyurdu ki: “Günâhları terketmenin üç yolu vardır. Birincisi, Cehennem korkusu, ikincisi Cennet ümidi, üçüncüsü de Allahü teâlâdan haya etmektir.”

Bir şiirde şöyle söylenmiştir “Eğer gecelerin akıbetinden korkmuyor ve utanmıyorsan istediğini yap, haya olmadıktan sonra yaşamakda ve dünyâda hayır kalmaz, insan hayâlı olduğu müddetçe, hayatı hayırlı ve bereketli olur.”

Lokman Hakim oğluna dedi ki: “Ey oğlum! Nefsinin yapmanı istediği herhangi bir işi, insanların karşısına çıkardığında onlardan utanacak isen, bunu kalbinden çıkar. Allahü teâlâ kendisinden utanılmaya en lâyık olandır.”

Vehb bin el-Vârid şöyle anlatmıştır: “Kâ’beyi tavaf ediyordum. Arkamdan birisi omuzuma elini koyup “Ey Vehb!. Allahü teâlânın kudreti karşısında O’ndan kork! Sana yakın olduğundan dolayı da O’ndan haya et, utan” dedi. Dönüp baktım kimseyi göremedim. Meğer o, Hızır aleyhisselâm imiş.”

Ebû Süleymân şöyle demiştir: Allahü teâlâ kuluna buyurur ki: “Ey kulum, benden hayâ ettiğin, utandığın zaman, senin ayıplarını insanlara unuttururum. Günahlarını silerim ve kıyâmet günü hesap verirken günahlarını bağışlarım.”

Yahyâ bin Muâz buyurdu ki: “Kim Allahü teâlâdan haya ederek O’na kulluk yaparsa, Allahü teâlâ da ona azâb yapmaz.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Allahü teâlânın fadlına, ihsânına şükretmeyen, yarattıklarına şefkatli olmayan ve günahlarına pişman olup Rabbinden utanmayan, dünyâda belâlardan ve âhırette azâbdan nasıl kurtulur?”

Îsâ aleyhisselâm, “Başkaları ile birlikte iken de, yalnızken de Allahü teâlâdan haya ediniz” buyurdu.

Muhasibi hazretlerine “Haya nedir?” diye soruldu: “Allahü teâlânın râzı olmadığı, beğenmediği her çeşit kötü ahlâktan sakınmaktır. Bunun alâmeti de; haya bulunmayan yerlerden ve kimselerden uzak durmaktır” buyurdu.

Büyüklerden ba’zılarının kitaplarında şöyle yazılı olduğu görülmüştür: “Bir insan, insanlara va’z ve nasihat vermek için aralarına oturunca, omuzundaki ona müvekkil iki melek, “Ey Allahın kulu, o nasihati kendi nefsine yap, Allahü teâlâdan utan, haya et! Çünkü o seni görüyor” derler.”

Muttalib bin Ziyâd şöyle anlatmıştır: “Ömer bin Abdülazîz’in ( radıyallahü anh ) Allah için gözyaşı dökerek ağlamasından dolayı, yanaklarından iki siyah çizgi meydana gelmişti. Bir zât gece vakti mescidde “Rabbimin azâbı muhakkak vukû’ bulacaktır. Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur” (Tûr-8) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Bu âyet-i kerîmeyi duyar duymaz, öyle bir feryâd etti ki, düşüp bayıldı. Alıp evine götürdüler. Aradan çok geçmeden vefât edip, şehîd oldu.”

Muhammed bin Semmâk şöyle anlatmıştır: “Birgün bir mecliste insanlara va’z ve nasihat ediyordum. Bir genç ayağa kalkıp bana “Ey Ebâ Abbâs! Bugün öyle bir söz söyledin ki, böyle bir söz işitmemiştik” dedi. “Hangi söz?” dedim. “Âhıret sonsuzdur. Orada Cennetten ve Cehennemden başka gidecek yer yoktur. Cennete giremeyip Cehenneme atılma düşüncesi, Allahü teâlâdan korkanların kalblerini titretti, sözüdür” dedi. Sonra o genci bir daha göremez oldum. Sorup araştırdığımda öğrendim ki, hastalanmış, tanıyanları ziyâretine gidiyormuş. Ben de gidip hâlini sordum. “Nedir bu hâlin?” dedim. İşte o sözü düşünmekten dolayı böyle oldum” dedi. Daha sonra o gencin vefât ettiği haberini aldım. Vefâtından sonra rü’yâmda gördüm. Hâlin nasıldır? dedim. Dedi ki, Allahü teâlâ bana merhamet etti ve Cennete dâhil etti. Ne sebeble merhamete kavuştun? dedim. O söz sebebiyle, o sözden ibret aldığım için dedi.”

Nakledilir ki, bir defasında Ömer bin Abdülazîz öyle ağladı ki, hanımı Fâtıma ve evdekiler de dayanamayıp ağladılar. Bir ara ağlamaları geçince, hanımı Fâtıma neden ağladığını sordu, insanların fırka fırka Rabbimin huzûruna geleceğini, bir kısmının Cennete gideceği, bir kısmının da Cehenneme atılacağı günü düşündüm dedi. Sonra da bir ah çekip bayıldı.

Mâlik bin Daygam şöyle anlatmıştır: Bekr bin Muâz hazretleri bir zâta uğradı. Meâlen (Ey Resûlüm! O müşrikleri, gelmesi yakın) kıyâmet günü ile korkut. O vakit kalbler, hüzünle dolu olarak gırtlaklara çıkmış yutkunur dururlar. Kâfirlerin ne bir yakını var, ne de şefaati makbûl bir şefaatçisi...” (Mü’min-18) buyurulan âyet-i kerîmeyi okuyordu. Bunu okuyunca titredi ve “Yâ Rabbî! Merhamet et, bizi böyle kimselerden eyleme. Azâbından koru...” diyerek feryâd etti, sonra da bayıldı.

İbrâhim bin Edhem hazretlerinin yanında kıyâmet gününden, âhıret hâllerinden, Cennet ve Cehennemden... bahsedilen İnşikâk sûresi okundu, İbrâhim Edhem hazretleri dinledi ve kendinden geçip, bütün a’zâları şiddetle titredi ve bayıldı.

Sâlih bin Yahyâ el-Adevî şöyle anlatmıştır: “Muhammed bin Semmâk’ın yanında idim. Fırat nehri kıyısında oturuyorduk. Bir zât da Kur’ân-ı kerîm okuyor, biz dinliyorduk. Meâlen “Biz kıyâmet günü için, adâlet terazileri koyacağız. Artık hiç kimse, en ufak bir zulme uğramayacaktır. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir tartıya koyarız. Hesab görenler olarak da (şânı yüce olan) biz kâfiyiz” (Enbiyâ-47) buyurulan âyet-i kerîmeyi okuyunca, Fırat nehrinde yıkanmakta olan biri işitti, işitir işitmez bayıldı ve suda kaybolup gitti.

Ebû Bekr bin Iyâş şöyle anlatmıştır: “Fudayl bin Iyâd hazretlerinin arkasında bir akşam namazı kılıyordum. Oğlum Ali de yanımda idi. Namazda Tekâsür sûresini okuyordu. Meâlen “Andolsun, (kıyâmet günü) o kızgın ateşi muhakkak göreceksin” buyurulan âyet-i kerîmeyi okurken, oğlu Ali kendinden geçip yere yıkıldı. Fudayl bin Iyâd hazretleri de öyle bir heybete kapıldı ki, bu âyet-i kerîmeyi zor geçti. Korku ve heybet içinde namazı tamamladıktan sonra kendi kendime dedim ki, ey nefsim senin hâlin nerede, bunların hâlleri nerede? Oğlum Ali’nin başında bekledim, ancak gece yarısı kendine gelebildi.”

Beşir bin Mensûr Sülemî şöyle anlatmıştır: Atâ Sülemî bana dedi ki, “Ey Beşir! ölüm peşimde, kabir önümde, gideceğim yer mahşer, geçeceğim yol, Cehennem üzerindeki sırat köprüsüdür, bilemiyorum ki Rabbim bana ne muâmele yapar?” dedi ve öyle bir feryâd etti ki, düşüp bayıldı. Bir gün bir gece öylece kaldı. Ayılınca baktım ki, benzi solmuş, çok zayıf düşmüştü. Sâlih el-Mürrî’ye gidip, hâlini anlattım. Benimle birlikte yanına geldi. Belki birşeyler yedirip, içirebiliriz dedik. Bize, “Şu keçeyi kaldırın” dedi. Kaldırıp baktık ki, altında bir dirhem vardı. Onunla sevik (çorbalık) satın alıp, hazırladık ve ona içirmek istedik. Ağzına aldı. Fakat bir türlü içemedi, boğazından geçmedi, ölecek diye korktum. Dedim ki, “Ey Atâ olur mu böyle? Bunu senin için aldık, hazırlamak için uğraştık” dedim. Bana dedi ki, “Ey Beşir! Onu bana içirirken, sıcaklığını hisseder hissetmez meâlen; “Zîrâ (âhırette kâfirler için) bizim yanımızda bu kapılar ve (içine girecekleri) bir ateş var. Bir de boğaza takılıp kalan bir yiyecek var. Ayrıca acıklı bir azâb da var” (Müzzemmil-12, 13) buyurulan âyet-i kerîmeyi hatırladım. Böyle yapmamak elimde değildir” dedi. Mudar el-Kârî şöyle anlatmıştı: Abdülvâhid bin Zeyd’in yanında Kur’ân-ı kerîm okuyordum. Meâlen; (Ey Resûlüm, o müşrikleri, gelmesi yakın) kıyâmet günü ile korkut. O vakit kalbler, hüzünle dolu olarak gırtlaklara çıkmış yutkunur dururlar. Kâfirlerin ne bir yakını var, ne de bir şefaatçisi...” (Mü’min-18) buyurulan âyet-i kerîmeyi okudum. Bunu dinleyince, birdenbire kendinden geçti. Sonra toparlanıp “Kalbler hüzünle dolu olarak gırtlaklara çıkınca insanın hâli nasıl olur?” dedi ve düşüp bayıldı. Alıp evine götürdüler.

Bir zât şöyle anlatmıştır: Abdullah bin Hanzala’nın yanında; “Onlara Cehennem ateşinden bir döşek ve üzerinde de (yine ateşten) örtüler var. Biz, zâlimleri böyle cezalandırırız” (A’râf-41) meâlindeki âyet-i kerîme okundu. Bunu dinleyince öyle ağladı ve kendinden geçti ki, ölüyor zannettim, “Ölenler toprak altında kaldılar” dedi. Sonra ayağa kalktı. “Otur” denilince, “Cehennemi hatırladım. Nasıl oturayım? Bilmiyorum ki, belki ben de oraya gideceklerden biri olabilirim” dedi.

Katâde hazretleri şöyle anlatmıştır: “Misver bin Mahrem’e Kur’ân-ı kerîm okunurken, dinlemeye takat getiremez kendinden geçerdi. Allahü teâlânın azâbından ve kıyâmet gününün dehşetinden o kadar korkardı ki, yanında bu husûsla ilgili bir âyet-i kerîme okunsa, günlerce kendine gelemezdi. Birgün bir zât onun yanında meâlen; “Takvâ sahiplerini, elçiler gibi Rahmânın huzûruna toplayacağımız gün, mücrimleri de susuz olarak Cehenneme süreceğiz” (Meryem 85-86) buyurulan âyet-i kerîme okununca, “Bir daha oku, ben müttekilerden olamadım” dedi. O da bir daha okudu. Dinlerken şiddetli bir ah çekip feryâd etti ve hemen orada can verdi.

Hammâd bin Seleme hazretleri anlatmıştır: “Yahyâ el-Bekkâ’nın yanında oturuyorduk. Bir zât meâlen; “Sen onların, Rablerine arz edildiklerini (hesaba çekildiklerini)görseydin. Allah, onlara şöyle buyuracak: Öldükten sonra diriliş ve bu hesab hak değil mi imiş? Onlar da: evet, Rabbimize yemîn ederiz ki, bu haktır. Diyeceklerdir. Allah: O halde dünyâda yaptığınız küfürlerin cezasını tadın, buyuracaktır” (En’âm-30) âyet-i kerîmesini okudu. Yahyâ el-Bekkâ bunu dinleyince çok ağladı. Bu sebeble hastalanıp, dört ay hasta yattı.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Ayıp ve kusurlardan kendini korumak isteyen sussun.” Enes bin Mâlik rivâyet eder Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Zer’e buyurdu ki: “Yâ Ebâ Zer! Sana iki haslet bildireyim mi? “Evet yâ Resûlallah” dedi. “Güzel ahlâk sahibi olmak ve sükût etmek, susmaktır. Nefsim, yed-i kudretinde olan Allaha yemîn ederim ki, insanlar böyle bir ameli işlememiştir.” Ebû Ümâme ( radıyallahü anh ) rivâyet eder. Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Kurtuluş neydedir?” dedim. “Dilini tutmaktadır” buyurdu.

Lokman Hakim oğluna, “Ey oğlum, söz gümüş ise, sükût altındır. Söz söyleyince pişman olursun, fakat sükût etmekten pişman olmazsın.”

Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Kalbi imâr etmek ni’mettir. Dili imâr etmek (çok konuşmak) fitnedir.”

Ömer bin Abdülazîz hazretleri; “Müttekî kimse, susan kimsedir” buyurdu.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Kulun dini doğru olmadıkça, îmânı doğru olmaz. Kalbi doğru olmayınca, dini doğru olmaz. Dili doğru olmayınca, kalbi doğru olmaz.”

Zünnûn-i Mısrî hazretlerine, “İnsanların kendini nefsinden en iyi koruyanı kimdir?” denilince, “Diline sâhib olan, dilini tutandır” buyurdu.

Ka’b hazretleri, “Afiyet on parçadır, bunun dokuzu susmaktadır” buyurdu.

Hazreti Ömer buyurdu ki: “Çok konuşan, çok hatâ eder. Çok hatâ edenin, hayası azalır. Hayası azalanın, vera’sı da azalır. Vera’sı az olanın, kalbi ölür, körelir.”

Fudayl bin Iyâd hazretleri de, “İki şey kalbe kasvet verir (karartır): Çok konuşmak ve çok yemek” buyurdu.

1) Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-5, sh. 222

2) El-A’lâm cild-4, sh. 163

3) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 188

4) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 184

5) Delâil-ün-nübüvve (54 ve son bab)

6) Tehzîb-ül-esrâr v. 35a, 41 b, 45a, 50a, 53b. 55b, 78a, 93a, 102a, 194b, 153a.

7) Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 1066

HIŞT – HİŞT Kubbe Altı
|

(ﺧﺸﺖ) i. (Fars. ḫişt) Kerpiç, tuğla: Söyleyin sâkîye öldükte Nedîm-i zârına / Eylesin tahmîr-i hışt-ı lahd hâk-i kûzeden (Nedim). Dür ü güher deyü dünyâya verdiği feleğin / Ya hışt-ı makberedir âkıbet yâ seng-i mezâr (Ziyâ Paşa).
ѻ Hışt-ı ham: Güneşte kurumaya bırakılan kerpiç. Hışt-ı puhte: Fırınlanmış tuğla.
● Hışt-tâbe (ﺧﺸﺖ ﺗﺎﺑﻪ) birl. i. (Fars. tābe “tava” ile) Tuğla fırını.
● Hışt-zen (ﺧﺸﺖ ﺯﻥ) birl. i. (Fars. zen “vuran” ile) Tuğla veya kerpiç yapan kimse, tuğlacı.

HUBEYNET Kamus
|
حُبَیْنَةُ [hubeynet] (جُۀَیْنَةُ [cuheynet] vezninde) ve
أُمُ حُبَیْنٍ [ummu hubeyn] (زُبَیْرٌ [zubeyr] vezninde) Bir cins cânvere denir, Türkîde kertenkele dedikleridir ki kelere şebîh ve iri ve karnı büyük olur; dâimâ başını yukarı kaldırarak gider, taşlık yerlerde ve makberelerde kesîr olur. Ve أُمُ حُبَیْنٍ [ummu hubeyn] lafzı marifedir, bazen lâm-ı tarîf dâhil olur, lâkin badel-hazf şâzz olmak üzere nekre olmaz.
İBN-İ CEVZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’l-Ferec olup ismi, Abdurrahmân bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kâsım bin Nadar bin Kâsım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîk’dır (r.anhüm). Ebü’l-Ferec, büyük dedesi Ca’fer-ül-Cevzî’ye âit “El-Cevzî” nisbetinden dolayı, “İbn-i Cevzî” diye meşhûr oldu. El-Kuraşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdâdî nisbeti de, kendisine isnâd olunan sıfatlardandır, İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebine mensûp büyük bir müfessir, kudretli bir edîb, târih ve terâcim (biyografi) müellifidir.

İbn-i Cevzî’yi, İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyim el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyim 691-751 (m. 1292-1350) târihleri arasında yaşamıştır. Aralarında birbuçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca i’tikâd ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. Ebü’l-Ferec Ehl-i sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i sünnetin başına ciddî gaileler açmış bid’at ehli birisidir.

İbn-i Cevzî hazretlerinin doğum târihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum târihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbn-i Cevzî’nin doğuma 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbn-ül-Kati’î “İbn-i Cevzî’den doğum târihini sordum. O zaman, “Doğumumu kesin, bilmiyorum. Ancak hocamız İbn-i Zâgûnî’nin vefât ettiği sene bülûğ çağına erdiğimi biliyorum” dedi” demektedir.

İbn-i Cevzî Bağdad’ın Habîb sokağında dünyâya geldi Babası vefât ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü’l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü, İbn-i Cevzî burada va’z dinlemeye başladı. Burada ilk va’z dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarında idi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zâtlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın herbirinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksenyedi idi.”

Hocaları: İbn-i Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbn-ül-Husayn, Kâdı Ebû Bekr Ensârî, Ebû Bekr Mezrefî, Ebû Kâsım Harirî, Ali bin Abdülvâhid Dîneverî, Ebü’l-Se’âdâd Mütevekkil, Ebû Gâlib İbn-ül-Bennâ, Ebû Abdullah el-Barî’, Ebü’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Müvâhid, Ebû Gâlib el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen bin er-Râgûnî, Ebû Mensûr bin Hayrûn, Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî, Abdülvehhâb el-Enmâtî, Abdülmelik el-Kerûhî, Ebü’l-Kâsım Abdullah bin Muhammed el-İsbehânî, Ebû Sa’îd ez-Zevzenî, Ebû Sa’îd el-Bağdâdî, Yahyâ bin et-Tarrâh, İsmâil bin Ebî Sâlih el-Müezzin, Ebü’l-Kâsım Ali bin Muallâ, Ebû Mensûr Kazzâz, Abdülcebbâr bin İbrâhim bin Abdülvehhâb bin Mende’dir.

İbn-i Cevzî, hocalarından; Müsned, Câmi’-i Tirmizî, Târih-ül-Hatîb gibi büyük kitapları dinledi. Sahîh-i Buhârî’yi Ebü’l-Vakit’den dinledi. Sahîh-i Müslim’i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzûl bahsine kadar okudu. Ayrıca Ebiddünyâ ve başka hadîs âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebû Hâkim ve Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’dan fıkıh öğrendi. Edebi, Ebû Mensûr Cevâlîkî’den öğrendi.

Ebü’l-Ferec, Ebû Hâkim Nehrivânî’nin yanında yardımcı idi. İbn-üs-Senihal’in yaptırdığı medresede Ebû Hâkim, Ebü’l-Ferec’e fıkıh ve ferâiz okuttu. Bâb-ül-Özc’de Ebû Hâkim’in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebû Hâkim, bu medresede ders vermeyi tamamen Ebü’l-Ferec’e bıraktı. Halîfe Müstadî, Ebü’l-Ferec’e çok hürmet ederdi. Ebü’l-Ferec halîfe için “El-Mesbah-ül-Mudî’ fî devlet-il-Mustadî” adlı eseri yazdı. Ayrıca “En-Nasrü alâ Mısr” adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halîfe ona, Bâb-ı Bedr’de kendi huzûrunda va’z etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.

Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim va’z için insanlar duhâ vaktinden i’tibâren gelmeye başlarlardı. Bâb-ı Bedr’de bir hafta ben va’z verirdim. Bir hafta da Ebü’l-Hayr Kazvînî va’z verirdi. Benim va’zımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazân-ı şerîfin son günü va’z verme sırası bana gelmişti. Halk duhâ vaktinden i’tibâren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hâdiseye çok hayret ettim. Başında “Darbûne” isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam, “Bu kalabalıkda yüz dinarımı çaldılar” diye bağırınca, halîfe hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mensûr Câmii’nde verdiğim va’zı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.

Irak’a gittiğimde Harbiye halkı, kendilerine va’z etmemi istediler. Onlara, Rebî’-ül-evvel ayının altısına gelen Cum’a gecesinde va’z verdim. Oradan ayrılırken, Harbiye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra’ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka va’z verdim. Basra’dan çıkıp tekrar Harbiye’ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiye halkı, kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiye’ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada va’z vermem istendi. Va’z verdiğim zaman, Harbiye ile Basra arasında verdiğim va’zı dinlemek için gelen insanların sayısını saymak adetâ mümkün değildi.

Ebü’l-Ferec, daha sonra Darb’i Dinar’da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden ondört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüde Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmesi son buldu. “Binefşa”da bulunan medreseyi Ebû Ca’fer bin Sabbâg’dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in talebeleri için vakf edilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kâdı’l-kudât, Hacîb-ül-bâb ve Bağdad fukahâsı hazır bulundu. Kendisine hilât giydirildi. Ebü’l-Ferec’in derslerini ta’kib etmek için gelen binlerce halk, medresenin kapısında birikti. O da, usûl ve fürû’ hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senedleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bid’at ehli ve bozuk i’tikâd ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.

Birara Eshâb-ı Kirâm düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazîne bakanı) halîfeye mektûp yazdı. Mektûpta “Eğersen İbn-i Cevzî’den yardım istemezsen, Eshâb-ı Kirâm düşmanı olanlarla mücâdele edemezsin” diye bildirdi. Halîfe de İbn-i Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektûp yazınca, o da va’z kürsüsünden insanlara şöyle hitâb etti. “Emîr-ül-mü’minîn’e Eshâb-ı Kirâm düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bid’at ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vâ’izlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zem etmeği yasaklıyorum.” Bu va’zın te’sîri büyük oldu. Halk, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından uzaklaştı.

574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbn-i Cevzî, halîfenin de hazır bulunduğu bir cemâate va’z verdi. Va’z esnasında halîfeye hitaben “Allahü teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazîfelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu îmâ edince, halîfe bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbn-i Cevzî’ye müracaat etti. İbn-i Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emîr-ül-mü’minîn Müstadî billâh’in emriyle yapılmıştır. Bu kabir, Tâc-üs-sünne (Sünnetin tâcı), vâhid-ül-ümmet (ümmetin bir tanesi), alil himmet (yüksek arzulu), âlim-ül-âbid (ilmiyle ibâdet eden), fakîh ve zâhid olan İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera” sahibi, mücâhid, kitâbullah ve sünnet-i Resûlullah ile amel eden” sözleri ilâve edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halîfelerin âdeti, halîfeden başkasına İmâm-ül-İmâm demezlerdi. İmâm-ı Ahmed için kabir taşında; İmâm-ül-İmâm Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybânî yazıldı.

Talebeleri: İbn-i Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadîs ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Onlardan ba’zıları şunlardır: Oğlu Sâhîb Muhyiddîn, torunları Ebü’l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffaküddîn, Hâfız Abdülganî, İbn-i Debîsi, İbn-i Katî’î, İbn-i Neccâr, İbn-i Halîl, İbn-i Abdüddâim, Necîb Abdüllatîf-il-Harrânî İbn-i Cevzî’den son icâzet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buhârî’dir.

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin fazileti: Ebü’l-Ferec beş medresede ders verdi. Yüzbinden fazla kişi onun va’zları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshâb-ı Kirâma düşmanlığı bıraktı. Va’zlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin va’zında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Va’z meclislerinde halîfe, vezir, sâhib-ül-mahzen (hazîne bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin va’z meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği va’zlar büyük faydalar sağladı. Gâfilleri uyandırdı. Câhiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada müslüman oldu.

Kitâb-ül-kısâs ve el-Müzekkirîn adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır “Ben insanlara devamlı va’z ettim. Onları tövbe etmeye ve takvâ sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüzbin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmibinden fazla kimse müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşmişti.”

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin va’z meclisinde en az onbeşbin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyâdan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, ikibin cild kitap yazdım. Elimde yüzbin kişi tövbe etti. Yirmibinden fazla yahudi ve Hıristiyan elimde müslüman oldu.”

İbn-i Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur’ân-ı kerîmi hatim ederdi. Cum’a namazı ve va’z vermek hâriç, evinden hiç çıkmazdı. Asla kimse ile şaka yapmazdı. Helâl olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu; âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

İbn-ül-Kati”î onun hakkında; “İnsanlar İbn-i Cevzî’nin, sözünden fâidelenirdi. Bir mecliste yüz kişi, ba’zan daha çok kimseler tövbe ederdi. Mensûr Câmii’nde, senede bir veya iki gün va’z verirdi. Va’z verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.

İmâm Nâsıhüddîn bin el-Hanbelî ise, Ebü’l-Ferec hakkın da: “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Va’z meclisleri Bağdad’ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur’ân-ı kerîm okunur ve Allahü teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyz ve ihsânlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. On küsur yaşından vefâtına kadar va’z etti. Onu ilimden başka birşey meşgûl etmedi. Mekke hâriç sefere çıkmadı. O, Bağdad halkı, bütün müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir ni’mettir. Bâb-ı Bedr’deki va’z meclisine halîfe Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi’nde, Bâb-ül-Ezc’de ve Dicle kenarında va’z meclisleri olurdu. Ben İmâm-ı Ahmed’in menkıbelerini ondan dinledim, Şam’dan onun için geldim” demektedir.

Hâfız İbn-üd-Debîsî, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde: “İbn-i Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsîr, fıkıh, hadîs, va’z, rekâik, târih vb. Hadîs ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadîs râvîlerinin hâl tercemelerini, cerh ve ta’dîlle ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delîl olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delîl olarak kullanılmayan uydurma hadîsleri terk etme ve tanıma husûsunda eserleri vardır. Va’zlârında ince ibâreler, yüksek işâretler, derin ma’nâlar vardı. Söz söyleme bakımından, O zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla va’z dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbn-i Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için, bana şu şiiri söyledi:

Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan,
Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin,

Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın,
Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?”

Sonra benim için de şu şiiri söyledi: “Az bir azığa râzı olursan, insanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaradılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.” Muvaffak Abdüllatîf de İbn-i Cevzî hakkında: “İbn-i Cevzî’nin sûreti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzel idi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cild kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsîrde a’yânda (büyüklerden), hadîsde hafızlardan, târihde geniş bilgisi olanlardan idi. Hanbelî fıkıh ilminde İmâm idi. Va’zlârında çok güzel kâfiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivâyetle konuşursa çok edebli idi. Sıhhatini korumağı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifâdesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokulu idi. Yetim olarak büyüdü. Hazır cevap olan İbn-i Cevzî, tatlı espiriler yapardı” dedi.

İbn-ül-Bezûrî, yazdığı târih kitabında, İbn-i Cevzî için: “İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen İmâm idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i dinâr’da kendisi için medrese yaptı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakf etti. Bütün ilimlerde derin âlim idi. Zamanındaki edîblerin en üstünü, fadılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda, “Üçyüzkırkdan fazladır” dedi. Bunlardan ba’zısı yirmi cildlik bir kitap, ba’zısı bir kitap forması kadardı. Her alanda kitap yazdı. Zamanının bir tanesi idi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum” diye uzun uzun yazmaktadır.

