meşhûdün-bih Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
مشهودٌ به
meşhûdün-bihin Çeviri Programı -> Hususi Çeviri
|
مشهودٌ بهڭ
EL-MEŞHÛD Kamus
|
اَلْمَشْۀُودُ [el-meşhûd] Cuma günü alâ-kavlin kıyâmet günü yâhûd arefe günüdür. Murâd ﴿وَشَاۀِدٍ وَمَشْۀُودٍ﴾ âyet-i kerîmesinde vâki مَشْۀُود olacaktır.
MEŞHÛD SUÇ Fıkıh ve Hukuk Lugatı
|
Cürm-i meşhûd, suçüstü suçu; işlenirken görülen suç.
ABDURRAHMÂN CEVZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’l-Ferec olup ismi, Abdurrahmân bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kâsım bin Nadar bin Kâsım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîk’dır (r.anhüm). Ebü’l-Ferec, büyük dedesi Ca’fer-ül-Cevzî’ye âit “El-Cevzî” nisbetinden dolayı, “İbn-i Cevzî” diye meşhûr oldu. El-Kuraşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdâdî nisbeti de, kendisine isnâd olunan sıfatlardandır, İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebine mensûp büyük bir müfessir, kudretli bir edîb, târih ve terâcim (biyografi) müellifidir.

İbn-i Cevzî’yi, İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyim el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyim 691-751 (m. 1292-1350) târihleri arasında yaşamıştır. Aralarında birbuçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca i’tikâd ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. Ebü’l-Ferec Ehl-i sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i sünnetin başına ciddî gaileler açmış bid’at ehli birisidir.

İbn-i Cevzî hazretlerinin doğum târihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum târihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbn-i Cevzî’nin doğuma 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbn-ül-Kati’î “İbn-i Cevzî’den doğum târihini sordum. O zaman, “Doğumumu kesin, bilmiyorum. Ancak hocamız İbn-i Zâgûnî’nin vefât ettiği sene bülûğ çağına erdiğimi biliyorum” dedi” demektedir.

İbn-i Cevzî Bağdad’ın Habîb sokağında dünyâya geldi Babası vefât ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü’l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü, İbn-i Cevzî burada va’z dinlemeye başladı. Burada ilk va’z dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarında idi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zâtlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın herbirinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksenyedi idi.”

Hocaları: İbn-i Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbn-ül-Husayn, Kâdı Ebû Bekr Ensârî, Ebû Bekr Mezrefî, Ebû Kâsım Harirî, Ali bin Abdülvâhid Dîneverî, Ebü’l-Se’âdâd Mütevekkil, Ebû Gâlib İbn-ül-Bennâ, Ebû Abdullah el-Barî’, Ebü’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Müvâhid, Ebû Gâlib el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen bin er-Râgûnî, Ebû Mensûr bin Hayrûn, Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî, Abdülvehhâb el-Enmâtî, Abdülmelik el-Kerûhî, Ebü’l-Kâsım Abdullah bin Muhammed el-İsbehânî, Ebû Sa’îd ez-Zevzenî, Ebû Sa’îd el-Bağdâdî, Yahyâ bin et-Tarrâh, İsmâil bin Ebî Sâlih el-Müezzin, Ebü’l-Kâsım Ali bin Muallâ, Ebû Mensûr Kazzâz, Abdülcebbâr bin İbrâhim bin Abdülvehhâb bin Mende’dir.

İbn-i Cevzî, hocalarından; Müsned, Câmi’-i Tirmizî, Târih-ül-Hatîb gibi büyük kitapları dinledi. Sahîh-i Buhârî’yi Ebü’l-Vakit’den dinledi. Sahîh-i Müslim’i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzûl bahsine kadar okudu. Ayrıca Ebiddünyâ ve başka hadîs âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebû Hâkim ve Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’dan fıkıh öğrendi. Edebi, Ebû Mensûr Cevâlîkî’den öğrendi.

Ebü’l-Ferec, Ebû Hâkim Nehrivânî’nin yanında yardımcı idi. İbn-üs-Senihal’in yaptırdığı medresede Ebû Hâkim, Ebü’l-Ferec’e fıkıh ve ferâiz okuttu. Bâb-ül-Özc’de Ebû Hâkim’in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebû Hâkim, bu medresede ders vermeyi tamamen Ebü’l-Ferec’e bıraktı. Halîfe Müstadî, Ebü’l-Ferec’e çok hürmet ederdi. Ebü’l-Ferec halîfe için “El-Mesbah-ül-Mudî’ fî devlet-il-Mustadî” adlı eseri yazdı. Ayrıca “En-Nasrü alâ Mısr” adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halîfe ona, Bâb-ı Bedr’de kendi huzûrunda va’z etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.

Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim va’z için insanlar duhâ vaktinden i’tibâren gelmeye başlarlardı. Bâb-ı Bedr’de bir hafta ben va’z verirdim. Bir hafta da Ebü’l-Hayr Kazvînî va’z verirdi. Benim va’zımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazân-ı şerîfin son günü va’z verme sırası bana gelmişti. Halk duhâ vaktinden i’tibâren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hâdiseye çok hayret ettim. Başında “Darbûne” isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam, “Bu kalabalıkda yüz dinarımı çaldılar” diye bağırınca, halîfe hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mensûr Câmii’nde verdiğim va’zı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.

Irak’a gittiğimde Harbiye halkı, kendilerine va’z etmemi istediler. Onlara, Rebî’-ül-evvel ayının altısına gelen Cum’a gecesinde va’z verdim. Oradan ayrılırken, Harbiye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra’ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka va’z verdim. Basra’dan çıkıp tekrar Harbiye’ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiye halkı, kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiye’ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada va’z vermem istendi. Va’z verdiğim zaman, Harbiye ile Basra arasında verdiğim va’zı dinlemek için gelen insanların sayısını saymak adetâ mümkün değildi.

Ebü’l-Ferec, daha sonra Darb’i Dinar’da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden ondört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüde Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmesi son buldu. “Binefşa”da bulunan medreseyi Ebû Ca’fer bin Sabbâg’dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in talebeleri için vakf edilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kâdı’l-kudât, Hacîb-ül-bâb ve Bağdad fukahâsı hazır bulundu. Kendisine hilât giydirildi. Ebü’l-Ferec’in derslerini ta’kib etmek için gelen binlerce halk, medresenin kapısında birikti. O da, usûl ve fürû’ hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senedleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bid’at ehli ve bozuk i’tikâd ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.

Birara Eshâb-ı Kirâm düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazîne bakanı) halîfeye mektûp yazdı. Mektûpta “Eğersen İbn-i Cevzî’den yardım istemezsen, Eshâb-ı Kirâm düşmanı olanlarla mücâdele edemezsin” diye bildirdi. Halîfe de İbn-i Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektûp yazınca, o da va’z kürsüsünden insanlara şöyle hitâb etti. “Emîr-ül-mü’minîn’e Eshâb-ı Kirâm düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bid’at ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vâ’izlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zem etmeği yasaklıyorum.” Bu va’zın te’sîri büyük oldu. Halk, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından uzaklaştı.

574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbn-i Cevzî, halîfenin de hazır bulunduğu bir cemâate va’z verdi. Va’z esnasında halîfeye hitaben “Allahü teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazîfelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu îmâ edince, halîfe bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbn-i Cevzî’ye müracaat etti. İbn-i Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emîr-ül-mü’minîn Müstadî billâh’in emriyle yapılmıştır. Bu kabir, Tâc-üs-sünne (Sünnetin tâcı), vâhid-ül-ümmet (ümmetin bir tanesi), alil himmet (yüksek arzulu), âlim-ül-âbid (ilmiyle ibâdet eden), fakîh ve zâhid olan İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera” sahibi, mücâhid, kitâbullah ve sünnet-i Resûlullah ile amel eden” sözleri ilâve edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halîfelerin âdeti, halîfeden başkasına İmâm-ül-İmâm demezlerdi. İmâm-ı Ahmed için kabir taşında; İmâm-ül-İmâm Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybânî yazıldı.

Talebeleri: İbn-i Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadîs ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Onlardan ba’zıları şunlardır: Oğlu Sâhîb Muhyiddîn, torunları Ebü’l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffaküddîn, Hâfız Abdülganî, İbn-i Debîsi, İbn-i Katî’î, İbn-i Neccâr, İbn-i Halîl, İbn-i Abdüddâim, Necîb Abdüllatîf-il-Harrânî İbn-i Cevzî’den son icâzet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buhârî’dir.

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin fazileti: Ebü’l-Ferec beş medresede ders verdi. Yüzbinden fazla kişi onun va’zları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshâb-ı Kirâma düşmanlığı bıraktı. Va’zlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin va’zında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Va’z meclislerinde halîfe, vezir, sâhib-ül-mahzen (hazîne bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin va’z meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği va’zlar büyük faydalar sağladı. Gâfilleri uyandırdı. Câhiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada müslüman oldu.

Kitâb-ül-kısâs ve el-Müzekkirîn adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır “Ben insanlara devamlı va’z ettim. Onları tövbe etmeye ve takvâ sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüzbin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmibinden fazla kimse müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşmişti.”

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin va’z meclisinde en az onbeşbin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyâdan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, ikibin cild kitap yazdım. Elimde yüzbin kişi tövbe etti. Yirmibinden fazla yahudi ve Hıristiyan elimde müslüman oldu.”

İbn-i Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur’ân-ı kerîmi hatim ederdi. Cum’a namazı ve va’z vermek hâriç, evinden hiç çıkmazdı. Asla kimse ile şaka yapmazdı. Helâl olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu; âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

İbn-ül-Kati”î onun hakkında; “İnsanlar İbn-i Cevzî’nin, sözünden fâidelenirdi. Bir mecliste yüz kişi, ba’zan daha çok kimseler tövbe ederdi. Mensûr Câmii’nde, senede bir veya iki gün va’z verirdi. Va’z verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.

İmâm Nâsıhüddîn bin el-Hanbelî ise, Ebü’l-Ferec hakkın da: “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Va’z meclisleri Bağdad’ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur’ân-ı kerîm okunur ve Allahü teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyz ve ihsânlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. On küsur yaşından vefâtına kadar va’z etti. Onu ilimden başka birşey meşgûl etmedi. Mekke hâriç sefere çıkmadı. O, Bağdad halkı, bütün müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir ni’mettir. Bâb-ı Bedr’deki va’z meclisine halîfe Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi’nde, Bâb-ül-Ezc’de ve Dicle kenarında va’z meclisleri olurdu. Ben İmâm-ı Ahmed’in menkıbelerini ondan dinledim, Şam’dan onun için geldim” demektedir.

Hâfız İbn-üd-Debîsî, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde: “İbn-i Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsîr, fıkıh, hadîs, va’z, rekâik, târih vb. Hadîs ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadîs râvîlerinin hâl tercemelerini, cerh ve ta’dîlle ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delîl olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delîl olarak kullanılmayan uydurma hadîsleri terk etme ve tanıma husûsunda eserleri vardır. Va’zlârında ince ibâreler, yüksek işâretler, derin ma’nâlar vardı. Söz söyleme bakımından, O zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla va’z dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbn-i Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için, bana şu şiiri söyledi:

Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan,
Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin,

Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın,
Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?”

Sonra benim için de şu şiiri söyledi: “Az bir azığa râzı olursan, insanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaradılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.” Muvaffak Abdüllatîf de İbn-i Cevzî hakkında: “İbn-i Cevzî’nin sûreti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzel idi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cild kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsîrde a’yânda (büyüklerden), hadîsde hafızlardan, târihde geniş bilgisi olanlardan idi. Hanbelî fıkıh ilminde İmâm idi. Va’zlârında çok güzel kâfiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivâyetle konuşursa çok edebli idi. Sıhhatini korumağı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifâdesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokulu idi. Yetim olarak büyüdü. Hazır cevap olan İbn-i Cevzî, tatlı espiriler yapardı” dedi.

İbn-ül-Bezûrî, yazdığı târih kitabında, İbn-i Cevzî için: “İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen İmâm idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i dinâr’da kendisi için medrese yaptı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakf etti. Bütün ilimlerde derin âlim idi. Zamanındaki edîblerin en üstünü, fadılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda, “Üçyüzkırkdan fazladır” dedi. Bunlardan ba’zısı yirmi cildlik bir kitap, ba’zısı bir kitap forması kadardı. Her alanda kitap yazdı. Zamanının bir tanesi idi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum” diye uzun uzun yazmaktadır.

İbn-i Neccâr, İbn-i Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münâcaatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun va’zlardaki sözleri ve ma’rifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”

İbn-i Kadsî Târih kitabında şöyle yazmaktadır: “Ebü’l-Ferec İbni Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra sâlihleri ziyârete giderdi. Muvaffaküddîn el-Makdisî onun hakkında; “İbn-i Cevzî, zamanındaki halkın va’zda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabûl görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadîsde hafız idi. Bu dalda da kitap yazdı. İbn-i Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı. Hocası İbn-i Nasır onu çok meth ederdi. Ebü’l-Ferec “Telbîh” kitabını yazınca, hocası İbn-i Nâsır’a arz etti. Ebü’l-Ferec o zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zâhid Ebü’l-Ferec, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbn-i Cevzî, çok kitaplar mütâlâa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Târihlerden topladığı Sahâbe-i Kirâmın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü teâlâ ilminden bizleri fâidelendirsin. Allahü teâlâ, müslümanların fâidelenmesi için ehl-i sünnete yardım etmesi için, bid’atleri ve hizibleri yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını fâidelendirsin ve ömrünü sonuna ulaştırsın” demektedir.

İmâm Ebü’l-Abbâs da İbn-i Cevzî hakkında: “Ebü’l-Ferec müftî idi. Tasnif ve te’lîfleri çok idi. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm” demektedir.

Hapse girmesi: İbn-i Cevzî’nin hayâtının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır. “Vezîr İbn-i Yûnus el-Habelî, vezîrliği sırasında Rükn Abdüsselâm bin Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî hakkında bir meclis toplamıştı. Bu mecliste onun sapıklığı delîlleri ile anlatınca, vezir, Rükn Abdüsselâm’ın kitaplarını yaktırdı. “Rükn Abdüsselâm, zındık, yıldıza tapan bir kişi idi. Vezîr İbn-i Yûnus, Abdüsselâm’ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbn-i Cevzî’ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassâb isminde bir Ehl-i sünnet düşmanı ve habis biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselâm, İbn-i Yûnus’u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yûnus’un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselâm, İbn-i Kassâb’ın yanına giderek: İbn-i Yûnus’un sevdiği bir kişi de Cevzî’dir. Ebû Bekr evlâdındandır. İbn-i Yûnus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yûnus benim kitaplarımı yaktırdı” dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassâb, halîfe Nâsır’a yazdı. Halîfe de Ehl-i sünnet düşmanlarına meyyal idi. Ayrıca, İbn-i Cevzî va’zlarında seni kötülüyor diye halîfeye şikâyet ettiler. İbn-i Kassâb, İbn-i Cevzî’ye, medreseyi Rükn Abdüsselâm’a teslim etmesini emr etti ve İbn-i Cevzî’nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk-çocuğunu dağıttı. Halîfenin emriyle onu tutukladı. Daha sonra, yanında sâdece düşmanı Rükn Abdüsselâm olduğu hâlde, ev kıyâfetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt’a götürdüler: Rükn Abdüsselâm vâliye, “Düşmanımı kuyuya atmak için izin ver” dedi. Vâli ona mâni oldu ve “Ey zındık, senin sözünle mi onu kuyuya atacağım. Halîfenin yazısını getir. Benim mezhebimden olsaydın, sana canımı feda eder, malımı da hizmetine sunardım” dedi. Vâliden yüz bulamıyan Rükn Abdüsselâm Bağdad’a geri döndü.

İbn-i Cevzî Vasıt’a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı, İbn-i Abdülkâdir, “İbn-i Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı” diye büyük yalanlar söyledi, İbn-i Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabûl etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbn-i Cevzî’ye inanmayan vâli, halîfenin emri ile İbn-i Cevzî için Derb-i dinâr’da bir hücre ayırttırdı ve oraya haps ettirdi. İbn-i Cevzî, bu hücrede beş sene mahbus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan va’z dinlerlerdi, İbn-i Cevzî onlara ba’zı şeyleri yazdırırdı.

İbn-i Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeğe veya başka birşey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur’ân-ı kerîm okuyarak ve Allahü teâlâya ibâdet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç-dört cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu.

İbn-i Cevzî’nin çok sevdiği oğlu Yûsuf, o hapiste iken büyüdü ve va’z vermeye başladı. Babası gibi çok güzel va’z veriyordu. Va’zlarının güzelliğini halîfe Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste va’z vermesini, İbn-i Cevzî’nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halîfe Nasır tarafından haps ettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz” diye halîfenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halîfe Nâsır’dan İbn-i Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. O da İbn-i Cevzî’nin serbest bırakılmasını emretti. İbn-i Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdad’a döndü. Bağdad halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmül Halîfe türbesinin yanında va’z vereceği halka duyuruldu. Halk Cum’a namazından sonra türbenin etrâfında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbn-i Cevzî hazretleri, sabah erkenden va’z kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliyâ da orada hazır bulundular, İbn-i Cevzî’nin sesi Allahü teâlânın bir lutfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.

İbn-i Cevzî, vefâtına kadar ilim yaymağa, va’z vermeğe ve kitap yazmağa devam etti.

Vefâtı: İbn-i Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmül Halîfe türbesinin yanında son va’zını verdi. Bu va’zdan sonra beş gün hasta yattı. Cum’a gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefât etti. İbn-i Cevzî’yi Ziyâeddîn bin Sekine ve Ziyâeddîn bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdad halkı evin önüne toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Tabutu va’z verdiği yer olan Ümmül Halîfe türbesinin altına götürüldü. Oğlu İbn-i Kâsım namazını kıldırdı. Sonra Mensûr Câmii’ne götürüldü. Burada da cenâze namazı kılındı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmet İbni Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cum’a namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuz’a rastladığı için çok sıcaktı, İbn-i Cevzî’nin vefâtına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.

Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasıyyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasıyyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretlerinin, İbn-i Abbâs’dan bildirdiği hadîs-i şerîf şöyledir: Abd-i Kays kabilesinin temsilcileri Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldiler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara îmân etmelerini emretti ve buyurdu ki; “Allaha îmân nedir, bilir misiniz?” Onlar da, “Allah ve Resûlü bilir” dediler. Resûlullah efendimiz bunun üzerine “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun peygamberi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganîmetlerin beşte birini (hak sahiplerine) vermektir” buyurdular.

İbn-i Cevzî buyurdu ki: “Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tama’ ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”

“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”

“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”

“Dünyâ arzuları olmıyan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ Allahü teâlânın evidir. Sahibinin izni olmadan bu evde tasarrufta bulunan hırsızdır.”

Birgün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Birgün birisi: “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Ya’nî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)

Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) sonra, insanların, ya’nî ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.

Eserleri: İbn-i Cevzî’nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırkdan fazla olduğunu söylemektedir. Hadîs ve hadîsin bölümlerine dâir yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertîbini, bâblara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetli idi.

Kendisi “İlk tasnif ve te’lîf ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur’ân-ı kerîm ilimleri ve Kur’ân-ı kerîm ilimleriyle ilgili tasniflerin tesbiti kitabıdır” demektedir.

Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1. Zâd-ül-mesîr fî ilm-it-tefsîr: Dört cildlik bir eserdir. 2. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 3. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-garîb, 4. Garîb-ül-garîb, 5. Nüzhet-ül-uyûn en-nevâzır fil-vücûhi ven-nezâir, 6. El-İşâretü ilel kırâat-il-muhtâre, 7. Tezkiret-ül-müntebihi fî uyûn-il-müstebeh, 8. Fünûn-ül-efnân fî uyûni ulûm-il-Kur’ân, 9. Vird-ül-egsân fî fünûn-il-efnân, 10. Umdet-ur-râsih fî ma’rifet-il-mensûh ven-nâsih, 11. El-Musaffâ bi ekfi ehl-ir-rüsûh min ilmin nâsih vel-mensûh, 12. Sebt-üt-tesânif fî usûl-iddîn, 13. Muntekâd-ül-mu’temed, 14. Minhâc-ül-vüsûl ilâ ilm-il-usûl, 15. Beyân-ü gaflet-ül-kâil bi kademi efâlil ibâd, 16. Gavâmid-il-ilâhiyyât, 17. Meslek-ül-akl, 18. Minhâc-ü ehl-il-isâbe, 19. Es-Sirr-ül-masûn, 20. Def’u Şibh-it-teşbîh, 21. Er-Reddü alel müteassıbil anîd, 22. Sebt-üt-tesânif fî ilm-il-hadîs-i vez-zühdiyyât, 23. Câmi’-ül-mesânid bi elhas-il-esânid, 24. El-Hadâik, 25. Nefy-ün-nakl, 26. El-Müctebâ, 27. En-Nüzhe, 28. Mültekat-ül-hikâyât, 29. İrşâd-ül-mürîdîn fî hikâyât-is-Selef-i sâlihîn, 30. Ravdât-ün-nâkil, 31. Gurer-ül-eser, 32. Et-Tâhkîk fî ehâdîs-it-ta’lik, 33. Elmedih, 34. El-Mevdû’ât minel ehâdîs-il-merfû’ât, 35. El-Ilel-ül-mütenâhiye fil-ehâdîs-il-vâhiye, 36. El-Keşfü lî müşkil-is-sahîhayn, 37. Ed-Duâfâü vel-metrûkîn, 38.İ’lâm-ül-âlimi ba’de rusûhihi bi hakâik-ı nâsih-il-hadîsi ve mensûhihi, 40. İhbârü ehl-ir-rüsûhi fil-fıkhı vet-takdisü bi mukadder-il-mensûhi minel hadîs, 41. Es-Sehm-ül-musib, 42. Ehâyir-üz-zehâir, 43. El-Fevâidü an-iş-şüyûh, 44. Menâkıb-ü-Eshâb-il-hadîs, 45. Mevt-ül-hasâr, 46. Muhtasarât, 47. El-Meşihat, 48. El-Meselselât, 49. El-Muhteseb fin-neseb, 50. Tuhfet-üt-tullâb, 51. Tenvîr-u medellehüm-iş-şeref, 52. El-Elkâb, 53. Fedâil-i Ömer bin el-Hattâb 54. Fedâil-i Ömer bin Abdülazîz, 55. Fedâil-i Sa’îd bin el-Müseyyeb, 56. Fedâil-il-Hasen-il-Basrî 57. Menâkıb-ül-Fudayl bin Iyâd, 58. Menâkıb-ü Bişr-i Hafî 59. Uyûn-il-hikâyat, 60. Menâkıb-ı İbrâhim bin Edhem, 61. Menâkıb-ı Süfyân-i Sevrî, 62. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel, 63. Menâkıb-ı Ma’rûf-i Kerhî, 64. Menâkıb-ı Râbi’a-i Adviyye, 65. Mesîr-ül-azm-is-sâkin ilâ eşref-il-emâkin, 66. Safvet-üs-sufuvve, 67. Minhâc-ül-kâsidîn, 68. El-Muhtâr min ahbâr-il-ahyâr, 69. El-Kâti’u lî muhal-il-huccâc bi muhâl-il-huccâc, 70. Ucâlet-ül-muhtazar lî şerhi hâl-il-hadar, 71. En-Nisâü ve mâyeteallahü bi âdâbihinne, 72. İlm-ül-hadîs el-menkûl fî enne Ebâ Bekr ümmerresûl, 73. El-Cevher, 74. El-Muğlâk, 75. Sebtü mâyeteallahü bit-tevârîh, 76. Telkîhu fühûmu ehl-il-eser fî uyûn-it-tevârihi ves-siyer, 77. El-Muntazam fî târih-il-mülûki vel-ümem, 78. Şüzûr-ül-uhûd fî târih-il-ma’hûd, 79. Tarsîk-üz-zarâif fî târîh-is-sevâlif, 80. Menâkıb-ı Bağdad, 81. Sebt-ül-müsannefüt fil-fıkhı, 82. El-İnsâf fî mesâil-il-hılâf, 83. Cinnet-ün-nazar, 84. Muhtasar-ül-muhtasar fî mesâil-in-nazar, 85. İ’med-üd-delâil fî müştehez-il-mesâil, 86. El-Mezhebü fil-mezheb, 87. Mesbûk-üz-zeheb, 88. En-Nebze, 89. El-İbâdât-ül-hums, 90. Eshâb-ül-hidâye lî erbâb-il-bidâye, 91. Keşf-üz-zalameti anid-diyâ fî redd-i da’vâ, 92. Redd-ül-levmi ved-daymi fî savmi yevmil-gayyim, 93. Sebt-ül-musannefât fî ulûm-il-va’z, 94. El-Yevâkît fil-hutab, 95. El-Mütehab fin-nevb, 96. Mesannefâtihi fil-va’z (yüz cildden fazla bir eser), 97. Nesîm-ür-riyâd, 98. El-Lü’li, 99. Kenz-ül-müzekker, 100. El-Ezc, 101. El-Letâif, 102. Künûz-ür-rûmûz, 103. El-Muktebîs, 104. Zeyn-ül-kasas, 105. Muvâfık-ül-merâfık, 106. Şâhid ve meşhûd, 107. Vâsılât-ül-uhûd min şâhid ve meşhûd, 108. El-Leheb, 109. El-Müdhiş, 110. Saba necd, 111. Muhaddeset-ül-akl, 112. Lukat-ül-cem’ân, 113. Meânî’-il-meânî’, 114. Fütûh-ül-fütûh, 115. Et-Teâzî-ül-mülûkiyye, 116. El-Ahd-ül-mukîm, 117. İkâz-ül-vesnân miner-rekâdât bi ahvâl-il-hayvan ven-nebât, 118. Mekes-ül-mecâlis-il-bedriyye, 119. Nüzhet-ül-edîb, 120. Münteh-il-müntehâ, 121. Tebsiret-ül-mübtedî’, 122. El-Yâkûte, 123. Tuhfet-ül-vu’âz, 124. Sebtü tesânif fî fünûni zemm-il-hevâ, 125. Sayd-ül-hâtır, 126. Ahkâm-ül-iş’ar bi ahkâm-il-iş’âr, 127. El-Kısâs vel-müzâkirîn, 128. Takvîm-ül-lisân, 129. El-Ezkiyâ’, 130. El-Humkî, 131. Lukat-ül-menâfi’ fit-tıb, 132. Eş-Şeybü vel-hudâb, 133. Âmâr-ül-a’yân, 134. Es-Sebât indel memat, 135. Temvîr-ül-gabeş fî fadl-is-sevâd vel-habeş, 136. El-Hıssü alâ hıfz-il-ilm ve zikrü kibâr-il-huffâz, 137. İşrâf-ül-mevâli, 138. İ’lâm-ül-ahyâ’bi aglât-il-ahyâ’, 139. Tahrîm-ül-mahall-ilmekrûh, 140. El-Mısbâh-ül-mudî’ lî da’vet-il-İmâm-il-Müstadı’, 141. Atf-ül-ulemâ alel-ümerâ, 142. En-Nasru alâ nısr, 143. El-Mecd-ül-adûdî, 144. El-Fecr-ün-nûrî, 145. Menâkıb-üs-setr-ir-refi’, 146. Makultûhü minel eş’âr, 147. Elmakâmât, 148. Minresâilî, 149. Et-Tıbb-ur-rûhânî, 150. El-Uzlet, 151. Er-Riyâdat, 152. Beyân-ül-hatâi ves-sevâb an-ehâdîs-iş-şîhâb, 153. El-Bâz-ül-eşheb el-munkıdu alâ men halefel mezheb, 154. En-Nûr fî fedâ-il-il-eyyâmi veş-şükr, 155. Tahrîb-üt-târih-il-eb’âd fî fedâil-i makbereti Ahmed, 156. Menâkıb-ül-İmâm-iş-Şâfiî, 157. Fünûn-ül-elbâb, 158. Minhâc-ül-isâbe fî muhabbet-is Sahabe, 159. Ez-Zurafâ vel-mütehâbbin, 160. Takvîm-ül-lisân, 161. Menâkıb-ü Ebî Bekr, 162. Menakıb-ü Ali, 163. Fedâil-ül-Arab, 164. El-Menfeatü fil-mezâhib-il-erbe’a, 167. El-Muhtâr minel eş’ar, 168. Rüûs-ül-kavâir, 169. El-Mürtecel fil-va’z, 170. Nesîm-ur-riyâd, 171. Zahîret-ül-vâ’iz, 172. Es-Zecr-ül-muhavvef, 173. El-Üns vel-muhabbet, 174. El-Matrâb-ül-melheb, 175. Ez-Zind-ül-vera’ fîl-va’z-in-nâsır, 176. El-Fâhir fî eyyâm-il-İmâm-in-nâsır, 177. El-Mecd-üs-salâhî, 178. Lugat-ül-fıkh, 179. Akd-ül-hanâsır fî zemm-il-hilâfet-in-nâsır, 180. Fî zemm-i Abdülkâdir, 181. Garîb-ül-hadîs, 182. Milh-ül-ehâdîs, 183. El-Füsûl-ül-va’ziyye alâ hurûf-ül-mu’cem, 184. Selvet-ül-ahzân, 185. El-Ma’şûk fil-va’z, 186. El-Mecâlis-ül-Yûsüfiyye fil-va’z, 187. El-Va’z-ül-makberî, 188. Kıyâm-ül-leyl, 189. El-Muhâdese, 190. El-Münâcaat, 191. Zâhir-ül-cevâhir fil-va’z, 192. Kenz-ül-müzekkir, 193. En-Nûhhat-ül-havâtim, 194. El-Murtekâ limen-ittekâ, 195. Kavâid-üt-tarîka fil-cem’-i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka, 196. Merec-ül-bahreyn fil-cem’-i beyn-et-tarîkayn, 197. Dürret-ül-iklîl fit-târih, 198. El-Emsâl.

