PEYKER Kubbe Altı
|

(ﭘﻴﻜﺮ) i. (Fars. peyker) Yüz, surat, çehre: “Meh-peyker: Ay yüzlü.” “Perî-peyker: Peri yüzlü.” Peykerim tercümânım olmuştur (Muallim Nâci). Bir nigâh etsen görünür hâl-i dil / Gönlümün âyînesidir peykerim (Muallim Nâci).

AKMER Kamus
|
اَلْأَقْمَرُ [el-akmer] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Ondan vasftır; yukâlu: حِمَارٌ أَقْمَرُ وَأَتَانٌ قَمْرَاءُ Ve
أَقْمَرُ [akmer] Mâh-peyker olan çehreye denir; yukâlu: وَجْۀٌ أَقْمَرُ أَیْ مُشَبَۀٌ بِالْقَمَرِ Ve ak nesneye denir; yukâlu: شَیْءٌ أَقْمَرُ أَیْ أَبْیَضُ
EL-AKMER Kamus
|
اَلْأَقْمَرُ [el-akmer] (أَحْمَرُ [ahmer] vezninde) Ondan vasftır; yukâlu: حِمَارٌ أَقْمَرُ وَأَتَانٌ قَمْرَاءُ Ve
أَقْمَرُ [akmer] Mâh-peyker olan çehreye denir; yukâlu: وَجْۀٌ أَقْمَرُ أَیْ مُشَبَۀٌ بِالْقَمَرِ Ve ak nesneye denir; yukâlu: شَیْءٌ أَقْمَرُ أَیْ أَبْیَضُ
AKSÂDE Kubbe Altı
|

i. (Türk. ak ve Fars. sâde’den [?]) Düz beyaz giyecek: Aksâdeler giymiş boylu boyunca (Türkü). Yine aksâde giymişsin yine var mâh-peykerlik / Güzellenmişsin ey âfet nedir bu tâzelik terlik (Nev’î). Sırım gibidir tığ gibi çâlâk / Bol paça donu aksâde dimi / Şâhin başında al fino fesi / Aman ne açmış külhanbeyimi (Âşık Râzî’den). Veli Efendizâde’nin (…) dalkavuğu havuza atmak, kışın aksâdeler giyip odasının pencere ve kapılarını açmak, yazın kürklere sarılıp tandıra girmek gibi tatsız şakalarındandır (Fâik Reşat).

BEZLE Kubbe Altı
|

(ﺑﺬﻟﻪ) i. (Fars. beẕle) Şaka, latîfe, hoşa giden güzel söz: Kimi oldu perde-i lu’b u hayâle perdegî / Bezle ile eyledi halkı serâser dil-küşâ (Güranlı Hızır Efendi’den).
● Bezle-baz (-gû, -gûy) ( ﺑﺰﻟﻪﮔﻮﻯﺑﺬﻟﻪﮔﻮ) birl. sıf. (Fars. bāz “oynayan” ve gū – gūy “söyleyen” ile) Şakacı, latîfeci: Olamaz tab’-ı Necâtî gibi bülbül bezle-gûy / Fi’l-mesel hıfz etse ebyât-ı Gülistân’ı dürüst (Necâtî Bey). Mahpeyker, derhal mel’anetini müstehziyâne bir bezle-gûluğa tahvil ile… (Nâmık Kemal). Safâ-bahş-i edebdir bezle-gûy-i şûh-meşrebdir (Ziyâ Paşa).

BOHÇA Kubbe Altı
|

i. (Eski Türk. boğ “çıkın”dan boğ+ça) [Kelime Arapça ve Farsça’ya, ayrıca Balkan dillerine de geçmiştir]
1. İçine havlu, çamaşır, elbise gibi şeyler konulup sarılan ve köşeleri çaprazlama bir araya getirilerek bağlanan dört köşe kumaş parçası: “İşlemeli bohça, atlas bohça.” Kimi şallar sarar bohçası yoktur (Pir Sultan Abdal). İçeri girdikleri gibi Mahpeyker hemen dolaba koştu, içinden bir canfes bohça çıkardı (Nâmık Kemal).
2. Böyle bir kumaş parçasının içine giyecek, havlu vb. eşyâ konularak dört köşesinin bir araya getirilip bağlanmasıyle elde edilen çıkın: “Bohçası koltuğunun altında.”
3. Eskiden ufak denk hâlindeki seçme tütün ve bu tütünden yapılmış sigara [Bu denklerin ağırlığı 7 kilo kadardır]: Tabakada bermûtat kullanılan tütün sağ cepte, solda kokulu bohça (Hüseyin R. Gürpınar).
ѻ Bohça göndermek (yollamak): Nişan veya düğün hediyesi göndermek. Bohçasını bağlamak: (Gitmek üzere) Eşyâsını hazırlamak, toplamak. Bohçasını eline (koluna, koltuğuna) vermek: Kovmak.
● Bohça-bahâ birl. i. (Fars. behā “değer, fiyat” ile) târih. Taşradaki yöneticiler tarafından İstanbul’daki devlet ricâline, büyük memurlara gönderilen eşyâ veya para.

CÂLÎ Kubbe Altı
|

(ﺟﻌﻠﻰ) sıf. (Ar. ca‘l “yapmak, meydana getirmek” ve nispet eki ile ca‘lі)
1. Sonradan meydana getirilen, yapma, sun’î: Muhabbetle beni ithâm edip aklım alır ol yâr / Bulur câlî kabâhat zulm eden tecrîmden evvel (Bayburtlu Zihni).
2. Samîmî ve içten olmayan, yapmacıklı, sahte: Sühâ’nın titreyen ellerini câlî bir şefkatle sıkar (Tevfik Fikret). Bâzıları tabiî görünmek için ne câlî haller ihtiyar ederler (Cenap Şahâbeddin).
ѻ Câlî mastar: Osmanlı Türkçe’sinde Arapça bâzı kelimelerin (mastar, ism-i fâil, ism-i mef’ul vb.) sonuna -iyyet eki getirilerek yapılan mastar, yapma mastar, mec’ul mastar, mastar-ı ca’lî: “Beşer-iyyet, hâkim-iyyet, mahrûm-iyyet gibi.”
● Câliyye (ﺟﻌﻠﻴﻪ) sıf. Câlî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: Mehpeyker, hüzn-i derûnunu şetâret-i câliyye ile örtmeğe çalışır (Nâmık Kemal). O bir silâh ki bir muhabbet-i câliyye ile bilemek lâzım geliyor (Abdülhak Hâmit).

CAY – CÂ Kubbe Altı
|

( ﺟﺎﺟﺎﻯ) i. (Fars. cāy > ) Yer, mahal, mevki: Yâr eşiğinde Mihrî’ye bir kuru câ yeter (Mihrî). Egerçi sûr-gehte sûretâ bâzîçedir ammâ / Hayâlü’z-zıl hakāyık-bîne a’lâ cây-ı ibrettir (Esad Efendi’den). Çarşı içi gibi cây-ı içtimâ olan mahalleri dolaşır (…) Mehpeyker’i taharrî eder, bulamazdı (Nâmık Kemal).
● Cay (Câ)-gâh (-geh) ( ﺟﺎﻳﮕﻪ ﺟﺎﻳﮕﺎﻩ) tür. i. (Fars. yer bildiren -gāh > -geh ekiyle) Mevki, makam, yer: Âhirette verip mükâfâtın eylesin cay-gâhını cennet (Recâîzâde M. Ekrem).
● Cay (Câ)-gir (ﺟﺎﻳﮕﻴﺮ) birl. sıf. (Fars. gіr “tutan” ile) Yer tutan, yerleşmiş bulunan: Kalbinde cay-gir olan âteş-i sevdâ (Hüseyin R. Gürpınar).
● Cay (Câ)-güzin ( ﺟﺎﮔﺰﻳﻦﺟﺎﻳﮕﺰﻳﻦ) birl. sıf. (Fars. güzіn “seçen” ile) Bir yeri seçip oturan.
● Cay (Câ)-nişin ( ﺟﺎﻧﺸﻴﻦﺟﺎﻳﻨﺸﻴﻦ) birl. i. (Fars. nişіn “oturan” ile) Birinin yerine geçen, yerini alan kimse, vekil: Vardır ona câ-nişîn-i dîger (Abdülhak Hâmit). Kiminin yâd-ı ihtirâmı kalır, kendi gittikçe câ-nişîni olur (Mehmet Âkif).

CİBİLLÎ Kubbe Altı
|

(ﺟﺒﻠﻰ) sıf. (Ar. cibillet “yaratılış”ın nispet eki almış şekli cibillі) Yaratılıştan, doğuştan gelen, fıtrî, tabiî, doğal: … Bu irsî ve cibillî / Necdet sana bir cedd-i baîdin şeref-âver / Bir tuhfesidir… (Tevfik Fikret). Cibillîdir taharrî-i hakîkat hırsı âdemde (Mehmet Âkif). Tahsilsiz fıtrî zevkinle, cibillî irfânınla renklere verdiğin insicâma, zarâfete sihir mi mûcize mi diyeyim? (Ahmet H. Müftüoğlu).
● Cibilliyye (ﺟﺒﻠﻴﻪ) sıf. Cibillî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: Mehpeyker, arzusunu istihsalden sahîhen me’yus olunca nahvet-i cibilliyyesi bütün bütün galeyan eder (Nâmık Kemal).