İbn-i Neccâr, İbn-i Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münâcaatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun va’zlardaki sözleri ve ma’rifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”

İbn-i Kadsî Târih kitabında şöyle yazmaktadır: “Ebü’l-Ferec İbni Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra sâlihleri ziyârete giderdi. Muvaffaküddîn el-Makdisî onun hakkında; “İbn-i Cevzî, zamanındaki halkın va’zda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabûl görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadîsde hafız idi. Bu dalda da kitap yazdı. İbn-i Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı. Hocası İbn-i Nasır onu çok meth ederdi. Ebü’l-Ferec “Telbîh” kitabını yazınca, hocası İbn-i Nâsır’a arz etti. Ebü’l-Ferec o zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zâhid Ebü’l-Ferec, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbn-i Cevzî, çok kitaplar mütâlâa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Târihlerden topladığı Sahâbe-i Kirâmın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü teâlâ ilminden bizleri fâidelendirsin. Allahü teâlâ, müslümanların fâidelenmesi için ehl-i sünnete yardım etmesi için, bid’atleri ve hizibleri yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını fâidelendirsin ve ömrünü sonuna ulaştırsın” demektedir.

İmâm Ebü’l-Abbâs da İbn-i Cevzî hakkında: “Ebü’l-Ferec müftî idi. Tasnif ve te’lîfleri çok idi. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm” demektedir.

Hapse girmesi: İbn-i Cevzî’nin hayâtının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır. “Vezîr İbn-i Yûnus el-Habelî, vezîrliği sırasında Rükn Abdüsselâm bin Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî hakkında bir meclis toplamıştı. Bu mecliste onun sapıklığı delîlleri ile anlatınca, vezir, Rükn Abdüsselâm’ın kitaplarını yaktırdı. “Rükn Abdüsselâm, zındık, yıldıza tapan bir kişi idi. Vezîr İbn-i Yûnus, Abdüsselâm’ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbn-i Cevzî’ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassâb isminde bir Ehl-i sünnet düşmanı ve habis biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselâm, İbn-i Yûnus’u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yûnus’un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselâm, İbn-i Kassâb’ın yanına giderek: İbn-i Yûnus’un sevdiği bir kişi de Cevzî’dir. Ebû Bekr evlâdındandır. İbn-i Yûnus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yûnus benim kitaplarımı yaktırdı” dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassâb, halîfe Nâsır’a yazdı. Halîfe de Ehl-i sünnet düşmanlarına meyyal idi. Ayrıca, İbn-i Cevzî va’zlarında seni kötülüyor diye halîfeye şikâyet ettiler. İbn-i Kassâb, İbn-i Cevzî’ye, medreseyi Rükn Abdüsselâm’a teslim etmesini emr etti ve İbn-i Cevzî’nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk-çocuğunu dağıttı. Halîfenin emriyle onu tutukladı. Daha sonra, yanında sâdece düşmanı Rükn Abdüsselâm olduğu hâlde, ev kıyâfetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt’a götürdüler: Rükn Abdüsselâm vâliye, “Düşmanımı kuyuya atmak için izin ver” dedi. Vâli ona mâni oldu ve “Ey zındık, senin sözünle mi onu kuyuya atacağım. Halîfenin yazısını getir. Benim mezhebimden olsaydın, sana canımı feda eder, malımı da hizmetine sunardım” dedi. Vâliden yüz bulamıyan Rükn Abdüsselâm Bağdad’a geri döndü.

İbn-i Cevzî Vasıt’a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı, İbn-i Abdülkâdir, “İbn-i Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı” diye büyük yalanlar söyledi, İbn-i Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabûl etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbn-i Cevzî’ye inanmayan vâli, halîfenin emri ile İbn-i Cevzî için Derb-i dinâr’da bir hücre ayırttırdı ve oraya haps ettirdi. İbn-i Cevzî, bu hücrede beş sene mahbus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan va’z dinlerlerdi, İbn-i Cevzî onlara ba’zı şeyleri yazdırırdı.

İbn-i Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeğe veya başka birşey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur’ân-ı kerîm okuyarak ve Allahü teâlâya ibâdet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç-dört cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu.

İbn-i Cevzî’nin çok sevdiği oğlu Yûsuf, o hapiste iken büyüdü ve va’z vermeye başladı. Babası gibi çok güzel va’z veriyordu. Va’zlarının güzelliğini halîfe Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste va’z vermesini, İbn-i Cevzî’nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halîfe Nasır tarafından haps ettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz” diye halîfenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halîfe Nâsır’dan İbn-i Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. O da İbn-i Cevzî’nin serbest bırakılmasını emretti. İbn-i Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdad’a döndü. Bağdad halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmül Halîfe türbesinin yanında va’z vereceği halka duyuruldu. Halk Cum’a namazından sonra türbenin etrâfında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbn-i Cevzî hazretleri, sabah erkenden va’z kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliyâ da orada hazır bulundular, İbn-i Cevzî’nin sesi Allahü teâlânın bir lutfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.

İbn-i Cevzî, vefâtına kadar ilim yaymağa, va’z vermeğe ve kitap yazmağa devam etti.

Vefâtı: İbn-i Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmül Halîfe türbesinin yanında son va’zını verdi. Bu va’zdan sonra beş gün hasta yattı. Cum’a gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefât etti. İbn-i Cevzî’yi Ziyâeddîn bin Sekine ve Ziyâeddîn bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdad halkı evin önüne toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Tabutu va’z verdiği yer olan Ümmül Halîfe türbesinin altına götürüldü. Oğlu İbn-i Kâsım namazını kıldırdı. Sonra Mensûr Câmii’ne götürüldü. Burada da cenâze namazı kılındı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmet İbni Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cum’a namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuz’a rastladığı için çok sıcaktı, İbn-i Cevzî’nin vefâtına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.

Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasıyyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasıyyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretlerinin, İbn-i Abbâs’dan bildirdiği hadîs-i şerîf şöyledir: Abd-i Kays kabilesinin temsilcileri Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldiler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara îmân etmelerini emretti ve buyurdu ki; “Allaha îmân nedir, bilir misiniz?” Onlar da, “Allah ve Resûlü bilir” dediler. Resûlullah efendimiz bunun üzerine “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun peygamberi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganîmetlerin beşte birini (hak sahiplerine) vermektir” buyurdular.

İbn-i Cevzî buyurdu ki: “Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tama’ ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”

“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”

“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”

“Dünyâ arzuları olmıyan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ Allahü teâlânın evidir. Sahibinin izni olmadan bu evde tasarrufta bulunan hırsızdır.”

Birgün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Birgün birisi: “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Ya’nî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)

Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) sonra, insanların, ya’nî ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.

Eserleri: İbn-i Cevzî’nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırkdan fazla olduğunu söylemektedir. Hadîs ve hadîsin bölümlerine dâir yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertîbini, bâblara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetli idi.

Kendisi “İlk tasnif ve te’lîf ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur’ân-ı kerîm ilimleri ve Kur’ân-ı kerîm ilimleriyle ilgili tasniflerin tesbiti kitabıdır” demektedir.

Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1. Zâd-ül-mesîr fî ilm-it-tefsîr: Dört cildlik bir eserdir. 2. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 3. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-garîb, 4. Garîb-ül-garîb, 5. Nüzhet-ül-uyûn en-nevâzır fil-vücûhi ven-nezâir, 6. El-İşâretü ilel kırâat-il-muhtâre, 7. Tezkiret-ül-müntebihi fî uyûn-il-müstebeh, 8. Fünûn-ül-efnân fî uyûni ulûm-il-Kur’ân, 9. Vird-ül-egsân fî fünûn-il-efnân, 10. Umdet-ur-râsih fî ma’rifet-il-mensûh ven-nâsih, 11. El-Musaffâ bi ekfi ehl-ir-rüsûh min ilmin nâsih vel-mensûh, 12. Sebt-üt-tesânif fî usûl-iddîn, 13. Muntekâd-ül-mu’temed, 14. Minhâc-ül-vüsûl ilâ ilm-il-usûl, 15. Beyân-ü gaflet-ül-kâil bi kademi efâlil ibâd, 16. Gavâmid-il-ilâhiyyât, 17. Meslek-ül-akl, 18. Minhâc-ü ehl-il-isâbe, 19. Es-Sirr-ül-masûn, 20. Def’u Şibh-it-teşbîh, 21. Er-Reddü alel müteassıbil anîd, 22. Sebt-üt-tesânif fî ilm-il-hadîs-i vez-zühdiyyât, 23. Câmi’-ül-mesânid bi elhas-il-esânid, 24. El-Hadâik, 25. Nefy-ün-nakl, 26. El-Müctebâ, 27. En-Nüzhe, 28. Mültekat-ül-hikâyât, 29. İrşâd-ül-mürîdîn fî hikâyât-is-Selef-i sâlihîn, 30. Ravdât-ün-nâkil, 31. Gurer-ül-eser, 32. Et-Tâhkîk fî ehâdîs-it-ta’lik, 33. Elmedih, 34. El-Mevdû’ât minel ehâdîs-il-merfû’ât, 35. El-Ilel-ül-mütenâhiye fil-ehâdîs-il-vâhiye, 36. El-Keşfü lî müşkil-is-sahîhayn, 37. Ed-Duâfâü vel-metrûkîn, 38.İ’lâm-ül-âlimi ba’de rusûhihi bi hakâik-ı nâsih-il-hadîsi ve mensûhihi, 40. İhbârü ehl-ir-rüsûhi fil-fıkhı vet-takdisü bi mukadder-il-mensûhi minel hadîs, 41. Es-Sehm-ül-musib, 42. Ehâyir-üz-zehâir, 43. El-Fevâidü an-iş-şüyûh, 44. Menâkıb-ü-Eshâb-il-hadîs, 45. Mevt-ül-hasâr, 46. Muhtasarât, 47. El-Meşihat, 48. El-Meselselât, 49. El-Muhteseb fin-neseb, 50. Tuhfet-üt-tullâb, 51. Tenvîr-u medellehüm-iş-şeref, 52. El-Elkâb, 53. Fedâil-i Ömer bin el-Hattâb 54. Fedâil-i Ömer bin Abdülazîz, 55. Fedâil-i Sa’îd bin el-Müseyyeb, 56. Fedâil-il-Hasen-il-Basrî 57. Menâkıb-ül-Fudayl bin Iyâd, 58. Menâkıb-ü Bişr-i Hafî 59. Uyûn-il-hikâyat, 60. Menâkıb-ı İbrâhim bin Edhem, 61. Menâkıb-ı Süfyân-i Sevrî, 62. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel, 63. Menâkıb-ı Ma’rûf-i Kerhî, 64. Menâkıb-ı Râbi’a-i Adviyye, 65. Mesîr-ül-azm-is-sâkin ilâ eşref-il-emâkin, 66. Safvet-üs-sufuvve, 67. Minhâc-ül-kâsidîn, 68. El-Muhtâr min ahbâr-il-ahyâr, 69. El-Kâti’u lî muhal-il-huccâc bi muhâl-il-huccâc, 70. Ucâlet-ül-muhtazar lî şerhi hâl-il-hadar, 71. En-Nisâü ve mâyeteallahü bi âdâbihinne, 72. İlm-ül-hadîs el-menkûl fî enne Ebâ Bekr ümmerresûl, 73. El-Cevher, 74. El-Muğlâk, 75. Sebtü mâyeteallahü bit-tevârîh, 76. Telkîhu fühûmu ehl-il-eser fî uyûn-it-tevârihi ves-siyer, 77. El-Muntazam fî târih-il-mülûki vel-ümem, 78. Şüzûr-ül-uhûd fî târih-il-ma’hûd, 79. Tarsîk-üz-zarâif fî târîh-is-sevâlif, 80. Menâkıb-ı Bağdad, 81. Sebt-ül-müsannefüt fil-fıkhı, 82. El-İnsâf fî mesâil-il-hılâf, 83. Cinnet-ün-nazar, 84. Muhtasar-ül-muhtasar fî mesâil-in-nazar, 85. İ’med-üd-delâil fî müştehez-il-mesâil, 86. El-Mezhebü fil-mezheb, 87. Mesbûk-üz-zeheb, 88. En-Nebze, 89. El-İbâdât-ül-hums, 90. Eshâb-ül-hidâye lî erbâb-il-bidâye, 91. Keşf-üz-zalameti anid-diyâ fî redd-i da’vâ, 92. Redd-ül-levmi ved-daymi fî savmi yevmil-gayyim, 93. Sebt-ül-musannefât fî ulûm-il-va’z, 94. El-Yevâkît fil-hutab, 95. El-Mütehab fin-nevb, 96. Mesannefâtihi fil-va’z (yüz cildden fazla bir eser), 97. Nesîm-ür-riyâd, 98. El-Lü’li, 99. Kenz-ül-müzekker, 100. El-Ezc, 101. El-Letâif, 102. Künûz-ür-rûmûz, 103. El-Muktebîs, 104. Zeyn-ül-kasas, 105. Muvâfık-ül-merâfık, 106. Şâhid ve meşhûd, 107. Vâsılât-ül-uhûd min şâhid ve meşhûd, 108. El-Leheb, 109. El-Müdhiş, 110. Saba necd, 111. Muhaddeset-ül-akl, 112. Lukat-ül-cem’ân, 113. Meânî’-il-meânî’, 114. Fütûh-ül-fütûh, 115. Et-Teâzî-ül-mülûkiyye, 116. El-Ahd-ül-mukîm, 117. İkâz-ül-vesnân miner-rekâdât bi ahvâl-il-hayvan ven-nebât, 118. Mekes-ül-mecâlis-il-bedriyye, 119. Nüzhet-ül-edîb, 120. Münteh-il-müntehâ, 121. Tebsiret-ül-mübtedî’, 122. El-Yâkûte, 123. Tuhfet-ül-vu’âz, 124. Sebtü tesânif fî fünûni zemm-il-hevâ, 125. Sayd-ül-hâtır, 126. Ahkâm-ül-iş’ar bi ahkâm-il-iş’âr, 127. El-Kısâs vel-müzâkirîn, 128. Takvîm-ül-lisân, 129. El-Ezkiyâ’, 130. El-Humkî, 131. Lukat-ül-menâfi’ fit-tıb, 132. Eş-Şeybü vel-hudâb, 133. Âmâr-ül-a’yân, 134. Es-Sebât indel memat, 135. Temvîr-ül-gabeş fî fadl-is-sevâd vel-habeş, 136. El-Hıssü alâ hıfz-il-ilm ve zikrü kibâr-il-huffâz, 137. İşrâf-ül-mevâli, 138. İ’lâm-ül-ahyâ’bi aglât-il-ahyâ’, 139. Tahrîm-ül-mahall-ilmekrûh, 140. El-Mısbâh-ül-mudî’ lî da’vet-il-İmâm-il-Müstadı’, 141. Atf-ül-ulemâ alel-ümerâ, 142. En-Nasru alâ nısr, 143. El-Mecd-ül-adûdî, 144. El-Fecr-ün-nûrî, 145. Menâkıb-üs-setr-ir-refi’, 146. Makultûhü minel eş’âr, 147. Elmakâmât, 148. Minresâilî, 149. Et-Tıbb-ur-rûhânî, 150. El-Uzlet, 151. Er-Riyâdat, 152. Beyân-ül-hatâi ves-sevâb an-ehâdîs-iş-şîhâb, 153. El-Bâz-ül-eşheb el-munkıdu alâ men halefel mezheb, 154. En-Nûr fî fedâ-il-il-eyyâmi veş-şükr, 155. Tahrîb-üt-târih-il-eb’âd fî fedâil-i makbereti Ahmed, 156. Menâkıb-ül-İmâm-iş-Şâfiî, 157. Fünûn-ül-elbâb, 158. Minhâc-ül-isâbe fî muhabbet-is Sahabe, 159. Ez-Zurafâ vel-mütehâbbin, 160. Takvîm-ül-lisân, 161. Menâkıb-ü Ebî Bekr, 162. Menakıb-ü Ali, 163. Fedâil-ül-Arab, 164. El-Menfeatü fil-mezâhib-il-erbe’a, 167. El-Muhtâr minel eş’ar, 168. Rüûs-ül-kavâir, 169. El-Mürtecel fil-va’z, 170. Nesîm-ur-riyâd, 171. Zahîret-ül-vâ’iz, 172. Es-Zecr-ül-muhavvef, 173. El-Üns vel-muhabbet, 174. El-Matrâb-ül-melheb, 175. Ez-Zind-ül-vera’ fîl-va’z-in-nâsır, 176. El-Fâhir fî eyyâm-il-İmâm-in-nâsır, 177. El-Mecd-üs-salâhî, 178. Lugat-ül-fıkh, 179. Akd-ül-hanâsır fî zemm-il-hilâfet-in-nâsır, 180. Fî zemm-i Abdülkâdir, 181. Garîb-ül-hadîs, 182. Milh-ül-ehâdîs, 183. El-Füsûl-ül-va’ziyye alâ hurûf-ül-mu’cem, 184. Selvet-ül-ahzân, 185. El-Ma’şûk fil-va’z, 186. El-Mecâlis-ül-Yûsüfiyye fil-va’z, 187. El-Va’z-ül-makberî, 188. Kıyâm-ül-leyl, 189. El-Muhâdese, 190. El-Münâcaat, 191. Zâhir-ül-cevâhir fil-va’z, 192. Kenz-ül-müzekkir, 193. En-Nûhhat-ül-havâtim, 194. El-Murtekâ limen-ittekâ, 195. Kavâid-üt-tarîka fil-cem’-i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka, 196. Merec-ül-bahreyn fil-cem’-i beyn-et-tarîkayn, 197. Dürret-ül-iklîl fit-târih, 198. El-Emsâl.