Bu eserlerin 80 tanesi cildli olup, diğerleri küçük kitapçıklar halindedir.

199. El-Mugnî: Seksenbir cildlik tefsîr kitabıdır. Meşhûr tefsîr kitaplarındandır. Bu eserden ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Büyüklerden biri şeytana, “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan, herşeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim” dedi.”

“Medine’de kuraklık oldu. Hazreti Aişe’ye gelip, yalvardılar. O da, “Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz” buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübârek kabr-i şerîfi ıslandı.”

“Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’raca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerât da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü teâlâ göktekilerin de (meleklerin de) sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O’nun şeref ve yüksekliğini Allahü teâlânın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”

“Namazın kabûl şartları onikidir: Altısı dışında, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşû’, takvâ, haram yemeği terk, boş sözü, tenbelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlâs, tefekkür, korku, ümid, kusurunu görmek ve müşâhededir.”

“Hazreti Ebû Bekr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Her namaz vakti geldikte, melekler nidâ ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefsleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz” buyurdu.”

“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan herbiri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz”dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; “Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükür ediniz”dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; “Namazı kılın ve zekatı verin” dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermiyenin, namazı makbûl olmaz.”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün buyurdu ki: “Benî-İsrâil peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsi olmadılar. Bunlar; Eyyûb, Zekeriyyâ, Harkil ve Yüşâ’dır.” Eshâb-ı Kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu peygamberlerin bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi, okudu (Kadir-3)”.

“Emîr-ül-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı” dedi. Hazreti Ömer, “Bu kadarı bana yeter” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, a’zâlar yedidir, secde yedi a’zâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeble olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyliyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim” buyuruyor”

“Kâ’b-ül-Ahbâr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kadir gecesi üç defa Lâ ilahe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur, ikincisinde, Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde, Cennete girer” buyurdu.”

“İbrâhim aleyhisselâm Kâ’be binasını yapmayı bitirince, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip kendisine, “Allahü teâlâ bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor” dedi. Nitekim Hac sûresi yirmiyedinci âyetinde meâlen; “Bütün insanlara haccı ilân et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzûruna gelsinler” buyuruldu. İbrâhim aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez” dedi. “Ey İbrâhim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak” cevâbını duydu, İbrâhim aleyhisselâm bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâ’beyi ziyâret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun” dedi.”

“İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ her gün bu hâne (Kâ’be) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâ’beye bakanlaradır” buyurdu.”

200. El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını anlatan iki cildlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan’da baskısı yapılmıştır. Bu eserden ba’zı bölümler:

İbrâhim aleyhisselâmın Resûlullah için duâsı: İbrâhim aleyhisselâm Kâ’beyi bina ettiğinde şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddî:

“O, Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben, annemin rü’yâsında gördüğü, Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği, ceddim İbrâhim aleyhisselâmın duâ buyurduğu peygamberim” buyurdu. Mu’âviye ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Amine hâtun, Resûlullaha hâmile iken bir nûr gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) baba ve dedeleri ve şerefi: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, İsmâil (aleyhisselâm) evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”

“Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücûde getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”

“Allahü teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan’a yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”

Ağaçlar ve taşların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) selâm vermesi: Câbir bin Semûra’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke’de, bana devamlı selâm veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyerek selâm verirlerdi.” Resûlullahın insanları İslama da’veti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslama da’vet etti. Hazreti Ebû Bekr bu zamanda ilk îmân eden erkek idi. Üç sene sonra İslama da’vetini açıktan yapmaya başladı. İmâm-ı Zührî şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) İslâm dînini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü teâlâ dilediklerine imân ni’metini ihsân etti. Tâ ki imân edenler çoğaldı, önceleri Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) işâret ederek, “İşte Abdülmuttalib’in torunu yine semâdan kendisine gelen şeylerden konuşuyor” derlerdi. Ne zaman Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onların ibâdet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O’na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Cennetteki derecesi: Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Vesile, Allahü teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Üzerime salevât okuduğunuz zaman, Allahü teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz” buyurunca, orada bulunan Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, vesîle nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennette en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümid ederim.” Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kim bana salevâti şerîfe okuyup, “Yâ Rabbî! O’nu yakınında kıl derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helâl olur” buyurdu.

201. Telbîsü İblîs: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bid’at ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kâhire’de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbn-i Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini onüç bölüme ayıran İbn-i Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1. Sünnet ve cemaata sarılma, 2. Bid’atleri kınama, 3. Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4. Aldatma ve gurûr, 5. Şeytanın akîdelerdeki aldatmaları, 6. Şeytanın âlimleri aldatması, 7. Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8. Şeytanın âbidleri aldatması, 9. Şeytanın zâhidleri aldatması, 10. Şeytanın sûfîleri aldatması, 11. Şeytanın dindarları aldatması, 12. Şeytanın avamı aldatması, 13. Şeytanın bütün insanları aldatması.

Bu eserin mukaddimesi ve ba’zı bölümleri:

“Akıl sahiplerinin ellerine adâlet terazisini veren, peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azâb ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil, din olarak İslâmiyeti seçen Allahü teâlâya hamd ederim. O, sebepleri yaratandır, İhlâs ile O’nun bir olduğuna şehâdet ederim. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Peygamberidir. Allahü teâlâ O’nun hidâyet nûru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed aleyhisselâma, O’nun Âline ve Eshâb-ı Kirâma. Tabiîn hazerâtına, kıyâmete kadar sayısız salât, selâm ve hayır duâlar olsun. Bilmelidir ki; Allahü teâlânın insana verdiği ni’metlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O’nu tanımaya yarıyan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabûl etmeğe yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mu’cizelerini görünce, onları kabûl eder ve bilemeyeceği, anlıyamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.

Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Adem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl ni’metiyle insanları ni’metlendirdi. Adem aleyhisselâm, vahy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefs ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru i’tikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini herşeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mü’min olabilenler bundan kurtulabildi.”

Sünnet ve cemaata sarılma: Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini bildirdi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir, iki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir” buyurdu.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâat hâlinde olun. Mescidlere koşun” buyurdu.

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar” buyurdu.

İbn-i Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte ise, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Benî-İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur” buyurdular. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, bu fırkanın kimler olduğu sordukda: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ): “Bid’atden alıkoyan, sünnete çağıran, Ehl-i sünnetten bir kimseye bakmak ibâdettir” buyurdu.

Evzâî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i sâlihînin yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”

Rü’yâmda bana, “Ey Abdurrahmân Cevzî, sen iyiliği, emreder, kötülükten nehyedersin” dendi. Ben de, “Rabbimin bana ihsânıdır. Rabbimden İslâm üzere ölmeyi istiyorum” dedim. O zaman bana, “Sünnet-i seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.

Süfyân-ı Sevrî: “Söz ancak amel ile birlikte olursa makbûl olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur” buyurdu.

Abdurrahmân Cevzî ( radıyallahü anh ) oğluna: “Ey oğlum Yûsuf, tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selâm gönder. Zîrâ Ehl-i sünnet ve cemâatden az kimse kaldı, insanın saadeti; bir Ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyûb-i Sahtiyanî: “Ehl-i sünnetten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

Yûsuf bin Esbât şöyle demektedir: “Etrâfım Ehl-i sünnet düşmanlarıyla dolu idi. Allahü teâlâ bana, evliyâsından olan Süfyân hazretlerini tanımağı ve onu sevmeği nasîb ederek, o bataktan kurtardı.”

Mu’temir bin Süleymân şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefât ettiğini söyledim. Babam o zaman “O sünnet-i seniyyeye bağlı idi. Öyle vefât etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine, “Ona üzülmende haklısın” dedi.

Süfyân-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayrı isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler” buyurdu.

Yûnus bin Abdülâ’lâ şöyle der: “İmâm-ı, Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadîs-i şerîf âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birini görmüş gibi olurum.”

Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun yolunda giden Ehl-i sünnet i’tikâdındaki kullar Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”

Bid’at ve bid’at sahiplerinin kötülüğü: Bid’at demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demektir. Bid’at sahibi demek ise; bir bid’ati meydana çıkaran veya çıkmış bir bid’ati yapan demektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan bir şey, sevâb umarak meydana çıkarılırsa, bu şey red olunur” buyuruyor.

İbn-i Abdürrazzâk şöyle anlatır: “Tâvûs bin Keysân, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bid’at ehlinden biri gelip ba’zı şeyler söyledi. Tâvûs hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da, “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir i’tikâdını bozar” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”

Selâm bin Ebî Muti’de şöyle anlatır: “Bid’at ehlinden biri gelip Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerine, “Size bir kelime söylemek istiyorum” deyince, o da, “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum” buyurdu.”

Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bid’at işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bid’at işlemekten dönmek çok zordur. Bid’at sahibi ile konuşup ondan birşey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü teâlâ bir fayda vermez. Onunla musâfeha eden, İslâmiyete olan bağını kesmiş olur.”

Müemmil bin İsmâil şöyle anlatır: “Abdülazîz bin Ebî Davud’un cenâzesinde bulundum. Tâbutu, Safa kapısına kondu ve namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyân hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyân-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenâzenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü, meyyitin bid’at ehli olduğu söyleniyordu.”

Sa’îd-ül-Kerîrî de şöyle anlatır: Süleymân Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında, “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bid’at birisine selâm verdim. Bunun için âhırette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”

Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: “Bid’at sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.”

Bid’at sahibini seven kimsenin ibâdetlerini, Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır. Yolda bid’at sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bid’at sahibinin ibâdeti, Allahü teâlâ katında kabûl olmaz. Kim ona yardım ederse, İslâm dînini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bid’at sahibine kız verilmez. Bid’at sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bid’at sahibini sevmiyen, ona buğzeden kimsenin günahlarını, Allahü teâlânın mağfiret etmesi umulur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bid’at sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu İslâmiyeti beğenmemiş olur” buyurdu. Nadr-ül-Hârisî buyurdu ki: “Bid’at sahibine kulak veren, onu dinliyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”

Leys bin Sa’îd: “Bid’at sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

İmâm-ı Şafiî ise; “Bid’at sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

Bişr-i Hafî ( radıyallahü anh ) şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bid’at sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeye vardım ve Allahü teâlâya hamd ettim.”

Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at: Ehl-i sünnet; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bid’at ise; dinde önceden olmayan birşeyi ortaya çıkarıp, ibâdet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delîlide) yoktur. Ehl-i sünnetin ise, mezhebi belli ve sözleri, delîlleri açıktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyâmete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”

Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak: İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gadap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adâlet gösteren akıl ni’meti de ihsân edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan isrâfa, doğru yoldan ayrılmağa teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lâzımdır. Onun düşmanlığı, Âdem aleyhisselâm zamanından beri devam etmektedir. Şeytan herşeyini, Âdemoğlunun dînini, îmânını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.

Allahü teâlâ ondan sakınmayı, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu âyet-i kerîmelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyle yiyin, şeytanın izini ta’kib etmeyin. Çünkü o, hakîkaten size apaçık bir düşmandır.” (Bekâra-168). “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeği emreder. Allah ise (sadaka ve zekât vermekle) size mağfiret va’d ediyor. Allahın kudreti geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir” (Bekâra-268). “Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmazmısınız?” (Mâide-91)

“Ey insanlar! Muhakkak Allahın va’di (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vukû’ bulacaktır. O hâlde, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allahın dîninden aldatıp kaydırmasın. Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrâfına toplanan avânesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır” (Fâtır-5, 6). “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yâsîn-60).

Şeytanın ilk i’tirâzı, Âdem aleyhisselâma secde etmemek oldu. Allahü teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur’ân-ı kerîmde Sad sûresi yetmişaltıncı âyetinde meâlen buyurulduğu üzere; “İblîs şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü, İsrâ sûresi altmışikinci âyetinde meâlen; “İblîs; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyâmet gününe kadar beni geciktirirsen, yemîn ederim ki, Âdem’in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad sûresi yetmişyedinci ve yetmişsekizinci âyetinde meâlen; (Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennetten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) koğulmuşsun ve muhakkak sûrette hesap gününe kadar la’netim senin üzerinedir” buyurulduğu üzere la’netlenmeye ve Cehenneme müstehak oldu.

Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde E’ûzü okumayı emretti. Nahl sûresi doksansekizinci âyetinde meâlen, Peygamberine ( aleyhisselâm ); “Kur’ân-ı herim okuyacağın zaman E’ûzü... söyle” buyurmuştur. Ya’nî Allahın rahmetinden uzak olan ve gazâbına uğrayarak dünyâda ve âhırette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felâk sûresini okumayı emretti.

Hazreti Âişe vâlidemizin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki, “Seni kim yarattı?” O da, “Allahü teâlâ” der. Şeytan tekrar, “Peki Allahı kim yarattı?” der. Böyle deyince ona, “Âmentü billahi ve Rasûlihi” deyin. Ya’nî “Ben Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine inandım demektir” buyurdu.

Âlim bir zât talebesine, “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da, “Onunla mücâdele eder, ona karşı dururum” dedi. Hocası tekrar, “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücâdele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Onu taşlar ve kendi gayretimle def etmeye çalışırım” dedi. O zaman o zât buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lâkin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Ya’nî, Allahü teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O’na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)

Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbtir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmiye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.

Şeytanın zenginleri aldatma yolları: İlki, malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helâlden mi, ehemmiyet vermezler. Alış-veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helâlden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”

İkincisi, o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekâtını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da, “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım, insanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibâdet edişini çok severim” dedi.”

İbn-i Şakîk ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”

Üçüncüsü, çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.

Dördüncüsü, malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını isrâf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Ba’zan da sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü teâlânın kötülediği bir özelliktir.

Şeytanın müslümanları aldatması: Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan ba’zıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez.

Öyle müslümanlar da vardır ki, cemâatle namaz kılarken İmâmdan önce secdeye gider, İmâmdan önce rükû’ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan ba’zıları alış-veriş ilmini bilmezler. Bu sebeble akidleri fâsid ve bâtıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.

Şeytanın herkesi aldatması: Birçok yahudi ve hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslâmiyete meyl (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var” diyerek mâni olur. Nihâyet o kişiler, îmân etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bugün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azâba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükliyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.

Şeytanın zâhidleri aldatması: Ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamıyacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebeb olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”

Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevkettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemiyen vardır. Onlar arasında meyvayı tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu men edenler vardır. Bu. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve onları ta’kib edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemiyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.

Göçebe yaşıyan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zîrâ bedenlerinin bineği olan nefsleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynı şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında, “Nefslerinin isteklerini yerine getiren” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, ni’metler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden men ederiz. Zâhidâne yaşar ve şehvetlerini terk etmeği tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tenbelliği arttırır. Bu kimse, terkinin zarar vereceği ve vermiyeceği şeyi bilmeğe muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyâcı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin a’zâlarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyâcı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, ba’zan tatlıya, ba’zan ekşiye meyleder. Bunun bir çok sebebleri vardır.

Zâhid görünenlerin, zühdün sâdece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanâat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar, insanların önünde, sanki Allahü teâlânın azametini müşâhededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşû’ ederler. Ba’zan onlardan biri, kendisine zühd sahibi desinler diye verilen hediyeyi redd eder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkânlar içinde, dünyâ dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyâdaki gayeleri baş olmaktır.

Şeytanın kadınları aldatması: İblîs’in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sâdece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine birşey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kızkardeşim, annem, câriyem bulunur. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lâzımdır.

Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı bâtıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vâciblerinden birşey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı bâtıl olur. Fakat buna aldırış etmez.

Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Ba’zı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona la’net ederler” buyurdu.

Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun râzı olacağını bilmeden, başkasına birşey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.

Şeytanın erkekleri aldatması: Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Ba’zıları da bunları sâdece Cum’a ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hattâ bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine ba’zıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmıyarak günâha girmektedir. Zîrâ müslümanlara eziyet haramdır. Ba’zıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.

Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır.

Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Ba’zıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.

Bu konularda fazla yazsak, cildleri doldurur. Az yazarak çok şeye delâlet ettik. Allahü teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 157

2) Zeylü Tabakat-ı Hanâbile cild-1, sh. 399

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1342

4) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 28

5) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 329

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 254

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 52, 523

8) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 140

9) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 270

10) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 17

11) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 749

12) Tabakât-ül-huffâz sh. 477

13) El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ

14) El-Mugni

15) Telbîsü İblîs

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 184, 395, 408, 587, 978

EL-ANAK Kamus
|
اَلْعَنَقُ [el-anak] (fethateynle) Deve ve sâir devâbba mahsûs bir gûne yürüyüşe denir ki adımlarını açıp boyunlarını sündürüp yere döşenerek eşkin yürüyüşlerinden ibârettir, neşât ve süratle o resme yürürler, tarîk-i Hicâzda gece içre develer neşâta gelip o gûne yürüdükleri meşhûdumuz olmuştur ve o dûr u dırâz beyâbânı o yürüyüşle kat ederler, tayerân ediyorlar kıyâs olunur; yukâlu: تَسِیرُ الْإِبِلُ الْعَنَقَ وَۀُوَ سَیْرٌ مُسْبَطِرٌ لِلْإِبِلِ وَالدَابَةِ Ve
عَنَقٌ [anak] Masdar olur, bir adam uzun boyunlu olmak manâsına; yukâlu: عَنِقَ الرَجُلُ عَنَقًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا كَانَ أَعْنَقَ
EL-BİNÂUL-MAKÛD Kamus
|
اَلْبِنَاءُالْمَعْقُودُ [el-binâul-makûd] Şol binâya ıtlâk olunur ki duvarında câ-be-câ kapı tarzında kemerler akd olunmuş ola. Ve onları azîm binâlarda takviyet ve istihkâm için tarh ederler, niteki bazı hisâr ve sarây-ı azîm duvarlarında meşhûddur; kâle fil-Esâs بِنَاءٌ مَعْقُودٌ وَمُعَقَدٌ إِذَا جُعِلَ لَۀُ عُقُودٌ أَیْ طَاقَاتٌ مَعْطُوفَةٌ كَالْأَبْوَابِ
BİNÂUL-MAKÛD Kamus
|
اَلْبِنَاءُالْمَعْقُودُ [el-binâul-makûd] Şol binâya ıtlâk olunur ki duvarında câ-be-câ kapı tarzında kemerler akd olunmuş ola. Ve onları azîm binâlarda takviyet ve istihkâm için tarh ederler, niteki bazı hisâr ve sarây-ı azîm duvarlarında meşhûddur; kâle fil-Esâs بِنَاءٌ مَعْقُودٌ وَمُعَقَدٌ إِذَا جُعِلَ لَۀُ عُقُودٌ أَیْ طَاقَاتٌ مَعْطُوفَةٌ كَالْأَبْوَابِ
CEZR Kamus
|
اَلْجَزْرُ [el-cezr] (cîmin fethi ve zâ-yı mucemenin sükûnuyla) Deryâda ve ırmakta su sâhile geldikten sonra geri çekilmek manâsınadır ki مَدٌ [medd] mukâbilidir; yukâlu: جَزَرَ الْبَحْرُ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی ضِدُ مَدَ أَیْ رَجَعَ إِذَا خَلْفٍ Deryânın cezr ve meddi malûmdur, Bahr-i Kulzumda meşhûd-ı mütercim-i hakîr olmuştur. Kütüb-i cogrâfiyyede gûnâgûn esbâba rabt eylemişlerdir, lâkin akvâ ve azheri müdâhale-i kamer ile okyânûsun hareketine merbûttur. Ve
جَزْرٌ [cezr] Kesmek manâsınadır ki manâ-yı mevzûudur; yukâlu: جَزَرَ الشَیْءَ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی وَقَدْ یَأْتِی مِنَ الْأَوَلِ إِذَا قَطَعَۀُ Ve su yere sıvışıp batmak manâsınadır; yukâlu: جَزَرَ الْمَاءُ جَزْرًا مِنَ الْبَابَیْنِ الْمَزْبُورَیْنِ أَیْضًا إِذَا نَضَبَ Ve
جَزْرٌ [cezr] Deryâya ıtlâk olunur; fâil manâsına mübâlagadır. Ve arı kovanından bal sağmak manâsına müstameldir; yukâlu: جَزَرَ الْعَسَلَ إِذَا شَارَ مِنْ خَلِیَتِۀِ Ve
جَزْرٌ [Cezr] Bâdiyede bir mevzi adıdır. Ve Haleb kazâsında bir nâhiye adıdır. Ve
جَزْرٌ [cezr] جِزَارٌ [cizâr] manâsına gelir, كِتَابٌ [kitâb] vezninde.
EL-CEZR Kamus
|
اَلْجَزْرُ [el-cezr] (cîmin fethi ve zâ-yı mucemenin sükûnuyla) Deryâda ve ırmakta su sâhile geldikten sonra geri çekilmek manâsınadır ki مَدٌ [medd] mukâbilidir; yukâlu: جَزَرَ الْبَحْرُ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی ضِدُ مَدَ أَیْ رَجَعَ إِذَا خَلْفٍ Deryânın cezr ve meddi malûmdur, Bahr-i Kulzumda meşhûd-ı mütercim-i hakîr olmuştur. Kütüb-i cogrâfiyyede gûnâgûn esbâba rabt eylemişlerdir, lâkin akvâ ve azheri müdâhale-i kamer ile okyânûsun hareketine merbûttur. Ve
جَزْرٌ [cezr] Kesmek manâsınadır ki manâ-yı mevzûudur; yukâlu: جَزَرَ الشَیْءَ جَزْرًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی وَقَدْ یَأْتِی مِنَ الْأَوَلِ إِذَا قَطَعَۀُ Ve su yere sıvışıp batmak manâsınadır; yukâlu: جَزَرَ الْمَاءُ جَزْرًا مِنَ الْبَابَیْنِ الْمَزْبُورَیْنِ أَیْضًا إِذَا نَضَبَ Ve
جَزْرٌ [cezr] Deryâya ıtlâk olunur; fâil manâsına mübâlagadır. Ve arı kovanından bal sağmak manâsına müstameldir; yukâlu: جَزَرَ الْعَسَلَ إِذَا شَارَ مِنْ خَلِیَتِۀِ Ve
جَزْرٌ [Cezr] Bâdiyede bir mevzi adıdır. Ve Haleb kazâsında bir nâhiye adıdır. Ve
جَزْرٌ [cezr] جِزَارٌ [cizâr] manâsına gelir, كِتَابٌ [kitâb] vezninde.
CÜRMÜMEŞHUT Kubbe Altı
|

(ﺟﺮﻡ ﻣﺸﻬﻮﺩ) i. (Ar. curm “suç” ve meşhūd “görülen” ile curm-i meşhūd) hukuk. İşlenirken başkaları tarafından görülen suç, şâhit olunan cürüm, suç üstü: Cürmümeşhut suçlularına bile hâkim mahkemede, “Bu cürmü sen yaptın diyorlar, bu kadar da şâhit var, ne dersin?” diye bir defa sorarmış (Fahri Celâl).
ѻ Cürmümeşhut hâlinde yakalamak (tutmak): Suçüstü yakalamak (tutmak): Ben de bir polis hafiyesi gibi bu murdar yuvayı keşfetmiş, hepsini cürmümeşhut hâlinde yakalamıştım (Refik H. Karay). Filhakîka Mişon da karısı Rebaka’yı / Birdenbire tutmuştu cürmümeşhut hâlinde (Enis B. Koryürek). Cürmümeşhut yapmak: Suçluyu suç işlerken yakalamak için baskın yapmak: Öyle ise şimdi cürmümeşhut yapacağım (Burhan Felek). Cürmümeşhûda intikal etmek: (İşlenen bir suç) Cürmümeşhut suçlarına bakan mahkemeye havâle edilmek.