EL-CİRDAHL Kamus
|
اَلْجِرْدَحْلُ [el-cirdahl] (cîmin kesriyle) Dereye denir, وَادِی [vâdî] manâsına. Ve pek iri kûh-peyker deveye denir, erkeğine ve dişisine ıtlâk olunur.
ÇENG Kubbe Altı
|

(ﭼﻨﮓ) i. (Fars. çeng) Harba benzeyen bir çeşit telli çalgı: Sâkî getir getir yine dünkü şarâbımı / Söylet dile getir yine çeng ü rebâbımı / Ben var iken gerek bana bu zevk u bu safâ / Bir gün gele ki görmeye kimse türâbımı (Sultan II. Murad’dan). Bir hümâ-peykerle olsa her kaçan dem-sâz çeng / Her makāmı seyr eder bî-bâl ü bî-pervâz çeng (Zâtî).
ѻ Çeng ü çegāne (çagana): Saz eğlentisi: Bütün bu çeng ü çegāne, beyninin içinde korkunç bir kıyâmetin vâveylâsı gibi idi (Yâkup K. Karaosmanoğlu). Başına bir alay adamı toplayıp çeng ve çagana ile kayınpederinin konağını çalgılı kırâathânelere çevirmişti (Sâmiha Ayverdi).
● Çengî (ﭼﻨﮕﻰ) sıf. (nispet eki ile) Çeng çalan (kimse): Çengî Baba Şâhin, Çengî Baba Ali, Çengî Saçlı Ramazan da bu kârın ileri gelenlerindendir (Evliyâ Çelebi’den). Bk. ÇENGİ

DENÂET Kubbe Altı
|

(ﺩﻧﺎﺋﺖ) i. (Ar. denā’et) Alçaklık, âdîlik, aşağılık, zillet: Beyin dünyâda ihtiyar etmediği bir denâet kalmış idi ki o da Mehpeyker’le tecdîd-i ülfet idi (Nâmık Kemal). Eğer bu bir denâet ise sâikım senin aşkındır (Hüseyin R. Gürpınar).
● Denâet-kâr (ﺩﻧﺎﺋﺘﻜﺎﺭ) tür. sıf. (Fars. -kār ekiyle) Alçak tabiatlı, alçak.
● Denâet-kârâne (ﺩﻧﺎﺋﺘﻜﺎﺭﺍﻧﻪ) tür. zf. (Fars. -āne ekiyle) Alçakçasına, alçakça.

DESTMAL – DESTİMAL – DESTEMAL Kubbe Altı
|

[l ince] (ﺩﺳﺘﻤﺎﻝ) i. (Fars. dest “el” ve māl “silen” ile dest-māl) El ve yüz silmeye yarayan mendil, peşkir, yağlık vb. şeyler [Pamuk, keten ve ham ipekten çok sık olarak dokunurdu. Hediyelik olanlarına dokunurken veya sonradan ipek ve sırma ile hediye edilecek kişiye göre âşıkāne veya dindârâne mısrâlar, çeşitli nakışlar işlenirdi]: Kanlı yaşımla hemdem olan destmâl olur / Bin destmâl bir demin içinde âl olur (Necâtî Bey). Dilber bize bir destmal vermez mi / Ağladıkça çeşmin yaşın sil deyü (Kayıkçı Kul Mustafa). Eski toplum hayâtımızda sevgililere hediye olarak gönderilen eşyâdandır; hediyelik destimaller de bilhassa âşıkāne işleme yazılar taşımışlardır. Bir destimalde şu beyit görülmüştür: “Kabûl eyle destimâlim / Perî-peyker meh-cemâlim” (Reşat E. Koçu).

DİZLİK Kubbe Altı
|

i.
1. Korunmak amacıyle dize geçirilen, meşin, deri, lastik gibi şeylerden yapılmış kapak biçiminde parça: “At dizliği.” “Sporcu dizliği.” “Amele dizliği.”
2. Dize kadar inen üst giyeceği veya iç donu.
3. Eskiden tulumbacıların giydikleri, dizi 3–4 parmak aşıp baldırı açıkta bırakan kısa üst giyeceği, bir nevi kısa pantolon: Vermişler eline şeytan feneri / Koşturup dururlar perî-peykeri / Fanila dizlikle belde bir kuşak / Paşazâdem olmuş sandıkta uşak (…). 1720 yılında İstanbul’da ilk yangın tulumbacılığı teşkîlâtı kurulduktan sonra yangın tulumbacılarının giydikleri beyaz dimiden kısa don pantolona dizlik adı verilmiş ve o târihten bu yana bu isim yalnız tulumbacı donları için kullanılmıştır (Reşat E. Koçu).

ES-SÛRET Kamus
|
اَلصُورَةُ [es-sûret] (sâdın zammıyla) Şekl manâsınadır ki Fârisîde peyker denir, Türkîde kılık tabîr olunur. Cemi صُوَرٌ [suver]dir, صُرَدٌ [surad] vezninde ve صِوَرٌ [siver]dir, عِنَبٌ [ineb] vezninde ve صُورٌ [sûr]dur sâdın zammıyla ki bu cem-i cinsidir; yukâlu: شَیْءٌ حَسَنُ الصُورَةِ أَیِ الشَكْلِ
EŞ-ŞETÎM Kamus
|
اَلْمَشْتُومُ [el-meştûm] ve
اَلشَتِیمُ [eş-şetîm] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Sövülmüş adama denir; müennesi مَشْتُومَةٌ [meştûmet] ve شَتِیمٌ [şetîm]dir, müzekkeri gibi. Ve
شَتِیمٌ [şetîm] Bed-manzar ve zişt-peyker kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ شَتِیمٌ أَیْ كَرِیۀُ الْوَجْۀِ Ve azgın çehreli arslana denir.
EL-EYET Kamus
|
الأَیْئَةُ [el-eyet] ۀَیْئَةٌ [heyet] vezninde ve mürâdifidir ki sûret ve peyker manâsınadır ki her ne olur ise vaz-ı cibillîsi olan şeklden ve hâlet-i zâhireden ibârettir; yukâlu: ۀُوَ حَسَنُ الأَیْئَةِ أَیِ الْۀَیْئَةِ
GÖZGÜ Kubbe Altı
|

i. (<>göz+e-gü [?]) E. T. Türk. ve halk ağzı. Ayna: Gözgü-durur dünyâ sana ibret gözüyle baksana / Senden gelir yine sana bu kahr u lutf u hayr u şer (Yûnus Emre). Gidergil benliğin jengini benden / Ki gönlüm gözgüsü ola musaffâ (Ahmedî). Aks salmaz peykerim gözgüye baksam za’ftan / Âlem-i sûrette bir şeydâ bulunmaz ben gibi (Fuzûlî).

HADRÂ – HAZRÂ Kubbe Altı
|

(ﺧﻀﺮﺍﺀ) sıf. (Ar. ḫaḍr – ḫuḍret “yeşermek”ten aḫḍar’ın müennes şekli ḫaḍrā’)
1. Yeşil: “Dıraht-ı hadrâ.” “Kubbe-i hadrâ.” Havâ ârâyiş-i gülzâra oldu çehre-güşâ / Bahâr gülşene giydirdi hulle-i hadrâ (Fuzûlî).
2. i. Yenen yeşillik, sebze.
ѻ Hadrâ-i dimen: “Çöplük bitkisi” mec. Orta malı olan, soysuz güzel kadın: Mehpeyker gibi seyyiat ile perverde olmuş bir hadrâ-i dimen (Nâmık Kemal).

HADŞE Kubbe Altı
|

(ﺧﺪﺷﻪ) i. (Ar. ḫadşe) Mânevî tedirginlik ve huzursuzluk, vesvese, merak: Mahpeyker’in gönlü (…) hadşeden hâli değildir (Nâmık Kemal). Verir âvâze-i Mansûr tab’a hadşe-i dehşet / Görün kim hak-şinâsânı nice berdâr eder dünyâ (Hersekli Ârif Hikmet). Evet bu his bu merâk / Verirdi aşkıma bir hadşe-i melâl-âver (Tevfik Fikret).
● Hadşe-âver (ﺧﺪﺷﻪ ﺁﻭﺭ) tür. sıf. (Fars. āver “getiren” ekiyle) Huzursuz ve rahatsız eden, inciten: Manzûr olan o safhada bî-nevk ü bî-hutût / Timsâl-i hadşe-âveridir mevt-i hâilin (Tevfik Fikret).
● Hadşe-dar (ﺧﺪﺷﻪ ﺩﺍﺭ) birl. sıf. (Fars. dār “sâhip ve mâlik olan” ile) Huzursuz, tedirgin, vesveseli.
● Hadşe-nisar (ﺧﺪﺷﻪ ﻧﺜﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. niѕār “saçan” ile) Huzursuzluk, tedirginlik saçan, ürküntü saçan: Merkûz idi leylin nazar-ı hadşe-nisârı âfâk-ı şühûda (Tevfik Fikret).
● Hadşe-res (ﺧﺪﺷﻪ ﺭﺱ) birl. sıf. (Fars. res “yetişen, erişen” ile) Huzursuzluk ve tedirginlik veren: Yalnız bunda hadşe-res-i efkâr olan cihet hıristiyanların daha askerliğe alışmamış iken… (Nâmık Kemal).