Bu eserlerin 80 tanesi cildli olup, diğerleri küçük kitapçıklar halindedir.

199. El-Mugnî: Seksenbir cildlik tefsîr kitabıdır. Meşhûr tefsîr kitaplarındandır. Bu eserden ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Büyüklerden biri şeytana, “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan, herşeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim” dedi.”

“Medine’de kuraklık oldu. Hazreti Aişe’ye gelip, yalvardılar. O da, “Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz” buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübârek kabr-i şerîfi ıslandı.”

“Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’raca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerât da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü teâlâ göktekilerin de (meleklerin de) sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O’nun şeref ve yüksekliğini Allahü teâlânın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”

“Namazın kabûl şartları onikidir: Altısı dışında, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşû’, takvâ, haram yemeği terk, boş sözü, tenbelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlâs, tefekkür, korku, ümid, kusurunu görmek ve müşâhededir.”

“Hazreti Ebû Bekr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Her namaz vakti geldikte, melekler nidâ ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefsleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz” buyurdu.”

“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan herbiri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz”dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; “Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükür ediniz”dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; “Namazı kılın ve zekatı verin” dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermiyenin, namazı makbûl olmaz.”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün buyurdu ki: “Benî-İsrâil peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsi olmadılar. Bunlar; Eyyûb, Zekeriyyâ, Harkil ve Yüşâ’dır.” Eshâb-ı Kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu peygamberlerin bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi, okudu (Kadir-3)”.

“Emîr-ül-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı” dedi. Hazreti Ömer, “Bu kadarı bana yeter” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, a’zâlar yedidir, secde yedi a’zâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeble olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyliyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim” buyuruyor”

“Kâ’b-ül-Ahbâr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kadir gecesi üç defa Lâ ilahe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur, ikincisinde, Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde, Cennete girer” buyurdu.”

“İbrâhim aleyhisselâm Kâ’be binasını yapmayı bitirince, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip kendisine, “Allahü teâlâ bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor” dedi. Nitekim Hac sûresi yirmiyedinci âyetinde meâlen; “Bütün insanlara haccı ilân et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzûruna gelsinler” buyuruldu. İbrâhim aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez” dedi. “Ey İbrâhim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak” cevâbını duydu, İbrâhim aleyhisselâm bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâ’beyi ziyâret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun” dedi.”

“İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ her gün bu hâne (Kâ’be) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâ’beye bakanlaradır” buyurdu.”

200. El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını anlatan iki cildlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan’da baskısı yapılmıştır. Bu eserden ba’zı bölümler:

İbrâhim aleyhisselâmın Resûlullah için duâsı: İbrâhim aleyhisselâm Kâ’beyi bina ettiğinde şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddî:

“O, Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben, annemin rü’yâsında gördüğü, Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği, ceddim İbrâhim aleyhisselâmın duâ buyurduğu peygamberim” buyurdu. Mu’âviye ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Amine hâtun, Resûlullaha hâmile iken bir nûr gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) baba ve dedeleri ve şerefi: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, İsmâil (aleyhisselâm) evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”

“Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücûde getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”

“Allahü teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan’a yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”

Ağaçlar ve taşların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) selâm vermesi: Câbir bin Semûra’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke’de, bana devamlı selâm veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyerek selâm verirlerdi.” Resûlullahın insanları İslama da’veti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslama da’vet etti. Hazreti Ebû Bekr bu zamanda ilk îmân eden erkek idi. Üç sene sonra İslama da’vetini açıktan yapmaya başladı. İmâm-ı Zührî şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) İslâm dînini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü teâlâ dilediklerine imân ni’metini ihsân etti. Tâ ki imân edenler çoğaldı, önceleri Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) işâret ederek, “İşte Abdülmuttalib’in torunu yine semâdan kendisine gelen şeylerden konuşuyor” derlerdi. Ne zaman Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onların ibâdet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O’na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Cennetteki derecesi: Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Vesile, Allahü teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Üzerime salevât okuduğunuz zaman, Allahü teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz” buyurunca, orada bulunan Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, vesîle nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennette en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümid ederim.” Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kim bana salevâti şerîfe okuyup, “Yâ Rabbî! O’nu yakınında kıl derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helâl olur” buyurdu.

201. Telbîsü İblîs: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bid’at ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kâhire’de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbn-i Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini onüç bölüme ayıran İbn-i Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1. Sünnet ve cemaata sarılma, 2. Bid’atleri kınama, 3. Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4. Aldatma ve gurûr, 5. Şeytanın akîdelerdeki aldatmaları, 6. Şeytanın âlimleri aldatması, 7. Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8. Şeytanın âbidleri aldatması, 9. Şeytanın zâhidleri aldatması, 10. Şeytanın sûfîleri aldatması, 11. Şeytanın dindarları aldatması, 12. Şeytanın avamı aldatması, 13. Şeytanın bütün insanları aldatması.

Bu eserin mukaddimesi ve ba’zı bölümleri:

“Akıl sahiplerinin ellerine adâlet terazisini veren, peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azâb ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil, din olarak İslâmiyeti seçen Allahü teâlâya hamd ederim. O, sebepleri yaratandır, İhlâs ile O’nun bir olduğuna şehâdet ederim. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Peygamberidir. Allahü teâlâ O’nun hidâyet nûru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed aleyhisselâma, O’nun Âline ve Eshâb-ı Kirâma. Tabiîn hazerâtına, kıyâmete kadar sayısız salât, selâm ve hayır duâlar olsun. Bilmelidir ki; Allahü teâlânın insana verdiği ni’metlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O’nu tanımaya yarıyan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabûl etmeğe yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mu’cizelerini görünce, onları kabûl eder ve bilemeyeceği, anlıyamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.

Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Adem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl ni’metiyle insanları ni’metlendirdi. Adem aleyhisselâm, vahy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefs ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru i’tikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini herşeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mü’min olabilenler bundan kurtulabildi.”

Sünnet ve cemaata sarılma: Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini bildirdi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir, iki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir” buyurdu.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâat hâlinde olun. Mescidlere koşun” buyurdu.

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar” buyurdu.

İbn-i Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte ise, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Benî-İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur” buyurdular. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, bu fırkanın kimler olduğu sordukda: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ): “Bid’atden alıkoyan, sünnete çağıran, Ehl-i sünnetten bir kimseye bakmak ibâdettir” buyurdu.

Evzâî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i sâlihînin yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”

Rü’yâmda bana, “Ey Abdurrahmân Cevzî, sen iyiliği, emreder, kötülükten nehyedersin” dendi. Ben de, “Rabbimin bana ihsânıdır. Rabbimden İslâm üzere ölmeyi istiyorum” dedim. O zaman bana, “Sünnet-i seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.

Süfyân-ı Sevrî: “Söz ancak amel ile birlikte olursa makbûl olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur” buyurdu.

Abdurrahmân Cevzî ( radıyallahü anh ) oğluna: “Ey oğlum Yûsuf, tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selâm gönder. Zîrâ Ehl-i sünnet ve cemâatden az kimse kaldı, insanın saadeti; bir Ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyûb-i Sahtiyanî: “Ehl-i sünnetten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

Yûsuf bin Esbât şöyle demektedir: “Etrâfım Ehl-i sünnet düşmanlarıyla dolu idi. Allahü teâlâ bana, evliyâsından olan Süfyân hazretlerini tanımağı ve onu sevmeği nasîb ederek, o bataktan kurtardı.”

Mu’temir bin Süleymân şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefât ettiğini söyledim. Babam o zaman “O sünnet-i seniyyeye bağlı idi. Öyle vefât etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine, “Ona üzülmende haklısın” dedi.

Süfyân-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayrı isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler” buyurdu.

Yûnus bin Abdülâ’lâ şöyle der: “İmâm-ı, Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadîs-i şerîf âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birini görmüş gibi olurum.”

Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun yolunda giden Ehl-i sünnet i’tikâdındaki kullar Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”

Bid’at ve bid’at sahiplerinin kötülüğü: Bid’at demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demektir. Bid’at sahibi demek ise; bir bid’ati meydana çıkaran veya çıkmış bir bid’ati yapan demektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan bir şey, sevâb umarak meydana çıkarılırsa, bu şey red olunur” buyuruyor.

İbn-i Abdürrazzâk şöyle anlatır: “Tâvûs bin Keysân, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bid’at ehlinden biri gelip ba’zı şeyler söyledi. Tâvûs hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da, “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir i’tikâdını bozar” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”

Selâm bin Ebî Muti’de şöyle anlatır: “Bid’at ehlinden biri gelip Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerine, “Size bir kelime söylemek istiyorum” deyince, o da, “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum” buyurdu.”

Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bid’at işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bid’at işlemekten dönmek çok zordur. Bid’at sahibi ile konuşup ondan birşey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü teâlâ bir fayda vermez. Onunla musâfeha eden, İslâmiyete olan bağını kesmiş olur.”

Müemmil bin İsmâil şöyle anlatır: “Abdülazîz bin Ebî Davud’un cenâzesinde bulundum. Tâbutu, Safa kapısına kondu ve namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyân hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyân-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenâzenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü, meyyitin bid’at ehli olduğu söyleniyordu.”

Sa’îd-ül-Kerîrî de şöyle anlatır: Süleymân Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında, “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bid’at birisine selâm verdim. Bunun için âhırette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”

Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: “Bid’at sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.”

Bid’at sahibini seven kimsenin ibâdetlerini, Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır. Yolda bid’at sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bid’at sahibinin ibâdeti, Allahü teâlâ katında kabûl olmaz. Kim ona yardım ederse, İslâm dînini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bid’at sahibine kız verilmez. Bid’at sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bid’at sahibini sevmiyen, ona buğzeden kimsenin günahlarını, Allahü teâlânın mağfiret etmesi umulur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bid’at sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu İslâmiyeti beğenmemiş olur” buyurdu. Nadr-ül-Hârisî buyurdu ki: “Bid’at sahibine kulak veren, onu dinliyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”

Leys bin Sa’îd: “Bid’at sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

İmâm-ı Şafiî ise; “Bid’at sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

Bişr-i Hafî ( radıyallahü anh ) şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bid’at sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeye vardım ve Allahü teâlâya hamd ettim.”

Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at: Ehl-i sünnet; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bid’at ise; dinde önceden olmayan birşeyi ortaya çıkarıp, ibâdet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delîlide) yoktur. Ehl-i sünnetin ise, mezhebi belli ve sözleri, delîlleri açıktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyâmete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”

Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak: İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gadap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adâlet gösteren akıl ni’meti de ihsân edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan isrâfa, doğru yoldan ayrılmağa teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lâzımdır. Onun düşmanlığı, Âdem aleyhisselâm zamanından beri devam etmektedir. Şeytan herşeyini, Âdemoğlunun dînini, îmânını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.

Allahü teâlâ ondan sakınmayı, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu âyet-i kerîmelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyle yiyin, şeytanın izini ta’kib etmeyin. Çünkü o, hakîkaten size apaçık bir düşmandır.” (Bekâra-168). “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeği emreder. Allah ise (sadaka ve zekât vermekle) size mağfiret va’d ediyor. Allahın kudreti geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir” (Bekâra-268). “Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmazmısınız?” (Mâide-91)

“Ey insanlar! Muhakkak Allahın va’di (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vukû’ bulacaktır. O hâlde, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allahın dîninden aldatıp kaydırmasın. Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrâfına toplanan avânesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır” (Fâtır-5, 6). “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yâsîn-60).