CÜRÜM Dini Kavramlar Sözlüğü
|

Hata, günah, suç, kabahat, isyân gibi anlamlara gelen cürüm ıstılahta, hukuken yasaklanan ve yapılması halinde failin had, kısas veya tazirle cezalandırılması öngörülen eylemlere denir.

Kur'ân-ı Kerim'de, cürüm kelimesi doğrudan geçmemekle birlikte, dini anlamda kâfir, isyankâr ve günahkâr anlamında mücrim kelimesi çok sayıda geçmektedir. (bk. Mücrim)

Fıkıh literatüründe ise, genel olarak cerime, özel olarak ise cinâyet, katl, serika vb. suç nevileriyle ifade edilmektedir. (bk. Suç)

Cürmü meşhûd kavramı ise, suçüstü yapılan cürümler için kullanılmaktadır. (bk Suç) (İ.P.)

DEBİR Kubbe Altı
|

(ﺩﺑﻴﺮ) i. (Fars. debіr)
1. Yazıcı, kâtip: Şâhbâz-ı Kuds idin hem mahrem-i esrâr idin / Şimdi söyle sen neden bîgâne düşmüşsün debîr (Eşrefoğlu Rûmî). O kim debîr-i ezel çekti kilk-i kudretle / Şerîf nâmına tevkî’-nâme-i ikbâl (Bâkî). Sende bilmem bu tekâsül nedir ey kilk-i debîr / Hâl-i meşhûdu dahi eylemez oldun tahrîr (Şâir Eşref).
2. Akıl danışılan kimse, müsteşar.
ѻ Debîr-i çarh (felek): Utarit (Merkür) gezegeni: Debîr-i çarh çeker her sabâh cedvel-i zer (Şeyhülislâm Yahyâ).

EN-NİKÂB Kamus
|
اَلنِقَابُ [en-nikâb] (كِتَابٌ [kitâb] vezninde) Ziyâdesiyle âlim ve dânâ ve her fünûn ve eşyâya âşinâ olan kişiye ıtlâk olunur, cemî-i eşyâyı nakb ve bahsle idrâk eylediği için; yukâlu: رَجُلٌ نِقَابٌ أَیْ عَلاَمَةٌ Ve hatunların yüz örtülerine denir. Sâhib-i Nihâye beyânına göre onda iki göz yeri olmakla yüzünün mecmûunu ihâta edip o iki delikten gözleri açık kalıp hârice nazar ederler. Vâkıâ bilâd-ı Arabda meşhûdumuz olmuştur. Onunla yüzleri ve çeneleri mestûr olup fakat o iki delikten gözlük gibi gözleri lemeân eder. Ve
نِقَابٌ [nikâb] Dürüşt ve galîz olan sert yola denir. Ve Medîne kurbünde bir mevzi adıdır. Ve
نِقَابٌ [nikâb] Karına denir, بَطْنٌ [batn] manâsına ve minhul-meselu: “ۀُمَا فَرْخَانِ فِی نِقَابٍ” Yanî “Bir karnda neşet etmiş iki yavrulardır.” İki adam birbirine pek şebîh ve mânend oldukta darb olunur. Ve
نِقَابٌ [nikâb] İki kimse rû-be-rû buluşmak, alâ-kavlin min-gayri mîâdin yanî habersiz nâgehânî buluşmak manâsınadır ki ismdir; tekûlu: لَقِیتُۀُ نِقَابًا أَیْ مُوَاجَۀَةً أَوْ مِنْ غَیْرِ مِیعَادٍ Ve tekûlu: وَرَدْتُ الْمَاءَ نِقَابًا أَیْ ۀَجَمْتُ عَلَیْۀِ بِلاَ طَلَبٍ Yanî “Cüst ü cû etmeksizin hemân bagteten suyun üzerine çıkageldim.” Ve manâ-yı evvelde نِقَابٌ [nikâb] mufâaletten masdar olur; tekûlu: نَاقَبْتُۀُ نِقَابًا أَیْ لَقِیتُۀُ مُوَاجَۀَةً أَوْ مِنْ غَیْرِ مِیعَادٍ
ER-RUBBÂN Kamus
|
اَلرُبَانُ [er-rubbân] (rânın zammı ve bânın teşdîdiyle) Her nesnenin evveline ve tâzeliği hengâmına; alâ-kavlin mecmûuna denir; yukâlu: أَخَذَۀُ بِرُبَانِۀِ أَیْ بِأَوَلِۀِ أَوْ جَمِیعِۀِ Bunda rânın fethiyle de câizdir. Ve
رُبَانٌ [rubbân] Gemi mellâhlarının reîsine denir, رُبَانِیٌ [rubbâniyy] dahi denir yâ-yı nisbetle. Lâkin müellif nûn bâbında “ر،ب،ن” mâddesi zeylinde رُبَانٌ[Rubbân] Ece nâm cebel erkânından bir rükn ismidir ve gemiyi icrâ eden kimseye denir diye resm eylemiştir ki irtifâ manâsından mehûzdur. Burada elif ve nûn mezîd olmak üzere sebt eylemekle tenâkuzu müştemildir. Kaldı ki Bahr-i Kulzumda meşhûd ve malûmumuz olduğu üzere bahr-i mezbûrda câ-be-câ şap dedikleri taşlar olmakla o husûsta ârif ve mâhir olan kimseye رُبَانٌ [rubbân] ıtlâk ederler. Ve Dâv dedikleri oraya mahsûs sefîneye elbette bir rubbân istishâb olunup dümenci onun delâletiyle amel ederek giderler. O rubbân dâimâ sefînenin kıçında oturup bahre nazar eder. Şap zuhûrunda dümenciyi âgâh edip dümeni ne tarafa kullanmak muktezî olduğunu ilân eyler. Ve Esâsta قَعَدَ عَلَى رُبَانِ السَفِینَةِ أَیْ سُكَانِۀَا وَذَنَبِۀَا ibâretiyle mersûm olmakla ona göre geminin dümeni olur. İntehâ. Ve
رُبَانٌ [Rubbân] Ece nâm cebel erkânından bir rükn-i azîme denir. Ve cemâat ve gürûh manâsınadır.
EL-ESÂRÎ Kamus
|
اَلْأَسَارِیعُ [el-esârî] (hemzenin fethiyle) Şol filizlere denir ki asma çubuklarının diplerinden sürüp çıkar, tâzesi mayhoşça olmakla ekl olunur; yukâlu: كَأَنَ بَنَانَۀَا أَسَارِیعُ وَۀِیَ شُكُرٌ تَخْرُجُ فِی أَصْلِ الْحَبَلَةِ وَرُبَمَا أُكِلَتْ حَامِضَةً رَطْبَةً Ve insânın dişlerinde olan âb u tâba denir ki uzunca lema şeklinde meşhûd olur; yukâlu: ثَغْرٌ ذُو أَسَارِیعَ أَیْ ذُو ظَلْمٍ وَمَاءٍ Ve yayın ağacında olan yol yol halkî alalara ve hutûta [denir]; yukâlu: قَوْسٌ ذَاتُ أَسَارِیعَ أَیْ خُطُوطٍ وَطَرَائِقَ Ve bir cins ak kurtçağızlara denir ki kumsalda ve Zaby dedikleri derede mütekevvin olur. أَسَارِیعُ [esârî]in müfredi أُسْرُوعٌ [usrû] ve یُسْرُوعٌ [yusrû]dur hemzenin ve yânın zammeleriyle. Ve یُسْرُوعٌ [yusrû]un aslı یَسْرُوعٌ [yesrû] idi yânın fethiyle; rânın zammesine tebaiyyetle mazmûm oldu. Ve
أَسْرُوعُ الظَبْیِ [esrûuz-zaby] Âhûnun elleri ve ayakları içre olan sinire denir.
ESRÛUZ-ZABY Kamus
|
اَلْأَسَارِیعُ [el-esârî] (hemzenin fethiyle) Şol filizlere denir ki asma çubuklarının diplerinden sürüp çıkar, tâzesi mayhoşça olmakla ekl olunur; yukâlu: كَأَنَ بَنَانَۀَا أَسَارِیعُ وَۀِیَ شُكُرٌ تَخْرُجُ فِی أَصْلِ الْحَبَلَةِ وَرُبَمَا أُكِلَتْ حَامِضَةً رَطْبَةً Ve insânın dişlerinde olan âb u tâba denir ki uzunca lema şeklinde meşhûd olur; yukâlu: ثَغْرٌ ذُو أَسَارِیعَ أَیْ ذُو ظَلْمٍ وَمَاءٍ Ve yayın ağacında olan yol yol halkî alalara ve hutûta [denir]; yukâlu: قَوْسٌ ذَاتُ أَسَارِیعَ أَیْ خُطُوطٍ وَطَرَائِقَ Ve bir cins ak kurtçağızlara denir ki kumsalda ve Zaby dedikleri derede mütekevvin olur. أَسَارِیعُ [esârî]in müfredi أُسْرُوعٌ [usrû] ve یُسْرُوعٌ [yusrû]dur hemzenin ve yânın zammeleriyle. Ve یُسْرُوعٌ [yusrû]un aslı یَسْرُوعٌ [yesrû] idi yânın fethiyle; rânın zammesine tebaiyyetle mazmûm oldu. Ve
أَسْرُوعُ الظَبْیِ [esrûuz-zaby] Âhûnun elleri ve ayakları içre olan sinire denir.
EŞ-ŞAVEZET Kamus
|
اَلشَعْوَذَةُ [eş-şavezet] (دَحْرَجَةٌ [dahrecet] vezninde) Tîz-destlik ile bir nesneyi manzara-i nâsta hakîkatine muhâlif sûret-i âherde göstermek manâsınadır ki sihre şebîh bir manâdır, hokkabâzlık tabîr olunur. Mâddesi hemân çabukluktur, gûnâgûn şîveleri vardır, niteki bazı meşhûdumuz olmuştur.
EVREMUL-BERÂMİKET Kamus
|
اَلْأَوْرَمُ [el-evrem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Nâs manâsınadır; alâ-kavlin çok nâsa denir. Ve cemiyyetli azîm askere yâhûd cerâd gibi pek münteşir ve mebsût olan askere denir. Ve
أَوْرَمُ الْكُبْرَى [Evremul-Kubrâ] ve
أَوْرَمُ الصُغْرَى [Evremus-Sugrâ] ve
أَوْرَمُ الْبَرَاكِمَةِ [Evremul-Berâmiket] ve
أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [Evremul-Cevzâ] Haleb kazâsında dört karyedir. أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [evremul-cevzâ] dedikleri karyede aâcîb-i dehrden bir ucûbe vardır ki o karyeye mücâvir olan karyelerden karye-i mezbûre tarafına gece içre nazar olundukta onda olan heykelde âteş şulesi müşâhede olunur. Kaçan heykel-i merkûma gelindikte aslâ âteşe ve şuleye müteallik hâlet meşhûd olmaz. Şârih der ki bunun nazîri el-uhdetu alen-nâkil Mısırda olan ehrâmın yukarısından nazar olunsa aşağıda saf-ender-saf kubûr müşâhede olunur ve aşağı indikte kubûrdan eser ve nişâne görünmez.
EVREMUL-CEVZÂ Kamus
|
اَلْأَوْرَمُ [el-evrem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Nâs manâsınadır; alâ-kavlin çok nâsa denir. Ve cemiyyetli azîm askere yâhûd cerâd gibi pek münteşir ve mebsût olan askere denir. Ve
أَوْرَمُ الْكُبْرَى [Evremul-Kubrâ] ve
أَوْرَمُ الصُغْرَى [Evremus-Sugrâ] ve
أَوْرَمُ الْبَرَاكِمَةِ [Evremul-Berâmiket] ve
أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [Evremul-Cevzâ] Haleb kazâsında dört karyedir. أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [evremul-cevzâ] dedikleri karyede aâcîb-i dehrden bir ucûbe vardır ki o karyeye mücâvir olan karyelerden karye-i mezbûre tarafına gece içre nazar olundukta onda olan heykelde âteş şulesi müşâhede olunur. Kaçan heykel-i merkûma gelindikte aslâ âteşe ve şuleye müteallik hâlet meşhûd olmaz. Şârih der ki bunun nazîri el-uhdetu alen-nâkil Mısırda olan ehrâmın yukarısından nazar olunsa aşağıda saf-ender-saf kubûr müşâhede olunur ve aşağı indikte kubûrdan eser ve nişâne görünmez.
EVREMUL-KUBRÂ Kamus
|
اَلْأَوْرَمُ [el-evrem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Nâs manâsınadır; alâ-kavlin çok nâsa denir. Ve cemiyyetli azîm askere yâhûd cerâd gibi pek münteşir ve mebsût olan askere denir. Ve
أَوْرَمُ الْكُبْرَى [Evremul-Kubrâ] ve
أَوْرَمُ الصُغْرَى [Evremus-Sugrâ] ve
أَوْرَمُ الْبَرَاكِمَةِ [Evremul-Berâmiket] ve
أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [Evremul-Cevzâ] Haleb kazâsında dört karyedir. أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [evremul-cevzâ] dedikleri karyede aâcîb-i dehrden bir ucûbe vardır ki o karyeye mücâvir olan karyelerden karye-i mezbûre tarafına gece içre nazar olundukta onda olan heykelde âteş şulesi müşâhede olunur. Kaçan heykel-i merkûma gelindikte aslâ âteşe ve şuleye müteallik hâlet meşhûd olmaz. Şârih der ki bunun nazîri el-uhdetu alen-nâkil Mısırda olan ehrâmın yukarısından nazar olunsa aşağıda saf-ender-saf kubûr müşâhede olunur ve aşağı indikte kubûrdan eser ve nişâne görünmez.
EVREMUS-SUGRÂ Kamus
|
اَلْأَوْرَمُ [el-evrem] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Nâs manâsınadır; alâ-kavlin çok nâsa denir. Ve cemiyyetli azîm askere yâhûd cerâd gibi pek münteşir ve mebsût olan askere denir. Ve
أَوْرَمُ الْكُبْرَى [Evremul-Kubrâ] ve
أَوْرَمُ الصُغْرَى [Evremus-Sugrâ] ve
أَوْرَمُ الْبَرَاكِمَةِ [Evremul-Berâmiket] ve
أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [Evremul-Cevzâ] Haleb kazâsında dört karyedir. أَوْرَمُ الْجَوْزَاءِ [evremul-cevzâ] dedikleri karyede aâcîb-i dehrden bir ucûbe vardır ki o karyeye mücâvir olan karyelerden karye-i mezbûre tarafına gece içre nazar olundukta onda olan heykelde âteş şulesi müşâhede olunur. Kaçan heykel-i merkûma gelindikte aslâ âteşe ve şuleye müteallik hâlet meşhûd olmaz. Şârih der ki bunun nazîri el-uhdetu alen-nâkil Mısırda olan ehrâmın yukarısından nazar olunsa aşağıda saf-ender-saf kubûr müşâhede olunur ve aşağı indikte kubûrdan eser ve nişâne görünmez.
EZ-ZEBÂD Kamus
|
اَلزَبَادُ [ez-zebâd] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Itr-ı marûf ismidir ki kalye misk tabîr ettikleridir. Fukahâ ve lügaviyyûn زَبَادٌ [zebâd] bir dâbbedir ki ondan tîb halb olunur demeleriyle tarîfinde galat eylediler, zîrâ dâbbe-i mezkûre dedikleri kedidir ki murâd yaban kedisidir; زَبَادٌ [zebâd] ondan hâsıl olan tîbin ismidir. Ve o tîb mezkûr kedinin kuyruğu altında ve uyluklarında dibine doğru reşha yanî terdir. İbtidâ ona tutup ziyâdesiyle tahrîk ile muztarib eyledikten sonra vücûdundan arak tereşşüh eylemekle o mevzilerinden terlerini kamış kabuğuyla yâhûd bir paçavra ile sıyırıp ahz ederler. Mütercim der ki o kedi Hind ve Habeşe beyâbânında olur ve ona misk kedisi tabîr olunur. Mekkeye tüccârlar kuyruklarını getirip bey ederler. Bi-aynihi misk gibi kokar, halk alıp emtia içre vaz ederler, meşhûdumuz olmuştur. Ve menkûldür ki onu tacîz ve tahrîkle arak-nâk edip onun derisinden cem ederler. Sene tamâmına kadar semirip kuvvetlenir. Ve eğer bir sene terk eyleseler sebeb-i helâkı olur, o tarîk ona devâ-yı muvakkat-ı manevî olur imiş. Ve
زَبَادُ [Zebâd] Magribde bir belde adıdır. Ve
زَبَادٌ [Zebâd] Esmâdandır: Zebâd b. Kab câhilîdir. Ve Zebâd bint Bistâm b. Kays, Velîd b. Abdulmelikin zevcesidir. Ve Muhammed b. Ahmed b. Zebâd alâ-kavlin İbn Zebdâ muhaddistir ve kavl-i sânî eşherdir.
HASASİ Kamus
|
حَسَاسِ [hasâsi] (قَطَامِ [katâmi] vezninde) Bir kelimedir ki bir adam matlûbunu bulmadığı vaktte telaffuz eder, gûyâ ki izhâr-ı teveccu eder yâhûd Nerde kaldın! Mahsûs ve meşhûd ol!” demek sebkindedir.
EL-HATÎET Kamus
|
الإِخْطَاءُ [el-ihtâ] (hemzenin kesriyle) ve
اَلْخَاطِئَةُ [el-hâtiet] (عَافِیَةٌ [âfiyet] vezninde) Bunlar da yanılmak manâsınadır; yukâlu: أَخْطَأَ الرَجُلُ إِخْطَاءً وَخَاطِئَةً بِمَعْنَى خَطِئَ Ve bunda خَاطِئَةٌ [hâtiet] kelimesi ki عَافِیَةٌ [âfiyet] vezninde masdardır, sülâsîden nâdir ve mezîdden enderdir. Bu mâddede bu vech üzere vârid olmuştur, niteki bu gûne emsâli bazı mâddelerde mersûmdur. Ve إِخْطَاءٌ [ihtâ] mâddesinin fil-i mâzîsi olan أَخْطَأْتُ [ahtatu] kelimesinin hemzesini yâya ibdâlle gerçi أَخْطَیْتُ unvânıyla da meşhûd olmuştur, lâkin yâ لُغَیَةٌ [lugayye]dir ki lügat-ı redîedir yâhûd لُثْغَةٌ [lusamp;gat]dır ki bilâ-kâide bir harfi harf-i âhere ibdâlden ibârettir. Ve
إِخْطَاءٌ [ihtâ] Âmiden ev sâhiyen emr-i dînde râst ve savâb olmayan tarîke sülûk eylemek manâsınadır; yukâlu: أَخْطَأَ الرَجُلُ إِذَا سَلَكَ سَبِیلَ خَطَإٍ عَامِدًا أَوْ غَیْرَۀُ Niteki خَطَأٌ [hata] dahi bu manâya gelir. Bunun ism-i fâilinde مُخْطِئٌ [muhti] ve sülâsînin ism-i fâilinde خَاطِئٌ [hâti] denir. Ve indel-baz مُخْطِئٌ [muhti] bilâ-kasd sâlik olana ve خَاطِئٌ [hâti] müteammiden sâlik olana ıtlâk olunur. Ve
إِخْطَاءٌ [ihtâ] Bir kimseyi yanıltmak manâsınadır; yukâlu: أَخْطَأَۀُ أَیْ أَوْقَعَۀُ فِی الْخَطَإِ
HAZZ Kamus
|
Müellif sevb-i marûfla iktifâ eyleyip lâkin müştebih bir nesnedir. Nihâyede bu resme mastûrdur ki bi-ibârâtihi îrâd olundu: Ve fî hadîsi Alî radıyallâhu anhu: hأَنَۀُ نَۀَى عَنْ رُكُوبِ الْخَزِ وَالْجُلُوسِ عَلَیْۀِH اَلْخَزُ اَلْمَعْرُوفُ أَوَلًا ثِیَابٌ تُنْسَجُ مِنْ صُوفٍ وَإِبْرِیسَمٍ وَۀِیَ مُبَاحَةٌ وَقَدْ لَبِسَۀَا الصَحَابَةُ وَالتَابِعُونَ فَیَكُونُ النَۀْیُ عَنْۀَا لِأَجْلِ التَشَبُۀِ بِالْعَجَمِ وَزِیِ الْمُتْرَفِینَ وَإِنْ أُرِیدَ بِالْخَزِ اَلنَوْعُ الْآخَرُ وَۀُوَ الْمَعْمُولُ الْآنَ فَۀُوَ حَرَامٌ لِأَنَۀُ جَمِیعُۀُ مَعْمُولٌ مِنَ الْإِبْرِیسَمِ Yanî selefte خَزٌ [hazz] dedikleri beynel-Arab bir sevb-i marûftur ki yünden ve tiftikten ve ipekten mamûl olur idi ki arışı ipek ve argacı yünden yâhûd tiftikten idi. Hâlen argacı iplikten olana hilâlî ve kutnî tabîr olunur. O dahi bunlar gibi bir sevbdir, mübâh olmakla ashâb ve tâbiûn giyerler idi. Badehu Acem tâifesine ve dünyâ muhteşemlerine teşebbüh hücnetine mebnî nehy sâdır oldu. Ve ikincisi arışı ve argacı ipek olandır ki sonradan ona dahi خَزٌ [hazz] ıtlâk eylediler, bu harâmdır. Zemahşerî Mukaddimetül-Edebde nev-i sânî ile beyân eylemiştir. Ve Misbâhın ve Mugribin beyânlarına göre خَزٌ [hazz] asl bir cânver ismi olup badehu onun tiftiğinden mamûl olan sevbe ıtlâk olundu. Ve Hidâye şerhi Nihâyenin beyânına göre خَزٌ [hazz] bir nev sevb ismidir ki arışı harîr ve argacı bahrî bir hayvânın tiftiğinden mamûl olur. Ve İnâyenin beyânına göre bir cânver ismi olup badehu onun tiftiğinden masnû olan sevbe ıtlâk olundu, hattâ eskidikte tekrâr bozup müceddeden eğirip yine nesc olunur olduğu menkûldür. Hülâsa خَزٌ [hazz] iki gûne kumaşa ıtlâk olunur: Biri erşi ve argacı ipek olandır ki bu harâmdır ve dîğeri vech-i mezkûr üzere ipek ile bir cânver-i bahrî tüyünden mamûl olandır ki bu helâldir. Ve o cânver-i bahrî deniz koyunu dedikleri hayvân olduğu tashîh-kerde-i mütercim-i hakîrdir. Ve o hayvân bazı enhârda meşhûdumuz olmuştur. Bu sûrette ondan mamûl sevb şâl nevinden olur. Ve müellif aşağıcada tavşan ismi olan خَزَزٌ [hazez]den müştak oldu diye bir mübhem kelâm dahi îrâd eylemiştir. Zâhiren hayvân-ı mezbûrun tüyü tavşana şebîh olduğundan yâhûd sevb-i mahûd tavşan tüyü gibi yumuşak olduğundan ona dahi خَزٌ [hazz] ıtlâk olunduğunu murâd eylemiş ola. İntehal-kelâm. Ve
خَزٌ [hazz] Masdar olur, duvar üzere kimse sıyrılıp çıkmamak için tepesine dikenli çalı vaz eylemek manâsına; yukâlu: خَزَ الْحَائِطَ بِالشَوْكِ خَزًا مِنَ الْبَابِ اْلأَوَلِ إِذَا وَضَعَ عَلَیْۀِ لِئَلاَ یُتَسَلَقَ Ve adûları oka ve mızrağa dizmek yanî birbiri ardınca ok ile yâ mızrakla vurmak manâsınadır; yukâlu: خَزَۀُ بِسَۀْمِۀِ أَوْ رُمْحِۀِ إِذَا انْتَظَمَۀُ وَطَعَنَۀُ
HET HET Kamus
|
ۀَتْ ۀَتْ [het het] (فَدْ فَدْ [fed fed] vezninde) Deve kısmını su içmeğe sevk için îrâd olunan savttan hikâyedir, niteki hımâra سَأْ سَأْ [se se] derler. Kâleş-şârih ve minhul-meselu: “إِذَا وَقَفَ الْبَعِیرُ عَلَى الرَدْۀَةِ فَلاَ تَقُلْ لَۀُ ۀَتْ ۀَتْ” [Ve] رَدْۀَةٌ [redhet] rânın fethiyle havuz makûlesine denir, mesel-i mezbûr bir adamda eser-i rüşd ve fetânet meşhûdun oldukta ona nasîhat husûsunda pek ilhâh ve ibrâm eyleme diyecek yerde darb olunur.
İBN-İ CEVZÎ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi. Künyesi, Ebü’l-Ferec olup ismi, Abdurrahmân bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Ubeydullah bin Abdullah bin Kâsım bin Nadar bin Kâsım bin Muhammed bin Abdullah bin Abdurrahmân bin Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr Sıddîk’dır (r.anhüm). Ebü’l-Ferec, büyük dedesi Ca’fer-ül-Cevzî’ye âit “El-Cevzî” nisbetinden dolayı, “İbn-i Cevzî” diye meşhûr oldu. El-Kuraşî, et-Teymî, el-Bekrî, el-Bağdâdî nisbeti de, kendisine isnâd olunan sıfatlardandır, İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebine mensûp büyük bir müfessir, kudretli bir edîb, târih ve terâcim (biyografi) müellifidir.

İbn-i Cevzî’yi, İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan İbn-i Kayyim el-Cevziyye ile karıştırmamalıdır. İbn-i Kayyim 691-751 (m. 1292-1350) târihleri arasında yaşamıştır. Aralarında birbuçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ayrıca i’tikâd ve fikrî bakımdan da çok farklı şahsiyetlerdir. Ebü’l-Ferec Ehl-i sünnet, diğeri ise aşırı görüşleri dolayısıyla Ehl-i sünnetin başına ciddî gaileler açmış bid’at ehli birisidir.

İbn-i Cevzî hazretlerinin doğum târihi ihtilaflıdır. Kendisi bir yazısında şöyle demektedir: “Doğum târihimi araştırmadım. Ancak, babam 514 senesinde vefât etmişti. Annem, babamın vefâtında benim üç yaşlarında olduğumu söyledi.” Bu açıklamayla İbn-i Cevzî’nin doğuma 511 (m. 1120) senesi olmaktadır. İbn-ül-Kati’î “İbn-i Cevzî’den doğum târihini sordum. O zaman, “Doğumumu kesin, bilmiyorum. Ancak hocamız İbn-i Zâgûnî’nin vefât ettiği sene bülûğ çağına erdiğimi biliyorum” dedi” demektedir.