HÂİF Kubbe Altı
|

(ﺧﺎﺋﻒ) sıf. ve i. (Ar. ḫavf “korkmak”tan ḫā’if) Korkak: Dâima hâin olan hâif olur (Atasözü). Hepsinde sükût, hepsi hâif (Abdülhak Hâmit). Ebû Amr Dımaşkî, “Korkan (hâif, hâşî), düşmanından korktuğundan çok nefsinden korkan kişidir” demiştir; zîra en büyük düşman nefistir (Taarruf Terc.).
● Hâifâne (ﺧﺎﺋﻔﺎﻧﻪ) sıf. ve zf. (Fars. -āne ekiyle) Korkakça: “Hâifâne bir kaçış.” Mehpeyker’in yüzüne hâifâne bakarak ve fakat bir şey hissedemeyerek… (Nâmık Kemal).
● Hâifen (ﺧﺎﺋﻔﺎً) zf. (ḫā’if’in tenvinli şekli) Korkarak: “Hâifen yaklaştı.”

HATIRŞİNASLIK Kubbe Altı
|

i. Hatırşinas olma, hatır gözetme, gönül alma durumu: Çocuk, Mehpeyker’in son lakırdılarını yalnız hatırşinaslıktan tevellüt etme bir taltîf-i nâzikâneye hamleyledi (Nâmık Kemal).

HAYLİ Kubbe Altı
|

(ﺧﻴﻠﻰ) sıf. (Fars. ḫaylі) Oldukça fazla, çokça, epey: Bursa’da metrûkeden çiftlik, emlâk, hayli mal almışlar (Safiye Erol). Onun benden hayli uzakta büyük bir taşın kenarına oturmuş olduğunu gördüm (Reşat N. Güntekin). Deniz geçtim, dağ aştım / Hayli sene dolaştım (Orhan S. Orhon).
ѻ Hayliden hayli (hayliye): Epey çok: Mehpeyker’in iffetsizliğiyle berâber işretle me’lûf olacak derecelerde âşüfte-meşreb olması hayliden hayli canını sıkmıştı (Nâmık Kemal).
● Haylice zf. Epeyce, oldukça fazla.

HEMSER Kubbe Altı
|

(ﻫﻤﺴﺮ) i. ve sıf. (Fars. hem- eki ve ser “baş” ile hem-ser)
1. Benzer, eş, müsâvi: Mâh-ı nev gibi senin eksik gedik bir kulunum / Belki eksiklikte olamaz bana hemser hilâl (Mesîhî). Umarız kubbeleri arş ile hemser görüle (Şeyhülislâm Yahyâ). Nesîme hemser olan nazlı bir şemîm-i bahâr (Hüseyin Sîret).
2. i. Karı kocadan her biri, eş, zevc, zevce: Hemser-i hûri-peykerim nerede (Muallim Nâci).

HEZEL – HEZL Kubbe Altı
|

(ﻫﺰﻝ) i. (Ar. hezl)
1. Neşelendirmek amacıyle yazılan veya söylenen söz, şaka, latîfe, mizah: İlmi hezel ile karıştırırsa talebenin kalbine kasvet verir (Kâtip Çelebi’den Seç.). Öteden beri her kavmin üdebâ ve hükemâsı, ciddî lisan ile anlatılamayacak hüküm ve mevâizi (…) hezel ve mizah vâdîsinde fıkralar ihtirâıyle avâma telkîne ve bu sûretle tehzîb-i ahlâk ve tenbîh-i gāfilîne himmet edegelmişlerdir (Fâik Reşat).
2. edeb. Meşhur bir manzûmenin vezin ve kāfiyesi taklit edilmek sûretiyle şaka ve latîfe tarzında yazılan manzûme: “Latîfenin latif olması gibi hezlin de nezih ve zarif olması şarttır.” Nedîm’in, “Bak Sitanbul’un şu Sa’dâbâd-ı nev bünyânına / Âdemin canlar katar âb u havâsı cânına” kasîdesi vezninde yazılan, “Bak Sitanbul şehrinin şu köhne At Meydânı’na / Gird-i bâdı âdemin kum doldurur çeşmânına” parçası buna güzel bir örnek teşkil eder (Mehmet Z. Pakalın).
● Hezl-âmiz (ﻫﺰﻝ ﺁﻣﻴﺰ) birl. sıf. (Fars. -āmіz “karıştıran, karışan” ile) Mizahla, şaka ile karışık: Mehpeyker, o hezl-âmiz tebessümlerini bir kat daha tezyit eder (Nâmık Kemal). Bir şâir, vüzerâdan birine hezl-âmiz bir kasîde yazıp takdim eder (Fâik Reşat).
● Hezl-gû (ﻫﺰﻝﮔﻮ) birl. sıf. (Fars. “söyleyen” ile) Şaka yapan, latîfe söyleyen: Küşâde-dil, hezl-gû, tabîatı latîfeye mâil olup… (Sehî Bey Tezkiresi).

HUR Kubbe Altı
|

(ﺣﻮﺭ) i. (Ar. ḥūr) Cennet kızı, çok güzel kız veya kadın, hûri [Kelime aslında “gözlerinin siyâhı çok siyah, beyazı çok beyaz kız” anlamına gelen ahver ve havrâ’nın çoğuludur. Dilimizde daha çok Farsça teklik bildiren eki almış şekliyle hûri biçiminde ve tekil olarak kullanılır.]: Ziyâde övdüler Zâtî cinânın hûr u gılmânın / Nigârımdan latîf olduğunu aklım kabûl etmez (Zâtî’den). Cennet taşrasında hur mu eğlenir (Pir Sultan Abdal). Candan ülfet edeli öyle civan dilber ile / İstemem gayrisini hûr u melek olsa bile (Şinâsî).
● Hûr-i în – Hûrü’l-în ( ﺣﻮﺭﺍﻟﻌﻴﻦﺣﻮﺭﻋﻴﻦ) Gözünün siyahı çok siyah, beyazı çok beyaz olan hûrîler: Şöyle sözde nazm edem dürr-i semîn / K’anı gerden-bend edeler hûr-ı în (Ahmedî). Hem sekiz uçmak içinde hûr-i în (Süleyman Çelebi).
● Hur-peyker (-likā) ( ﺣﻮﺭﻟﻘﺎﺣﻮﺭﭘﻴﻜﺮ) birl. sıf. (Fars. peyker “sûret” ve Ar. liḳā “yüz” ile) Hûrî yüzlü.

HÛRİ Kubbe Altı
|

(ﺣﻮﺭﻯ) i. (Ar. ḥūr “cennet kızları” ve Fars. teklik bildiren ekiyle ḥūrі) Cennet kızı: Cennet cennet dedikleri / Birkaç evle birkaç hûrî / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni (Yûnus Emre). Bilsem sizin melek mi yâ hûrî mi nâmınız (Abdülhak Hâmit).
ѻ Hûri gibi: Çok güzel kızlar için söylenir.
● Hûrî-likā (-peyker) ( ﺣﻮﺭﻯ ﭘﻴﻜﺮﺣﻮﺭﻯ ﻟﻘﺎ) birl. sıf. (Ar. likā “yüz” ve Fars. peyker “yüz” ile) Hûri yüzlü, çok güzel yüzlü: Gāyet-i zühd ü vera’ zâhid visâl-i hûr ise / Vechi yok men’ eylemek hûrî-likālardan beni (Fuzûlî). Hem-ser-i hûrî-peykerim nerede (Muallim Nâci).
● Hûriyan (ﺣﻮﺭﻳﺎﻥ) i. (Fars. çoğul eki -ān ile) Hûriler.

İFÂDAT Kubbe Altı
|

(ﺍﻓﺎﺩﺍﺕ) i. (Ar. ifāde’nin çoğul eki -āt almış şekli ifādāt) İfâdeler: Mehpeyker’in ifâdât-ı hüzn-engîzini dinlerken… (Nâmık Kemal). Ebû Tâlib’in şu sebât-ı münkirânesi üzerine nâzil olduğunu dahi ifâdât-ı mezkûresine ilâveten beyan etmiştir (Muallim Nâci).

İHTİRAZ Kubbe Altı
|

(ﺍﺣﺘﺮﺍﺯ) i. (Ar. ḥarz “muhâfaza etmek, korumak”tan iḥtirāz) Çekinme, kaçınma, sakınma: Peyker, bahsi arzu edilmeyen zeminlere sevketmekten ihtiraz ile sükûtu tercih eder… (Hâlit Z. Uşaklıgil). Paşa hazretlerini rahatsız etmekten de ihtiraz ederdim (Muallim Nâci). Sesinde hırçın bir ihtiraz vardı (Reşat N. Güntekin).
ѻ İhtiraz kaydı: Bâzı hakların kullanılmasında ilerisi için hesâba katılan, bu hakların kullanılabilmesi için ileri sürülen şart, çekince, ihtirâzî kayıt, kayd-ı ihtirâzî.
● İhtirâzen (ﺍﺣﺘﺮﺍﺯﺍً) zf. (iḥtirāz’ın tenvinli şekli) Çekinerek, sakınarak: Bu hazin yaşları Fatma Hanım’a göstermekten ihtirâzen mendilini çıkardı, yüzünü siliyormuş gibi yaptı (Hüseyin R. Gürpınar).
● İhtirâzî (ﺍﺣﺘﺮﺍﺯﻯ) sıf. (nispet eki ile) Sakınma ile, çekinme ile ilgili: “Kayd-ı ihtirâzî: İhtiraz kaydı.” Bir iki ihtirâzî kayıtla o da herkese uymuş, verilen karâra boyun eğmişti (Yâkup K. Karaosmanoğlu’ndan).