Şeytanın ilk i’tirâzı, Âdem aleyhisselâma secde etmemek oldu. Allahü teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur’ân-ı kerîmde Sad sûresi yetmişaltıncı âyetinde meâlen buyurulduğu üzere; “İblîs şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü, İsrâ sûresi altmışikinci âyetinde meâlen; “İblîs; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyâmet gününe kadar beni geciktirirsen, yemîn ederim ki, Âdem’in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad sûresi yetmişyedinci ve yetmişsekizinci âyetinde meâlen; (Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennetten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) koğulmuşsun ve muhakkak sûrette hesap gününe kadar la’netim senin üzerinedir” buyurulduğu üzere la’netlenmeye ve Cehenneme müstehak oldu.

Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde E’ûzü okumayı emretti. Nahl sûresi doksansekizinci âyetinde meâlen, Peygamberine ( aleyhisselâm ); “Kur’ân-ı herim okuyacağın zaman E’ûzü... söyle” buyurmuştur. Ya’nî Allahın rahmetinden uzak olan ve gazâbına uğrayarak dünyâda ve âhırette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felâk sûresini okumayı emretti.

Hazreti Âişe vâlidemizin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki, “Seni kim yarattı?” O da, “Allahü teâlâ” der. Şeytan tekrar, “Peki Allahı kim yarattı?” der. Böyle deyince ona, “Âmentü billahi ve Rasûlihi” deyin. Ya’nî “Ben Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine inandım demektir” buyurdu.

Âlim bir zât talebesine, “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da, “Onunla mücâdele eder, ona karşı dururum” dedi. Hocası tekrar, “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücâdele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Onu taşlar ve kendi gayretimle def etmeye çalışırım” dedi. O zaman o zât buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lâkin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Ya’nî, Allahü teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O’na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)

Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbtir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmiye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.

Şeytanın zenginleri aldatma yolları: İlki, malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helâlden mi, ehemmiyet vermezler. Alış-veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helâlden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”

İkincisi, o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekâtını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da, “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım, insanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibâdet edişini çok severim” dedi.”

İbn-i Şakîk ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”

Üçüncüsü, çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.

Dördüncüsü, malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını isrâf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Ba’zan da sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü teâlânın kötülediği bir özelliktir.

Şeytanın müslümanları aldatması: Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan ba’zıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez.

Öyle müslümanlar da vardır ki, cemâatle namaz kılarken İmâmdan önce secdeye gider, İmâmdan önce rükû’ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan ba’zıları alış-veriş ilmini bilmezler. Bu sebeble akidleri fâsid ve bâtıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.

Şeytanın herkesi aldatması: Birçok yahudi ve hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslâmiyete meyl (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var” diyerek mâni olur. Nihâyet o kişiler, îmân etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bugün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azâba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükliyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.

Şeytanın zâhidleri aldatması: Ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamıyacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebeb olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”

Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevkettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemiyen vardır. Onlar arasında meyvayı tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu men edenler vardır. Bu. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve onları ta’kib edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemiyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.

Göçebe yaşıyan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zîrâ bedenlerinin bineği olan nefsleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynı şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında, “Nefslerinin isteklerini yerine getiren” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, ni’metler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden men ederiz. Zâhidâne yaşar ve şehvetlerini terk etmeği tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tenbelliği arttırır. Bu kimse, terkinin zarar vereceği ve vermiyeceği şeyi bilmeğe muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyâcı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin a’zâlarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyâcı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, ba’zan tatlıya, ba’zan ekşiye meyleder. Bunun bir çok sebebleri vardır.

Zâhid görünenlerin, zühdün sâdece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanâat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar, insanların önünde, sanki Allahü teâlânın azametini müşâhededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşû’ ederler. Ba’zan onlardan biri, kendisine zühd sahibi desinler diye verilen hediyeyi redd eder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkânlar içinde, dünyâ dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyâdaki gayeleri baş olmaktır.

Şeytanın kadınları aldatması: İblîs’in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sâdece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine birşey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kızkardeşim, annem, câriyem bulunur. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lâzımdır.

Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı bâtıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vâciblerinden birşey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı bâtıl olur. Fakat buna aldırış etmez.

Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Ba’zı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona la’net ederler” buyurdu.

Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun râzı olacağını bilmeden, başkasına birşey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.

Şeytanın erkekleri aldatması: Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Ba’zıları da bunları sâdece Cum’a ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hattâ bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine ba’zıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmıyarak günâha girmektedir. Zîrâ müslümanlara eziyet haramdır. Ba’zıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.

Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır.

Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Ba’zıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.

Bu konularda fazla yazsak, cildleri doldurur. Az yazarak çok şeye delâlet ettik. Allahü teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 157

2) Zeylü Tabakat-ı Hanâbile cild-1, sh. 399

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1342

4) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 28

5) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 329

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 254

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 52, 523

8) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 140

9) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 270

10) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 17

11) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 749

12) Tabakât-ül-huffâz sh. 477

13) El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ

14) El-Mugni

15) Telbîsü İblîs

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 184, 395, 408, 587, 978

İBN-İ SEM’ÛN (MUHAMMED BİN AHMED) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Va’z ve nasîhatlarıyla meşhûr âlim. Künyesi Ebü’l-Hüseyn olup, en-Nâtıku bil-Hikmeti (Hikmetli konuşan) lakabı verilmiştir. 300 (m. 912) senesinde Bağdâd’da doğdu. 387 (m. 997)’de orada vefât etti. Va’z ve nasîhatta zamanının seçkin âlimlerinden olup, nasîhatları pek te’sîrli ve fâideli olmuştur. Halk arasında “İbn-i Sem’ûn’dan va’z dinle, nasîhat al!” sözü meşhûr olmuştur. İlim aldığı âlimler: Abdullah bin Ebî Dâvûd Sicistânî, Ahmed bin Muhammed bin Selîm Muhremî, Muhammed bin Mahled Devrî, Muhammed bin Ca’fer Metirî, Muhammed bin Muhammed bin Ebî Huzeyfe, Ahmed bin Süleymân bin Zeyyân ed-Dımeşkiyyîn, Âmir bin Hasen eş-Şeybânî’dir. Kendisinden ise; Hamza bin Muhammed bin Tâhir ed-Dekkâk, Kâdı Ebû Ali İbni Ebî Mûsâ el-Hâşimî, Hasen bin Muhammed el-Hilâl, Ebû Bekr et-Tâhirî, Abdülazîz bin Ali el-Eczî ve diğer zâtlar ilim almıştır.

Zamanının insanları onun hikmetli sözlerini toplayıp yazmışlardır. Ebü’l-Kâsım İsmail bin Abbâd şöyle nakletmiştir: “İbn-i Sem’ûn bir gün kürsü üzerinde va’z veriyordu. Şöyle buyurdu: “Eti konuşturan, yağa gördüren, kemiğe işittiren Allahü teâlâyı tesbih ederim.” (Bu sözünde etten maksat dil, yağdan maksat göz, kemikten maksat kulak idi)”

Irak halkı ona karşı büyük bir sevgi besler, çok severdi. Onun nasîhat ve va’zlarından istifâde etmek için büyük kalabalıklar hâlinde etrâfında toplanırlardı. İnsanların kalblerinden, hatırlarından geçen şeyleri bilirdi. Bu vasfıyla meşhûr olmuştur. Ebü’l-Feth Kavvâs şöyle anlatmıştır: “Bir defasında şiddetli bir darlığa düştüm. Hiç param kalmamıştı. Bir şeyler satmak için evi aradım taradım. Bir yay ve bir de giydiğim mestlerden başka birşey yoktu. Bunları satmaya karar verdim. Sabahleyin bunları satmak üzere evden çıktım. O gün İbn-i Sem’ûn’un va’z günüydü. Önce İbn-i Sem’ûn’un va’zını dinliyeyim, sonra gidip bunları satayım diyerek va’zı dinlemeye gittim. Va’zı dinledikten sonra kalkıp gidiyordum. İbn-i Sem’ûn bana uzaktan seslenerek, mesti ve yayı satma, Allahü teâlâ sana rızık gönderecek buyurdu.”

Ebû Tâhir bin Halef anlatır: İbn-i Sem’ûn birgün Bağdâd’da, minberde va’z veriyordu. Minberin önünde oturanlardan Ebü’l-Feth Kavvâs uyudu. İbn-i Sem’ûn hemen sustu. Uyandığı zaman, “Resûlullahı ( aleyhisselâm ) rü’yâda gördün değil mi?” dedi. “Evet gördüm” dedi. “Seni uyandırıp da, tatlı rü’yânı yarıda bırakmamak için sustum” buyurdu.

Ebû Ali bin Ebî Mûsâ el-Hâşimî şöyle anlatmıştır: “Bana Tâiillah’ın âzâdlı kölesi Vehî şöyle anlattı: Tâiillah bana İbn-i Sem’ûn’un hükümet konağına çağırılmasını söyledi. O gün pek kızgındı. Bu hâlinden çekinilirdi. Çünkü hiddetli biri idi. Birini gönderip, İbn-i Sem’ûn’u çağırttım. Fakat onun kızgın hâlinden içime bir şüphe düşmüştü. İbn-i Sem’ûn gelince haber verdim. Yanına girip usûlüne uygun şekilde selâmladı ve oturdu. Sonra va’z ve nasîhata başladı. Önce Emîr-ül-mü’minîn Ali’den “kerremellâhü vecheh” şöyle nakledilmiştir, diyerek söze başladı ve Hazreti Ali’den yapılan bir rivâyeti nakletti. Sonra da konuşmasına devam etti. Tâiillah onu dinlerken ağlamaya başladı, sesi işitiliyordu. Elindeki mendili, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu. Bunun üzerine İbn-i Sem’ûn konuşmasını bitirdi. Tâiillah bana, içinde güzel koku ve diğer hediyelerin bulunduğu bir kutu verdi. İbn-i Sem’ûn’a hediye edilmesi için verilen bu kutuyu ona verdim. Bundan sonra İbn-i Sem’ûn ayrılıp gitti. Ben Tâiillah’ın yanına girip, “Efendim, önce çok kızgın idiniz. İbn-i Sem’ûn ile görüştükten sonra bu kızgınlığınız geçti. Sebebi nedir?” dedim. Dedi ki: “Bana İbn-i Sem’ûn’un Hazreti Ali hakkında yanlış düşündüğü söylenmişti. Bunun, doğru olup olmadığını araştırdım. Fakat o, yanıma gelir gelmez Hazreti Ali’den gelen bir rivâyeti nakletti ve onu medhetti. Halbuki rivâyet husûsunda geniş ilim sahibi olduğundan, istese başka bir rivâyeti söyleyebilirdi. Anladım ki, o bu husûsta kendisine yapılan iftirayı anladı ve söze Hazreti Ali’den bahsederek başladı ve kendisinin böyle bir ithamdân uzak olduğunu ortaya koydu. O bunu keşfetti, kalb gözü ile gördü” dedi.

Ebü’l-Kâsım, Şükr-ül-Adûdî’den naklen şöyle anlatmıştır: Melik Adûd-üd-Devle Bağdâd’a girip, Bağdâd’ı harâb, halkı da katletmişti. Sonra da, hiçbir kimse ne câmilerde, ne de yollarda konuşma yapmayacak diye ilân edilmişti. İbn-i Sem’ûn’un Cum’a günü Mensûr Câmii’nde kürsüye çıkıp, insanlara va’z ettiğini haber aldı. Bunun üzerine bana, birini gönder, onu getirttir emrini verdi. Birini gönderdim. Onu getirdi. Yanıma girdiğinde baktım, heybetli ve yüzünden nûr akan bir zât olduğunu gördüm. Elimde olmadan hürmeten ayağa kalktım. Sonra onu yanıma oturttum. O da oturdu. Benim elimden ve benim sebebimle ona bir zarar dokunmasını istemiyordum. Dedim ki, efendim bu melik çok zâlim birisidir. Onun emrine uymaman sebebiyle sana bir zarar dokunmasını istemem. Şimdi ben seni ona götüreceğim. Onu görür görmez yeri öp, sana bir şey sorduğu zaman yumuşak cevap ver. Allahü teâlâdan yardım dile, umulur ki seni affeder. Bu sözlerim üzerine İbn-i Sem’ûn herşeyi yaratan ve herşeyin sahibi Allahü teâlâdır dedi. Sonra onu melikin odasının yanına kadar götürdüm. Melik, kendisine yapılacak herhangi bir saldırıdan çekinerek, emniyetli bir odada tek başına duruyordu. Kapının önüne geldiğimizde, sen burada dur, ben, dönünceye kadar bir yere ayrılma ve selâm verince yumuşak ve huşû’ içinde ol dedim, izin istemek için melikin yanına girdiğimde, bir de baktım, İbn-i Sem’ûn da yanımda peşimden gelmiş. Yüzünü duvara dönüp, Hûd sûresinin 102. âyet-i kerîmesini okudu. Sonra melike dönüp Yûnus sûresinden “Sonra onların arkasından, sizi arza halîfeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işliyeceksiniz” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Bundan sonra da va’z ve nasîhate başladı. İnsanı hayrete düşürecek öyle şeyler anlattı ki, melikin gözleri dolup ağlamaya başladı. Kolunu yüzüne tutup ağlıyordu. Melikin böyle ağladığını hiç görmemiştim. İbn-i Sem’ûn döndü ve çıkıp, benim odama gitti. O gidince melik bana dedi ki, Beyt-ül-maldan üçbin dirhem ve elbise deposundan, da on elbise al, onları götürüp İbn-i Sem’ûn’a ver. Almam derse, al; arkadaş ve yakınlarına dağıtırsın de. Şayet alırsa, onu öldür, başını bana getir dedi. Bunun üzerine beni şiddetli bir üzüntü aldı. Parayı ve elbiseleri götürüp bunları al, parayı harcarsın, elbiseleri de giyersin dedim. Almadı, yakınlarına verirsin dedim, yine almadı. Dönüp, durumunu melike haber verdim, o da Allaha hamd olsun ki, bizi ondan, onu da bizden kurtardı dedi.