İbn-i Cevzî Bağdad’ın Habîb sokağında dünyâya geldi Babası vefât ettiğinde, kendisi çok küçüktü. Ona annesi ve halası baktı. Büyüyünce, halası onu Ebü’l-Fadl bin Nasır mescidine götürdü, İbn-i Cevzî burada va’z dinlemeye başladı. Burada ilk va’z dinlemeye başladığı zaman beş yaşlarında idi. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.

Kendisi şöyle anlatır: “Hocam İbn-i Nasır, beni küçüklüğümde birçok âlim zâtlara götürdü. Onlardan ilim dinletti. Dinlediğim âlimlerin hepsinden bana icâzet (diploma) aldı. Hocalarımın büyüklüklerini bilen, onların hâllerine vâkıf olan arkadaşlarıma, hocalarımın herbirinden bir söz söyledim. Ders aldığım hocalarımın sayısı seksenyedi idi.”

Hocaları: İbn-i Cevzî hazretleri, çok sayıda âlimden ders okudu. Kendisi, bu hocaların büyük ve tanınmış olanlarını bildirdi. Bunlar; İbn-ül-Husayn, Kâdı Ebû Bekr Ensârî, Ebû Bekr Mezrefî, Ebû Kâsım Harirî, Ali bin Abdülvâhid Dîneverî, Ebü’l-Se’âdâd Mütevekkil, Ebû Gâlib İbn-ül-Bennâ, Ebû Abdullah el-Barî’, Ebü’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Müvâhid, Ebû Gâlib el-Mâverdî, Ebü’l-Hasen bin er-Râgûnî, Ebû Mensûr bin Hayrûn, Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî, Abdülvehhâb el-Enmâtî, Abdülmelik el-Kerûhî, Ebü’l-Kâsım Abdullah bin Muhammed el-İsbehânî, Ebû Sa’îd ez-Zevzenî, Ebû Sa’îd el-Bağdâdî, Yahyâ bin et-Tarrâh, İsmâil bin Ebî Sâlih el-Müezzin, Ebü’l-Kâsım Ali bin Muallâ, Ebû Mensûr Kazzâz, Abdülcebbâr bin İbrâhim bin Abdülvehhâb bin Mende’dir.

İbn-i Cevzî, hocalarından; Müsned, Câmi’-i Tirmizî, Târih-ül-Hatîb gibi büyük kitapları dinledi. Sahîh-i Buhârî’yi Ebü’l-Vakit’den dinledi. Sahîh-i Müslim’i, diğer cüzleri eline geçmediği için Nüzûl bahsine kadar okudu. Ayrıca Ebiddünyâ ve başka hadîs âlimlerinin tasniflerini dinledi. Kendisi ayrıca, Ebû Hâkim ve Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’dan fıkıh öğrendi. Edebi, Ebû Mensûr Cevâlîkî’den öğrendi.

Ebü’l-Ferec, Ebû Hâkim Nehrivânî’nin yanında yardımcı idi. İbn-üs-Senihal’in yaptırdığı medresede Ebû Hâkim, Ebü’l-Ferec’e fıkıh ve ferâiz okuttu. Bâb-ül-Özc’de Ebû Hâkim’in ders verdiği bir medrese vardı. Daha sonra Ebû Hâkim, bu medresede ders vermeyi tamamen Ebü’l-Ferec’e bıraktı. Halîfe Müstadî, Ebü’l-Ferec’e çok hürmet ederdi. Ebü’l-Ferec halîfe için “El-Mesbah-ül-Mudî’ fî devlet-il-Mustadî” adlı eseri yazdı. Ayrıca “En-Nasrü alâ Mısr” adlı eseri de halife için yazıp, halifeye arz etti. Bundan sonra halîfe ona, Bâb-ı Bedr’de kendi huzûrunda va’z etmesi için, 568 (m. 1172) senesinde izin verdi. Ayrıca bununla birlikte birçok hediyeler de verdi.

Kendisi şöyle anlatır: “İkindiden sonra vereceğim va’z için insanlar duhâ vaktinden i’tibâren gelmeye başlarlardı. Bâb-ı Bedr’de bir hafta ben va’z verirdim. Bir hafta da Ebü’l-Hayr Kazvînî va’z verirdi. Benim va’zımı dinlemeye çok kalabalık bir insan grubu gelirdi. Onunkinde ise, çok az kimse olurdu. Ramazân-ı şerîfin son günü va’z verme sırası bana gelmişti. Halk duhâ vaktinden i’tibâren hazır oldular. Hava çok sıcak idi ve insanlar oruçluydu. Bu sırada ben bir hâdiseye çok hayret ettim. Başında “Darbûne” isminde bir gölgelik taşıyan bir adam, öğleden ikindiye kadar on kişiyi gölgelendirdi. Ona beş kırat (o zamanın para birimi) verdiler. Halbuki bu paranın çok az miktarı ile çok sayıda yelpaze alınırdı. O sırada bir adam, “Bu kalabalıkda yüz dinarımı çaldılar” diye bağırınca, halîfe hemen onun yüz dinarını verdi. Yine aynı sene Aşure günü Mensûr Câmii’nde verdiğim va’zı dinlemek için binlerce kişi toplanmıştı.

Irak’a gittiğimde Harbiye halkı, kendilerine va’z etmemi istediler. Onlara, Rebî’-ül-evvel ayının altısına gelen Cum’a gecesinde va’z verdim. Oradan ayrılırken, Harbiye halkı büyük bir kalabalık ile uğurladı. Oradan ayrıldıktan sonra, akşamdan sonra Basra’ya girdim. Oranın halkı beni çok sayıda mumla karşıladı. Orada da halka va’z verdim. Basra’dan çıkıp tekrar Harbiye’ye geldiğim zaman, halk beni sayısız mumlarla karşıladı. Her taraf ışıklarla dolu olduğundan toprağı göremiyordum. Harbiye halkı, kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinden karşılamaya çıktıklarından, şehrin girişi sanki bir pazar yerini andırıyordu. Harbiye’ye girdiğim zaman, yolların da dolu olduğunu gördüm. Yine burada va’z vermem istendi. Va’z verdiğim zaman, Harbiye ile Basra arasında verdiğim va’zı dinlemek için gelen insanların sayısını saymak adetâ mümkün değildi.

Ebü’l-Ferec, daha sonra Darb’i Dinar’da bir medrese yaptırdı. Orada ilk dersi 570 (m. 1174) senesinde verdi. Medresenin açıldığı ilk gün, çeşitli ilimlerden ondört ders verdiği bildirildi. Aynı sene kürsüde Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmesi son buldu. “Binefşa”da bulunan medreseyi Ebû Ca’fer bin Sabbâg’dan teslim aldı. Vakıf defterine şöyle yazdı: “Burası “İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in talebeleri için vakf edilmişti. Şimdi bana teslim edildi.” Medresede ders verdiği zaman, Kâdı’l-kudât, Hacîb-ül-bâb ve Bağdad fukahâsı hazır bulundu. Kendisine hilât giydirildi. Ebü’l-Ferec’in derslerini ta’kib etmek için gelen binlerce halk, medresenin kapısında birikti. O da, usûl ve fürû’ hakkında birçok ders verdi. Anlatmasındaki güzellik, ikna etme ve senedleri ortaya koymadaki üstünlüğü, bid’at ehli ve bozuk i’tikâd ehli olanların kalblerine büyük bir üzüntü verdi.

Birara Eshâb-ı Kirâm düşmanlığı çoğaldı. Mahzen sahibi (Hazîne bakanı) halîfeye mektûp yazdı. Mektûpta “Eğersen İbn-i Cevzî’den yardım istemezsen, Eshâb-ı Kirâm düşmanı olanlarla mücâdele edemezsin” diye bildirdi. Halîfe de İbn-i Cevzî hazretlerine yardım etmesi için mektûp yazınca, o da va’z kürsüsünden insanlara şöyle hitâb etti. “Emîr-ül-mü’minîn’e Eshâb-ı Kirâm düşmanlarının çoğaldığı haberi ulaşmış. Bid’at ehli olanları yok etmek için ferman çıkardı. Size söylüyorum. Halktan Sahabeye dil uzatanları duyarsanız bana haber verin. Onun evini başına yıkayım, ömür boyu hapse attırayım. Eğer vâ’izlerden birisi de Sahabeyi zemmederse, onlara da aynı şekilde zem etmeği yasaklıyorum.” Bu va’zın te’sîri büyük oldu. Halk, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarından uzaklaştı.

574 (m. 1178) senesi Aşure günü, İbn-i Cevzî, halîfenin de hazır bulunduğu bir cemâate va’z verdi. Va’z esnasında halîfeye hitaben “Allahü teâlâ seni insanların başına âmir olarak vazîfelendirdi. Birinin sana teşekkür eden olmasını istemez misin?” deyip, hapistekilerin durumunu îmâ edince, halîfe bütün tutukluları serbest bıraktı. Aynı sene Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabir taşını yenilemek istedi. Bunun için İbn-i Cevzî’ye müracaat etti. İbn-i Cevzî hazretleri kendi eliyle mezar taşını yaptı ve üzerine şunları yazdı: “Emîr-ül-mü’minîn Müstadî billâh’in emriyle yapılmıştır. Bu kabir, Tâc-üs-sünne (Sünnetin tâcı), vâhid-ül-ümmet (ümmetin bir tanesi), alil himmet (yüksek arzulu), âlim-ül-âbid (ilmiyle ibâdet eden), fakîh ve zâhid olan İmâm-ı Ahmed hazretlerinin kabridir.” Daha sonra bu yazıya “Vera” sahibi, mücâhid, kitâbullah ve sünnet-i Resûlullah ile amel eden” sözleri ilâve edildi. Halifenin böyle bir iş yapmasına halk çok şaşırdı. Çünkü halîfelerin âdeti, halîfeden başkasına İmâm-ül-İmâm demezlerdi. İmâm-ı Ahmed için kabir taşında; İmâm-ül-İmâm Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel Şeybânî yazıldı.

Talebeleri: İbn-i Cevzî hazretlerinden birçok âlim ve halk, hadîs ve diğer ilimleri dinlediler. Ondan birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Onlardan ba’zıları şunlardır: Oğlu Sâhîb Muhyiddîn, torunları Ebü’l-Muzaffer ve Şeyh Muvaffaküddîn, Hâfız Abdülganî, İbn-i Debîsi, İbn-i Katî’î, İbn-i Neccâr, İbn-i Halîl, İbn-i Abdüddâim, Necîb Abdüllatîf-il-Harrânî İbn-i Cevzî’den son icâzet (diploma) almış olan âlim, el-Fahr Ali bin Buhârî’dir.

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin fazileti: Ebü’l-Ferec beş medresede ders verdi. Yüzbinden fazla kişi onun va’zları sebebiyle tövbe etti. Binlerce kişi Eshâb-ı Kirâma düşmanlığı bıraktı. Va’zlarında o kadar insan toplanırdı ki, başka hiçbir âlimin va’zında bu kadar kalabalığa rastlanmazdı. Va’z meclislerinde halîfe, vezir, sâhib-ül-mahzen (hazîne bakanı) ve büyük âlimler bulunurdu. Ebü’l-Ferec İbni Cevzî’nin va’z meclislerinin benzeri yoktu. Onun verdiği va’zlar büyük faydalar sağladı. Gâfilleri uyandırdı. Câhiller onun sözlerinden çok şeyler öğrendiler. Günahkârlar onun meclisinde tövbe ettiler. Birçok müşrik, orada müslüman oldu.

Kitâb-ül-kısâs ve el-Müzekkirîn adlı eserlerinde şöyle yazmaktadır “Ben insanlara devamlı va’z ettim. Onları tövbe etmeye ve takvâ sahibi olmaya teşvik ettim. Bu kitabı yazıp bitirdiğimde, benim yanımda yüzbin kişiden fazla insan tövbe etmişti. Yirmibinden fazla kimse müslüman olmuştu. Yine o kadar kimsenin kalbine Allah korkusu yerleşmişti.”

Torunu Ebü’l-Muzaffer şöyle anlatır: “Dedemin va’z meclisinde en az onbeşbin kişi olurdu. Çoğunlukla bu sayı çok daha fazla olurdu. Allahü teâlâ, onun meclisinde olanların kalblerine doğruluğu koyardı. Kendisi dünyâdan el çekmişti. Az bir dünyalıkla yetinirdi. Kendisini, ömrünün sonlarında minberde dinledim. Şöyle diyordu: “Bu iki parmağımla, ikibin cild kitap yazdım. Elimde yüzbin kişi tövbe etti. Yirmibinden fazla yahudi ve Hıristiyan elimde müslüman oldu.”

İbn-i Cevzî hazretleri, her yedi günde bir, Kur’ân-ı kerîmi hatim ederdi. Cum’a namazı ve va’z vermek hâriç, evinden hiç çıkmazdı. Asla kimse ile şaka yapmazdı. Helâl olduğu kesin olarak bilinmeyen şeyi yemezdi. Bu; âdetini ömrünün sonuna kadar devam ettirdi.

İbn-ül-Kati”î onun hakkında; “İnsanlar İbn-i Cevzî’nin, sözünden fâidelenirdi. Bir mecliste yüz kişi, ba’zan daha çok kimseler tövbe ederdi. Mensûr Câmii’nde, senede bir veya iki gün va’z verirdi. Va’z verdiği yer tıklım tıklım olurdu. Onu dinlemeye binlerce insan gelirdi” demektedir.

İmâm Nâsıhüddîn bin el-Hanbelî ise, Ebü’l-Ferec hakkın da: “Başkalarında bir arada olmayan ilimlerin hepsini kendisinde toplamıştı. Va’z meclisleri Bağdad’ın seçilmiş kişilerini bir araya getirirdi. Orada kafiyeli güzel sözler söylenir, Kur’ân-ı kerîm okunur ve Allahü teâlânın rahmeti oraya yağardı. Dinleyenlere gelen feyz ve ihsânlarla, bütün güzellikler bir arada bulunurdu. On küsur yaşından vefâtına kadar va’z etti. Onu ilimden başka birşey meşgûl etmedi. Mekke hâriç sefere çıkmadı. O, Bağdad halkı, bütün müslümanlar ve Hanbelî mezhebi için bir ni’mettir. Bâb-ı Bedr’deki va’z meclisine halîfe Müstadî de gelirdi. Derb-i Dinar Medresesi’nde, Bâb-ül-Ezc’de ve Dicle kenarında va’z meclisleri olurdu. Ben İmâm-ı Ahmed’in menkıbelerini ondan dinledim, Şam’dan onun için geldim” demektedir.

Hâfız İbn-üd-Debîsî, “Zeylü Târih-i İbn-i Sem’ânî” adlı eserinde: “İbn-i Cevzî şu ilimlerde kitap tasnif etmişti: Tefsîr, fıkıh, hadîs, va’z, rekâik, târih vb. Hadîs ilimlerini çok iyi bilirdi. Hadîs râvîlerinin hâl tercemelerini, cerh ve ta’dîlle ilgili tasnifleri vardır. Fıkıh ve ahkâm konularında delîl olunan bütün bilgiler ile ilgili ve delîl olarak kullanılmayan uydurma hadîsleri terk etme ve tanıma husûsunda eserleri vardır. Va’zlârında ince ibâreler, yüksek işâretler, derin ma’nâlar vardı. Söz söyleme bakımından, O zamandaki insanların en güzeli idi. Sözleri en iyi şekilde dizen, dili en tatlı olan, açıklamaları en fâideli olan o idi. Ömründe ve amelinde bereket vardı, insanlar ondan, kırk seneden fazla va’z dinlediler. Kitaplarını tekrar tekrar okudular. İbn-i Cevzî Vasıt’ta kendi nefsi için, bana şu şiiri söyledi:

Bekle ferah gününü, ey dünyâda sakin olan,
Yolculuğa azık hazırla, ayrılacak refakatçin,

Gözyaşlarıyla ağla günahlarına, orada susuz kalacaksın,
Razı mısın bakîyi yok etmeğe, ey zamanını kaybeden?”

Sonra benim için de şu şiiri söyledi: “Az bir azığa râzı olursan, insanlar arasında sevilen olursun. Nefsinin azığı senin huyun, Yaradılışın benim için inci olursa, Başka yakut ve inci için üzülme.” Muvaffak Abdüllatîf de İbn-i Cevzî hakkında: “İbn-i Cevzî’nin sûreti latif, görünüşü tatlı, sesi yumuşak, hareketleri ölçülü, latifeleri çok güzel idi. Meclisinde binlerce kimse olurdu. Zamanını boşa geçirmezdi. Bir günde dört forma yazardı. Bir senede elli veya altmış cild kitap ortaya çıkardı. Her ilimden bilgisi vardı. Fakat tefsîrde a’yânda (büyüklerden), hadîsde hafızlardan, târihde geniş bilgisi olanlardan idi. Hanbelî fıkıh ilminde İmâm idi. Va’zlârında çok güzel kâfiye yapması, kendisine has bir alışkanlığı idi. Kitaba bakmadan konuşursa çok güzel, rivâyetle konuşursa çok edebli idi. Sıhhatini korumağı gözetirdi. Mizacı latif idi. Aklında kuvvet, zihninde keskinlik ifâdesi vardı. Daha çok piliç yerdi. Meyve yerini tutan içeceklerden içerdi. Kıymetli elbiseler giyerdi Elbiseleri, beyaz yumuşak kumaştan ve güzel kokulu idi. Yetim olarak büyüdü. Hazır cevap olan İbn-i Cevzî, tatlı espiriler yapardı” dedi.

İbn-ül-Bezûrî, yazdığı târih kitabında, İbn-i Cevzî için: “İbn-i Cevzî, Hanbelî mezhebinde kendisine başvurulan ve zamanında parmakla gösterilen İmâm idi. Çeşitli medreselerde ders verdi. Derb-i dinâr’da kendisi için medrese yaptı. Yazdığı kitaplarını o medreseye vakf etti. Bütün ilimlerde derin âlim idi. Zamanındaki edîblerin en üstünü, fadılların en yükseği idi. Çok sayıda kitap yazdı. Sayısı kendisine sorulduğunda, “Üçyüzkırkdan fazladır” dedi. Bunlardan ba’zısı yirmi cildlik bir kitap, ba’zısı bir kitap forması kadardı. Her alanda kitap yazdı. Zamanının bir tanesi idi. Onun gibisine bir daha rastlanacağını zannetmiyorum” diye uzun uzun yazmaktadır.

İbn-i Neccâr, İbn-i Cevzî’nin kitaplarından biraz bahsettikten sonra şöyle demektedir: “Bu kadar kitabın ve kitaplardaki bilgilerin ezberlenmesi, tam vâkıf olunması ve kitap miktarı düşünülürse, onun ilimdeki yeri anlaşılır. Münâcaatın tatlılığının zevkine varmıştı. Şüphesiz ki, onun va’zlardaki sözleri ve ma’rifetleri, zevkten uzak nakil yapan gibi değil, onun sözlerinde zevk, nakil ve kendi tercihi bir arada idi.”

İbn-i Kadsî Târih kitabında şöyle yazmaktadır: “Ebü’l-Ferec İbni Cevzî gece namaz kılar, gündüz oruç tutardı. Gece iyice karanlık olduktan sonra sâlihleri ziyârete giderdi. Muvaffaküddîn el-Makdisî onun hakkında; “İbn-i Cevzî, zamanındaki halkın va’zda önderi idi. Çeşitli ilim dallarında güzel kitaplar yazdı. Herkes tarafından hüsn-i kabûl görürdü. Fıkıh öğretir ve bu konuda kitap yazardı. Hadîsde hafız idi. Bu dalda da kitap yazdı. İbn-i Cevzî bir kitap görse ve onu beğense, hemen onun gibisini yazardı. Her ne kadar daha önce bu konuda bir çalışması olmasa da fehminin kuvveti, zihninin keskinliği ile kitap yazardı. Hocası İbn-i Nasır onu çok meth ederdi. Ebü’l-Ferec “Telbîh” kitabını yazınca, hocası İbn-i Nâsır’a arz etti. Ebü’l-Ferec o zaman otuz yaşındaydı. Hocası kitabın üzerine şöyle yazdı: “Âlim, zâhid Ebü’l-Ferec, topladığı bu kitabı bana okudu. Kitabı çok güzel derlenmiş buldum. Bu konuda böyle bir başka kitap tasnif edilmemiştir.” İbn-i Cevzî, çok kitaplar mütâlâa etti. Onlarda olan en güzel yakut ve incileri aldı. Târihlerden topladığı Sahâbe-i Kirâmın isimlerini, künyelerini, ömürlerini tasnif etmiş, anlaşılır bir şekilde kısaltmıştır. Allahü teâlâ ilminden bizleri fâidelendirsin. Allahü teâlâ, müslümanların fâidelenmesi için ehl-i sünnete yardım etmesi için, bid’atleri ve hizibleri yok etmesi için, onun ilmiyle kendisini ve başkalarını fâidelendirsin ve ömrünü sonuna ulaştırsın” demektedir.

İmâm Ebü’l-Abbâs da İbn-i Cevzî hakkında: “Ebü’l-Ferec müftî idi. Tasnif ve te’lîfleri çok idi. Çeşitli konularda eser yazdı. Saydım, binden fazla olduğunu gördüm. Daha sonra görmediğim eserlerini de gördüm” demektedir.

Hapse girmesi: İbn-i Cevzî’nin hayâtının sonlarına doğru uğradığı iftira ve hapse girmesi şöyle anlatılır. “Vezîr İbn-i Yûnus el-Habelî, vezîrliği sırasında Rükn Abdüsselâm bin Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî hakkında bir meclis toplamıştı. Bu mecliste onun sapıklığı delîlleri ile anlatınca, vezir, Rükn Abdüsselâm’ın kitaplarını yaktırdı. “Rükn Abdüsselâm, zındık, yıldıza tapan bir kişi idi. Vezîr İbn-i Yûnus, Abdüsselâm’ı dedesinin medresesinden çıkardı. Medreseyi İbn-i Cevzî’ye teslim etti. Vezirliği İbn-i Kassâb isminde bir Ehl-i sünnet düşmanı ve habis biri ele geçirdiğinde, Rükn Abdüsselâm, İbn-i Yûnus’u tutuklatmaya çalıştı. İbn-i Yûnus’un arkadaşlarını araştırdı. Rükn Abdüsselâm, İbn-i Kassâb’ın yanına giderek: İbn-i Yûnus’un sevdiği bir kişi de Cevzî’dir. Ebû Bekr evlâdındandır. İbn-i Yûnus dedemin medresesini ona verdi. Onunla meşveret ederek İbn-i Yûnus benim kitaplarımı yaktırdı” dedi. Bunun üzerine İbn-i Kassâb, halîfe Nâsır’a yazdı. Halîfe de Ehl-i sünnet düşmanlarına meyyal idi. Ayrıca, İbn-i Cevzî va’zlarında seni kötülüyor diye halîfeye şikâyet ettiler. İbn-i Kassâb, İbn-i Cevzî’ye, medreseyi Rükn Abdüsselâm’a teslim etmesini emr etti ve İbn-i Cevzî’nin evine gelerek onu azarladı ve kaba davrandı. Evini ve kitaplarını mühürledi. Çoluk-çocuğunu dağıttı. Halîfenin emriyle onu tutukladı. Daha sonra, yanında sâdece düşmanı Rükn Abdüsselâm olduğu hâlde, ev kıyâfetiyle bir gemiye bindirilerek Vasıt’a götürdüler: Rükn Abdüsselâm vâliye, “Düşmanımı kuyuya atmak için izin ver” dedi. Vâli ona mâni oldu ve “Ey zındık, senin sözünle mi onu kuyuya atacağım. Halîfenin yazısını getir. Benim mezhebimden olsaydın, sana canımı feda eder, malımı da hizmetine sunardım” dedi. Vâliden yüz bulamıyan Rükn Abdüsselâm Bağdad’a geri döndü.

İbn-i Cevzî Vasıt’a getirildiğinde, büyük halk kalabalığı toplandı, İbn-i Abdülkâdir, “İbn-i Cevzî medresenin vakıf mallarında haksız tasarruf yaptı. Şu şu malları aldı” diye büyük yalanlar söyledi, İbn-i Cevzî, halkın önünde bu iddiaları kabûl etmeyip, doğrusunu ve yaptığı iyi şeyleri anlattı. Fakat İbn-i Cevzî’ye inanmayan vâli, halîfenin emri ile İbn-i Cevzî için Derb-i dinâr’da bir hücre ayırttırdı ve oraya haps ettirdi. İbn-i Cevzî, bu hücrede beş sene mahbus olarak kaldı. Ona inanan halktan bir kısmı hücresine gelir, ondan va’z dinlerlerdi, İbn-i Cevzî onlara ba’zı şeyleri yazdırırdı.

İbn-i Cevzî hapiste iken elbisesini kendisi yıkar, yemeğini kendisi pişirirdi. Suyu kuyudan kendisi çekerdi. Hamama gitmeğe veya başka birşey için yanında bekçi olduğu hâlde dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Yaşı sekseni geçmişti. Hapiste zamanını Kur’ân-ı kerîm okuyarak ve Allahü teâlâya ibâdet ederek geçirirdi. Akşam ile yatsı arasında üç-dört cüz Kur’ân-ı kerîm okurdu.

İbn-i Cevzî’nin çok sevdiği oğlu Yûsuf, o hapiste iken büyüdü ve va’z vermeye başladı. Babası gibi çok güzel va’z veriyordu. Va’zlarının güzelliğini halîfe Nâsır’ın annesi de duydu. Kendinin de bulunacağı bir mecliste va’z vermesini, İbn-i Cevzî’nin oğlundan istedi. O da; “Babam, oğlunuz halîfe Nasır tarafından haps ettirildi. Eğer onu serbest bıraktırırsanız, biz de sizin isteğinizi yerine getiririz” diye halîfenin annesine haber gönderdi. Bunun üzerine halifenin annesi, halîfe Nâsır’dan İbn-i Cevzî’yi serbest bırakmasını istedi. O da İbn-i Cevzî’nin serbest bırakılmasını emretti. İbn-i Cevzî, hapisten kurtulunca Bağdad’a döndü. Bağdad halkı onu büyük bir sevinç içinde karşıladılar. Cumartesi günü Ümmül Halîfe türbesinin yanında va’z vereceği halka duyuruldu. Halk Cum’a namazından sonra türbenin etrâfında yer tutmaya başladı. O gece çok yağmur yağdı. Yollar su ile doldu. Halk, gece yağmur dinince hemen yerleri temizlediler. Kireç ve toprak serpip, yaygılar yaydılar. İbn-i Cevzî hazretleri, sabah erkenden va’z kürsüsüne çıktı. Medreselerde ders veren âlimler ve büyük evliyâ da orada hazır bulundular, İbn-i Cevzî’nin sesi Allahü teâlânın bir lutfu olarak kalabalığın en sonundakine kadar gidiyordu.