İSTİKBAR Kubbe Altı
|

(ﺍﺳﺘﻜﺒﺎﺭ) i. (Ar. kiber “büyük olmak, şerefli olmak”tan istikbār) Kibirlenme, kendini büyük görme: İnad ve istikbardan rücû ve istiğfar edip derûn-ı dilden itâatte sâbit-kadem olanların özr ü ricâları makbul olup… (Ferîdun Bey). Ne haysiyyetle istikbâr edersin / Tecellî-gâh-ı kudret iken derûnun (Hersekli Ârif Hikmet). Mehpeyker’in unf u istikbârını pekâlâ bildiği cihetle… (Nâmık Kemal).

İTTİBÂ Kubbe Altı
|

(ﺍﺗﺒﺎﻉ) i. (Ar. teba‘ “izinden yürümek, tâbi olmak”tan ittibā‘) Ardı sıra gitme, uyma, tâbi olma: Hadden aşırı ileri varanlara ittibâ tab’ıma gelmez (Ahmed Vefik Paşa). Saâdet-i hâlin esâsı onun hükmüne ittibâdan ibârettir (Nâmık Kemal).
● İttibâen (ﺍﺗﺒﺎﻋﺎً) zf. (ittibā‘’ın tenvinli şekli) Uyarak, tâbi olarak: Mehpeyker de aldığı ihtâra ittibâen tavan arasına çekildi (Nâmık Kemal). Sıcak bir bahar günü olmasına rağmen dünya modasına ittibâen omuzlarına uzun tüylü mükellef samurlar koymuş… (Hâlide E. Adıvar).

EL-KABASERÂ Kamus
|
اَلْقَبَعْثَرَى [el-kabasamp;erâ] (elif-i maksûre ile) Azâ ve endâmı iri ve cüssesi azîm, kûh-peyker erkek deveye denir. Ve zebûn ve mehzûl deve köşeğine denir. Ve bir dâbbe adıdır ki deryâda olur. Ve mutlakan azîm ve şedîd olan insân ve hayvâna denir. Ve bunun elifi tenîs için değildir, zîrâ müennesinde قَبَعْثَرَاةٌ [kabasamp;erât] denir. Ve südâsîye ilhâk için değildir, zîrâ ism-i südâsî yoktur ki ona ilhâk ola, belki kısm-ı sâlistir, yanî teksîr ve mübâlaga için ziyâde kılınmıştır. Şârih der ki gerçi müellif Cevherîye tarîz eylemiştir lâkin Cevherî, Muberred kavline tabî olmuştur. İntehâ. Ve قَبَعْثَرَى [kabasamp;erâ] kelimesinin ceminde قَبَاعِثُ [kabâisamp;] denir. Şârih der ki zîrâ rubâîye zâid olandan cem ve tasgîr rubâîye redd olunur, meğer ki harf-i râbi harf-i medd ola; أُسْطُوَانَةٌ [ustuvânet] ve حَانُوتٌ [hânût] gibi.
KUDUM Kubbe Altı
|

(ﻗﺪﻭﻡ) i. (Ar. ḳudūm) Uzak bir yerden, uzun bir yoldan gelme, bir yere ayak basma: Kudûmün rahmet-i zevk u safâdır yâ Resûlallah / Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ Resûlallah (Aziz Mahmud Hüdâyî). Mehpeyker kendinden evvel gelmiş, kudûmuna intizar ediyor (Nâmık Kemal). Onun kudûmunu tes’id eylediler (Hüseyin C. Yalçın).

KUMPANYA Kubbe Altı
|

i. (İtal. compagnia < lat.)="">
1. Şirket, ortaklık: Rusya kumpanyasının Batum’dan gelen bir vapuru Tophâne’nin önüne yanaştığı zaman denizin üzerinde sabırsızlıkla bekleyen birkaç kişi sandallardan vapurun içine atlamışlardı (Sâmipaşazâde Sezâî). Yürüyemiyordum, dizlerim tutmuyordu. Nihâyet kumpanyadan üç ay izin aldım. Almanya’da oturan bir arkadaşımın yanına gittim (Ömer Seyfeddin).
2. Tiyatro topluluğu: Bu kumpanyaların biri dört beş oyun verdikten sonra bey bir gece direktörü huzûra celbetmiş (Reşat N. Güntekin).
3. teşmil. Aynı görüşü paylaşan, aynı menfaat ve işin peşinde koşan kimselerin meydana getirdiği topluluk: Ne çâre ki bu kumpanyanın elebaşısı kendi anası Mahpeyker Kösem Sultan’dı (Sâmiha Ayverdi).
ѻ Kumpanya suyu: Kurulduğu zaman Terkos suyuna verilen isim.

LAHM Kubbe Altı
|

[l ince] (ﻟﺤﻢ) i. (Ar. laḥm)
1. Et: Lahm-i uşşâkı yiyip nûş etti kanın ol perî / Hoş yakıştı bezm-i işrette şarâb ile kebâb (Bayburtlu Zihni). Kezâlik müşteri, bu lahmin şurasından şu kadar kuruşluk tart demesi üzerine kasap dahi kesip tartsa bey’ mün’akid olup müşteri almaktan imtinâ edemez (Cevdet Paşa). Lahm-i hınzır olmadığına dinlerince haç çıkardılar (Fahri Celâl).
2. Meyvelerin kabukla çekirdek arasındaki yenecek kısmı.
ѻ Lahm-ı zâid: Vücûdun bir yerinde bir hastalık sonucu çıkan fazla et. Lahm ü şahm: Et ve yağ: Mehpeyker’in hüsn-i cemâli ise lahm ü şahmı dökülerek kadid olmuş izam gibi idi (Nâmık Kemal). Kara öküz gelir gelmez bir pençe ile kârını itmam ve bir zamanlar lahm ü şahmıyle nefsini it’am eyledi (Ziyâ Paşa). Evliyâ, bunun yalnız kadınlara nâfi olduğunu ve girenlerin lahm ü şahm sâhibi olduklarını yâni şişmanladıklarını yazıyor (Ekrem H. Ayverdi).

LÂMİÎ ÇELEBİ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Osmanlılar zamanında yetişmiş âlim ve evliyâdan. İsmi, Mahmûd bin Osman bin Ali en-Nakkâş bin İlyâs Lâmiî’dir. 877 (m. 1572)’de Bursa’da doğdu. Zamanının büyük âlimlerinden zâhirî ilimleri öğrendi. Tasavvufta Seyyid Emîr Ahmed Buhârî hazretlerine intisâb ederek, onun talebesi olmakla şereflendi. 938 (m. 1531)’de Bursa’da vefât etti.

Lâmiî Çelebi’nin babası Osman Çelebi, Sultan İkinci Bâyezîd’in hazîne defterdârı idi. Osman Çelebi’nin de babası Nakkaş Ali Paşa, devrinin en şöhretli san’atkârı idi. Tîmûr Hân onu Semerkand’a götürdü. Bir müddet orada kalan Ali Paşa, Bursa’ya döndüğünde, Yeşil Câmi ve Yeşil Türbe’nin iç nakışlarını yaparak büyük hizmetler yaptı. Lâmiî Çelebi’yi annesi Dilşâd Hâtun yetiştirdi. Lâmiî Çelebi, devrinin büyük âlimlerinden Molla Ehâveyn ve Molla Muhammed bin Hasen-zâde’den; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini öğrendi. Talebelik hayâtında tasavvufa karşı oldukça temayülü vardı. Bu sebeple Şâh-ı Nakşîbend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yolundaki evliyânın büyüklerinden İstanbul’da Seyyid Emîr Ahmed Çelebi’nin derslerine katılarak, ona talebe oldu. Tasavvuf yolunda, o büyük zâtın teveccühleri, feyz ve bereketleri ile olgunlaşıp, kâmil bir insan oldu.

Lâmiî Çelebi, Şeyh Rüstem Halîfe ile aralarında geçen bir hâtırasını şöyle anlattı: “Rüstem Halîfe, önceleri Zeyniyye tarîkatinde Hacı Halîfe’nin talebesi olmuş görünüyorsa da, davranışları, onun Üveysîlere benzediğini gösteriyordu. O sıralarda gözüme bir ağrı girmişti. Yaptırdığım tedâvilerden hiçbir fayda görememiştim. Rüstem Halîfe bana dedi ki: “Gençliğimde benim de gözüm ağrımıştı. Senin gibi çeşitli şeylere başvurmuştum. Fakat hiçbiri netice vermemişti. Birgün yolda giderken, karşıma biri çıktı. Daha birşey söylemeden bana dedi ki: “Evlâd! Gözlerinin ağrılarından kurtulmak istiyorsan, müekked sünnetlerin sonundaki rek’atlerde Mu’avvezeteyn’i (Felâk ve Nâs sûrelerini) oku. Allahü teâlânın izniyle şifâ bulursun.” Ben de onun dediği gibi hareket ettim. Hamdolsun ondan sonra gözlerim ağrımadı. Sizin de öyle yapmanızı tavsiye ederim.” Rüstem Halîfe’ye; “O yiğit kim idi?” diye sordum. Cevâbında; “Hızır aleyhisselâm idi” dedi. Ben de müekked sünnetlerin son rek’atlerinde Mu’avvezeteyn’i okudum. Rabbime sonsuz şükürler olsun, göz ağrılarından kurtuldum.”