İbn-i Sem’ûn, vefât etmesine yakın bir zaman “ben defn olunurum, sonra kabrim açılır” demişti. Vefât edince, cenâzesini Ebû Nasr ve Hanbelî fakîhi Ebû Abdullah bin Hâmid yıkadı, kardeşi Hasen ilk cenâze namazını, Ebû Fadl Temîmî de ikinci defa cenâze namazı kaldırdı. Vefât ettiği evinde defn edildi. Halkın çoğu, onun vefâtını duyup, cenâze namazının mescidde kılınacağını bekliyordu. Defn edildiği söylenince halk ayaklanıp, defn edildiği yerden cenâzesini çıkarıp, mescide götürdüler ve büyük bir kalabalık hâlinde yeniden cenâze namazını kıldılar. Sonra yine aynı yere defn edildi. 427 (m. 1036) senesinde cesedi defn edildiği yerden alınıp, “Makberet-i Ahmed” denilen kabristana taşındı. Kâdı Şerîf Ebû Ali bin Ebî Mûsâ şöyle anlatmıştır: “İbn-i Sem’ûn vefât ettiğinde defn edilirken görmüştüm. Kabri değiştirilirken de (Vefâtından 40 sene sonra) gördüm. Hiç çürümemiş, bozulmamış, ilk kabre konulduğu hâlde aynen duruyordu. Bu nakledilişi sırasında cemâat şöyle dediğini işitti: “Şüphesiz ben öldüm ve defn edildim. Defnimden sonra çıkarıldım...”

İbn-i Sem’ûn hazretlerinin sözleri pek meşhûr olup, bir kısmı şöyledir:

“Günahlarından dolayı Rabbinden af dileyen yok mu? Rabbime karşı kulluk vazîfemi niçin yapamadım diye boyun büküp ağlayan yok mu? Af ve magrifet ümidiyle Allahü teâlâya koşanlar yok mu? Ölmeden önce ölüme hazırlananlar yok mu? Kin, nefret, hased ve gıybet gibi kalb hastalıklarından kurtulmak isteyenler yok mu? Doğru yolun yolcusu olacaklar yok mu? Hâlinin perişanlığına âh edenler yok mu? Günahlara son verilmeyecek mi? Gevşeklik ve tenbellikten sakınma olmayacak mı? Ahmaklıklar terk edilmeyecek mi? Sâlih amel işlemeye gayret gösterilmeyecek mi? Ecelin gelişini bekleyip, hazırlık yapanlar yok mu? Yalnızlıklarında hâlini düşünüp, gözyaşı dökenler yok mu? Şehvetlerine esîr olmaktan kurtulmak isteyenler yok mu? Hergün insanları alıp götüren ölümü gören yok mu? Ayıplardan, günahlardan kaçan yok mu? Önceki günahlarını hatırlayıp, pişmanlık duyan yok mu? Birgün ölüm gelip elin ayağın tutmaz, gözün görmez, kulağın işitmez, dilin söylemez olacağından ibret alanlar yok mu? Ömrünü boşa geçirdiği için üzülenler yok mu? Dünyânın geçici lezzetlerine aldanmayıp, âhıreti kazanmak için çalışan yok mu? Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak isteyenler yok mu? Allahü teâlânın sevdiği ve kendine yakın kıldığı kullarından olmak için yalvarıp, yakaran yok mu? Takvâya sarılıp, haramlardan sakınanlar yok mu? insanların değil, Rabbinin rızâsını arayanlar yok mu? Âhıret yolculuğuna azık hazırlayan yok mu?

Her geçen gün, ömrünün tükenmekte olduğuna ağlayan yok mu? Gafletinden dolayı Rabbine tövbe eden yok mu? Resûlullah efendimiz Muhammed aleyhisselâmın sünneti ve O’nun sevgili Eshâbının yolundan giden yok mu? Günahlardan uzaklaşıp, Allahü teâlânın affına kavuşmak isteyen yok mu? Şu kısacık dünyâ hayatını, ebediyen kalacağı yer olan âhıreti için sermâye yapan yok mu? Kabirdeki yalnızlığına ve orada tek başına sorgu suâle çekileceğine ağlayan yok mu? Kabrin karanlığında, kendisine bir aydınlık arayan yok mu? Dünyâda sâlih ameller işleyerek, kabrinde yapayalnız kalacağı zaman için kendisine bir arkadaş, sâdık bir dost edinmek isteyen yok mu? Ömür bitip, ölüm gelince; ailesinden, çoluk çocuğundan, dostundan, akrabasından, malından, mülkünden ve sevdiklerinden ayrılıp gideceğini hatırlayan, düşünen yok mu?”

“Ma’siyetleri (Allahü teâlânın râzı olmadığı, beğenmediği şeyleri) çok aşağı ve çirkin gördüm. Bundan dolayı onları terk ettim. Böylece sevâba ve se’âdete kavuştum.”

“Zâhid olmağı, dünyâya gönül bağlamamağı söylüyorsun, kendin yeni, şık giyiniyorsun ve çeşitli yemekler yiyorsun” dedikleride, “Allahü teâlâyı, İslâmiyetin emretdiği gibi bilen kimseye, dünyâ malı zarar vermez” buyurdu.

“Allahü teâlânın adı bulunmıyan söz, kıymetsizdir. Allahü teâlâyı hatırlamadan susmak, boşuna vakit geçirmektir. İbret almadan bakmak fâidesizdir” buyururdu.

1) Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 155

2) Târîh-i Bağdâd cild-1, sh. 274

3) Vefeyât-ül-a’yân cild-4, sh. 304

4) Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 124

5) El-A’lâm cild-5, sh. 312

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1000

KABİR Dini Kavramlar Sözlüğü
|

Cenâzelerin gömüldüğü yerlere kabir denir. Türkçe'de ziyaret edilen yer anlamına gelen mezar kelimesi, ayrıca makber ve makbere kelimesi de kabir anlamında kullanılmaktadır. Kabirlerin bulunduğu yere kabristan denir.

Kabir 100-150 cm. derinliğinde, kıbleye dik açı oluşturacak şekilde kazılır ve kıble tarafına ölünün konulabileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü kıble tarafından kabre indirilerek bu lahde konur. Çeşitli sebeplerle lahit yapılması mümkün olmaması halinde, cenâzenin kabrin tabanına konulup, üzerine toprak dökülmesini önleyecek tedbir alınabilir. Lahit kapatıldıktan sonra kabre toprak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir. Orada bulunanların da kabre toprak atması müstehaptır. (bk. Defin)

Kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbeli binalar yapılması, taşına övücü veya kaderden şikâyet edici sözler yazılması yasaklanmıştır. Buna karşılık, bir ? iki karış yükseltilmesi, israfa kaçmadan ve tevhid inancına zarar vermeyecek şekilde yapılmasında bir sakınca yoktur.

Kabir Hayatı; ölümle başlayıp tekrar dirilinceye kadar devam edecek hayata denir. Kabir hayatına berzah da denilmiştir. Hz. Peygamber, "Kabir âhiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa, sonrası daha kolaydır. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zordur." buyurmuştur (Tirmizî, Zühd, 5; İbn Mâce, Zühd, 32).

İnsan ölüp de kabre konulunca, Münker ve Nekir ismi verilen iki melek gelerek sorgulayacaktır. Îmân ve güzel amel sahipleri sorulan sorulara doğru cevaplar verirler, daha sonra cennet kapıları açılarak cennetin nimetleri kendilerine gösterilir. Kâfirler ve münafıklar ise sorulan sorulara doğru cevap veremezler, bunun üzerine cehennem kapıları açılarak kendilerine cehennem gösterilir. Kabir hayatında, kabir nimetlerinin ve kabir azabının hak olduğuna işaret eden pek çok âyet ve hadis bulunmaktadır.

Kabir Ziyareti; erkek ve kadın Müslümanlar için menduptur. Hz. Peygamber, "Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size âhireti hatırlatır" buyurmuştur (İbn Mâce, Cenâiz, 47). Kabirlerin haftada bir gün, özellikle Cuma veya Cumartesi günleri, ayrıca arefe ve bayram günleri ziyaret edilmesi iyidir. Kabirleri ziyaret eden kimse, kıbleye veya ölülerin yüzüne karşı dönerek "es-selâmu aleyküm yâ ehle kubûr. Ve innâ inşâallahu biküm le-lâhikûn" (Ey kabir halkı! Allah'ın selâmı üzerinize olsun. İnşâallah biz de size (bir gün) kavuşacağız.) diyerek selamlar.

Kabir ziyaretinde bulunan, sevabını ölülere bağışlamak üzere Kur'ân-ı Kerim okur, onlar ve kendisi için duada bulunur. Kabir ziyaretinde, mezar taşlarına el-yüz sürülmez, kabirler çiğnenmez, üzerine oturulmaz ve yatılmaz. Ayrıca kabirlere karşı namaz kılınmaz ve ölülere adak yapılmaz. (İ.P.)

KĀİM Kubbe Altı
|

(ﻗﺎﺋﻢ) sıf. (Ar. ḳiyām “kalkmak, ayakta durmak; devamlı ve sâbit olmak”tan ḳā’im)
1. Ayakta duran, ayağa kalkmış durumda olan, kıyamda bulunan: Makber mi bu hacle-i mekârim / Cânan mı nedir bu zıll-i kāim (Abdülhak Hâmit).
2. (Başka birinin veya başka bir şeyin) Yerine geçen, (onun) yerini tutan.
3. Devam eden, sürüp giden, var olan: Zîra hükûmet ümmet ile kāimdir (Nâmık Kemal).
4. geo. 90 derecelik açı yapacak şekilde dik.
5. i. Namaz kılan, vaktinin çoğunu namaz kılmakla geçiren kimse: Gündüz sâim, gece kāimdi. Nice kerâmetlerini görmüşümdür (Fahri Celâl).
ѻ Kāim olmak:
1. Ayakta durmak.
2. (Yerini) Tutmak, (yerine) geçmek: Bu metot tedrîsâta da girerek mekteplerde eski edebiyat târihinin yerine kāim olmuştur (Mehmet Kaplan).
3. Varlığı sürüp gitmek, dâim olmak. Kāim bizâtihi (binefsihi): din. Tanrı’nın herhangi bir dış sebebe muhtaç olmaksızın kendi kendine mevcut bulunduğunu ve böylece varlığını devam ettirmekte olduğunu ifâde eden tâbir. Kāimü’z-zaman: Şiî inancına göre Mehdî [Sâhibü’z-zaman da denir].
● Kāime (ﻗﺎﺋﻤﻪ) Kāim kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Zâviye-i kāime: 90 derecelik açı.” Bk. KĀİME
● Kāimen (ﻗﺎﺋﻤﺎً) zf. (ḳā’im’in tenvinli şekli)
1. Ayakta, dik durumda.
2. (Binâ ve ağaç için) Yıkılmamış veya kesilmemiş olarak: Bu harap binâyı kāimen satın almış, sonra tâmir ettirmiştir (Ekrem H. Ayverdi).

KARÂFET Kamus
|
اَلْقَرَافَةُ [el-Karâfet] (سَحَابَةٌ [sehâbet] vezninde) Maâfir kabîlesinden bir batndır. Ve Mısırın makberesine ıtlâk olunur ki merkad-i İmâm Şâfiî ondadır.
EL-KARÂFET Kamus
|
اَلْقَرَافَةُ [el-Karâfet] (سَحَابَةٌ [sehâbet] vezninde) Maâfir kabîlesinden bir batndır. Ve Mısırın makberesine ıtlâk olunur ki merkad-i İmâm Şâfiî ondadır.
KEDER Kubbe Altı
|

(ﻛﺪﺭ) i. (Ar. keder) Gönül üzüntüsü, iç darlığı, gam, tasa: Mahcûbiyet, nedâmet beyan ederken kederinden hep gözleri yaşarıyor (Hüseyin R. Gürpınar). Beni bastıran keder anneme de geçti (Peyâmi Safâ). Ne vakit karanlık kaplarsa yeri / Başlar çocukların büyük kederi (Necip F. Kısakürek).
ѻ Keder çekmek: Üzülmek, ıztırap çekmek: Yolcu keder çekme ki bu diyâra düşenin / Yolunda otlar biter, mezârında çiçekler (Fâruk N. Çamlıbel). (Bir şeye) Keder etmek: (O şey için) Üzülmek, kaygılanmak: Geçmişteki bir ömrün rengine ve tadına eremediğimize ne kadar keder etsek hakkımızdır (Refik H. Karay). Keder vermek: Kederlendirmek, kaygılandırmak.
● Keder-efzâ (ﻛﺪﺭ ﺍﻓﺰﺍ) birl. sıf. (Fars. efzā “arttıran” ile) Keder arttırıcı.
● Keder-engiz (ﻛﺪﺭ ﺍﻧﮕﻴﺰ) birl. sıf. (Fars. engіz “harekete getiren” ile) Keder veren.
● Keder-nâk (ﻛﺪﺭﻧﺎﻙ) tür. sıf. (Fars. -nāk ekiyle) Kederli, tasalı: Gerçek mi, o yok da var mıyım ben / Gerçek mi bu makber-i keder-nâk (Abdülhak Hâmit).

KEFTET Kamus
|
كَفْتَةٌ [Keftet] (ۀَفْتَةٌ [heftet] vezninde) Makbere-i Medîne ola بَقِیعُ الْغَرْقَدِ [Bakîul-garkad] nâm mahallin ismidir, nâsı kabz eylediği için yâhûd türâbı şûre olmakla medfûnu serîan ekl ve ifnâ eylediği için ıtlâk olundu.
LÂYEMUT Kubbe Altı
|

(ﻻ ﻳﻤﻮﺕ) sıf. (Ar. olumsuzluk eki ve “mevt”ten muzâri fiil yemūtu ile lā-yemūtu > lā-yemūt “ölmez”) Ölümsüz, ebedî: Ona da mânîdar bir lakap takacaklar, torunlar hâtırasını ezber bilecek ve böylece köyünün bir nevi “lâyemût”u kalacaktır (Rûşen E. Ünaydın). İzzet Efendi’nin lâyemut şâheseri (Rûşen E. Ünaydın). Ey Makber’in, Ölü’nün şâir-i lâyemûtu (Orhan S. Orhon).