İbn-i Cevzî, vefâtına kadar ilim yaymağa, va’z vermeğe ve kitap yazmağa devam etti.

Vefâtı: İbn-i Cevzî, 597 (m. 1201) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yedisi Cumartesi günü, Ümmül Halîfe türbesinin yanında son va’zını verdi. Bu va’zdan sonra beş gün hasta yattı. Cum’a gecesi akşam ile yatsı arasında evinde vefât etti. İbn-i Cevzî’yi Ziyâeddîn bin Sekine ve Ziyâeddîn bin el-Cübeyr seher vaktinde yıkadılar. Sabahleyin, bütün Bağdad halkı evin önüne toplandı. Dükkânların hepsi kapatıldı. Tabutu va’z verdiği yer olan Ümmül Halîfe türbesinin altına götürüldü. Oğlu İbn-i Kâsım namazını kıldırdı. Sonra Mensûr Câmii’ne götürüldü. Burada da cenâze namazı kılındı. Çok kalabalık vardı. Görülmemiş bir gündü. Ahmet İbni Hanbel’in kabrinin yanında kazılmış mezara, ancak Cum’a namazı vakti ulaşıldı. O sene Ramazan ayı Temmuz’a rastladığı için çok sıcaktı, İbn-i Cevzî’nin vefâtına insanlar çok üzüldü ve ağladılar. Ramazan ayı boyunca kabri yanında hatimler okuyarak geceleyenler çok oldu.

Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve kendisi: “Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız” diye vasıyyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasıyyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”

Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretlerinin, İbn-i Abbâs’dan bildirdiği hadîs-i şerîf şöyledir: Abd-i Kays kabilesinin temsilcileri Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) yanına geldiler. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) onlara îmân etmelerini emretti ve buyurdu ki; “Allaha îmân nedir, bilir misiniz?” Onlar da, “Allah ve Resûlü bilir” dediler. Resûlullah efendimiz bunun üzerine “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın O’nun peygamberi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganîmetlerin beşte birini (hak sahiplerine) vermektir” buyurdular.

İbn-i Cevzî buyurdu ki: “Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tama’ ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”

“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”

“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”

“Dünyâ arzuları olmıyan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”

“Dünyâ Allahü teâlânın evidir. Sahibinin izni olmadan bu evde tasarrufta bulunan hırsızdır.”

Birgün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeğe çalıştım.

Yâ Rabbî! Senin için dökülen göz yaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”

Birgün birisi: “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Ya’nî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)

Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) sonra, insanların, ya’nî ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.

Eserleri: İbn-i Cevzî’nin yazmış olduğu eserlerin sayısı çoktur. Kendisi, üçyüzkırkdan fazla olduğunu söylemektedir. Hadîs ve hadîsin bölümlerine dâir yazdığı kitaplar gibi kimse tasnif yapmamıştır. Bir eser yazarken, kitabın tertîbini, bâblara ayrılmasını güzel yapardı. Toplama ve yazma konusunda çok kabiliyetli idi.

Kendisi “İlk tasnif ve te’lîf ettiğim eser, onüç yaşında iken Kur’ân-ı kerîm ilimleri ve Kur’ân-ı kerîm ilimleriyle ilgili tasniflerin tesbiti kitabıdır” demektedir.

Bilinen eserlerinin başlıcaları şunlardır:

1. Zâd-ül-mesîr fî ilm-it-tefsîr: Dört cildlik bir eserdir. 2. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-Kur’ân, 3. Teysîr-ül-beyân fî tefsîr-il-garîb, 4. Garîb-ül-garîb, 5. Nüzhet-ül-uyûn en-nevâzır fil-vücûhi ven-nezâir, 6. El-İşâretü ilel kırâat-il-muhtâre, 7. Tezkiret-ül-müntebihi fî uyûn-il-müstebeh, 8. Fünûn-ül-efnân fî uyûni ulûm-il-Kur’ân, 9. Vird-ül-egsân fî fünûn-il-efnân, 10. Umdet-ur-râsih fî ma’rifet-il-mensûh ven-nâsih, 11. El-Musaffâ bi ekfi ehl-ir-rüsûh min ilmin nâsih vel-mensûh, 12. Sebt-üt-tesânif fî usûl-iddîn, 13. Muntekâd-ül-mu’temed, 14. Minhâc-ül-vüsûl ilâ ilm-il-usûl, 15. Beyân-ü gaflet-ül-kâil bi kademi efâlil ibâd, 16. Gavâmid-il-ilâhiyyât, 17. Meslek-ül-akl, 18. Minhâc-ü ehl-il-isâbe, 19. Es-Sirr-ül-masûn, 20. Def’u Şibh-it-teşbîh, 21. Er-Reddü alel müteassıbil anîd, 22. Sebt-üt-tesânif fî ilm-il-hadîs-i vez-zühdiyyât, 23. Câmi’-ül-mesânid bi elhas-il-esânid, 24. El-Hadâik, 25. Nefy-ün-nakl, 26. El-Müctebâ, 27. En-Nüzhe, 28. Mültekat-ül-hikâyât, 29. İrşâd-ül-mürîdîn fî hikâyât-is-Selef-i sâlihîn, 30. Ravdât-ün-nâkil, 31. Gurer-ül-eser, 32. Et-Tâhkîk fî ehâdîs-it-ta’lik, 33. Elmedih, 34. El-Mevdû’ât minel ehâdîs-il-merfû’ât, 35. El-Ilel-ül-mütenâhiye fil-ehâdîs-il-vâhiye, 36. El-Keşfü lî müşkil-is-sahîhayn, 37. Ed-Duâfâü vel-metrûkîn, 38.İ’lâm-ül-âlimi ba’de rusûhihi bi hakâik-ı nâsih-il-hadîsi ve mensûhihi, 40. İhbârü ehl-ir-rüsûhi fil-fıkhı vet-takdisü bi mukadder-il-mensûhi minel hadîs, 41. Es-Sehm-ül-musib, 42. Ehâyir-üz-zehâir, 43. El-Fevâidü an-iş-şüyûh, 44. Menâkıb-ü-Eshâb-il-hadîs, 45. Mevt-ül-hasâr, 46. Muhtasarât, 47. El-Meşihat, 48. El-Meselselât, 49. El-Muhteseb fin-neseb, 50. Tuhfet-üt-tullâb, 51. Tenvîr-u medellehüm-iş-şeref, 52. El-Elkâb, 53. Fedâil-i Ömer bin el-Hattâb 54. Fedâil-i Ömer bin Abdülazîz, 55. Fedâil-i Sa’îd bin el-Müseyyeb, 56. Fedâil-il-Hasen-il-Basrî 57. Menâkıb-ül-Fudayl bin Iyâd, 58. Menâkıb-ü Bişr-i Hafî 59. Uyûn-il-hikâyat, 60. Menâkıb-ı İbrâhim bin Edhem, 61. Menâkıb-ı Süfyân-i Sevrî, 62. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel, 63. Menâkıb-ı Ma’rûf-i Kerhî, 64. Menâkıb-ı Râbi’a-i Adviyye, 65. Mesîr-ül-azm-is-sâkin ilâ eşref-il-emâkin, 66. Safvet-üs-sufuvve, 67. Minhâc-ül-kâsidîn, 68. El-Muhtâr min ahbâr-il-ahyâr, 69. El-Kâti’u lî muhal-il-huccâc bi muhâl-il-huccâc, 70. Ucâlet-ül-muhtazar lî şerhi hâl-il-hadar, 71. En-Nisâü ve mâyeteallahü bi âdâbihinne, 72. İlm-ül-hadîs el-menkûl fî enne Ebâ Bekr ümmerresûl, 73. El-Cevher, 74. El-Muğlâk, 75. Sebtü mâyeteallahü bit-tevârîh, 76. Telkîhu fühûmu ehl-il-eser fî uyûn-it-tevârihi ves-siyer, 77. El-Muntazam fî târih-il-mülûki vel-ümem, 78. Şüzûr-ül-uhûd fî târih-il-ma’hûd, 79. Tarsîk-üz-zarâif fî târîh-is-sevâlif, 80. Menâkıb-ı Bağdad, 81. Sebt-ül-müsannefüt fil-fıkhı, 82. El-İnsâf fî mesâil-il-hılâf, 83. Cinnet-ün-nazar, 84. Muhtasar-ül-muhtasar fî mesâil-in-nazar, 85. İ’med-üd-delâil fî müştehez-il-mesâil, 86. El-Mezhebü fil-mezheb, 87. Mesbûk-üz-zeheb, 88. En-Nebze, 89. El-İbâdât-ül-hums, 90. Eshâb-ül-hidâye lî erbâb-il-bidâye, 91. Keşf-üz-zalameti anid-diyâ fî redd-i da’vâ, 92. Redd-ül-levmi ved-daymi fî savmi yevmil-gayyim, 93. Sebt-ül-musannefât fî ulûm-il-va’z, 94. El-Yevâkît fil-hutab, 95. El-Mütehab fin-nevb, 96. Mesannefâtihi fil-va’z (yüz cildden fazla bir eser), 97. Nesîm-ür-riyâd, 98. El-Lü’li, 99. Kenz-ül-müzekker, 100. El-Ezc, 101. El-Letâif, 102. Künûz-ür-rûmûz, 103. El-Muktebîs, 104. Zeyn-ül-kasas, 105. Muvâfık-ül-merâfık, 106. Şâhid ve meşhûd, 107. Vâsılât-ül-uhûd min şâhid ve meşhûd, 108. El-Leheb, 109. El-Müdhiş, 110. Saba necd, 111. Muhaddeset-ül-akl, 112. Lukat-ül-cem’ân, 113. Meânî’-il-meânî’, 114. Fütûh-ül-fütûh, 115. Et-Teâzî-ül-mülûkiyye, 116. El-Ahd-ül-mukîm, 117. İkâz-ül-vesnân miner-rekâdât bi ahvâl-il-hayvan ven-nebât, 118. Mekes-ül-mecâlis-il-bedriyye, 119. Nüzhet-ül-edîb, 120. Münteh-il-müntehâ, 121. Tebsiret-ül-mübtedî’, 122. El-Yâkûte, 123. Tuhfet-ül-vu’âz, 124. Sebtü tesânif fî fünûni zemm-il-hevâ, 125. Sayd-ül-hâtır, 126. Ahkâm-ül-iş’ar bi ahkâm-il-iş’âr, 127. El-Kısâs vel-müzâkirîn, 128. Takvîm-ül-lisân, 129. El-Ezkiyâ’, 130. El-Humkî, 131. Lukat-ül-menâfi’ fit-tıb, 132. Eş-Şeybü vel-hudâb, 133. Âmâr-ül-a’yân, 134. Es-Sebât indel memat, 135. Temvîr-ül-gabeş fî fadl-is-sevâd vel-habeş, 136. El-Hıssü alâ hıfz-il-ilm ve zikrü kibâr-il-huffâz, 137. İşrâf-ül-mevâli, 138. İ’lâm-ül-ahyâ’bi aglât-il-ahyâ’, 139. Tahrîm-ül-mahall-ilmekrûh, 140. El-Mısbâh-ül-mudî’ lî da’vet-il-İmâm-il-Müstadı’, 141. Atf-ül-ulemâ alel-ümerâ, 142. En-Nasru alâ nısr, 143. El-Mecd-ül-adûdî, 144. El-Fecr-ün-nûrî, 145. Menâkıb-üs-setr-ir-refi’, 146. Makultûhü minel eş’âr, 147. Elmakâmât, 148. Minresâilî, 149. Et-Tıbb-ur-rûhânî, 150. El-Uzlet, 151. Er-Riyâdat, 152. Beyân-ül-hatâi ves-sevâb an-ehâdîs-iş-şîhâb, 153. El-Bâz-ül-eşheb el-munkıdu alâ men halefel mezheb, 154. En-Nûr fî fedâ-il-il-eyyâmi veş-şükr, 155. Tahrîb-üt-târih-il-eb’âd fî fedâil-i makbereti Ahmed, 156. Menâkıb-ül-İmâm-iş-Şâfiî, 157. Fünûn-ül-elbâb, 158. Minhâc-ül-isâbe fî muhabbet-is Sahabe, 159. Ez-Zurafâ vel-mütehâbbin, 160. Takvîm-ül-lisân, 161. Menâkıb-ü Ebî Bekr, 162. Menakıb-ü Ali, 163. Fedâil-ül-Arab, 164. El-Menfeatü fil-mezâhib-il-erbe’a, 167. El-Muhtâr minel eş’ar, 168. Rüûs-ül-kavâir, 169. El-Mürtecel fil-va’z, 170. Nesîm-ur-riyâd, 171. Zahîret-ül-vâ’iz, 172. Es-Zecr-ül-muhavvef, 173. El-Üns vel-muhabbet, 174. El-Matrâb-ül-melheb, 175. Ez-Zind-ül-vera’ fîl-va’z-in-nâsır, 176. El-Fâhir fî eyyâm-il-İmâm-in-nâsır, 177. El-Mecd-üs-salâhî, 178. Lugat-ül-fıkh, 179. Akd-ül-hanâsır fî zemm-il-hilâfet-in-nâsır, 180. Fî zemm-i Abdülkâdir, 181. Garîb-ül-hadîs, 182. Milh-ül-ehâdîs, 183. El-Füsûl-ül-va’ziyye alâ hurûf-ül-mu’cem, 184. Selvet-ül-ahzân, 185. El-Ma’şûk fil-va’z, 186. El-Mecâlis-ül-Yûsüfiyye fil-va’z, 187. El-Va’z-ül-makberî, 188. Kıyâm-ül-leyl, 189. El-Muhâdese, 190. El-Münâcaat, 191. Zâhir-ül-cevâhir fil-va’z, 192. Kenz-ül-müzekkir, 193. En-Nûhhat-ül-havâtim, 194. El-Murtekâ limen-ittekâ, 195. Kavâid-üt-tarîka fil-cem’-i beyn-eş-şerî’a vel-hakîka, 196. Merec-ül-bahreyn fil-cem’-i beyn-et-tarîkayn, 197. Dürret-ül-iklîl fit-târih, 198. El-Emsâl.

Bu eserlerin 80 tanesi cildli olup, diğerleri küçük kitapçıklar halindedir.

199. El-Mugnî: Seksenbir cildlik tefsîr kitabıdır. Meşhûr tefsîr kitaplarındandır. Bu eserden ba’zı bölümler aşağıdadır:

“Büyüklerden biri şeytana, “Senin gibi mel’ûn olmak istiyorum ne yapayım?” dedi. İblîs sevinip, “Benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan, herşeye yemîn et, ya’nî çok yemîn et!” dedi. O kimse de, “Hiçbir namazı bırakmayacağım ve artık yemîn etmiyeceğim” dedi.”

“Medine’de kuraklık oldu. Hazreti Aişe’ye gelip, yalvardılar. O da, “Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz” buyurdu. Öyle yaptılar. Çok yağmur yağdı. Mübârek kabr-i şerîfi ıslandı.”

“Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’raca götürülmesinin hikmetlerinden biri de şudur ki; insanlar ve cinler, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) şerefini yeryüzünde biliyorlardı. Zehirli yılanlar ve haşerât da mağarada şerefini öğrenmişlerdi. Allahü teâlâ göktekilerin de (meleklerin de) sevgili Peygamberinin şerefini yakînen bilmelerini diledi. Böylece âlemde, O’nun şeref ve yüksekliğini Allahü teâlânın sevgilisi olduğunu bilmeyen kalmasın istedi.”

“Namazın kabûl şartları onikidir: Altısı dışında, altısı içte, özdedir. Dışta olan altı şart; huşû’, takvâ, haram yemeği terk, boş sözü, tenbelliği ve tehiri, geciktirmeyi terk etmektir, içte, özde olan altı şart ise; ihlâs, tefekkür, korku, ümid, kusurunu görmek ve müşâhededir.”

“Hazreti Ebû Bekr’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Her namaz vakti geldikte, melekler nidâ ederler ve derler ki, ey Âdemoğulları kalkınız ve nefsleriniz için yakılmış olan ateşi namaz ile söndürünüz” buyurdu.”

“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan herbiri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz”dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; “Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükür ediniz”dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; “Namazı kılın ve zekatı verin” dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermiyenin, namazı makbûl olmaz.”

“Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) birgün buyurdu ki: “Benî-İsrâil peygamberlerinden dördü, seksener sene Allahü teâlâya ibâdet ettiler, bir an âsi olmadılar. Bunlar; Eyyûb, Zekeriyyâ, Harkil ve Yüşâ’dır.” Eshâb-ı Kirâm bu hadîs-i şerîfi duyunca hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, “Ey Muhammed! Senin ümmetin, bu peygamberlerin bir an Allahü teâlâya âsî olmadan seksen senelik ibâdetlerine şaşarlar. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” deyip; “Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” meâlindeki âyet-i kerîmeyi, okudu (Kadir-3)”.

“Emîr-ül-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ); “Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir” dedi. Hazreti Ömer; “Bu nasıldır?” diye sorunca İbn-i Abbas: “Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı” dedi. Hazreti Ömer, “Bu kadarı bana yeter” buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, a’zâlar yedidir, secde yedi a’zâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeble olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyliyen, benim yanımda, yediyüzbin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim” buyuruyor”

“Kâ’b-ül-Ahbâr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Kadir gecesi üç defa Lâ ilahe illallah söyleyenin, birincisinde bütün günahları mağfiret olunur, ikincisinde, Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde, Cennete girer” buyurdu.”

“İbrâhim aleyhisselâm Kâ’be binasını yapmayı bitirince, Cebrâil (aleyhisselâm) gelip kendisine, “Allahü teâlâ bütün âleme seslenmeni ve insanları hacca çağırmanı buyuruyor” dedi. Nitekim Hac sûresi yirmiyedinci âyetinde meâlen; “Bütün insanlara haccı ilân et, gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan binek üzerinde, senin huzûruna gelsinler” buyuruldu. İbrâhim aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Benim sesim her yere yetişmez” dedi. “Ey İbrâhim! Senden seslenmek, bizden ulaştırmak” cevâbını duydu, İbrâhim aleyhisselâm bir tepenin üzerine çıktı. Parmağını kulağına koyup, yüzünü dört tarafa çevirerek “Ey insanlar! Size Kâ’beyi ziyâret farz kılındı. Rabbinizin emrine uyun” dedi.”

“İbn-i Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ her gün bu hâne (Kâ’be) üzerine yüzyirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara ve yirmisi Kâ’beye bakanlaradır” buyurdu.”

200. El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ: Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hayâtını anlatan iki cildlik bir eseridir. El yazmalarının yanında Pakistan’da baskısı yapılmıştır. Bu eserden ba’zı bölümler:

İbrâhim aleyhisselâmın Resûlullah için duâsı: İbrâhim aleyhisselâm Kâ’beyi bina ettiğinde şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Onlara içlerinden bir peygamber gönder.” İbn-i Süddî:

“O, Muhammed aleyhisselâmdır” dedi. Peygamber efendimiz de ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Ben, annemin rü’yâsında gördüğü, Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği, ceddim İbrâhim aleyhisselâmın duâ buyurduğu peygamberim” buyurdu. Mu’âviye ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Amine hâtun, Resûlullaha hâmile iken bir nûr gördü ki, o nurda Şam saraylarını gördü.”

Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) baba ve dedeleri ve şerefi: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, İsmâil (aleyhisselâm) evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da beni süzüp seçti.”

“Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni, insanların en iyi kısmından vücûde getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni, bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım, en iyi insanlardır.”

“Allahü teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinde insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinde de seçtiklerini Arabistan’a yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.”

Ağaçlar ve taşların Resûlullaha ( aleyhisselâm ) selâm vermesi: Câbir bin Semûra’nın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberlik bildirilmeden önce Mekke’de, bana devamlı selâm veren bir taş vardı. Şimdi bile onu tanıyorum” buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bana peygamberlik bildirildiğinde, bütün taş ve ağaçlar, “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyerek selâm verirlerdi.” Resûlullahın insanları İslama da’veti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğinin ilk zamanlarında, insanları gizlice İslama da’vet etti. Hazreti Ebû Bekr bu zamanda ilk îmân eden erkek idi. Üç sene sonra İslama da’vetini açıktan yapmaya başladı. İmâm-ı Zührî şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) İslâm dînini önceleri gizli, daha sonra açıkça söyledi. Allahü teâlâ dilediklerine imân ni’metini ihsân etti. Tâ ki imân edenler çoğaldı, önceleri Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) Mekkeli kâfirlerin topluluklarına uğradığında, onlar Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) işâret ederek, “İşte Abdülmuttalib’in torunu yine semâdan kendisine gelen şeylerden konuşuyor” derlerdi. Ne zaman Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) onların ibâdet ettikleri putları kötüleyip, kâfirlerin baba ve dedelerinin küfür üzere öldüğünü söyleyince, O’na eziyet sıkıntı vermeye ve düşmanlığa başladılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Cennetteki derecesi: Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Vesile, Allahü teâlânın indinde bir derecedir. Onun üzerine bir derece (makam) yoktur. Allahü teâlâdan, benim için vesileyi vermesini isteyiniz.” Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Üzerime salevât okuduğunuz zaman, Allahü teâlâdan benim için vesileyi isteyiniz” buyurunca, orada bulunan Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, vesîle nedir?” diye sordular. O zaman buyurdu ki: “O, Cennette en yüksek derecedir. Oraya kimse kavuşamaz. Ancak bir kişi kavuşur. O bir kişinin de ben olmasını ümid ederim.” Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Kim bana salevâti şerîfe okuyup, “Yâ Rabbî! O’nu yakınında kıl derse, kıyâmet gününde şefaatim ona helâl olur” buyurdu.

201. Telbîsü İblîs: Bu eserde; şeytanın insanları aldatma yollarını ve bu yollarla bid’at ve günaha düşmelerini, sünnetten ayrılmalarını anlatır. Bu eserin birçok el yazması, nüshalar hâlinde günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca Kâhire’de 1347 (m. 1928) senesinde basılmıştır. İbn-i Cevzî, eserinin mukaddimesinde, kitabını hangi gaye ile yazdığını anlatmaktadır. Bu eserini onüç bölüme ayıran İbn-i Cevzî, sırasıyla şu konuları bölümler hâlinde izah etmiştir: 1. Sünnet ve cemaata sarılma, 2. Bid’atleri kınama, 3. Şeytanın fitnelerinden sakınma, 4. Aldatma ve gurûr, 5. Şeytanın akîdelerdeki aldatmaları, 6. Şeytanın âlimleri aldatması, 7. Şeytanın devlet adamlarını aldatması, 8. Şeytanın âbidleri aldatması, 9. Şeytanın zâhidleri aldatması, 10. Şeytanın sûfîleri aldatması, 11. Şeytanın dindarları aldatması, 12. Şeytanın avamı aldatması, 13. Şeytanın bütün insanları aldatması.

Bu eserin mukaddimesi ve ba’zı bölümleri:

“Akıl sahiplerinin ellerine adâlet terazisini veren, peygamberlerini, mükâfat ile müjdeleyici, azâb ile korkutucu olarak gönderen ve kendilerine doğru ile eğriyi açık olarak gösteren, kitapları indiren ve kâmil, din olarak İslâmiyeti seçen Allahü teâlâya hamd ederim. O, sebepleri yaratandır, İhlâs ile O’nun bir olduğuna şehâdet ederim. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Peygamberidir. Allahü teâlâ O’nun hidâyet nûru ile, küfür ve şirk karanlıklarını ortadan kaldırdı. Muhammed aleyhisselâma, O’nun Âline ve Eshâb-ı Kirâma. Tabiîn hazerâtına, kıyâmete kadar sayısız salât, selâm ve hayır duâlar olsun. Bilmelidir ki; Allahü teâlânın insana verdiği ni’metlerin en büyüğü akıldır. Akıl, O’nu tanımaya yarıyan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabûl etmeğe yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mu’cizelerini görünce, onları kabûl eder ve bilemeyeceği, anlıyamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.

Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Adem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl ni’metiyle insanları ni’metlendirdi. Adem aleyhisselâm, vahy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefs ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru i’tikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini herşeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mü’min olabilenler bundan kurtulabildi.”

Sünnet ve cemaata sarılma: Hazreti Ömer Cabiye denilen yerde insanlara bir hutbe okudu ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfini bildirdi: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemaatte bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir, iki kişi olunca, o yaklaşamaz.” Arfece’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhalefet eden kimse ile beraberdir” buyurdu.

Muâz bin Cebel’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâat hâlinde olun. Mescidlere koşun” buyurdu.

Ebû Zer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar” buyurdu.

İbn-i Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte ise, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Benî-İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur” buyurdular. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, bu fırkanın kimler olduğu sordukda: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ): “Bid’atden alıkoyan, sünnete çağıran, Ehl-i sünnetten bir kimseye bakmak ibâdettir” buyurdu.

Evzâî şöyle demektedir: “Sünneti seniyyeye uymakta sabırlı ol. Ehl-i sünnet olanlarla birlikte ol. Onların dediğini söyle onların el çektiği, vazgeçtiği şeylerden vazgeç. Selef-i sâlihînin yolunda bulun. Onlara genişlik olan şey, senin için de genişlik olur.”

Rü’yâmda bana, “Ey Abdurrahmân Cevzî, sen iyiliği, emreder, kötülükten nehyedersin” dendi. Ben de, “Rabbimin bana ihsânıdır. Rabbimden İslâm üzere ölmeyi istiyorum” dedim. O zaman bana, “Sünnet-i seniyye üzerine ölmeyi istiyorum, de!” buyuruldu.

Süfyân-ı Sevrî: “Söz ancak amel ile birlikte olursa makbûl olur. Söz ve amel, ancak doğru niyetle niyet, amel ve söz de, ancak sünnet-i seniyyeye uymakla doğru olur” buyurdu.