Lâmiî Çelebi, 918 (m. 1512)’de dörtbin akçelik bir vakıf kurdu. 938 (m. 1531)’de Bursa’da vefât edince, dedesi Nakkaş Ali’nin yaptırdığı mescidin avlusuna defnedildi. Şu anda sâdece baş taşı kalan mezarında, girift sülüsle “El-merhûm Şeyh Lâmiî bin Osman” yazısı vardır. Büyük âlim Molla Abdürrahmân Câmî hazretlerinin “Şevâhid-ün-Nübüvve” ve “Nefehât-ül-üns”ünü tercüme ettiği için, “Câmî-i Rûm” diye şöhret bulmuş idi. “Nefehâf’ı tercüme ettikten sonra, ona ilâveler de yaparak eseri daha da genişletti. Daha sonra Fettâh Nişâbûrî’nin “Hüsn-i dil”ini tercüme edip, Yavuz Sultan Selîm’e takdim etti. Tercüme ettiği kitaplar pekçoktur. “Şeref-ül-insan” isimli eserinin mukaddimesinde, yazmış olduğu kitaplarını şöyle kaydeder: Resâil, Şevâhid-ün-Nübüvve, Nefehât-ül-üns tercümesi, Risâle-i tasavvuf, Hüsn-i dil, Münâzarât-i Behâr-ü-Şitâ, Şerh-i Dîbâce-i Gülistan, Münşeâtı Mekâtip, Hall-i muamma-i Mîr Hüseyn, Risâle-i arûz, Menâkıb-ı Üveys-i Karnî, İbretnâme, Risâle-i usûl minel-fünûn, Mevlid-ir-Resûl, Maktel-i İmâm Hüseyn, Şem’u Pervane, Güy-ü-Çevgân, Ferhatnâme, Kıssâ-ı evlâd-ı Câbir, Lügât-ı Manzûme, Risâle-i bal, Şehrengiz, Dîvân-ı eş’ar. Bu eserleri dışında, İstanbul kütüphânelerinin ba’zılarında da birkaç risalesine tesadüf edilmiştir. Bunlar; Üniversite Kütüphânesi Türkçe yazmalar kısmı 3182 numarada kayıtlı Risâle-i nefs-ül-emr ile, Ali Emîri Kütüphânesinde 380 numarada kayıtlı Külliyât’tır Bu Külliyât’ın içinde; Fedâil-i şiir ve şâirân, Hayretnâme, Heft peyker ve Hirednâme isimli risaleleri vardır.

Eserlerinin büyük bir kısmı tasavvuf ile ilgilidir. Mevlânâ Câmî hazretlerinin Nefehât-ül-üns min Hadarât-il-kuds’ünü Türkçeye çevirip, Fütûh-ül-mücâhidîn li tervîhi kulûb-il-müşâhidîn ismini vermiştir. Şu beyt, şiirleri cümlesindendir:

Çağrışur gökte melekler âh-ü-zârımdan, meded!
Odlara bandım, bu âh, pür şirârımdan, meded!

Senin gitmez başından bu havalar,
Dimağın cümle toprak olmayınca.

Bu sergerdanlığın pâyânı yoktur.
Vücûdun serteser hâk olmayınca.

Lâmiî Çelebi’nin, Sultan Selim Hân için yazdığı bir şiir de şöyledir:

Çünki, destin ebrdir, hasmın niçindir eşkbâr?
Çünki deryadır dilin, âlem neden pür macera?

Kapına yüz sürdüğüyçün buldu bu kadri güneş,
Ey güneş hoş südde-i âliye ettin iltica.

Feyz-i ihsânın eder dürrü sadef içre yetîm,
Neşr-i lütfun gülşen-i bî berki eyler pür neva.

Sâye-i adlinde âlem rahat, illâ sim-ü-zer,
Dest-i lütfundan perişan olmuş eyler iştika.

Sen Muhammed âyetü Haydar dili medhedemez,
Lâmiî, Selmân değil, Hassan olursa Husrevâ.

Nûra garkettikçe dehri mihr-ü-meh şâm-ü-seher,
Tal’atın âyînesinden âlem olsun rûşenâ.

Lâmiî Çelebi’nin Osmanlıcaya tercüme ettiği Nefehât-ül-üns’de buyuruluyor ki:

“Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) peygamberliğine müjde olan alâmetlerden ba’zıları şöyledir:

Ka’b-ül-Ahbâr ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: “Buhtunnasr, Benî-İsrâil’i katl ve esîr ettikten sonra, korkulu bir rü’yâ gördü. Fakat rü’yâsını unuttu. Bütün kâhinlerini, sihirbazlarını toplayarak, rü’yâsını ve ta’birini sordu. Onlar; “Rü’yâyı söylersen ta’bir ederiz” dediler. Buhtunnasr onlara kızarak; “Ben sizi böyle günler için saklıyorum. Üç gün içinde rü’yâmı bilip ta’birini yapmazsanız, hepinizi öldürürüm” diye tehdit etti. Bu haber halk arasına yayıldı. O sırada Danyal aleyhisselâm hapsedilmişti. Bu hâdiseyi o da işitmişti. Zindancı başına; “Beni Buhtunnasr’a götürebilirsen rü’yâsını ta’bir ederim” buyurdu. Bunu Buhtunnasr’a söylediler, o da kabûl etti. Danyal aleyhisselâm, Buhtunnasr’ın yanına girince secde etmedi. Onların âdetine göre, Buhtunnasr’ın yanına giren, önce ona secde ederdi. Buhtunnasr; “İçeride kim varsa dışarı çıksın” dedi. Sonra Danyal aleyhisselâma; “Niçin secde etmedin?” diye sordu. Danyal aleyhisselâm; “Benim Rabbim, başkasına secde etmemek şartıyla bana rü’yâ ta’birini öğretti” buyurdu. Bu sözü inceden inceye düşünen Buhtunnasr; “Rabbinin ahdine vefa ettiğin için sana i’timâd ederim. O hâlde gördüğüm rü’yâyı ve ta’birini söyle” dedi.

Danyal aleyhisselâm; “Rü’yânda bir put gördün, Üst kısmı altından, ortası gümüşten, uçları bakırdan, topukları demirden, ayakları kerpiçten idi. Bu puta hayran hayran bakarken, gökten, putun başına büyük bir taş düştü. Putu un gibi toz hâline getirdi. Altın, gümüş, bakır, demir ve kerpiç birbirinden ayrılmayacak hâlde karıştı Bir rüzgâr esse, ortada birşey kalmayacaktı. Sonra gökten inen taş, büyüdü, büyüdü, öyle oldu ki, yerde ve gökte o taştan başka birşey görünmez oldu.” Buhtunnasr; “Doğru söyledin. Şimdi de ta’birini yap” dedi. Danyal aleyhisselâm da; “Gördüğün put, çeşitli ümmetlerdir. Altın, senin içinde bulunduğun ümmettir. Gümüş, senden sonra oğlunun hâkim olacağı ümmettir. Bakır, Rûmlardır. Demir Acemlerdir. Kerpiç, Rumlara ve Acemlere hükümdâr olan iki kadındır. Gökten inen taş ise, âhır zamanda Arablardan bir Peygamberin getirdiği, bütün dinlerin hükümlerini yürürlükten kaldıran ve bütün dünyâya yayılan bir dîndir” buyurdu.

Cübeyr bin Mut’im ( radıyallahü anh ) anlattı: “Sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) Peygamberliğini ilân edince, Kureyşliler O’na çok eziyet etmeğe başladılar. Öyle ki, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) helak edecekler sandım. Birgün Şam’a doğru yola çıkmıştım. Bir kiliseye uğradım. Rahip, oradakilere emretti. beni üç gün misâfir ettiler. Üç gün sonra gitmeyince, rahip beni yanına çağırdı. Bana; “Mekke’de peygamberliğini iddia eden şahsı tanıyor musun?” diye sordu. Ben de; “Elbette tanırım” dedim. Rahip, benim elimden tutarak bir odaya götürdü. Orada pekçok insan sûretleri vardı. Hepsinin sûretlerini gösterdikten sonra; “Bunların içinde o Peygamberin sûreti var mıdır?” diye sordu. “Hayır” deyince, beni daha büyük bir odaya götürdü.

Orada daha fazla resim vardı. “Burada mutlaka olması lâzım” dedi. Hepsine baktım; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ve Ebû Bekr-i Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ) resimleri vardı. Rahip; “Gördün mü?” diye sorunca; “Evet” dedim. Fakat resmi onun göstermesini istiyordum. Parmağıyla işâret ederek; “Bu sizin Peygamberinizin, yanındaki halîfesinin resmidir” dedi. Ben, dünyâda aslına bu kadar benziyen bir resim görmemiştim. Rahip dedi ki: “Sen O’nun öldürüleceğinden korkuyorsun değil mi?” Ben de; “Evet, belki de öldürmüşlerdir” dedim. Bunun üzerine rahip; “Allahü teâlâ, O’nu düşmanlarına galip getirecektir. O’nu hiçkimse öldüremeyip, O, düşmanlarını öldürecektir. Hiç korkma” dedi. Bunun üzerine çok ferahladım.”