EL-MAKBURET Vankulu
|
اَلْمَقْبَرَةُ [el-makberet] (mîmin ve bânın fethiyle) ve
اَلْمَقْبُرَةُ [el-makburet] (mîmin fethi ve bânın zammıyla) İkisi dahi mevzi-i kabr manâsınadır.
EL-MAKBURİYY Vankulu
|
اَلْمَقْبَرِیُ [el-makberiyy] (mîmin ve bânın fethiyle ve yânın teşdîdiyle) ve
اَلْمَقْبُرِیُ [el-makburiyy] (mîmin fethi ve bânın zammı ve yânın teşdîdiyle) مَقْبَرَةٌ [makberet]e mensûb olan kimse.
EL-MALÂT Kamus
|
اَلْمَعْلَاةُ [el-malât] (مَرْمَاةٌ [mermât] vezninde) Kesb-i şeref manâsınadır. Şârih der ki bu manâda masdar-ı mîmî ve ism olur ve ism-i mekân olur. Ve مَجْبَنَةٌ [mecbenet] ve مَبْخَلَةٌ [mebhalet] gibi bâis manâsına olur; cemi مَعَالِی [meâlî] gelir; ve minhu مَعَالِی الْأُمُورِ أَیْ مَكْسَبُ الشَرَفِ Ve
مَعْلَاةٌ [Malât] Mekke-i mükerreme makberesi ismidir ki Hacûn nâm mahalde vâkidir, Mekkenin üst tarafındadır. Bunda مَعْلَاةٌ [Malât] ism-i mekândır Ve Yemâmede bir karye adıdır. Ve Bedr kurbünde bir mevzi ismidir.
MEDHUŞ Kubbe Altı
|

(ﻣﺪﻫﻮﺵ) sıf. (Ar. dehş “şaşkına çevirmek”ten medhūş) Ürkmüş, şaşkınlık ve korku içinde kalmış, dehşete düşmüş: Halkı medhûş eylemiş hâb-ı şeb-i tûl-i emel / Subh tahkîki alâmâtına bir bîdâr yok (Fuzûlî). Kimi mest-i mahabbet hâne-i hummârdan gelmiş / Kimi medhûş-i hayret şu’le-i dîdârdan gelmiş (Şeyh Gālib’den). Ol dem kalırım garîb ü medhûş / Makberlerden ziyâde hâmûş (Abdülhak Hâmit).
● Medhûşâne (ﻣﺪﻫﻮﺷﺎﻧﻪ) zf. (Fars. -āne ekiyle) Ürkmüş bir halde, şaşkınlık ve korku içinde kalmışçasına.

MEHD Kubbe Altı
|

(ﻣﻬﺪ) i. (Ar. mehd)
1. Beşik: Ol pîr bu hayr işe kılıp cehd / Mecnûn’a müretteb etti bir mehd (Fuzûlî). Perde-i çeşmim makām etmişti bir tersâ-beçe / Olmadan mehd-i Mesîhâ dâmen-i Meryem henüz (Fuzûlî).
2. mec. Bir şeyin ortaya çıktığı, zuhur ettiği, gelişip büyüdüğü yer: Her dâim ölür, hem de yaşar böylece dünyâ / Bir üstüne bak mehd-i vücûd, altı mezardır (Rızâ Tevfik’ten). Ey mehd-i hayât, makber-i mevt / Ezdâd-nümâ-yı peyker-i mevt (Abdülhak Hâmit). Bu kabr-i tâze benim mehd-i fikretimdir ki / Biraz sefîl ise de hafr edince berterdir (Abdülhak Hâmit).
ѻ Mehd-i âsumânî (mînâ): Gökyüzü. Mehd-i ulyâ(ulyâ-yı saltanat): “Yüce beşik, saltanatın yüce beşiği” Pâdişah annesi, vâlide sultan: Hatta mehd-i ulyâ hazretleri mezbûreyi darabât-ı dirre-i te’dib ile ta’zir ettiği… (Naîmâ’dan).
● Mehd-ârâ (ﻣﻬﺪﺁﺭﺍ) birl. sıf. (Fars. ārā “süsleyen” ile) Beşik süsleyen.
ѻ Mehd-ârâ-yı vücud olmak: “Beşik süsleyen varlık olmak” Doğmak, dünyâya gelmek.

METFUN – MEDFUN Kubbe Altı
|

(ﻣﺪﻓﻮﻥ) sıf. (Ar. defn “gömmek”ten medfūn)
1. Toprağa gömülmüş, defnedilmiş (ölü): Hayât-ı mürdesi medfun durur o makberde (Hüseyin Sîret).
2. Gömülü: Nühüfte bir köşesinde kitâbımın medfun (Hüseyin Sîret). Çünkü sen gözlerimde medfunsun (Cenap Şahâbeddin). Ebediyen mestûr-ı siyah ve medfûn-ı zulmet yaşayacaksınız (Cenap Şahâbeddin).

EL-MİKBERET Kamus
|
اَلْمَقْبَرَةُ [el-makberet] (mîmin fethi ve bânın harekât-ı selâsıyla) ve
اَلْمِقْبَرَةُ [el-mikberet] (مِكْنَسَةٌ [mikneset] vezninde) Mevzi-i kubûra denir ki mezârlık tabîr olunur.
MUHAMMED BİN ABDÜLMUHSİN (İBN-İ DEVÂLÎBÎ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanbelî mezhebi hadîs âlimlerinden. İsmi, Muhammed bin Abdülmuhsin bin Ebi’l-Hasen bin Abdülgaffâr bin Harrât el-Bağdâdî el-Katt’î el-Ezcî’dir. Künyesi Ebû Abdullah olup, lakabı Afîfüddîn idi. “İbn-i Devâlîbî” diye meşhûr oldu. 634 (m. 1236) senesinin sonlarında doğduğu rivâyet edilmektedir. Doğum târihinin başka olduğu da bildirilmektedir. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Hadîs ilminde büyük bir âlim olarak yetişti. Va’z ve nasihatleri meşhûrdur. Bunun için “Vâ’iz” diye tanınırdı. 728 (m. 1327) senesi Cemâzil-evvel ayının yirmidördüncü Perşembe günü Bağdad’da vefât etti. Cenâzesinde çok kimse bulundu. Bâb-ı Harb’ın Makbere-i Şühedâ kısmına defnedildi.

Hadîs ilminde büyük bir âlim olan İbn-i Devâlîbî; Abdülmelik bin Kayba, İbrâhim bin Hayr, E’az bin Allîk, Muhammed bin Mukbil, kardeşi Ahmed, Ali bin Meâlî er-Rasâfi, Abdullah bin Ali en-Ni’âl’den hadîs-i şerîf dinledi. Ahmed el-Bâzınî’den “Sahîh-i Müslim” kitabını, Şeyh Mecdüddîn Harrânî’den ahkâmlarla ilgili açıklamalarını ve ayrıca “Muharrer” kitabının yarısını okumuştu. Sâhib Ebü’l-Muzaffer bin Cevzî ve daha başka âlimlerden de hadîs-i şerîf dinledi. Çok hadîs âlimi, ona icâzet verdiler. Birçok âlimden “Müsned-i Ahmed İbni Hanbel”i okudu. Uzun müddet va’z ve nasihatte bulundu. Birçok ilimde yüksek mütehassıs bir âlimdi. Uzun ömrü vardı. Zamanında Irak âlimlerinin senedi her konuda dayanağı oldu.

Faradî, İbn-i Devâlîbî’den hadîs-i şerîf dinledi. Faradî, “Mu’cem” adlı eserinde onu anlatırken diyor ki: “İbn-i Devâlîbî, büyük bir hadîs âlimi ve fazilet sahibi bir fakîh idi. Zühd ve takvâ sahibi olan bir vâ’iz idi. Çok ibâdet ederdi. Rivâyetlerinde sağlam ve güvenilir olup, dindar bir zât idi. Hacca giderken, Dımeşk’a (Şam’a) geldi.”

Berzâlî ve daha birçok âlim de, ondan hadîs-i şerîf dinlemişlerdi. Berzâlî, “Mu’cem” adlı eserinde diyor ki: İbn-i Devâlîbî, va’z ve nasihat husûsunda fazilet sahibi bir üstâd idi. Uzun müddet insanlara nasihat etti. Fıkıh ilminde, “El-Hırakî” ve İbn-i Cünnî’nin “Lem” kitaplarını ezberlemişti. Birçok defalar hacca gitti. O, salâhı, iyiliği çok olanlardan idi. Kanâati ve iffeti çoktu. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapan kimselerdendi. Ona çok hürmet ve saygı gösterilir, herkesin yanında i’tibâr görürdü. 698 (m. 1298) senesinde hacca giderken, bize geldi ve Zâhir-ül-beled denilen yerde kaldı. Biz huzûruna çıkıp ziyâret ettik. Ondan hadîs-i şerîf dinledik. Bu senenin Ramazan ayı sonlarında Câmi-i Dımeşk’da va’z ve nasihat vermeye başladı. Biz onun va’z meclisinde hep hazır bulunduk ve nasihatlerini dinledik. O, zamanının bir tanesi di Müstensıriyye Medresesi’nin meşihatına (başmüderrisliğine) ta’yin edildi. Kendisi, “Kâdirî” tarikatı büyüklerine bağlı idi. Babası, Şeyh Ebû Sâlih Nasr bin Abdürrezzâk’ın talebelerinden idi”

Zehebî de “Mu’cem”inde diyor ki: “O, âlim ve vâ’iz idi. Çok güzel konuşurdu. Hac yolunda onunla çok sohbet ettik. Bağdad, Dımeşk, Medine ve Âlâ şehirlerinde çok hadîs-i şerîf rivâyet etti.”

Safiyyüddîn Abdülmü’min bin Abdülhak da “Mu’cem”inde onu şöyle anlatır. İbn-i Devâlîbî, yüksek bir âlim olup, mesmû’âtı (dinlediği hadîs-i şerîfler) çoktu. O, şehrin Ezc kapısı yanındaki Katî’a denilen yerde Rât İbni Gazâl’ın yanında kalırdı. Uzun müddet va’z ve nasihat yapmaya devam etti. Câmi-i Halîfe’de va’z verirdi. 718 (m. 1318) senesinde İbn-i Husayn’ın vefâtından sonra, Dâr-ül-hadîs-il-Müstensıriyye’de dinlediği hadîs-i şerîfleri okuttu.

1) Zeyl-i Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 381

2) Ed-Dürer-ül-kâmine cild-4, sh. 27

NEDİM Kubbe Altı
|

(ﻧﺪﻳﻢ) i. (Ar. nidām “içki masasında birine arkadaş olmak”tan nedіm)
1. Sohbet arkadaşı, meclislerde birlikte bulunulan, sohbet edilen kimse: O zaman kim arardı başka nedim (Muallim Nâci). Mutrıb makber, nedîm makber / Gülşen makber, nesîm makber (Abdülhak Hâmit).
2. Büyük bir zâtı hoş sözler, fıkralar ve hikâyelerle eğlendiren kimse, musâhip: Nedimler Osmanlı pâdişahlarının etrâfını en ziyâde ikbal devrinde almışlar ve bir defa bunlara alışan pâdişahlar zaman ile sayılarını artırdıkça artırmışlardır (Mehmet Z. Pakalın). Sarayında Mustafa adlı bir kıssahan ile Bülban Lâl ve Ömer adlı iki nedîmi vardı (Sâmiha Ayverdi).
3. târih. Yeniçeri ocağına yeni girmiş kimse.

NİSYAN Kubbe Altı
|

(ﻧﺴﻴﺎﻥ) i. (Ar. nisyān)
1. Unutma: Hep hâk değil mezâr-ı dilber / Nisyân olacak ikinci makber (Abdülhak Hâmit). Fikrimiz mütemâdiyen mesmûâtımız üzerinde bir nevi ameliyye-i tasfiye icrâ eder. İşine yarayacakları saklar, ötekileri mezbele-i nisyâna atar (Cenap Şahâbeddin).
2. Gaflet: Şimdi de aynı devlet adamları koyu bir nisyan ve şaşkınlık içinde bulunuyorlardı (Sâmiha Ayverdi).

NÜMÂYAN Kubbe Altı
|

(ﻧﻤﺎﻳﺎﻥ) sıf. (Fars. numūden “görünmek”ten numāyān) Görünen, meydanda olan, ayan, âşikâr: Velâkin bunda vardır başka kuvvet / Edâsında nümâyan tarz-ı şevket (Sünbülzâde Vehbî). Nûr-ı Ahmed’den nümâyândır dilimde feyz-i aşk / Ol sebebden ol şeh-i kevneyni cûyâdır gönül (Leskofçalı Gālib).
ѻ Nümâyan etmek (eylemek): Göstermek: Küstâh çeşme etme rûy-i dili nümâyan / Âyîne-i ruhunda reng-i hicâb göster (Vecdî’den). Hatt-ı mehrûlar ki hançerler nümâyân ettiler / Hep harâmî ceyşidir bir günde tuğyân ettiler (Osman Şems). Nümâyan olmak: Görünmek: Serâser her avuç toprakta ünsiyyet nümâyandır (Cenap Şahâbeddin). Makberde olur bu sır nümâyan (Abdülhak Hâmit).
● Nümâyan-ter (ﻧﻤﺎﻳﺎﻧﺘﺮ) sıf. (Fars. tafdil eki -ter ile) Çok görünen, iyice ortada olan: Olur âyîne-i telhi çü gurbette nümâyan-ter / Nühüfte çâşnî-i ma’nevî kim var vatanlarda (Nâbî).