Abdurrahmân Cevzî ( radıyallahü anh ) oğluna: “Ey oğlum Yûsuf, tâ doğudaki bir kimsenin sünneti seniyyeye uyduğunu duyarsan, ona selâm gönder. Batıdaki bir kimsenin de sünnet-i seniyye üzere olduğunu haber alırsan, ona da selâm gönder. Zîrâ Ehl-i sünnet ve cemâatden az kimse kaldı, insanın saadeti; bir Ehl-i sünnet âlimini tanıması ve ona uymasına bağlıdır. Eyyûb-i Sahtiyanî: “Ehl-i sünnetten bir kimsenin ölüm haberini söylemen, bir uzvumu kaybetmek gibidir” buyuruyor.”

Yûsuf bin Esbât şöyle demektedir: “Etrâfım Ehl-i sünnet düşmanlarıyla dolu idi. Allahü teâlâ bana, evliyâsından olan Süfyân hazretlerini tanımağı ve onu sevmeği nasîb ederek, o bataktan kurtardı.”

Mu’temir bin Süleymân şöyle anlatır: Üzgün bir hâlde babamın yanına geldiğimde, bana üzüntümün sebebini sordu. Ben de arkadaşımın vefât ettiğini söyledim. Babam o zaman “O sünnet-i seniyyeye bağlı idi. Öyle vefât etti.” dedi. Ben de onu tasdik ettim. Bunun üzerine, “Ona üzülmende haklısın” dedi.

Süfyân-ı Sevrî; “Sünnet-i seniyyeye uyanlar için hayrı isteyiniz. Muhakkak ki onlar gariptirler” buyurdu.

Yûnus bin Abdülâ’lâ şöyle der: “İmâm-ı, Şafiî hazretlerinin şöyle dediğini işittim: Hadîs-i şerîf âlimlerinden birini görsem, sanki Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Eshâbından birini görmüş gibi olurum.”

Cüneyd bin Muhammed buyurdu ki: “İnsanlardan ancak, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve O’nun yolunda giden Ehl-i sünnet i’tikâdındaki kullar Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur. Başkaları bulamaz.”

Bid’at ve bid’at sahiplerinin kötülüğü: Bid’at demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlâkı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonradan ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevâb beklemek demektir. Bid’at sahibi demek ise; bir bid’ati meydana çıkaran veya çıkmış bir bid’ati yapan demektir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte: “Bildirdiğim bu dinde bulunmıyan bir şey, sevâb umarak meydana çıkarılırsa, bu şey red olunur” buyuruyor.

İbn-i Abdürrazzâk şöyle anlatır: “Tâvûs bin Keysân, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bid’at ehlinden biri gelip ba’zı şeyler söyledi. Tâvûs hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da, “Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir i’tikâdını bozar” buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.”

Selâm bin Ebî Muti’de şöyle anlatır: “Bid’at ehlinden biri gelip Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerine, “Size bir kelime söylemek istiyorum” deyince, o da, “Hayır! Yarım kelime olsa da senden dinlemek istemiyorum” buyurdu.”

Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Şeytana, bid’at işlenmesi, günahtan daha sevgili gelir. Günahtan dönülür. Bid’at işlemekten dönmek çok zordur. Bid’at sahibi ile konuşup ondan birşey işiten kimseye, onun sözlerinden Allahü teâlâ bir fayda vermez. Onunla musâfeha eden, İslâmiyete olan bağını kesmiş olur.”

Müemmil bin İsmâil şöyle anlatır: “Abdülazîz bin Ebî Davud’un cenâzesinde bulundum. Tâbutu, Safa kapısına kondu ve namazını kılmak için insanlar saf tuttular. O zaman Süfyân-ı Sevrî hazretleri geldi. Herkes onun geldiğini görünce, Süfyân hazretleri de geldi dediler. Fakat Süfyân-ı Sevrî hazretleri safları yarıp ilerledi ve cenâzenin önünden geçip gitti. Namazını kılmadı. Çünkü, meyyitin bid’at ehli olduğu söyleniyordu.”

Sa’îd-ül-Kerîrî de şöyle anlatır: Süleymân Teymî hastalandı ve o hâlde iken çok ağladı. Kendisine ağlamasının ölümden korkmak sebebiyle mi olduğunu sorduklarında, “Ağlamam, ölüm korkusuyla değildir. Birgün ehl-i bid’at birisine selâm verdim. Bunun için âhırette Rabbime nasıl hesap vereceğimi düşünüp, ağlıyorum dedi.”

Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: “Bid’at sahibi ile oturan, onunla görüşen kimseden sakınınız.”

Bid’at sahibini seven kimsenin ibâdetlerini, Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır. Yolda bid’at sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bid’at sahibinin ibâdeti, Allahü teâlâ katında kabûl olmaz. Kim ona yardım ederse, İslâm dînini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bid’at sahibine kız verilmez. Bid’at sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşamaz. Bid’at sahibini sevmiyen, ona buğzeden kimsenin günahlarını, Allahü teâlânın mağfiret etmesi umulur. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte; “Bid’at sahibini güleryüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu İslâmiyeti beğenmemiş olur” buyurdu. Nadr-ül-Hârisî buyurdu ki: “Bid’at sahibine kulak veren, onu dinliyen kimseden, doğruluk gider ve nefsine tâbi olur.”

Leys bin Sa’îd: “Bid’at sahibi birinin su üzerinde yürüdüğünü görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

İmâm-ı Şafiî ise; “Bid’at sahibi birini havada uçarken görsem, yine ona i’tibâr etmem” buyurdu.

Bişr-i Hafî ( radıyallahü anh ) şöyle anlattı: “Birgün çarşıda iken, Müreysi adındaki bid’at sahibi birinin öldüğü haberini aldım. Orada secde edecek bir yer bularak, onun ölümü sebebiyle secdeye vardım ve Allahü teâlâya hamd ettim.”

Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at: Ehl-i sünnet; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve onun Eshâb-ı kirâmına uyan, onların gösterdikleri yolda gidenlerdir. Ehl-i bid’at ise; dinde önceden olmayan birşeyi ortaya çıkarıp, ibâdet olarak yapanlardır. Kendilerinin bir dayanağı da (delîlide) yoktur. Ehl-i sünnetin ise, mezhebi belli ve sözleri, delîlleri açıktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Yeryüzünde ümmetimden hak üzere olan bir topluluk kıyâmete kadar bulunup, onlara kimse zarar veremez.”

Şeytanın hileleri ve bunlardan korunmak: İnsan, yaratılmasıyla birlikte, kendisine faydalı olan şeyleri elde etmesi için arzu ve şehvet ve kendisine zarar veren şeylerden korunması için de gadap verildi. Zarar ve faydayı ayırıp, adâlet gösteren akıl ni’meti de ihsân edildi. Böyle olmakla birlikte, şeytan denilen, bir varlık da yaratıldı. O, insanı durmadan isrâfa, doğru yoldan ayrılmağa teşvik eder. Akıllı olanın, bu düşmandan sakınması lâzımdır. Onun düşmanlığı, Âdem aleyhisselâm zamanından beri devam etmektedir. Şeytan herşeyini, Âdemoğlunun dînini, îmânını, ahlâkını çalmak için ortaya koymuştur.

Allahü teâlâ ondan sakınmayı, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şu âyet-i kerîmelerde bildirdi: “Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyle yiyin, şeytanın izini ta’kib etmeyin. Çünkü o, hakîkaten size apaçık bir düşmandır.” (Bekâra-168). “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimrilik ve sadaka vermemeği emreder. Allah ise (sadaka ve zekât vermekle) size mağfiret va’d ediyor. Allahın kudreti geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir” (Bekâra-268). “Muhakkak şeytan, şarabda ve kumarda aranıza kin ve düşmanlık düşürmek; sizi Allahı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz, bunlardan sakınmazmısınız?” (Mâide-91)

“Ey insanlar! Muhakkak Allahın va’di (öldükten sonra dirilmek, hesaba çekilmek) vukû’ bulacaktır. O hâlde, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın. Şeytan da sakın sizi Allahın dîninden aldatıp kaydırmasın. Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, etrâfına toplanan avânesini, ancak Cehennemlik olsunlar diye çağırır” (Fâtır-5, 6). “Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size nasihat vermedim mi? Ey Âdemoğulları!...” (Yâsîn-60).

Şeytanın ilk i’tirâzı, Âdem aleyhisselâma secde etmemek oldu. Allahü teâlânın secde ediniz emrine karşı geldi. Kur’ân-ı kerîmde Sad sûresi yetmişaltıncı âyetinde meâlen buyurulduğu üzere; “İblîs şöyle dedi: Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” Kendi üstünlüğünü ileri sürdü, İsrâ sûresi altmışikinci âyetinde meâlen; “İblîs; baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyâmet gününe kadar beni geciktirirsen, yemîn ederim ki, Âdem’in zürriyetini (neslini) azı müstesna olmak üzere, muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti” buyurulduğu gibi, şeytan kibrini ortaya koydu. Sad sûresi yetmişyedinci ve yetmişsekizinci âyetinde meâlen; (Allah) buyurdu ki: Hemen çık oradan (Cennetten). Çünkü sen, (benim rahmetimden) koğulmuşsun ve muhakkak sûrette hesap gününe kadar la’netim senin üzerinedir” buyurulduğu üzere la’netlenmeye ve Cehenneme müstehak oldu.

Şeytan insanı kötü bir işe teşvik ettiği zaman, ondan şiddetle kaçınmalıdır ve o iş kötüdür demelidir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde E’ûzü okumayı emretti. Nahl sûresi doksansekizinci âyetinde meâlen, Peygamberine ( aleyhisselâm ); “Kur’ân-ı herim okuyacağın zaman E’ûzü... söyle” buyurmuştur. Ya’nî Allahın rahmetinden uzak olan ve gazâbına uğrayarak dünyâda ve âhırette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim. Gecenin sonunda da (seher vaktinde) Felâk sûresini okumayı emretti.

Hazreti Âişe vâlidemizin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şeytan sizden birinize gelir ve der ki, “Seni kim yarattı?” O da, “Allahü teâlâ” der. Şeytan tekrar, “Peki Allahı kim yarattı?” der. Böyle deyince ona, “Âmentü billahi ve Rasûlihi” deyin. Ya’nî “Ben Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine inandım demektir” buyurdu.

Âlim bir zât talebesine, “Şeytan seni kötülüğe düşürmek istediği zaman ne yaparsın?” diye sordu. O da, “Onunla mücâdele eder, ona karşı dururum” dedi. Hocası tekrar, “Şeytan tekrar dönüp gelir, seni günaha sokmak isterse ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Ona karşı durur dediğini yapmamaya çalışırım” dedi. Hocası bir kaç defa aynı soruyu tekrarlayınca, talebe hep mücâdele ederim, dedi. Bunun üzerine hocası “Senin bu işin çok uzun sürer. Sen bir koyun sürüsünün yanından geçerken, o sürünün köpeği sana havlasa veya oradan geçmene mâni olsa, bu durumda ne yaparsın?” diye sorunca talebe, “Onu taşlar ve kendi gayretimle def etmeye çalışırım” dedi. O zaman o zât buyurdu ki: “Bu işin uzun sürer. Lâkin sen o sürünün sahibine seslenip yardım istesen, o köpeğin zararından kolayca kurtulmuş olurdun.” (Ya’nî, Allahü teâlâdan şeytana karşı yardım ister, O’na iltica edersen, onun aldatmasından korunursun.)

Şeytan insana durmadan vesvese verir. Namaza başlarken niyet etmede vesvese eden çoktur. Ağzıyla tekrar tekrar niyyet söyler. Bu olmaz. Namaza kalkan farzı eda için kalkmıştır. Niyetin yeri kalbtir. Sözle söylemek niyet olmaz. Vesveseli kişi, sözü doğru söyleyeyim diye niyet etmiye çalışır. Böylece niyet olmaz. Niyeti kalb ile yapmalıdır.

Şeytanın zenginleri aldatma yolları: İlki, malı kazanma yönündendir. Malı kazanırken, haramdan mı, helâlden mi, ehemmiyet vermezler. Alış-veriş bilgisinden habersiz olarak kazanırlar. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Öyle bir zaman gelir ki, kişi kazandığı malın helâlden mi, haramdan mı olduğunu bilmez.”

İkincisi, o malda cimrilik etme yönündendir. Bu sebeple zekâtını vermezler veya bir kısmını verirler. Kötü malı, iyi gösterip satarlar. Şeytan kendilerini böyle yapmaları için aldatır. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “İlk basılan parayı şeytan aldı. Onu öptü ve gözlerine, göbeğine sürdü. Sonra da, “Ben seninle insanları azdırır, seninle küfre sokarım, insanoğlunun paraya sevgisi ile bana ibâdet edişini çok severim” dedi.”

İbn-i Şakîk ve İbn-i Abdullah da buyurdular ki: “Şeytan, bütün arzu ve istekleriyle gelerek insanı aldatmaya çalışır. Yorulduğu zaman onun malının üzerine oturur ve onun malıyla hayır yapmasına mâni olur.”

Üçüncüsü, çok zenginlik yüzünden olup, zengin şeytana uyarak kendini fakirlerden hayırlı görür. Bu ise cahilliktir. Fazilet mal zenginliği ile değildir.

Dördüncüsü, malı dağıtma ve hayır yapma yönündendir. Şeytan, insanı kandırarak malını isrâf etmesi, hayır olmayan işlerde harcamasını sağlar. Ba’zan da sadaka vermesini hayır yapmasını isteyerek, onun böbürlenmesini ve büyüklenmesini sağlar. Bunun sonucu, insan kibir sahibi olur. Kibir, Allahü teâlânın kötülediği bir özelliktir.

Şeytanın müslümanları aldatması: Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan ba’zıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez.

Öyle müslümanlar da vardır ki, cemâatle namaz kılarken İmâmdan önce secdeye gider, İmâmdan önce rükû’ya ve secdeye gitmenin emre muhalefet olduğunu bilmez. Namazına zarar geleceğini düşünmez. Abdest alırken uzuvlarını tam yıkamazlar. Abdest ve gusülde, parmağında yüzük olanlar onu oynatıp altını ıslatmazlar. Yüzüğün altına su ulaşmazsa, o abdest ve gusül olmaz. Müslümanlardan ba’zıları alış-veriş ilmini bilmezler. Bu sebeble akidleri fâsid ve bâtıl olur. Gıybet eden çok kimse vardır. Şeytan böyle olan kimseleri, doğruyu öğrenmemeleri için devamlı aldatmaktadır.

Şeytanın herkesi aldatması: Birçok yahudi ve hıristiyanın kalbine, zaman zaman İslâmiyete meyl (sevgi) gelir ve o esnada şeytan onu engeller ve “Acele etme, düşünme taşınma zamanın var” diyerek mâni olur. Nihâyet o kişiler, îmân etmeden ölür giderler. Şeytan günahkâr kimselere de aynı hileyi yapar. Onlar bugün tövbe ederim, yarın tövbe ederim, derken günler gelip geçer. Böylelikle azâba sürüklenirler. Bunun yanında, insanları, işlerinde tembelliğe sürükliyerek işlerini sonraya bırakmalarını sağlar. Onların dünyâ ve âhıret sıkıntılarına düşmesine sebep olur.

Şeytanın zâhidleri aldatması: Ba’zı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekle olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamıyacağı davranışları çok olmuştur. Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebeb olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”

Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevkettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemiyen vardır. Onlar arasında meyvayı tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu men edenler vardır. Bu. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve onları ta’kib edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemiyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.

Göçebe yaşıyan topluluklar, eğer yün giyerler ve süt içmekle yetinirlerse, onları kınamayınız. Zîrâ bedenlerinin bineği olan nefsleri bunu taşır. Şehir halkı da yün giyer ve salça yerlerse, aynı şekilde onları da kınamayın ve bunlar hakkında, “Nefslerinin isteklerini yerine getiren” demeyiniz. Çünkü bu topluluğun tabiî âdetidir. Beden, ni’metler içinde büyümüş ise, biz sahibini, ona eza verecek şeyi yüklemesinden men ederiz. Zâhidâne yaşar ve şehvetlerini terk etmeği tercih ederse, onun için ne iyidir. Fakat bunu yapmazsa, nefsi taşkınlık yapar. Bu da uyku ve tenbelliği arttırır. Bu kimse, terkinin zarar vereceği ve vermiyeceği şeyi bilmeğe muhtaçtır ki, nefsine eza etmeden uygun miktarda alsın. Bir topluluk, kuru ekmeğin beden ihtiyâcı için kâfi geldiğini zannetti. Fakat bu kâfi gelse bile bununla yetinme, bedenin a’zâlarının ekşi, tatlı, serin ve diğer şeylere ihtiyâcı olacağı cihetinden eza verir. Bünyeye, mülayime teveccüh eden bir temayül hassası konulmuştur. O, ba’zan tatlıya, ba’zan ekşiye meyleder. Bunun bir çok sebebleri vardır.

Zâhid görünenlerin, zühdün sâdece yiyecek ve giyeceğin azı ile kanâat etme olduğunu düşünmesi, şeytanın aldatması arasındadır. Onlar, kalbleri baş olma ve mevki peşinde oldukları hâlde, bundan memnundurlar. Fakirlere değil de, zenginlere ikramda bulunurlar, insanların önünde, sanki Allahü teâlânın azametini müşâhededen çıkmışlar gibi birbirlerine huşû’ ederler. Ba’zan onlardan biri, kendisine zühd sahibi desinler diye verilen hediyeyi redd eder. Halbuki onlar, halkın kendilerine gidip gelmeleri ve ellerini öpmelerinden doğan imkânlar içinde, dünyâ dostluklarının en geniş kapısı içindedirler. Zira dünyâdaki gayeleri baş olmaktır.

Şeytanın kadınları aldatması: İblîs’in kadınları aldatması çoktur. Bunlardan birisi, öğle vakti hayızdan temizlenen kadının, ikindiden sonra gusül abdesti alıp, sâdece ikindiyi kılmasıdır. Halbuki ona öğle namazı da farz olmuş, fakat o bunu bilmemektedir. Kadınlar hamama girdiklerinde üzerlerine birşey örtmezler ve derler ki: “Bizi gören veya gözetleyen kimse yoktur. Burada bulunanlar, benim kızkardeşim, annem, câriyem bulunur. Onlar da benim gibi kadındırlar, öyleyse biz kimden dolayı örtüneceğiz?” “Halbuki başkasının yanında avret mahallini açmak haramdır. Kadının avret yerlerine, annesi veya kızı bile olsa bakması haramdır. Ancak kız çocuğu yedi yaşına gelmemiş ise, bu durumdan müstesnadır. Yedi yaşından sonra kız çocuğunun, bu yerlerini kadınlara karşı örtmesi lâzımdır.

Kadın, ayakta kılmaya muktedir olduğu hâlde namazını oturarak kılarsa, namazı bâtıl olur. Fakat kadınların birçoğu buna dikkat etmez. Çocuğun pisliği üzerine bulaşınca, çoğu zaman temizlemez. Bir yere gideceği zaman üstünü başını temizler. Namaza gelince gevşek davranır. Namazın vâciblerinden birşey bilmez veya sormaz. Namaz kılarken örtünmeye dikkat etmeyip açılır. Namazı bâtıl olur. Fakat buna aldırış etmez.

Kadının kocasına karşı kötü konuşması uygun değildir. Başkalarının yanında, bu çocuklarımın babası diye konuşması, kocasının izni olmadan evinden ayrılması caiz değildir. Ben günah için çıkmadım demesi değil, izinsiz çıkması günahtır. Onun izinsiz çıkması fitneye sebep olur. Aralarında, kabirlere devamlı gidip, matem tutan kadınlar da vardır. Ba’zı kadınlar da kocaları çağırdığı zaman itaat etmez ve bunu günah değil zanneder. Halbuki bundan nehyedilmişlerdir. Ebû Hüreyre’nin ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Bir kadın, kocası çağırdığında gelmez ve bu hâlde gecelerse, sabaha kadar melekler ona la’net ederler” buyurdu.

Kadın kocasının malından başkalarına verir. Halbuki kocasının izni olmadan ve onun râzı olacağını bilmeden, başkasına birşey vermesi caiz değildir. Fakat kadınlar, çakıl taşları ile yıldız falına bakanlara veya muhabbet muskası yazanlara para verirler. Bunların hepsi haramdır.

Şeytanın erkekleri aldatması: Erkekler ise, kendilerine haram olan giyeceği giyerler ve altını ziynet olarak kullanırlar. Ba’zıları da bunları sâdece Cum’a ve bayram günleri takınır ve giyerler. Erkekler, bir haramı gördükleri hâlde bunu düzeltmekte gevşek davranırlar. Hattâ bir kimse, kardeşini veya bir yakınını içki içerken ve ipek elbise giyerken görse, bunu düzelteceği yerde, kendisi de onlara ortak olmaktadır. Yine ba’zıları, evinin önüne barikat yaparak insanların geçmesine mâni olmakta, toplanan yağmur suyunu da dağıtmıyarak günâha girmektedir. Zîrâ müslümanlara eziyet haramdır. Ba’zıları da, hamama peştemalsız girmektedir ve başkalarının avret yerlerine bakmaktadırlar.

Erkeklerin birçoğu, zevcelerinin haklarını gözetmemektedir. Onları, mehirlerini kendisine hediye etmeye zorlamaktadır.

Ayrıca erkekler, para ile hâkimin lehlerine karar vereceğini zannederler. Ba’zıları da yanında çalışan kimselerin hakkını tam olarak vermezler.

Bu konularda fazla yazsak, cildleri doldurur. Az yazarak çok şeye delâlet ettik. Allahü teâlâ, hepimizi şeytana uymaktan muhafaza buyursun. Âmin.

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-5, sh. 157

2) Zeylü Tabakat-ı Hanâbile cild-1, sh. 399

3) Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1342

4) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 28

5) Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 329

6) Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 254

7) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 52, 523

8) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 140

9) Tabakât-ül-müfessirîn (Dâvûdî) cild-1, sh. 270

10) Tabakât-ül-müfessirîn (Süyûtî) sh. 17

11) Kâmûs-ül-a’lâm cild-1, sh. 749

12) Tabakât-ül-huffâz sh. 477

13) El-Vefâ bi ahvâl-il-Mustafâ

14) El-Mugni

15) Telbîsü İblîs

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 184, 395, 408, 587, 978

EL-İHTÂ Kamus
|
الإِخْطَاءُ [el-ihtâ] (hemzenin kesriyle) ve
اَلْخَاطِئَةُ [el-hâtiet] (عَافِیَةٌ [âfiyet] vezninde) Bunlar da yanılmak manâsınadır; yukâlu: أَخْطَأَ الرَجُلُ إِخْطَاءً وَخَاطِئَةً بِمَعْنَى خَطِئَ Ve bunda خَاطِئَةٌ [hâtiet] kelimesi ki عَافِیَةٌ [âfiyet] vezninde masdardır, sülâsîden nâdir ve mezîdden enderdir. Bu mâddede bu vech üzere vârid olmuştur, niteki bu gûne emsâli bazı mâddelerde mersûmdur. Ve إِخْطَاءٌ [ihtâ] mâddesinin fil-i mâzîsi olan أَخْطَأْتُ [ahtatu] kelimesinin hemzesini yâya ibdâlle gerçi أَخْطَیْتُ unvânıyla da meşhûd olmuştur, lâkin yâ لُغَیَةٌ [lugayye]dir ki lügat-ı redîedir yâhûd لُثْغَةٌ [lusamp;gat]dır ki bilâ-kâide bir harfi harf-i âhere ibdâlden ibârettir. Ve
إِخْطَاءٌ [ihtâ] Âmiden ev sâhiyen emr-i dînde râst ve savâb olmayan tarîke sülûk eylemek manâsınadır; yukâlu: أَخْطَأَ الرَجُلُ إِذَا سَلَكَ سَبِیلَ خَطَإٍ عَامِدًا أَوْ غَیْرَۀُ Niteki خَطَأٌ [hata] dahi bu manâya gelir. Bunun ism-i fâilinde مُخْطِئٌ [muhti] ve sülâsînin ism-i fâilinde خَاطِئٌ [hâti] denir. Ve indel-baz مُخْطِئٌ [muhti] bilâ-kasd sâlik olana ve خَاطِئٌ [hâti] müteammiden sâlik olana ıtlâk olunur. Ve
إِخْطَاءٌ [ihtâ] Bir kimseyi yanıltmak manâsınadır; yukâlu: أَخْطَأَۀُ أَیْ أَوْقَعَۀُ فِی الْخَطَإِ
EL-İKLÂB Kamus
|
اَلْإِكْلاَبُ [el-iklâb] Bir kimsenin davarı kudurmak manâsınadır ki kuduz köpek dalamasıyla olur ve mahsûs illetten nâşî olur. Mandanın kudurduğu meşhûdumuz olmuştur; yukâlu: أَكْلَبَ الْقَوْمُ إِذَا كَلِبَتْ إِبِلُۀُمْ
İLTİZAZ Kubbe Altı
|

(ﺍﻟﺘﺬﺍﺫ) i. (Ar. leẕāẕet “tatlı olmak, bir şeyi tatlı bulmak”tan iltiẕāẕ) Tat alma, lezzet bulma: Cem’ u farkı eylegil meşhûdumuz / Cem’-i cem’inden bize ver iltizâz (Niyâzî-i Mısrî). Öyle bir gāye bî-seher bî-hâb / Dâimâ aynı iltizâz-ı şebâb (Tevfik Fikret).