Hişâm bin el-Âs ( radıyallahü anh ) anlattı: “Ebû Bekr ( radıyallahü anh ), beni bir arkadaş ile, Rûm İmparatoru Herakl’e gönderdi. Onu İslama da’vet edecektik. Giderken Herakl’in vâlilerinden Cebele-i Gassânî’nin bulunduğu Gavta’ya geldik. Gavta, Suriye’de suyu ve ağacı bol, iklimi hoş olan bir yerdi. Cebele ile görüşmek istediğimizi söyledik, önce bizi kabûl etmedi. “Ne söyliyeceklerse söylesinler” demiş. Biz de gelen kimseye; “Söyliyeceklerimizi bizzat kendisine söylemek için geldik. Sana söylemeyiz” dedik. Mecbûr kalarak bizi vâliye götürdüler. Cebele; “Niçin geldiniz? Ne söyliyeceksiniz?” dedi. Biz de; “Sizi İslama da’vet için geldik” dedik. Cebele, üzerindeki siyah elbiselerini göstererek; “Sizi Şam’dan çıkarıncaya kadar bu elbiseleri üzerimden çıkamayacağıma and içtim” dedi. Biz; “Bu toprakların elimize geçeceğini Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bize haber verdi” dedik. Bunun üzerine Cebele; “Bu toprakları, elimizden ancak oruç tutan bir kavim alabilir” dedi ve bize oruçtan sordu. Biz de oruç ile ilgili Allahü teâlânın emirlerini anlatınca, yüzü simsiyah oldu ve yanımıza bir adam katıp Herakl’e gönderdi.

Rûm İmparatoru’nun şehrine yaklaşınca, yanımızdaki adam bize; “Bu develerle şehre girmenize izin vermezler. Size başka binekler verelim de öyle giriniz” dedi. Biz; “Kendi bineklerimizden başka bir hayvana binmeyiz” diye cevap verdik. Durumu Herakl’e bildirdiler. O da kabûl etmiş. Develerimiz ve kılıçlarımızla şehre girdik. Saraya geldiğimizde, Herakl balkondan bize bakıyordu. Yüklerimizi indirdikten sonra; “La ilahe illallahü vallâhü ekber” dedik. O ânda balkon sallandı. Herakl hemen içeri girip, bize bir adam gönderdi. “Sakın dinlerini açıklamasınlar” demiş ve bizi yanına da’vet etmiş. Biz saraya girdik. Herakl’in tahtına doğru ilerledik. Elbisesi ve odadaki bütün eşyalar kırmızı idi. Etrâfında patrikleri sıralanmış, bize pürdikkat bakıyorlardı. Herakl’e yaklaştık ve mektûbu teslim ettik. Herakl bize; “Niçin birbirinize verdiğiniz selâm gibi bize selâm vermediniz?” dedi. Biz de; “Biz birbirimize verdiğimiz selâmı size vermeyiz. Sizin birbirinize verdiğiniz selâmı da biz söylemeyiz” dedik. Herakl; “Birbirinize verdiğiniz selâm nedir?” diye sordu. “(Esselâmü aleyküm) dür” dedik. Herakl; “Büyüklerinize nasıl selâm verirsiniz?” dedi. “Aynı sözle” diye cevap verdik. “Peki, büyükleriniz size nasıl cevap verir?” diye sorunca da; “Yine aynı sözle” dedik. Herakl; “Sizin en büyük sözünüz nedir? diye sordu. Biz de; “La ilahe illallahü vallâhü ekber” dedik. O ânda yine saray sallanmağa başladı ve durdu. Oradakiler şaşırdılar. Herakl tekrar sordu: “Büyüklerinizin yanında bu sözü söyleyince böyle sallanma olur mu?” Biz; “Hayır olmaz. Böyle birşeyi biz de burada görüyoruz” diye cevapladık. Herakl; “Ben isterdim ki, her söylediğiniz yerde böyle sallanma olsun!” Biz; “Niçin böyle isterdiniz?” diye sorunca, “Çünkü o zaman bu sallanma Peygamberlik alâmetlerinden olmaz, sihir olurdu” dedi. Ba’zı sorular daha sordu, onları da cevapladık. Namaz ve abdestten sordu. Onları anlattıktan sonra, istirahat etmek üzere bizi odalanmıza gönderdi. Üç gün orada misâfir olduktan sonra, bir akşam Herakl bizi çağırmış. Gittik, evvelki sordukları soruları tekrar sordu. Aynı cevapları verdik. Adamlarına emretti. bir sandık getirdiler. Sandığın içinde eskimiş pekçok küçük gözler, herbirinin kapağı ve üzerinde kilidi vardı. Bir kilit açtı ve içinden siyah renkli bir ipek parçası çıkardı. Bu ipeğin üzerinde, kırmızı yüzlü ve büyük gözlü, güleryüzlü, uzun boylu, siyah elbiseli ve sakalsız bir insan resmi bulunuyordu. Herakl? “Bunu tanıdınız mı?” diye sordu. “Hayır, tanıyâmadık” dedik. “Bu, Âdem aleyhisselâmdır” dedi. Bir kilit daha açtı ve içinden ipek üzerine yapılmış bir resim çıkardı. Beyaz yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük başlı, güzel sakallı bir insan resmi vardı. Herakl; “Bu resimdekini tanıyor musunuz?” dedi. “Hayır” dedik. “Bu, Nûh aleyhisselâmdır” dedi. Bir göz daha açtı, bir ipek çıkardı. Üzerinde çok beyaz açık alındı, güzel gözlü, ak sakallı, sanki hayatta imiş de tebessüm ediyor gibi bir resim vardı. “Bunu tanıdınız mı?” diye sordu. “Hayır” dedik. “Bu, İbrâhim aleyhisselâmdır” dedi. Bir göz daha açtı. Bir ipek çıkardı. Üzerinde beyaz benizli bir insan resmi bulunuyordu. “Bunu tanıdınız mı?” dedi. Biz heyecanla yemîn ederek; “Bu, sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. Sanki O’nu görüyoruz” deyip ağlaştık. Herakl; “Bu, Allah hakkı için sizin Peygamberinizdir ve bu bölüm, sandığın son gözüdür. Sizin ne yapacağınızı merak ettiğim için acele ettim” dedi ve sandığın diğer gözlerini teker teker açarak, diğer Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) resimlerini gösterdi. En sonda da, siyah sakallı, güzel yüzlü bir yiğit resmi çıkardı. “Bunu tanıdınız mı?” dedi. “Hayır” dedik. “Bu, Îsâ aleyhisselâmdır” dedi.” Biz; “Bu resimleri nereden buldunuz?” diye sorduk.

Herakl; “Âdem aleyhisselâm, Allahü teâlâdan, evlâdından ne kadar peygamber gönderecekse hepsinin resimlerini görmek isteğinde bulundu. Allahü teâlâ da gönderdi. Bu sandık, Âdem aleyhisselâmın hazînesinde idi. Zülkarneyn, o resimleri garb tarafında bir yerde buldu. Danyal aleyhisselâma verdi. Danyal aleyhisselâm, o resimleri ipek parçalarına geçirdi” dedi. Sonra; “Mülkümden çıkıp, ölünceye kadar size kölelik yapmak isterdim” dedi. Sonra bize pekçok hediyeler vererek gönderdi. Oradan çıktık, günlerce yol aldıktan sonra ülkemize geldik. Emîr-el-mü’minîn Ebû Bekr’in ( radıyallahü anh ) huzûruna geldik. Olanları anlattık. Ağlayarak buyurdular ki: “Eğer Allahü teâlâ ona hayır iyilik ihsân etse idi, elbette dediğini yapardı.” Sonra Resûlullahın ( aleyhisselâm ); “Hıristiyan ve yahudiler benim sıfatlarımı Tevrât ve İncîl’de okurlar” buyurduklarını söyledi.”

Ka’b-ül-Ahbâr ( radıyallahü anh ) anlattı: “Babam bana, Tevrat’ın bir bölümü hâricinde her tarafını okuttu. O bölümü sandığa koyup, üzerini de kilitledi. Babam öldükten sonra, sandığı açtım ve okudum. Orada; “Âhır zamanda bir peygamber gelecektir. Elini ayağını yıkar, beline izâr bağlar. Mekke’de doğup Medine’ye hicret eder. Ümmeti her hâlde Allahü teâlâya hamd eder. Yüksek yerlerde tekbîr getirirler. Kıyâmet günü abdest a’zâları nurludur” yazılıydı.”