PEYGAMBER Kubbe Altı
|

(ﭘﻴﻐﺎﻣﺒﺮ) i. (Fars. peyġām “haber” ve ber “getiren” ile peyġām-ber) Allah tarafından emirlerini kullarına bildirmekle görevlendirilmiş kimse, Tanrı elçisi, nebî, resul: İyi insanlara ve peygamberlerin mîrasçılarına bir hizmet olsun diye yazılıp tamamlandı (Kâtip Çelebi’den Seç.). Bir ucunda peygamber emânetleri ve eski cihangirler penâhı Topkapı, bir ucunda yarım hac kudsiyyetinde Eyüp türbesi… (Rûşen E. Ünaydın). Hacı Mustafa’nın tarlası peygamber nefesi değmiş gibi verimli (Târık Buğra).
2. Hz. Muhammed: Tanrı vü Peygamberi’ne lâyık ol (Süleyman Çelebi). Tîğına n’ola yemîn eylerse rûh-ı Murtazâ / Bir gazâ ettin ki hoşnûd eyledin Peygamber’i (Nef’î’den). Ey şehîd oğlu şehîd isteme benden makber / Sana âgūşunu açmış duruyor Peygamber (Mehmet Âkif).
● Peygamberan (ﭘﻴﻐﺎﻣﺒﺮﺍﻥ) i. (Fars. çoğul eki -ān ile) Peygamberler.
● Peygamberî (ﭘﻴﻐﺎﻣﺒﺮﻯ) sıf. (nispet eki ile) Peygambere âit, peygamberle ilgili, peygambere mensup: “Nâm-ı peygamberî.” “Emr-i peygamberî.”

SEFÂLET Kubbe Altı
|

(ﺳﻔﺎﻟﺖ) i. (Ar. sefālet)
1. Aşırı geçim sıkıntısı, yokluklar ve çok güç maddî şartlar içinde yaşama, had safhada yoksulluk, fakirlik: Sefâlet ve meşakk-ı seferin tesîriyle rengi uçuk… (Sâmipaşazâde Sezâî). Beşer değil sürünen bir sefâlet-i uryan (Hüseyin Sîret). Batıda maddî sefâlet ile mânevîsi iç içedir (Cemil Meriç’ten).
2. Hakirlik, perîşanlık, sefillik: “Sefâlet-i ruh.” Çökük, pejmürde, meşhûn-ı sefâlet yerde makberler / Zemîn ü âsuman hem-reng-i mâtem hem-sıfat yekser (Ali E. Bolayır’dan). Bütün sefâlet manzaralarını, içindeki bütün acıları, yabancı varlıkları örten, yalnız Türk’ün ve İslâm’ın şânını, zaferini karanlıklarda ışıktan bir dağ heyetinde göklere doğru îlân eden İstanbul (Rûşen E. Ünaydın).
ѻ Sefâlet çekmek: Yoksulluk içinde yaşamak: Tanıyanlarsa zavallı demeli / Çok sefâlet çekti (Orhan V. Kanık).
● Sefâlet-gâh (ﺳﻔﺎﻟﺘﮕﺎﻩ) tür. i. (Fars. yer bildiren -gāh ekiyle) Sefâlet ve yoksulluk içinde yaşanan yer: Kimine nazaran bir gülistan, kimine göre ise sefâlet-gâh (Refik H. Karay).
● Sefâlet-zede (ﺳﻔﺎﻟﺘﺰﺩﻩ) birl. sıf. ve i. (Fars. zede “uğramış” ile) Yoksulluk içinde yaşamış, yoksulluk çekmiş (kimse): Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd / Vâveyl sedâsıyle dolar sîne-i eb’âd (Mehmet Âkif’ten).

SENK – SENG Kubbe Altı
|

(ﺳﻨﮓ) i. (Fars. seng) Taş: “Seng-i âsiyab: Değirmen taşı.” Feyz-bahş olsa cemâdâta ger isti’dâdı / Tartılır cevher-i mâhiyyet-i insân ile seng (Nef’î’den). Seng gelse yârdan âşık öper başına kor (Şeyhülislâm Yahyâ). Ceng eder senglerle leşker-i mevc (Muallim Nâci).
ѻ Seng-i fesan: Bileği taşı: Pâre-i elmastır seng-i fesânı n’eyler ol / Çarha çekme bir dahi şemşîr-i vâlâ-gevheri (Nef’î’den). Seng-i hârâ (hâre): Çok sert taş, mermer taşı: Hele indimde Hikmet farkı yoktur seng-i hârâdan / O dil kim zevk-yâb-ı sûz-ı dâğ-ı âteşîn olmaz (Hersekli Ârif Hikmet). Mâlik olsam keşki bir kalbe seng-i hâreden (Muallim Nâci). Muhîtimin beni yekpâre seng-i hâre gibi / Sıkıp erittiği demler. Biraz mecâl-i ümîd (Tevfik Fikret). Seng-i kabir (mezar): Kabir taşı, mezar taşı: Dürr ü güher deyü dünyâya verdiği feleğin / Yâ hışt-ı makberedir âkıbet yâ seng-i mezâr (Ziyâ Paşa’dan). Ölürsem görmeden millette ümmîd ettiğim feyzi / Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun (Nâmık Kemal’den).Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıktım ki yola / Karşıma çıksa eğer seng-i mezârım dönmem (Abdülhak Hâmit’ten). Seng-i kazâ: Kazâ taşı, kazâ ve kader: Âsûde olam dersen eğer gelme cihâna / Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan (Ziyâ Paşa). Seng-i menzil: okçuluk. Eskiden okçuluk yarışmalarında kırılan bir rekor için dikilen taş, menzil taşı. Seng-i musallâ: Musallâ taşı: Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî / Durup el bağlayalar karşına yâran saf saf (Bâkî). Feyz-i hüsnünle dil-i zâhidde sanma nûr-ı aşk / Rûh-i a’zam eylemiş seng-i musallâdan zuhûr (Leskofçalı Gālib). Seng-i yada: Yada taşı: O sâgar ki sihr eyler ağlatmada / Meğer cevheri oldu seng-i yada (Nev’îzâde Atâî’den). Şemşîr ki ebr-i çemen-ârâ-yı zaferdir / Seng-i yede-i nusret ana seng-i fesandır (Nef’î).
● Seng-istan (-zar) (ﺳﻨﮕﺴﺘﺎﻥ) tür. i. (Fars. yer bildiren -istān ve -zār ekleriyle) Taşı çok olan, taşla dolu yer, taşlık: Bu seng-zâra yeşil bir sehâbe hâlinde / Yağar yağar mütemâdî esîr-i gufrânın (Tevfik Fikret).
● Seng-lâh Bk. SENGLÂH
● Seng-rîze (ﺳﻨﮕﺮﻳﺰﻩ) birl. i. (Fars. rіze “kırıntı” ile) Taş kırıntısı, çakıl: Harem-serâdan çıkıp Mescidü’l-Harâm’a kadem bastıkta bir miktar seng-rîze eline alıp… (Fuzûlî).
● Seng-sar Bk. SENGSAR
● Seng-tıraş Bk. SENGTIRAŞ

SUDDU EBÎ CİRÂB Kamus
|
سُدُأَبِیجِرَابٍ [Suddu Ebî Cirâb] (cîmin kesriyle) Akabe-i Minâdan aşağıcada bir mevzidir ki Minâya gidenin sağ tarafındaki makbere semtine düşer.
SUVÂ Vankulu
|
اَلْأَصْوَاءُ [el-asvâ] (hemzenin fethi ve elifin meddiyle) Makbereler; manâ-yı sâbıktan mehûzdur. Ve Asmaî صُوَى [suvâ] zamm-ı sâd ve kasr-ı elifle berk olup mürtefi olan mahalline derler, lâkin irtifâı bir haysiyyetle ki dağ mertebesine vâsıl olmaya. Ve
صُوَى [suvâ] Rüzgâr muhtelif olacak yere dahi derler,مُخْتَلَفُ الرِیحِ manâsına.
SÜCUT – SÜCUD Kubbe Altı
|

(ﺳﺠﻮﺩ) i. (Ar. sucūd) Secde etme, secde: Acâyip! Bu nasıl namaz! Hiç rükûu sücûdu yok mu? (Fâik Reşat). Akın akın geçerek pîş-gâh-ı izzette / Recâ vü havf arasında zemîn-i hayrette / Kıyâm-ı aczini seyreyledim… ne dehşetmiş / Sücûd-ı hilkati görmek huzûr-ı kudrette (Mehmet Âkif’ten).
ѻ Sücut etmek (kılmak): Secde etmek: Âdem’e kıldı feriştehler sücûd (Süleyman Çelebi). Ey âh, bu makbere sücûd et / Ey yâr, hayâlime vürûd et (Abdülhak Hâmit).

TABUT Kubbe Altı
|

(ﺗﺎﺑﻮﺕ) i. (Ar. tābūt)
1. İçine ölü konan sandık: Tâbût!… O rehnümâ-yı makber / Tâbût!… O heykel-i mükedder (Abdülhak Hâmit). Bana da yolculuk göründüğü gün / Bulunmasına bulunur sanırım / Tabutumu taşıyacak üç beş dost (Câhit S. Tarancı). Tutunuz tabutun bir kenarından / Bir derin çukura beni fırlatın (Orhan S. Orhon).
2. Bir yerden bir yere yumurta taşımak için kullanılan sandık [12 düzine yumurta alır].

UMMU HUBEYN Kamus
|
حُبَیْنَةُ [hubeynet] (جُۀَیْنَةُ [cuheynet] vezninde) ve
أُمُ حُبَیْنٍ [ummu hubeyn] (زُبَیْرٌ [zubeyr] vezninde) Bir cins cânvere denir, Türkîde kertenkele dedikleridir ki kelere şebîh ve iri ve karnı büyük olur; dâimâ başını yukarı kaldırarak gider, taşlık yerlerde ve makberelerde kesîr olur. Ve أُمُ حُبَیْنٍ [ummu hubeyn] lafzı marifedir, bazen lâm-ı tarîf dâhil olur, lâkin badel-hazf şâzz olmak üzere nekre olmaz.
EL-VERDİYYET Kamus
|
اَلْوَرْدِیَةُ [el-Verdiyyet] (فَرْدِیَةٌ [ferdiyyet] vezninde) Bagdâdda bir makbere adıdır.
VEYÂHUT Kubbe Altı
|

(ﻭﻳﺎﺧﻮﺩ) bağl. (Ar. ve, Fars. ve ḫūd ile ve yāḫūd) Yâhut, veya: Aceb hûn-ı dil-i mecrûhumu sen mey mi zannettin / Sadâ-yı makberi bir nâra-yı hey hey mi zannettin / Veyâhut kendini âlemde sen bir şey mi zannettin (Abdülhak Hâmit’ten). Düşman tarassut etmekte veyâhut nâmütenâhî suya ve semâya bakıp düşünmekte olan adam gülmez (Ahmet Hâşim). Bir def’a hisseden bizi, bildin mi kimleriz / Cinler veyâhut onlara benzer vehimleriz (Yahyâ Kemal).

ZÂHİR Kubbe Altı
|

(ﻇﺎﻫﺮ) sıf. ve i. (Ar. ẓuhūr “âşikâr olmak, görünmek”ten ẓāhir)
1. Meydanda olan, görünen, açık ve belli olan (şey): “Nûr-ı zâhir.” Âdemîden çok olur zâhir perî-veşler velî / Az olur vâki’ perî-veşlerde sen tek âdemî (Fuzûlî). Bu taş cebînime benzer ki ayn-ı makberdir / Dışı sükût ile zâhir derûnu mahşerdir (Abdülhak Hâmit). ♦ i.
2. Bir şeyin görünen tarafı, dış yüzü, dış görünüşü. Karşıtı: BÂTIN: Mansıbda bir olsa dahi ger âlim ü câhil / Zâhirde müsâviyse hakîkatte bir olmaz (İbn Kemal – Ö.T.S.). İlmi bir zanâat gibi para kazanmak için öğrenen bir kimse zâhirde âlimlere benzese de âlim olmaz (Kâtip Çelebi’den Seç.).
3. tasavvuf. (Âlem-i zâhir’den kısaltma yoluyle) Görünen âlem.
4. Tasavvuf ehline göre işin şeklinde kalan, mânâ ehli olmayan kimse.
5. “Varlığı kâinatta tecellîsiyle âşikâr olan, açık olarak görünen” anlamında esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır: Sensin bâtın sensin zâhir / Varlık senin buyruk senin (Aziz Mahmud Hüdâyî). ♦ zf.
6. Anlaşılan, görünüşe göre, gāliba: İhsan ümîdi ile cüz’î tevakkuf ederse de bir şey zuhur etmeyince zâhir dışarıda verecekler diye huzurdan çıkar (Fâik Reşat). İşte eğlence âlemi bu idi, zâhir artık böyle eğlenecektim (Refik H. Karay). Zâhir derim, yüzümde kolayca aldatılacak bir adam olmadığımı belli eden bir şey var (Refik H. Karay).
7. Elbette, şüphesiz: “Tabiî ki anladım, aptal değilim zâhir.” “Bu parayı ödemeli zâhir, başka çâremiz yok.”
ѻ Zâhir evliyâsı: Evliyâ olarak tanınan, fakat gerçekten ermemiş olan kimse. Zâhir ilimleri: Bâtın ilmi olarak kabul edilen tasavvuf dışındaki din ve dünya ilimleri: Molla Fenârî Mısır’da yüksek tahsîlini yapmış, zâhir ilimlerinden başka tasavvuf vâdîsinde çalışarak… (İsmâil H. Uzunçarşılı). Zâhir olmak: Görünür duruma gelmek, açığa çıkmak, meydana çıkmak: Zâhir oldu anda çok türlü nişan (Süleyman Çelebi). Kanda bulur Hakk’ı inkâr eyleyen bu Mısrî’yi / Zâhir olmuşken yüzünde nûr-ı zât-ı kibriyâ (Niyâzî-i Mısrî). Seninle oldu Hakk’ın sırrı zâhir / Sen oldun menba-ı hikmet Muhammed (Sezâî).
● Zâhir-bin (ﻇﺎﻫﺮ ﺑﻴﻦ) birl. sıf. (Fars. bіn “gören” ile) Bir şeyin sâdece dış yüzünü gören.
● Zâhir-bînâne (ﻇﺎﻫﺮ ﺑﻴﻨﺎﻧﻪ) zf. (Fars. bіn “gören” ve -āne ekiyle) Sâdece dış görünüşe bakarak, gelişi güzel.
● Zâhire (ﻇﺎﻫﺮﻩ) sıf. Zâhir kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: Müverrihlerimiz şuûn-ı târîhi esbâb-ı zâhireye isnat ile iktifâ ediyorlar (Cenap Şahâbeddin).
● Zâhir-perest Bk. ZAHİRPEREST