EL-İNTİYÂH Kamus
|
اَلْإِنْتِیَاحُ [el-intiyâh] (hemzenin ve tânın kesriyle) Cevherî gerçi bunu نَتْحٌ [neth] manâsına tefsîr eylemiştir, lâkin onun bu mâddeye münâsib manâsı yoktur. Bunda üç gûne galat eylemiştir. Evvel, terkîb yanî نَتْحٌ [neth] mâddesi sahîhtir, yanî mutel değildir, onun için إِنْتِیَاحٌ [intiyâh]ın onda medhali ve mutâvaati yoktur, zîrâ إِنْتِیَاحٌ [intiyâh] نَوْحٌ [nevh] yâhûd نَیْحٌ [neyh]ten إِفْتِعَالٌ [iftiâl] olur; نَتْحٌ [neth]ten إِنْتِتَاحٌ [intitâh] olmalıdır. Sâniyen إِنْتِیَاحٌ [intiyâh]ın Arabîde manâsı yoktur. Sâlisen istişhâd eylediği işbu: “رَقْشَاءُ تَنْتَاحُ اللُغَامَ الْمُزْبِدَا” ürcûzesinde rivâyet mîmle تَمْتَاحُ unvânındadır, nûnla değildir. Şârihin beyânına göre nüsha-i mevsûka-i Sihâhta اَلْإِنْتِتَاحُ unvânında meşhûdumuzdur ki iftiâldir ve ürcûzede asl تَنْتِحُ olup işbâ olunduğu gâlibdir, niteki sâyigdir. Mütercim-i Sihâh bu hengâmelerden gafletle iftiâl bâbından olarak resm eylemiştir.
EL-İSTÎÂR Kamus
|
اَلْإِسْتِعَارُ [el-istiâr] (إِفْتِعَالٌ [iftiâl] vezninde) Uyuz marazı devenin kasık yerlerinden başlamak manâsınadır; yukâlu: إِسْتَعَرَ الْجَرَبُ فِی الْبَعِیرِ إِذَا ابْتَدَأَ بِمَسَاعِرِۀِ Ve âteş alevlenmek manâsınadır; yukâlu: إِسْتَعَرَتِ النَارُ إِذَا اتَقَدَتْ Ve uğru tâifesi alev gibi beri öte çalıp çarpmak manâsına müstameldir, tarîk-i Hicâzda meşhûdumuz olmuştur; yukâlu: إِسْتَعَرَ اللُصُوصُ إِذَا تَحَرَكُوا كَأَنَۀُمْ اِشْتَعَلُوا Ve şerr ve fitne ve harb ve cidâl kıvılcım gibi münteşir olmak manâsına müstameldir; yukâlu: إِسْتَعَرَ الشَرُ وَالْحَرْبُ إِذَا انْتَشَرَا
EL-KERÂS Kamus
|
اَلْكَرَاثُ [el-kerâsamp;] (سَحَابٌ [sehâb] vezninde) Bir nev ulu ağaç ismidir, Tâif cibâlinde meşhûdum olmuştur. Bu ağaç, yırtıcılar ağacı dedikleridir, uzun ve yumuşak dalları olur, kırılsa sütü akar. Hicâzda kesîrdir, sütünü taâma izâfe eyleseler cüzâma nâfidir. Ve
كَرَاثٌ [Kerâsamp;] Bir dağın adıdır.
KUBAB Kamus
|
اَلْقُبَابُ [el-kubâb] (kâfın zammıyla) أُطُمٌ [utum] manâsınadır ki kule dediğimiz hısndır, selefte Medînede meskenlerinin sathına adam boyu kadar şaranpolar ve bârûlar çevirip ve câ-be-câ mazgal ve metrisler ederler idi. Hâlen Mekkede Şerîf hazretlerinin hâneleri dahi öylece meşhûdumuz olmuştur. Ve
قُبَابٌ [kubâb] Be-gâyet keskin ve kâtı olan hançer ve kılıç ve gaddâre makûlesine denir. Ve iri ve büyük buruna denir,أَنْفٌ ضَخْمٌ وَعَظِیمٌ manâsına.
EL-KUBÂB Kamus
|
اَلْقُبَابُ [el-kubâb] (kâfın zammıyla) أُطُمٌ [utum] manâsınadır ki kule dediğimiz hısndır, selefte Medînede meskenlerinin sathına adam boyu kadar şaranpolar ve bârûlar çevirip ve câ-be-câ mazgal ve metrisler ederler idi. Hâlen Mekkede Şerîf hazretlerinin hâneleri dahi öylece meşhûdumuz olmuştur. Ve
قُبَابٌ [kubâb] Be-gâyet keskin ve kâtı olan hançer ve kılıç ve gaddâre makûlesine denir. Ve iri ve büyük buruna denir,أَنْفٌ ضَخْمٌ وَعَظِیمٌ manâsına.
EL-KUTUNN Kamus
|
اَلْقُطُنُ [el-kutun] (zammeteynle) ve
اَلْقُطُنُ [el-kutunn] (عُتُلٌ [utull] vezninde) Marûftur ki pamuğa denir. Fârisîde penbe denir. Ve bazen ağacı büyüklenip ve yirmi sene bakî kalır. Hicâzda pamuk ağacı söğüt ağacı kadar meşhûdumuz olmuştur. Yaprağının matbûhunu zımâd veca-ı mefâsıl-ı hârre ve bârideye nâfi ve çekirdeği müleyyin ve müsahhin ve cimâı mukavvî ve suâle müfîddir.
MECELLE MADDE 1684 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Şehadet, bir kimsenin ahar kimesnede olan hakkını isbat için huzur-u hâkimde ve hasmeynin muvâcehelerinde şahadet lafzı ile ya'ni şehadet ederim deyû haber vermekdir.
İşbu muhbire şâhid ve ol kimseye meşhûd-un-leh ve ol kimesneye meşhûd-un-aleyh ve ol hakka meşhûd-un-bih denilir.
Madde 1684 Şahitlik, bir kimsenin başka kimselerde olan hakkını ispat için hâkim huzurunda ve hasımlarının yüzlerine karşı şahitlik sözü ile yani şahitlik ederim diye haber vermesidir.
İş bu haber verene şahit ve o kimseye lehine şahitlik edilen ve diğer kimseye aleyhine şahitlik edilen ve o hakka şahitlik konusu hak denir.
MECELLE MADDE 1690 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Meşhûd-ün-leh ve meşhûd-ün-aleyh ve meşhûd-ün-bih hazırsalar şahid şehadet ederken üçüne dahi işaret eder ve anın bu veçhile işareti kifayet eder. Meşhûd-ün-leh ile meşhûd-ün-aleyhin baba ve dedelerinin isimlerini zikreylemesi lâzım gelmez.
Amma ğaib olan müvekkile yahut müteveffaya dair olan şehadetde şahid anların baba ve dedelerinin isimlerini zikretmek lâzımdır. Fakat meşhur ve ma'ruf olan bir kimse ise şahid anın yalnız isim ve şöhretini zikretmek kâfidir. Zira maksad-ı aslî anı sâirinden temyiz edecek veçhile ta'rifdir.
Madde 1690 Lehine şahitlik yapılan ve aleyhine şahitlik yapılan ve şahitliğin konusu hazırsalar şahit şahitlik yaparken üçüne de işaret eder ve onun bu şekilde işareti yeterli olur. Lehine şahitlik yapılan ile aleyhine şahitlik yapılanın baba ve dedelerinin isimlerinin söylenmesi lâzım gelmez.
Amma gâip olan müvekkile veyahut ölen kimseye dair olan şahitlikte şahidin onların baba ve dedelerinin isimlerini söylemesi lâzımdır. Fakat meşhur ve bilinir olan bir kimse ise şahidin onun yalnız isim ve şöhretini söylemesi kâfidir. Zira asıl maksat onu diğerlerinden ayıracak bir şekilde tariftir.
MECELLE MADDE 1691 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Akara dair olan şahadetde hududunun beyanı lâzımdır. Fakat şahid eğer meşhûd-ün-bih olan akarın hududunu zikr etmeyip de mahalinde ta'yin irae edebileceğini beyan eylerse mahaline gidilip irâe ettirilir.
Madde 1691 Taşınmaza dair olan şahitlikte hududunun beyanı lâzımdır. Fakat şahit eğer şahitlik konusu olan taşınmazın hududunu söylemeyip de mahallinde göstererek belirleyeceğini beyan ederse mahalline gidilip gösterttirilir.
Madde 1692 (1623.) Maddede beyan olunduğu üzre müddeî senedindeki hududa istinad ile da'va ettiği takdirde şahidler dahi bu senedde hududu muharrer olan akar anın mülküdür deyû şehadet etseler sahih olur.
Madde 1692 (1693.) Maddede beyan edildiği üzere davâcı senedindeki hududa dayalı olarak davâ ettiği takdirde şahitler dahi bu senette hududu yazılı olan taşınmaz onun mülküdür diye şahitlik etseler sâhih olur.
MECELLE MADDE 1702 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Şahid ile meşhûd-ün-aleyh beyninde adâvet-i dünyeviyye olmamak şartdır. Adâvet-i dünyeviyye örf ile bilinir.
Madde 1702 Şahit ile aleyhine şahitlik yapılan arasında dünyevi çekişme olmaması şarttır. Dünyevi çekişme örf ile bilinir.
MECELLE MADDE 1706 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Şehadet eğer da'vâya muvafık ise kabul olunur. Değilse kabul olunmaz. Fakat lâfza i'tibar olmayıp ma'nen muvafakat kâfidir.
Meselâ, müddeâbih vedîa olup da şahidler müddeâaleyhin îdâ'ı ikrar eylediğinde şehadet etseler yahut müddeâbih gasb olup da şahidler müddeâaleyhin gasbını ikrar eylediğine şehadet eyleseler makbul olur. Kezalik medyûn edâ-i deyn eylediğini da'va edip de şahidler dâinin medyûnu ibrâ eylediğine şehadet etseler makbul olur.
Madde 1706 Şahitlik eğer davâya uygun ise kabul olunur. Değil ise kabul olunmaz. Fakat lafza itibar olmayıp manen uygunluk kâfidir.
Meselâ davâ konusu emanet sözleşmeli mal olup da şahitler davâlının emanet olarak verildiğini ikrâr ettiğine şahitlik ederlerse yahut davâ konusu gasp olup da şahitler davâlının gaspı ikrâr ettiğine şahitlik ederlerse makbul olur. Bunun gibi borçlu borcu ödediğini davâ edip de şahitler alacaklının borçluyu ibrâ ettiğine şahitlik ederlerse makbul olur.
Madde 1707 Şehadetin da'vaya muvafakatı ya ana tamamiyle mutabakatı veyahut meşhûd-ün-bihin müddeâbihden ekal olması suretidir.
Meselâ, müddei bu mal iki seneden beri benim mülkümdür deyû da'va edip de şahidler dahi iki seneden beri mülkü olduğuna şehadet ettikleri suretde şehadetleri makbul olduğu gibi bir seneden beri mülkü olduğuna şehadet ettikleri suretde şehadetleri kabul kılınır.
Kezalik müddei bin kuruş da'va edip de şahidler beşyüze şehadet ettikleri suretde beşyüz kuruş hakkında şehadetleri kabul olunur.
Madde 1707 Şahitliğin davâya uygunluğu ya ona tamamıyla uygunluğu veyahut şahit olunan konunun davâ konusundan bölüm olması şeklindedir.
Meselâ davâcı bu mal iki seneden beri benim mülkümdür diye davâ edip de şahitler de iki seneden beri mülkü olduğuna şahitlik ettikleri surette şahitlikleri makbul olduğu gibi bir seneden beri mülkü olduğuna şahitlik ettikleri surette şahitlikleri kabul olunur.
Bunun gibi davâcı 1000 kuruş davâ edip de şahitler 500 kuruşa şahitlik ettikleri surette 500 kuruş hakkında şahitlikleri kabul olunur.
MECELLE MADDE 1712 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Şahidler meşhûd-ün-bihde ihtilâf etseler şehadetleri makbul olmaz.
Meselâ, şahidlerin biri bin kuruşluk altun ve diğeri bin kuruşluk sîm mecidiyye deyû şehadet etseler şehadetleri kabul olunmaz.
Madde 1712 Şahitler şahitlik konusunda ihtilaf ederlerse şahitlikleri makbul olmaz.
Meselâ, şahitlerden biri bin kuruşluk altın ve diğeri bin kuruşluk sim mecidiye diye şahitlik ederlerse şahitlikleri kabul olunmaz.
MECELLE MADDE 1713 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Şahidlerin meşhûd-ün-bihe mütallik olan şeyde ihtilâfları meşhûd-ün bihde ihtilâfı mucib olursa şehadetleri kabul olunmaz ve mucib olmazsa kabul olunur.
Binaenaleyh gasb ve îfa-yı deyn gibi sırf fiilden ibaret olan hususlarda şahidlerin biri bir bir zeman-ı muayyende veya mekân-ı muayyende fiile ve diğeri zaman-ı âharda ya mekân-ı âharda fiile şehadet eyleseler bu ihtilâfları meşhûd-ün bihde ihtilâfı mucib olmakla şehadetleri kabul olunmaz.
Amma kavl kabilinden olan bey' ve şirâ ve icâre ve kefalet ve havale ve hibe ve rehin ve deyn ve karz ve ibrâ ve vasiyyet hususlarında şahidlerin zeman ve mekânda ihtilâfları meşhûd-ün-bihde ihtilâfı mucib olmamakla şehadetlerinin kabulüne mani' olmaz.
Meselâ, bir kimse borcunu edâ eylemiş olduğunu da’va edip de şahidlerin biri hanesinde ve diğeri dükkânda edâ eylemiş olduğuna şehadet etseler şehadetleri kabul olunmaz. Amma bir kimse diğer kimesnenin yedinde olan bir mal için sen bu malı bana şu kadar kuruşa satmışdın anı bana teslim et deyû da'va ettikde şahidlerin birisi filân hanede ve diğeri filân dükkânda satmış olduğuna şehadet etseler şehadetleri kabul olunur. Zira fiil tekrar ve iade olunamaz. Amma kavil tekrar ve iâde olunabilir.
Madde 1713 Şahitlerin şahitlik konusuyla ilgili olan şeyde ihtilafları şahitlik konusunda ihtilafı gerektirirse şahitlikleri kabul olunmaz, gerektirmez ise kabul olunur.
Bundan dolayı gasp ve borcu ödeme gibi sırf fiilden ibaret olan hususlarda şahitlerden biri belirli bir zamanda veya belirli yerde fiile ve diğeri başka zamanda veya başka yerde fiile şahitlik ederlerse bu ihtilafları şahitliğin konusunda ihtilafı gerektirmekle kabul olunmaz.
Amma sözlerden ibaret olan satış ve alış ve kiralama ve kefalet ve havâle ve bağışlama ve rehin ve borç ve ödünç ve ibrâ ve vasiyet hususlarında şahitlerin zaman ve yerde ihtilafı şahitlik konusunda ihtilafı gerektirmemekle şahitliklerinin kabulüne mani olmaz.
Meselâ bir kimse borcunu ödemiş olduğunu davâ edip de şahitlerden biri hanesinde ve diğeri dükkânda ödemiş olduğuna şahitlik ederlerse şahitlikleri kabul olunmaz. Amma bir kimse diğer bir kimsenin elinde olan mal için “sen bu malı bana şu kadar kuruşa satmıştın, onu bana teslim et” diye davâ ettiğinde, şahitlerden birisi filan hanede, birisi filan dükkânda satmış olduğuna şahitlik etseler şahitlikleri kabul olunur. Zira fiil tekrar ve iade olunamaz. Amma sözler tekrar ve iade oluna bilinir.
MECELLE MADDE 1716 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Şahidlerin şehadet ettikde hâkim meşhûdün aleyhden ne dersin, bunlar şehadetlerinde sadık mıdırlar yoksa değil midirler deyû sual eder. Meşhûd-ün-aleyh eğer şahidlerin bu şehadetlerinde sadıkdırlar yahut bu şehadetlerinde âdildirler derse müddeâbihi ikrar etmiş olur ve ikrarı ile hükmolunur ve eğer bunlar şahid-i zûrdurlar yahut bunlar âdil adamlardır lâkin bu hususda hatâ ediyorlar yahut vâkıayı unutmuşlar derse veyahut yalnız âdil adamlardır demekle beraber müddeâbihi inkâr etse hâkim hükmetmeyip şahidleri sırren ve alenen tezkiye ile âdil olup olmadıklarını tahkik eyler.
Madde 1716 Şahitler şahitlik ettiklerinde hâkim, aleyhine şahitlik edilene “ne dersin, bunlar şahitliklerinde sadık mıdırlar yoksa değildir midirler?” diye sorar. Aleyhine şahitlik edilen eğer şahitlerin “bu şahitliklerinde sadıktırlar” veya “şahitliklerinde adildirler” derse davâ konusunu ikrâr etmiş olur ve ikrârı ile hükmolunur ve eğer “bunlar yalancı şahittirler" veya "bunlar adil adamlardır lâkin bu hususta hata ediyorlar" yahut "vakayı unutmuşlar" derse veyahut yalnız “adil adamlardır” demekle beraber davâ konusunu inkâr etse hâkim hükmetmeyip şahitleri gizli ve alenen güvenilirlik soruşturması ile adil olup olmadıklarını araştırır.
MECELLE MADDE 1724 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Gerek kabl-et-tezkiye ve gerek ba'd-et-teezkiye meşhûd-ün-aleyh def-i mağrem yahut cerr-i mağnem gibi şehadetin kabûlüne mani' olur bir şey isnadı ile şahidlere ta'n ederse hâkim andan beyyine taleb eyler ve meşhûd-ün-aleyh bunu bilbeyyine isbat eylediği takdirde hâkim ol şahidlerin şehadetlerini reddeder ve isbat edemediği takdirde hâkim eğer ol şahidleri tezkiye etmemiş ise tezkiye eyler ve eğer tezkiye eylemiş ise şehadetleri mucebince hükm eder.
Madde 1724 Gerek güvenirlilik soruşturmasından önce ve gerek güvenirlilik soruşturmasından sonra aleyhine şahitlik edilen zarardan kurtulmak yahut çıkar sağlamak gibi şahitliğin kabulüne mani olan bir şey isnat ederek şahitleri yererse hâkim ondan ispat talep eder ve aleyhine şahitlik edilen bunu delil göstererek ispat ettiği takdirde hâkim o şahitlerin şahitliğini reddeder ve ispat edemediği takdirde hâkim eğer o şahitleri güvenirlik soruşturmasını yapmamış ise güvenirlilik soruşturması yaptırır ve eğer güvenilirlik soruşturmasını yapmış ise şahitlikleri gereğince hükm eder.
MECELLE MADDE 1727 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Meşhûd-ün-aleyh kabl-el-hüküm şahidlere şehadetlerinde kâzib olmadıklarına yemin ver deyû hâkime ilhah edip de şehadetin yemin ile takviyetine dahi lûzum görüldüğü takdirde hâkim o şahidlere yemin ettirebilir. Ve hâkim şahidlere yemin ederseniz şehadetinizi kabul ederim ve illâ etmem diyebilir.
Madde 1727 Aleyhine şahitlik yapılan hükümden önce şahitlere şahitliklerinde yalancı olmadıklarına yemin ver diye hâkime talepte bulunup da şahitliğin yemin ile kuvvetlendirilmesine dahi lüzum görüldüğü takdirde hâkim o şahitlere yemin ettirebilir. Ve hâkim şahitlere yemin ederseniz şahitliğinizi kabul ederim ve illa kabul etmem diyebilir.
AÇIKLAMA: Günümüz hukukunda ve uygulamasında şahitlere talep ve lüzûm aranmaksızın yemin verdirilmektedir. Şahitlere yemin verdirilmesi bir tercih meselesidir ve şahitlere hiç yemin verdirilmemesi yönünde görüşler de vardır.
Yeminin kişinin iç dünyası ve inançlarıyla ilgili olması ve bunların kişiden kişiye farklılık arz etmesi bir tereddüt kaynağı olduğu gibi, çok tekrarlanan merasimlerin amacından uzaklaşarak mânâsını ve etkisini kaybetmeye başlaması da bilinen bir husustur.
Bu nedenlerle Mecelle’nin yukardaki tercihinin şahitlik müessesesine daha uygun olup olmadığının düşünülmesinde yarar vardır.
Bu fasılda şahitler hâkim huzurunda şahitliklerini yapıp ifadelerini verdikten sonra şahitliklerinden dönmelerinin geçerli ve geçersiz olma şartları ve neticeleri ile bundan dolayı meydana gelen zararların tazmin sorumluluğu hususları düzenlenmektedir.
MECELLE MADDE 1731 Aslı ve Günümüz Türkçeyle Mecelle
|
Rücûun şartı huzur-u hâkimde olmakdır. Şahidlerin başka mahalde rücûuna i'tibar yokdur.
Binaenalâzalik meşhûd-ün-aleyh şahidlerin başka mahalde şehadetlerinden rücû’ ettiklerini da'va etse mesmû' olmaz ve şahid bir hâkimin şehadet ettikden sonra diğer hâkimin huzurunda şehadetinden rücû’ etse rücû’ mu'teber olur.
Madde 1731 Geri dönmenin şartı hâkimin huzurunda olmasıdır. Şahitlerin başka yerde geri dönmesine itibar yoktur.
Bundan dolayı aleyhine şahitlik edilen şahitlerin başka mahalde geri döndüklerini davâ etse dilenilir olmaz ve şahit bir hâkimin huzurunda şahitlik yaptıktan sonra diğer hâkimin huzurunda şahitliğinden geri dönse geçerli olur.
Tevatür yaygın söylenti demektir. Meselâ ben Celalabat şehrini görmedim, eminim okuyuculardan hiç biri de görmemiştir. Ama hepimiz görmediğimiz Celalabat şehrinin var olduğuna tam bir kanaat ile inanmaktayız. Çünkü yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayacak kadar çok şahıstan Celalabat şehrinin var olduğunu ve onunla ilgili vakaları duyduk. Bu şekilde yaygın olan söylenti bizde böyle bir şehrin var olduğu yolunda tam bir kanaat meydana getirdi. İşte bu kanaat sebebiyle tevatürün yani yaygın söylentinin kesin bir delil ve hüküm sebebi olduğu kabul edilir. Bu fasılda tevatür yani yaygın söylenti konusu düzenlenmektedir.
Günümüz mevzuatında sadece 187/2. maddesinde “Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrâr edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz” şeklinde kısmi bir karşılığı olup başka karşılığı olmayan yüzyılların tecrübelerinden süzülerek gelen aşağıdaki düzenlemelerin faydalı olacağı düşüncesindeyim.
MERBÛT Kamus
|
مَرْبُوطُ [Merbût] İskenderiyye kazâsında bir karyedir. Halkı pek muammer olurlar. İskenderiyyede onlardan niçe kimseler meşhûdumuz oldu.
EL-MERC Kamus
|
اَلْمَرْجُ [el-merc] (mîmin fethi ve rânın sükûnuyla) Şol otlu, sulu çayırlığa ve çemen-zâra denir ki onda davarlar ray olunur ola; meselâ Üsküdar verâsında İbrâhîm Ağa Çayırlığı ve Kâğıthâne Çayırlığı gibi. Zikri âtî مَرْجٌ [merc] dedikleri mahaller bundan mehûzdur. Ve
مَرْجٌ [merc] Masdar olur, davarı otlamak için müseyyeb edip merâya salıvermek manâsına; yukâlu: مَرَجَ الدَابَةَ مَرْجًا مِنَ الْبَابِ اْلأَوَلِ إِذَا أَرْسَلَۀَا لِلرَعْیِ ve minhu kavluhu taâlâ: ﴿مَرَجَ الْبَحْرَیْنِ یَلْتَقِیَانِ بَیْنَۀُمَا بَرْزَخٌ لاَ یَبْغِیَانِ﴾ أَیْ خَلاَۀُمَا لاَ یَلْتَبِسُ أَحَدُۀُمَا بِالْآخَرِ Kâlel-Beydâvî: أَرْسَلَۀُمَا مِنْ مَرَجْتُ الدَابَةَ إِذَا أَرْسَلْتَۀَا وَالْمَعْنَى أَرْسَلَ الْبَحْرَ الْمِلْحَ وَالْبَحْرَ الْعَذْبَ یَلْتَقِیَانِ أَیْ یَتَجَاوِرَانِ وَلاَ یَتَمَاسُ سُطُوحُۀُمَا Vâkıâ Nehr-i Nîlin Bahr-i Sefîde kavuştuğu mütercim-i hakîrin meşhûdu olmuştur ki vâfir mahalle kadar imtizâc ve ittihâd eylemeyip yol gibi nümâyân olarak gider; tamı dahi mütegayyir olmadığı menkûldür. Bahr-i Fârise munsabb olan Dicle dahi o resme olduğu mahkîdir, niteki Hâlen İslâmbulda Kâğıthâne suyunda ve bazı sel sularında dahi sûret-i mezbûre meşhûddur. Ve bazılar بَحْرَیْنِ [bahreyn]i Bahr-i Fârs ile ki Hurmuz denizidir ve Bahr-i Rûm [ile] ki Kulzum denizidir, tefsîr eylediler. Ona göre iltikâları Bahr-i Muhîtte olur. Eslâfta Şâm ve Mısır ve Habeş ülkeleri kayâsire-i Rûm memâliki olmakla Bahr-i Kulzuma Bahr-i Rûm ıtlâk eylediler. Ve
مَرْجٌ [merc] Bir nesneyi şey-i âhere katıp karıştırmak manâsınadır; yukâlu: مَرَجَ الشَیْءَ بِالشَیْءِ إِذَا خَلَطَۀُ بِۀِ Müellifin Basâirde ve Râgıbın Müfredâtta beyânına göre مَرْجٌ [merc] bu manâya mevzûdur. Meselâ merg-zâra ıtlâkı ihtilât-ı nebâta mebnîdir ve irsâlüd-dâbbe ve sâir maânî ondan müteferridir.
MESMÛAT Kubbe Altı
|

(ﻣﺴﻤﻮﻋﺎﺕ) i. (Ar. mesmū‘ “işitilmiş” ve çoğul eki -āt ile mesmū‘āt) Duyulan şeyler, kulağa gelen haberler, işitilen havâdisler: Bu cihetle fikrimiz mütemâdiyen mesmûâtımız üzerinde bir nevi ameliyye-i tasfiye icrâ eder (Cenap Şahâbeddin). Binâenaleyh gerek mesmûat ve gerek meşhûdat mahsûlü olan mâlûmatlarını cem’ ile gazetelere ihdâ etseler eşhâs-ı târîhiyyeyi ihyâ etmiş olurlar (Selim N. Gerçek).

MEŞHUT – MEŞHUD Kubbe Altı
|

(ﻣﺸﻬﻮﺩ) sıf. (Ar. şuhūd “idrak etmek, müşâhede etmek”ten meşhūd) Gözle görülen, şâhit olunan, müşâhede edilen: … ve hisse meşhut olan hareket ve onun emsâli âlem-i şehâdet cinsindendir (Ahmet A. Konuk). Nazarında, kafesin içine konulmuş bir kuşun ara sıra semâya bakmasını andırır bir sûrette hafî bir hüzün ve tesir meşhut idi (Sâmipaşazâde Sezâî). Bu cilve-gâh-ı fenâda bekāsıdır meşhud (Abdülhak Hâmit).
ѻ Meşhûdün-aleyh: Aleyhinde şâhitlik yapılan kimse. Meşhûdün-bih: Şâhitle kazanılacak, ispat edilecek hak ve bu hakla ilgili mal. Meşhûdün-leh: Lehine şâhitlik edilen kimse.
● Meşhûdat (ﻣﺸﻬﻮﺩﺍﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Meşhut olan, gözle görülen şeyler: Hep şuûnât cümle meşhûdat / Vahdetin söylemektedir her an (Tevfik Fikret’ten). Binâenaleyh gerek mesmûat ve gerek meşhûdat mahsûlü olan mâlûmatlarını cem’ ile gazetelere ihdâ etseler eşhâs-ı târîhiyyeyi ihyâ etmiş olurlar (Selim N. Gerçek).