Abdullah bin Ömer (r.anhümâ) rivâyet etti: “Emîr-el-mü’minîn Ömer ( radıyallahü anh ), Kadsiye’de bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs’a bir mektûp yazdı. Hazret-i Mü’âviye’nin oğlu Nadle’yi (r.anhümâ) Irak’da Halvan’a göndermesini istedi. Sa’d, Nadle’yi ( radıyallahü anh ) Halvan’a göndererek emri yerine getirdi. Nadle, Halvan’ı İslâm topraklarına kattı, sayısız esîr ve ganîmet ele geçirdi. İkindi vaktinde bir dağın eteklerine inip, orada ezân-ı Muhammedî okumağa başladı. “Allahü Ekber” deyince, dağdan; “Tekbîrin büyük olsun yâ Nadle!” diye bir ses geldi. “Eşhedü en lâ ilahe illallah” deyince; “İhlâsı söyledin yâ Nadle!’ diye, yine bir ses geldi. “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” deyince; “O kimseyi ve O’nun dînini bana Îsâ aleyhisselâm müjdeledi, o dîn, O’nun ümmetinde kıyâmete kadar bakî kalır” diye dağdan bir ses geldi. “Hayye alessalâh” deyince; “Devamlı namaz kılana’ ve câmiye gidene müjdeler olsun!” diye ses geldi. “Hayye alelfelâh” deyince; “İhlâsın hepsini tamamladın yâ Nadle!” diyerek bir ses daha geldi. Ezân-ı Muhammedî bitince; “Ey dağın içindeki! Allahü teâlâ sana rahmet eylesin, sen kimsin? sesini duyuyoruz, fakat kendini göremiyoruz. Biz Allahü teâlânın kulları ve Resûlünün ümmetiyiz. Ömer İbn-i Hattâb’ın da cemâatiyiz” dedik. Dağ yarıldı, içinden büyük başlı, uzun saçlı, ak sakallı, üzerine yünden eski iki kaftan giymiş birisi çıktı. Selâm verdi. Selâmını aldık. “Ben Zerib bin Yûşeli’yim. Îsâ aleyhisselâm benim, kendisinin yeryüzüne inip, hınzırları kesip, putları kırıp, hıristiyanların iftirasından kurtuluncaya kadar bu dağda yaşamam için duâ buyurdu. Muhammed aleyhisselâm ile görüşemedim. Hazret-i Ömer’e selâmımı söyleyin ve ona; “Yâ Ömer! Doğruluktan ayrılma, tatlı sözlü ol, kıyâmet yaklaşmaktadır” deyiniz diyerek kayboldu. Nadle, bu hâli Sa’d bin Ebî Vakkâs’a, o da hazret-i Ömer’e yazdı. Ömer-ül-Fârûk ( radıyallahü anh ) Sa’d’a bir mektûp yazarak; “Yanına Muhacirin ve Ensârdan ne kadar bulursan al. O dağa gidip selâmımı söyle! Çünkü Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bana Îsâ aleyhisselâmın vasilerinden ba’zılarının o dağda yaşadıklarını buyurmuştu” dedi.

Sevgili Peygamberimize ( aleyhisselâm ) muhalefet edenlerin, sünnet-i şerîfine karşı edebsizlikte bulunanların uğradıkları felâketler ve cezalar da Resûlullahın mu’cizelerinden sayılır. Bunlardan ba’zıları aşağıdadır.

“Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) zamanında bir hıristiyan vardı. Müslüman oldu. Bekâra ve Âl-i İmrân sûrelerini okudu. Vahy kâtipliği yaptı. Daha sonra dinden çıkıp mürted oldu. Tekrar hıristiyanlığa geçti, önüne gelene İslâmiyeti kötüler, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) iftiralar ederdi. Öyle ki, “Muhammed, benim yazdığım şeylerden başka birşey bilmez” demeğe başladı. Kısa bir zaman geçmişti ki, korkunç bir ölümle dünyâdan göçtü. Kabrini kazıp defnettiler. Sabahleyin pis cesedini kabirden dışarı atılmış buldular. Bunu müslümanlar yapmıştır diye tekrar kabre koydular. Ertesi gün yine dışarı atılmış buldular. Tekrar koydular, ertesi gün yine kabirden dışarı atıldığını gördüler. Artık bunun bir insan işi olmadığını anladılar, öylece bırakıp gittiler.”

Münâfıklardan biri, Resûlullahın ( aleyhisselâm ); “Melekler, ilim öğrenenler için kanatlarını yere döşerler” buyurduğunu işitti. O münâfık; “Ben o meleklerin kanatlarını kıracağım” diyerek, ayakkabılarının altlarına çiviler çaktırıp, Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) ilim öğrettiği yere doğru gitti. Yolda ayaklarını yere vurarak; “Meleklerin kanatlarını kırıyorum” diyordu. Aniden ayağı birbirine dolaşıp düştü ve ayağa kalkamadı. Evine kucaklıyarak götürdüler. Ayaklarına çok şiddetli bir ağrı saplandı. Doktorlar ne kadar uğraştılarsa da ağrıyı dindiremediler. Her geçen saniye daha da çoğalıyordu.

Çaresizlikten iki ayağını da kestiler. Kötürüm kaldı. Hâlbuki önceleri ceylan gibi hızlı koşardı. Kısa bir müddet sonra da öldü.”

İbn-i Mende-i İsfehânî anlattı: “Şam’a hadîs âlimlerinden birinin yanına hadîs-i şerîf öğrenmek için gitmiştim, önünde bir perde vardı. Perdenin ön tarafına oturdum. Perde arkasından hadîs-i şerîf okumağa başladı. Kendi kendime; “Acaba niçin önüne perde tutuyor?” diyordum. Bir müddet sonra hadîs-i şerîf okuması bitti. Bana; “Ey Ebâ Abdullah! Benim perde arkasında oturmamın sebebini biliyor musun?” dedi. Hayır” dedim. “Sen ilim ehlisin ve hadîs-i şerîf ile meşgûl oluyorsun. Sana anlatayım ki, benim hâlime düşmeyesin. Birgün hocalarımdan birinin huzûrunda hadîs-i şerîf dinliyordum. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ); “Başını İmâmdan evvel kaldıran kimse, başının merkep başına çevrileceğinden korkmaz mı?” buyurduğunu söyledi. Bu hadîs-i şerîfi, çeşitli yollardan da rivâyet etti. İçimde şekavetten olacak ki, bu nasıl olur? diye bir şüphe uyandı. O gece uyudum, sabahleyin başım merkebin başına döndürülmüştü. Bunun için ilim meclislerinden uzak kaldım, ilim talebesi yanıma geldiğinde, onunla böyle perde arkasından konuşabiliyorum. Senin ilim ve dindeki dereceni bildiğim için sana bu sırrı açıklıyorum. Yalnız, ben hayatta olduğum müddet içinde kimseye söyleme, öldükten sonra söyle ki, ibret alsınlar da, hadîs-i şerîf dinlerken edebde kusur etmesinler ve şüphede bulunmasınlar” dedi. Ben de; “Bu durumu siz hayatta olduğunuz müddet içinde hiç kimseye söylemiyeceğime Allahü teâlâya söz verdim” dedim. Bunun üzerine perdeyi kaldırdı, kendini bana gösterdi. Vücûdu insan, başı merkep kafası gibi idi. Bu durumu, o hayatta iken hiç kimseye söylemedim. Herşeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir.”

İmâm-ı Müstagfirî, Selef-i sâlihînden birinden rivâyet etti: “Sefere çıkmış idim. Bir yerde cenâze defni için uğraşıyorlardı. Yardım ederim diye yanlarına gittim. O sırada, saçı sakalı ağarmış, güzel kokulu bir ihtiyâr geldi. “Bu cenâze kimindir?” diye sordu. “Bu bir müslümandır” dediler. “Bunun yakını var mıdır?” diye sordu. Oradakiler, birisini göstererek; “Bu, bu cenâzenin kölesidir” dediler, ihtiyâr köleye; “Senin efendin, hiçbir kavme reîs olmuş mudur? Veya sultânın yaptığı bir işi yapmış mıdır?” diye sordu. Köle; “Benim efendim, ganîmet mallara ihânet ederdi” deyince, ihtiyâr kimse; “Bunun namazını kılmayınız” dedi ve oradan ayrıldı. Biz meyyiti kabre defnettikten sonra, köle; “Eyvah! Kazmayı kabirde unuttum. “Kazma da emânet idi. Mutlaka sahibine vermem lâzım” diyerek kabri açmaya başladı. Kabir açıldığında, o şahsın oturmuş, kazmanın demirinin yılan gibi boynuna dolanmış, sapından da tutmuş olduğunu gördük. Onu öylece bırakıp, kazmanın sahibine haber verdiler. Geldi aynı vaziyeti o da gördü ve kazmayı almaktan vazgeçti.”

İmâm-ı Müstagfirî, Selef-i sâlihînden birisinden rivâyet etti: “Annem ve babam kabir azâbına inanmazlardı. Onlarla çok münâzaralar edilip, hak olan anlatıldı ise de, yine de kabûl etmediler. Bir gece babam beni yanına çağırıp lâmbayı yaktırdı. Büyük bir ızdırap içinde ayağını gösterdi. Ayağı yanmıştı ve yer yer de kabarmıştı. Bana şöyle anlattı: “Rü’yâmda bir mezarlığa girdim. Yürürken ayağım bir kabrin içine geçti. Meğer mezarın içindeki günahkâr bir kimse imiş ve kabrinde ateş varmış. Ayağım o ateşe girince yandı. Bu gördüğün yanık, biraz önce gördüğüm rü’yâdaki yanıktır” dedi. Bundan sonra kabir azâbına îmân etti.”