MEŞHÜD www.lugatinaci.com
|
مشۀود
لغت ناجی - Lugat-i Naci مشۀود maddesi. Sayfa:784 ; Meşhüd , meşhûd
MİHEN Kubbe Altı
|

(ﻣﺤﻦ) i. (Ar. miḥnet’in çoğul şekli miḥen) Mihnetler, eziyetler, sıkıntılar: Bülbül ağlar gül ciğer-hun lâle pür-dâğ-ı mihen / Zevkini bilmem bu dâr-ı mihnetin kimdir süren (İzzet Molla’dan). Yüzünde gölgesi meşhûd çektiği mihenin (Tevfik Fikret). Mihnet-zedeyim, mihende peydâ / Gurbet-zedeyim vatanda hâlâ (Abdülhak Hâmit).
● Mihen-zar (ﻣﺤﻦ ﺯﺍﺭ) tür. i. (Fars. yer bildiren -zār ekiyle) Mihnetlerle dolu yer, mihnet yeri, dünya: İksîr-i vefâ yok bu mihen-zâr-ı fenâda / Bir lahza vefâ eylese bin yıl sitem eyler (Yenişehirli Avnî).

MOLLA FENÂRÎ (MEVLÂNÂ ŞEMSEDDÎN FENÂRÎ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlı Devleti’nin ilk şeyhülislâmı ve zamanının müceddidi olan büyük İslâm âlimi. İsmi, Muhammed bin Hamza bin Muhammed bin Muhammed er-Rûmî el-Fenârî’dir. Lakabı Şemsüddîn’dir. 751 (m. 1315) senesi Safer ayında, Fenâr köyünde dünyâya geldi. Bu köyde doğduğu veya babasının fenercilik san’atıyle meşgûliyetinden dolayı “Fenârî” nisbetiyle meşhûr oldu.

Aklî ve naklî ilimlerde zamanının bir tanesi oldu. Alâüddîn-i Esved’den, Cemâlüddîn-i Aksarâyî’den ve Mısır’da Ekmelüddîn-i Bâbertî’den ilim almış, babası Muhammed Hamza’dan ve Şeyh Hamîdüddîn-i Kayserî’den de tasavvuf ma’rifetlerini elde etmiştir. Kendisinden de; İbn-i Hacer ve Kâfiyecî Muhyiddîn gibi meşhûr zâtlar icâzet alarak istifâde ettiler. İbn-i Hacer diyor ki: “Kâhire’ye geldiğinde, onunla görüşmek şerefine nail oldum. Kendisi bana tam bir yetki ile icâzet verdi.”

İmâm-ı Süyûtî şöyle demektedir: Üstadım Şeyh Muhyiddîn-i Kâfıyecî, Molla Fenârî’nin derslerine katılıp, onun yardımcısı olduğundan, Molla Fenârî’yi övmekte pek ileri gitmişti. Niye “Fenârî” diye anıldığını sordum. Buna, onun fenercilik san’atıyle uğraştığını söyleyerek cevap verdi.”

Bursa’da müderrislik ve kadılık yaptı. Sultan İkinci Murâd Hân’ın iltifât ve teveccühlerine kavuştu. Onu müftîlik ve kadılık mevkiinin en yüksek makamı olan şeyhülislâmlık vazîfesine ta’yin etti. Pâdişâhın her husûsta en hâs müşaviri oldu. Bu yüksek âlime karşı halkın gösterdiği hürmet ve saygı, fevkalâde idi. Câmi-i şerîfe giderken, halk onu görmek için toplanır, o fazîlet timsâlini görmekten büyük bir haz duyardı. Tefsîr, fıkıh, usûl-i fıkıh ve daha başka ilimlere dâir yazdığı çok kıymetli eserleri vardır. Mantık ilmine dâir olan “Îsâgûcî şerhi”ni bir günde yazıp tamamlamıştır.

834 (m. 1431) senesi Receb ayında Bursa’da vefât etti. Kabri, Bursa’da Keşîş dağı eteğinde, Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır ve ziyâret edilmektedir. Kabri, Bursa’nın en yüksek semtinde bulunmaktadır. Câmiinin yanında bir de medresesi vardır. Ayrıca birçok hayır işleri de gerçekleştirmişti.

Fenârî, din ve fen bilgilerinde zamanının en meşhûr âlimi idi. “Mugnî” ve “Vikâye” kitaplarını şerh eden Mevlânâ Alâüddîn Esved ve Şeyh Cemâleddîn-i Aksarâyî ile zamanında bulunan diğer birçok büyük âlimden ders okudu. İlim tahsili için Mısır’a gidip, orada bulunan meşhûr Hanefî fıkıh âlimi Kemâleddîn-i Bâbertî’den de okudu. Mevlânâ Ahmedî ve Hacı Paşa da ona talebe arkadaşlığı yapmışlardı. Din ilimlerinin yanında; fizik, matematik ve astronomi de öğrendi. Tasavvufta yüksek dereceye kavuşmuştu, ilim tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya dönerek Bursa’ya yerleşti. Sultan Yıldırım Bâyezîd ve Çelebi Sultan Mehmed Hân zamanlarında, Bursa’da çok talebeye ders okutup, binlerce âlim yetiştirdi. Adı ve şöhreti her tarafta duyulup, sultanlar, kumandanlar ve büyük âlimler, kendisine hürmet ve i’tibâr gösterdiler. İlim ve irfan taleb edenler, her taraftan koşarak gelip, onun derslerine devam etmişlerdi.

822 (m. 1419) yılında, ilk defa Hicaz’a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken. Mısır Sultânı Melik Müeyyid, Mısır’da kalarak ders vermesini rica etti. Bir müddet kalıp, ders okuttu. Birçok ulemâ ve evliyâ ile sohbet etmiş ve çeşitli mes’eleleri muhâsebe ve müzâkere etmişlerdir. Bu yolculuğu esnasında Kudüs-i şerîfi de ziyâret etmişti. Çelebi Sultan Mehmed Hân da’vet edince, Bursa’ya geldi. Bu haccında Medîne-i münevverede iken, orada vefât eden büyük velî Şâh-ı Nakşibend’in halîfesi Muhammed Pârisâ’nın cenâze namazında bulundu.

828 (m. 1424) yılında Sultan İkinci Murâd Hân, onu ilk şeyhülislâm olarak ta’yin etti. Bu vazîfeyi, adâlet ve hak üzere altı sene yaptı. Devletin mühim işlerinde, sultanlar ve devlet adamları kendisiyle istişâre ederek, ilminden ve isâbetli görüşlerinden istifâde etmişlerdi. Ders okutması yanında, fetvâ işlerini ve Bursa kadılığını da yürüten Molla Fenârî, bir mahkeme esnasında, Sultan Yıldırım Bâyezîd Hân’ın şâhidliğini dahî kabûl etmemiştir. Şöyle ki: Mahkemede da’vâ konusu olan bir hâdisenin şahidi olarak pâdişâh’ın da dinlenmesi îcâbetmişti. Kâdı Molla Fenârî, huzûrunda duruşmaya çıkan Pâdişâh’ın şehâdetini, İslâmiyetin aradığı şâhidlik şartlarından biri kendisinde bulunmadığı için red etmişti. O da, namazlarda Pâdişâh’ın cemâatte görülmemesiydi. Çünkü dînimizde, cemâat ile namaz kılmayı terk edenin mahkemedeki şâhidliği makbûl değildir. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezîd Hân hemen oturduğu sarayın yanına bir câmi inşâ ettirerek, beş vakit namazı, cemâati hiç terk etmeden kılmağa başladı. Bursa’da müderrislik ve kadılık yapan Molla Fenârî, kazzazlık (ipekçilik) yaparak da nafakasını te’min etmeye çalıştı ve kazandığı paralar ile çok hayrat ve hasenatta bulundu. Kale’de, Manastır mahallesinde ve Debbâglar semtinde olan mescidler ile, Pınarbaşı’ndaki Dâr-ül-hadîs, onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs’te de bir medreseyi satın alıp, masraflarını, Anadolu’da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Vefâtında, çok para ve onbinden çok kitap bıraktı.

Molla Fenârî, bir ara Bursa’daki hizmetlerini bırakıp Konya’ya gitmişti. Karaman Beyi de ona çok iltifâtlarda ve ihsânlarda bulundu. Ders okutması için ricada bulundu. Orada da ders verip talebe yetiştirdi. Burada, Ya’kûb-i Asfâr ve Ya’kûb-i Esved gibi zâtlar ondan istifâde edip, ilimde yüksek dereceye ulaşmışlardı. Molla Fenârî, bu iki talebesiyle dâima iftihar ederdi. Karaman Beyi’nin kızı Gül Hâtun ile evlenerek, iki oğlu, iki kızı oldu. Sonra Osmanlı Sultânı’nın da’veti üzerine tekrar Bursa’ya geldi. Eski hizmetlerine devam etti. İki oğlu da, kendisi gibi âlim olarak yetişti. Onlar da Bursa’da kadılık yapmışlardır. Onun soyundan gelen Ali bin Yûsuf, İstanbul-Aksaray’da, Vatan caddesindeki kiliseyi câmi yapmıştır. İmâm-ı Îsâ Efendi, câmi’ye çok vakıf yaptığından, “Fenârî Îsâ” mescidi denilmiştir. Bu zât Bursa’da kadı iken, 903 (m. 1497) yılında vefât etmiştir. Ahfadından (torunlarından) Muhyiddîn bin Muhammed Fenârî, onüçüncü şeyhülislâm olup, Beykoz’a bağlı Dereseki köyünde ve Rumelihisârında birer mescid yaptırmış, 954 (m. 1547) senesinde vefât etmiştir. Kabri, Eyyûb Sultan’dadır.

Molla Fenârî, uzun zaman Bursa’da kalan ve Somuncu Baba diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî’den de ilim ve feyz almıştır. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden birisi olan Somuncu Baba, önceleri Bursa’da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de Bursa’da kadılık yapıyordu. Somuncu Baba’nın ilimdeki ve evliyâlıktaki üstünlüğünü bilenlerden idi. Sultan Yıldırım Bâyezîd. Niğbolu zaferinden sonra Bursa’da Ulu Câmi’yi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câmi’nin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cum’a hutbesini okumak üzere Pâdişâh’ın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan hazretlerine vazîfe verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile beraber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cum’a vakti gelince, Emîr Sultan hazretleri; “Sultânım, zamanımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık olan zât, şu kimsedir!” diyerek Somuncu Baba’yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî, Pâdişâh’ın emri üzerine minbere doğru yürüdü. Emîr Sultân’ın yanına gelince; “Ey Emîr’im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?” dedi. Emîr Sultan da: “Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım” diye cevap verdi. Cemâat hayret içinde kalmıştı. Somuncu Baba’nın okuyacağı hutbeyi merakla baklemeye başladılar. Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişlerdi. Hutbede; “Ulemâdan ba’zısının, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım” buyurdu. Fâtiha sûresinin yedi türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi ki, herkesin hayreti daha da çok arttı. Bursa’da herkes, artık onun büyüklüğünü anlamıştı. Başta kadı Molla Fenârî; “Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha’nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı, ikinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi” demekten kendini alamamıştı.

Namazdan sonra hemen evine giden Somuncu Baba’yı ilk ziyâret eden Molla Fenârî oldu. Bu ziyâret sırasında ona; “Efendim, bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat anlıyamadığım ba’zı yerleri vardı. Bu hutbeniz ile, anlıyamadığım yerleri açıklamış oldunuz. Medresede, hizmetlerimizin karşılığında kazandığımız beşbin akçe paramız vardır. Helâl olmasında hiç şüpheniz olmasın. Kabûl buyurursanız, bunu size hediye etmek ve ayrıca sizin talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum” deyince, Somuncu Baba ona teveccüh edip duâ eyledi. Molla Fenârî, çok feyz ve ma’rifetlere kavuştu. Yazdığı tefsîrlerinde bu ince ma’rifetleri beyân eyledi. Bir cild büyüklüğündeki “Fâtiha Tefsîri”, bu ince bilgilerle doludur. Bu hâdiseden sonra büyüklüğü herkes tarafından anlaşılan Somuncu Baba; “Sırrımız ifşa oldu. Herkes bizi tanıdı” diyerek, Bursa’dan ayrılmak istedi. Bir sabah erkenden, Gaves Paşa Medresesi’nden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba’nın Bursa’yı terk etmekte olduğunu haber alan Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip, Bursa’da kalması için çok yalvardı, ricalarda bulundu ise de, kabûl ettiremedi. Sonunda Bursalılara duâ etmesini taleb etti. Bu çınarın yanında Bursa’ya dönerek, feyizli ve bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti. Birbirine veda ederek ayrıldılar. “Duâ Çınarı” denilen bu ağaç, Bursa’nın Ankara yolu çıkışındadır.

Molla Fenârî, Tasavvufta Zeyniyye tarikatına mensûb idi. İpekçilikten çok iyi anladığından, kendisine yetecek kadar parayı sağlamak için bu işle uğraşır ve yiyeceği, giyeceği için lâzım olan parayı kendi emeği ile kazanırdı. Süslü elbiselerle dolaşmaktan hiç hoşlanmazdı. Gayet mütevâzi olarak giyinir, başında bir dolama ile dolaşırdı. Böyle giyinmesinin sebebini soranlara; “Elimin kazancı, daha fazlasına yetmiyor” diye cevap verirdi.

Şeyh Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin en büyük halîfesi Şeyh Abdüllatîf-i Kudsî, Anadolu’yu şereflendirdiğinde, Molla Fenârî onun gelişini parlak bir manzûme ve güzel bir şiirle kutlamıştı. Zeynüddîn-i Hâfî de, aynı bahr ve vezinde bir karşılık söyleyerek, pekçok övücü sözler yazmış ve Molla Fenârî’ye göndermişti ki, bu şiirin sonu şöyledir:

“Dilerim ilâhî, sürüp gitsin onun ikbâli.
Cin, insan, herkes alsın ondan feyzini.

Ömrüne kurban olam, güçsüz şi’rim bu cevapta,
Hassân’ın şi’riyle. Hâtem cömertliği yanında.

Medhimse bir üstünlük kazandırmaz benden sana.
Hafif sayılırız elbet bütün şâirlerden daha.

Eğer bu sözlere derseler utanırım öyle,
Fenârîzâde övgüsüne İbn-i Gânim cevâbı diye”

Büyük İslâm âlimi Mevlânâ Şemseddîn Fenârî’nin ömrünün sonlarına doğru gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Bir gece Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz; “Tâhâ sûresini tefsîr eyle!” diye buyurdukta; “Yüksek huzûrunuzda, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor” demişti. Peygamberlerin tabibi olan Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek tükrüğü ile ıslattıktan sonra gözleri üzerine koymuştur. Molla Fenârî uyanıp, pamuğu gözlerinin üstünde bularak kaldırmış, görmeğe başlamıştır. Allahü teâlâya hamd ve şükr etmiştir. Pamuk ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman gözleri üzerine konmasını vasıyyet etmiştir. Gözlerinin açılmasının bir şükrânesi olarak, 833 (m. 1429) senesinde Şam yolu ile ikinci defa hacca gitmiştir. Bu esnada Mısır’a ve Kudüs’i şerîfe de uğramış, birçok âlim ile sohbet edip, birbirlerinden istifâde etmişlerdir.

Molla Fenârî, “İskender Târihi”ni nazm eden Mevlânâ Ahmedî ve tıbda “Şifâ” kitabının sahibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte, Mısır’da Ekmelüddîn-i Bâbertî’nin huzûrunda ders arkadaşı idiler. Birgün bir evliyâyı ziyârete gitmişlerdi. Bu zât, onlara bakıp. Mevlânâ Ahmedî’ye; “Sen vaktini şiirde harcarsın”, Hacı Paşa’ya; “Sen ömrünü tıbda harcarsın”, Molla Fenârî’ye de; “Sen de din ve dünyâ reîsliğini, ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun” buyurdu. Gerçekten de, bu zâtın buyurduğu gibi oldu.

Sultânın veziri olan Hacı İvaz Paşa, bir konuda Molla Fenârî’ye kızmış bulunduğundan, gözleri görmez olunca, lâf olsun diye; “Dilerim ki, o amâ ihtiyârın namazını ben kıldırayım” demişti. Bu söz Molla Fenârî’nin kulağına ulaşınca; “Ol kimse câhildir. Cenâze namazını kıldırmayı beceremez. Cenâb-ı Hakkın kapısından ümidim şudur ki, bana hemen şifâ buyurup, onu a’mâ eyleye ve ben onun namazını eda edeyim” dedi. Çok zaman geçmeden Molla Fenârî. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşup, görmeyen gözü aydınlandı. Rü’yâsında Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizi görüp. O’nun mübârek tükrüğünün ve gözüne koyduğu pamuğun bereketiyle gözleri açıldı. Tam bu günlerdeydi ki, vezirin gözleri görmez oldu. Vezir, Molla Fenârî’den evvel vefât edip, cenâze namazını da Fenârî hazretleri kıldırdı.

Eserleri çok kıymetlidir. Başlıcaları şunlardır:

1- Ayn-ül-a’yân: Fâtiha sûresinin tefsîridir. Tefsîr ilminde de tam bir vukûfa sahip olan Molla Fenârî’nin bu üstünüğüne, “Fâtiha-i şerîfe” için yazmış olduğu bir cildlik tefsîri şahiddir. Bu tefsîr kitabının mukaddimesinde. İlm-i tefsîre, tefsîrin dayandığı ilimlere, müfessirlerin ta’kib edecekleri tertîb ve usûle dâir çok mühim bilgiler vardır. Bu kıymetli eser, tasavvuf ilminin birçok ince ma’ritelleri ile de süslenmiştir. İlim ve ma’rifet babında çok faydalı bilgileri ihtivâ etmektedir. Matbû’ bir eserdir. 2-Füsûl-ül-bidâyi’ fî usûl-iş-şerâyi’: Fıkıh usûlüne dâir yazdığı çok kıymetli bir eser olup, otuz senede tamamlamıştır. Bu eserinde; “Menâr”, “Usûl-i Pezdevî”. İmâm-ı Râzî’nin “Mahsûl”ünü, İbn-i Hâcib’in “Muhtasar”ını ve diğer usûl kitaplarını toplamış ve şerh etmiştir. 3-Îsagûcî şerhi: Mantık ilmine dâir. bir günde yazdığı çok kıymetli şerhtir. Îsâgûcî’ye yaptığı bu şerhi, mantık ilmini çok güzel açıklamaktadır. Buna, birgün sabahleyin başlamış, güneş batarken bitirmiştir. Bu mantık kitabı, medreselerde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 1304 (m. 1886) yılında İstanbul’da basılmıştır. 4-En-mûzec-ül-ulûm: Yüze yakın ilme âit mes’eleleri ihtivâ eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser, oğlu Muhammed Şah tarafından şerh olunmuştur. 5-Ferâiz-i Sirâciyye şerhi, 6-Şerh-i Mevâkıb üzerine Ta’likât, 7-Esâs-üt-tasrîf, 8-Esmâ’il-fünûn, 9-Es’ile, 10-Risâletü ricâl-il-gayb, 11-Risâletün fî menâkıb-iş-Şeyh Behâüddîn-i Nakşibendî, 12-Şerhu Usûl-il-Pezdevî, 13-Şerhu Telhîs-il-câmi’ el-kebîr: Fıkıh ilmine dâirdir. 14-Şerhu Telhîs-il-miftâh: Me’ânî ilmine dâirdir. 15-Şerh-ur-risâlet-il-esîriyye fil-mîzân, 16-Şerhu Fevâid-il-gıyâsiyye: Me’ânî ve beyân ilimlerine dâirdir. 17-Şerhu Mukatta’ât, 18-Şerh-ül-Mevâkıb: Kelâm ilmine dâir bir eserdir. 19-Hâşiyetün alâ şerh-ış-şemiyye: Seyyîd Şerîf Cürcânî’nin eserine yaptığı kıymetli bir haşiyedir. 20-Hâşiyetün alâ dav’ıl-miftâh, 21-Şerh-ül-Misbâh: Nahiv ilmine dâirdir. 22-Hâşiyetün alâ Şerhây-is-Seyyid ves-Sa’d lil-miftâh, 23-Uveysât-ül-efkâr fî ihtiyâri ülil-ebsâr: Aklî ilimlere dâir yazdığı bir eser olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı i’tirâzları inceler. 24-Misbâh-ül-üns beyn-el-ma’kûl vel-meşhûd fî şerh-i miftâh-i gayb-il-cem’i vel-vücûd: Sadruddîn-i Konevî’nin “Miftâh-ül-gayb” adındaki eserinin şerhidir. 25-Mukaddimet-üs-salât.

Bunlardan başka birçok metinlere, şerh ve haşiyeleri ve ta’likâtı var ise de, tedris, kadılık ve müftîlik işleriyle meşgûliyeti, eserlerinin çoğunu temize çekmeye müsâade etmeyip, müsvedde hâlinde kalmıştır.

“Ayn-ül-a’yân” adındaki tefsîrinden seçmeler:

Hazreti Ali buyurdu ki: “Her ilim, Kur’ân-ı kerîmde vardır. Fakat insanlar ondan âcizdirler.”

Hazreti Hasen buyurdu ki: “Allahü teâlâ semâdan yüzdört kitap indirdi. Bunların içindeki bilgileri dört kitapta topladı. Bunlar; Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân-ı kerîmdir. Sonra bu dört kitabın içindeki bilgileri Kur’ân-ı kerîme koydu.”

Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “İlim öğrenmek her müslümana farzdır” buyuruldu. Hadîs-i şerîfte ilimden murâd, ilmihâl bilgisidir. Yâ’nî, dînin emirlerini yerine getirmekte her müslümana lâzım olan bilgilerdir. Allahü teâlânın varlığına, birliğine ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) Peygamberliğine inanmak bunlardandır.

Şa’bî ( radıyallahü anh ) şöyle buyurdu: “(Bilmiyorum) demek, ilmin yarısıdır. Şüpheli olduğu vakit bilmiyorum diyen kimse, ilmi ile amel etmiş olur. Ona bilen kimse gibi sevâb vardır.”

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-9, sh. 272

2) Bugyet-ül-vuât cild-1, sh. 97

3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 47, 50

4) Miftâh-üs-seâde cild-2, sh. 124

5) Devhat-ül-meşâyıh sh. 3-5

6) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 188, 189

7) El-A’lâm cild-6, sh. 110

8) Fevâid-ül-behiyye (Lüknevî) sh. 166, 167

9) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1006, 1060

10) Kıyâmet ve Âhıret sh. 123

11) Eshâb-ı Kirâm sh. 339

12) Kâmûs-ül-a’lâm cild-5, sh. 3436

13) Rehber Ansiklopedisi cild-5, sh. 328

14) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 390

MÜTERADİF BELAGAT VE EDEBİ SANATLAR
|
Eş anlamlı kelimelere verilen ad. Âhirinde fâsılasız iki sakin harf bulunan kafiye. Meşhûd, uhûd gibi.
NİKÂB Kamus
|
اَلنِقَابُ [en-nikâb] (كِتَابٌ [kitâb] vezninde) Ziyâdesiyle âlim ve dânâ ve her fünûn ve eşyâya âşinâ olan kişiye ıtlâk olunur, cemî-i eşyâyı nakb ve bahsle idrâk eylediği için; yukâlu: رَجُلٌ نِقَابٌ أَیْ عَلاَمَةٌ Ve hatunların yüz örtülerine denir. Sâhib-i Nihâye beyânına göre onda iki göz yeri olmakla yüzünün mecmûunu ihâta edip o iki delikten gözleri açık kalıp hârice nazar ederler. Vâkıâ bilâd-ı Arabda meşhûdumuz olmuştur. Onunla yüzleri ve çeneleri mestûr olup fakat o iki delikten gözlük gibi gözleri lemeân eder. Ve
نِقَابٌ [nikâb] Dürüşt ve galîz olan sert yola denir. Ve Medîne kurbünde bir mevzi adıdır. Ve
نِقَابٌ [nikâb] Karına denir, بَطْنٌ [batn] manâsına ve minhul-meselu: “ۀُمَا فَرْخَانِ فِی نِقَابٍ” Yanî “Bir karnda neşet etmiş iki yavrulardır.” İki adam birbirine pek şebîh ve mânend oldukta darb olunur. Ve
نِقَابٌ [nikâb] İki kimse rû-be-rû buluşmak, alâ-kavlin min-gayri mîâdin yanî habersiz nâgehânî buluşmak manâsınadır ki ismdir; tekûlu: لَقِیتُۀُ نِقَابًا أَیْ مُوَاجَۀَةً أَوْ مِنْ غَیْرِ مِیعَادٍ Ve tekûlu: وَرَدْتُ الْمَاءَ نِقَابًا أَیْ ۀَجَمْتُ عَلَیْۀِ بِلاَ طَلَبٍ Yanî “Cüst ü cû etmeksizin hemân bagteten suyun üzerine çıkageldim.” Ve manâ-yı evvelde نِقَابٌ [nikâb] mufâaletten masdar olur; tekûlu: نَاقَبْتُۀُ نِقَابًا أَیْ لَقِیتُۀُ مُوَاجَۀَةً أَوْ مِنْ غَیْرِ مِیعَادٍ
ŞEHÂDET Fıkıh ve Hukuk Lugatı
|
[شۀادة]Bir kimsenin bir şahısta olan hakkını ispat etmek için şehâdet lâfzıyla hâkimin ve karşı tarafın huzurunda vuku bulan doğru ihbarıdır. “Bu davacının, bu davalıda karz sebebiyle şu kadar alacağı olduğuna şahitlik ederim” denilmesi gibi. Böyle bir ihbarda bulunana “şâhid”, lehine şehâdette bulunulana “meşhûdun leh”, aleyhine şehâdet edilen kişiye “meşhûdun aleyh”, şehâdet edilen hususa da “meşhûdun bih” denir.
TECÂRİP – TECÂRİB Kubbe Altı
|

(ﺗﺠﺎﺭﺏ) i. (Ar. tecribe “tecrübe”nin çoğul şekli tecārib) Tecrübeler, denemeler, deneyler: Mesud Efendi’nin tecârib-i fikriyyesine mürâcaattan başka çâre bulamadı (Nâmık Kemal). Üçüncüsü tecârib sâyesinde hâsıl olan ulûmdur (Muallim Nâci). Eğer tâbir câiz ise “tabâbet-i harbiyye” hakkındaki meşhûdat ve tecârib-i ahîresini anlattı (Süleyman Nazif).