Halîfe Mütevekkil, birgün yardımcıları ve devletin ileri gelenleriyle oturuyordu. Birdenbire gülmeğe başladı. Yüzüne hayretle bakanlara; “Niçin güldüğümü sormayacak mısınız?” dedi. Onlar da; “Allahü teâlâ seni sevindirsin. Niçin güldüğünüzü anlatır mısınız?” dediler. Vâsık ve İbni Dâvûd da orada idi. Mütevekkil; “Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olması hakkında çok düşündüm. Bu husûsa ihtimâm göstererek halkı bu fikre da’vet ettim. Bir kısmı malıma ve mevkîme tama’ edip kabûl ettiler. Bir kısmı da, hapse atmak ve işkence etmekle dahî kabûl etmediler. Bu iki grubun hâlini görünce, kalbime bir şüphe düştü. Bu i’tikâdın yanlış olduğunu anladığım için terk etmek istiyorum” dedim. Kur’ân-ı kerîme mahlûk diyen İbn-i Dâvûd; “Ey emîr-el-mü’minîn! Ortaya çıkararak herkese kabûl ettirmeye çalıştığın bu mes’eleyi söndürmek mi istiyorsun? Senden evvelkilerin yapamadığını sen yaptın. Allah, bu mes’ele üzerinde durduğun için sana hayırlı karşılıklar versin” dedi. Vâsık da; “Haydi geliniz, Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olduğuna yemîn edelim” dedi. İbn-i Dâvûd; “Eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse felç olayım” dedi. Vâsık; “Eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, dünyâda yanayım” dedi. Birisi; “Benim de vücûduma demir çiviler batsın” dedi. Biri; “Vücûduma kötü bir koku gelsin, başkası yanımda duramasın” dedi. Biri; “Allahü teâlâ beni dar bir yerde öldürsün” dedi. Başka biri; “Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allah beni suda boğarak öldürsün” dedi.

Allahü teâlâ ile ahd edenlerin herbiri söyledikleri gibi oldular. İbn-i Dâvûd felç oldu. Birinin vücûdunu çivilediler. Biri ölüm hastalığında terledi. Bu ter öyle fenâ koktu ki, hiç kimse yanına yaklaşamadı. Her ne kadar güzel kokulu buhur yaktılarsa da hiç faydası olmadı. Birisine yarım metre yüksekliğinde daracık bir yer yaptılar, onun içinde öldü. Biri Dicle nehrine düşerek boğuldu. Vâsık hastalandı, ağrıları şiddetlendi. Doktorlar; “Zeytin ağaçlarını bir tandırda o kadar çok yakmalı ki, tandırın duvarları akkor hâline gelmeli. Tandırı boşaltıp, içine kepek doldurmalı. Vâsık bu kepeklerin üzerinde üç saat yatmalı ki, ağrıları dursun. Sonra tandırdan çıkartmalı. O zaman dışarının havası onun ağrılarını arttıracaktır ve tandıra tekrar girmeyi isteyecektir. Tandıra koymazlarsa ölebilir” dediler. Akrabaları bu denilenleri yaptılar. Vâsık’ı tandırda üç saat beklettikten sonra, yanacak diye korktukları için dışarı çıkardılar. Derisi yer yer yanmış idi. Dışarı çıkarılan Vâsık, havanın değişikliğinden sığır gibi bağırarak; “Beni tandıra sokun. Burada durmak yanmaktan daha zor” dedi. Akrabaları feryadına dayanamayıp tekrar tandıra attılar. Orada sesini kesti. Vücûdunun yanan yerlerinden sular çıkmağa başladı. Derisi kömür hâline geldiğinde tekrar dışarı çıkardılar. Burada inleyerek can verdi. Böylece Allahü teâlâ, onlara yemînlerine uygun muâmelede bulundu. Kur’ân-ı kerîme mahlûk demenin cezasını daha dünyâda iken çekmiş oldular.”

Biliniz ki, dîne karşı çıkanların, beğenmiyenlerin, küçük görenlerin uğradığı cezalar ve felâketler, yazmakla, söylemekle bitmez. Her vakitte, her memlekette, dînin emirlerinden dışarı çıkanlar, dinde reform yapıp bozmak isteyenler olmuştur. Bunlar âhırette uğrayacakları azaplardan başka, dünyâda da cezâlarını çekmişler ve çekeceklerdir, îmânın nûruyla aydınlanmış bir kimse, biraz düşünürse, ibâdet yapmak ile günah işlemek arasındaki büyük farkı görür. Çünkü ibâdetlerin neticesi zevk, huzûr, iyi ahlâk ve beğenilen işlerdir. Günahların neticesi de üzüntü, hüsran, huzûrsuzluk, kötü ahlâk ve fenâ işlerdir. İbâdetin, iyi işlerin karşılığı sevâb kazanmaktır. Günahların karşılığı da azap çekmektir.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 431

2) Sehî Beğ Tezkiresi sh. 50

3) Tezkiret-üş-şu’arâ cild-2, sh. 830

4) Latifi Tezkiresi sh. 293

5) Sicilli Osmânî cild-4, sh. 86

6) Kâmûs-ül-a’lâm cild-5, sh. 3973

7) Rehber Ansiklopedisi cild-11, sh. 35-36

 

MÂDUN Kubbe Altı
|

(ﻣﺎﺩﻭﻥ) i. (Ar. “şey” ve dūn “alt, aşağı” ile mā-dūn)
1. Alt taraf, alt. Karşıtı: MÂFEVK.
2. Mevki, rütbe, seviye, servet vb. bakımından aşağı durumda olan kimse: Mehpeyker, bu cihette dahi Dilâşub'un son derece mâdûnunda bulunduğunu görünce hiddetinden ifrit kesilmeye başladı (Nâmık Kemal). Müreccahtır kanâat her zaman her türlü ikbâle / Bakıp mâdûna insan dâimâ şükr etmeli hâle (İsmâil Safâ). Bundan 12 sene evvel bir bayram muâyedesinde hâk-i pây-i şâhânelerine yüz sürdüğüm gün rütbece kullarının mâdûnu olanlardan bugün birkaç kişi gösterebilirim ki sâye-i şâhânede… (Ebüzziyâ Tevfik’ten).
3. Bir âmirin emri altında bulunan kimse, ast: Bir âmir, dâima mâdûnunu kayırmaya ve onlarla yüzgöz olmamaya çalışmalıdır (Şemseddin Sâmi).
4. Bir miktârın biraz azı: Akd-i icâre ile menfaat-ı muayyeneye müstahik olan kimse aynen ol menfaatı ya mislini yâhut mâdûdunu istîfâ edebilir, amma mâfevkine tecâvüz edemez (Cevdet Paşa).

MAH – MEH Kubbe Altı
|

( ﻣﻪﻣﺎﻩ) i. (Fars. māh > meh)
1. Gökteki ay, kamer: İçlerinden koptu feryâd ile âh / Gökte ol âhtan tutuldu şems ü mâh (Süleyman Çelebi). Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin / Cihan cihan elem-i intizâra değmez mi (Nâilî). Olmuş karîn-i mihr-i cemâlin ki tâ-be-haşr / Hûrşîd u mâh o şevk ile rahşân olup gider (Leskofçalı Gālib).
2. Bir takvim yılının on ikide biri, ay, şehr: “Mâh-ı receb.” “Mâh-ı muharrem.” Ey ki hicrinle zaman eyyâm-ı mâtemdir bana / Her hayâlin dilde bir mâh-ı muharremdir bana (Leskofçalı Gālib).
3. mec. Ay gibi güzel, sevgili: Bu gece bezme gel ey âlem-i hüsnün mâhı / Yoksa yerden göğe dek inciniriz vallâhi (…). Bir câm sun Allah için bir kâse de ol mâh için / Tâ medh-i şâhenşâh için alam ele levh ü kalem (Nef’î’den). Ben de yavaşça mâhımın âgūş-ı nâzına / Bî-vâye bir çocuk gibi düştümdü şâd-gâm (Hüseyin Sîret).
4. sıf. Aya benzeyen, ay gibi güzel ve parlak: Ala gözlüm zülfün kelep eylesin / Döksün mah yüzüne nikap eylesin (Pir Sultan Abdal). Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım / Kurbânın olam var mı benim bunda günâhım (Nahîfî’den).
ѻ Mâh-ı âlem-ârâ (âlem-efruz): Âlemi süsleyen, aydınlatan güzel, sevgili: Gözümden sakınır oldum o mâh-ı âlem-ârâyı / Belâ-yı aşkı gör kim kendime kendim rakîb oldum (…). Mâh-ı arş-ârâ: Arşı süsleyen güzel. Mâh-ı kamerî: Ayın dünya etrâfındaki hareketine göre hesaplanan takvim yılının on ikide biri. Mâh-ı Ken'an: “Ken’an ülkesinin ayı” Yusuf peygamber: Devrinde cemâl-i mâh-ı Ken'an / Olmuştu esîr-i çâh-ı Ken'an (Nâbî’den). Mâh-ı Nahşeb (Mukanna’, Siyam): Horasanlı İbn-i Mukanna’ tarafından yapıldığı ve Mâverâünnehir'de Nahşeb şehri civârında bulunan Siyam dağının eteğindeki bir kuyudan altmış gün müddetle her gece çıkıp dört saatlik bir mesâfeyi aydınlattığı söylenen sun'î ay: Lâ-mekân ol hem mahallinde yerin bekle yine / Gâh mihr-i âlem-ârâ gâh mâh-ı Nahşeb ol (Nef'î). Bâde kim tâb-efgen-i sad şîşedir her katresi / Şâm-ı gamda mâh-ı Nahşeb-pîşedir her katresi (Nâilî’den). Gûyâ üç fersah yere değin ziyâsı akseden bu ay altmış gece semâda görünür ve bu müddet zarfında bittabi gökte iki ay müşâhede olunurmuş. Bu mâh-ı musannaa (uydurulmuş) halk-ı âlem mütehayyir kalmış. Buna mâh-ı Siyam, mâh-ı Mukanna’, mâh-ı Keş, mâh-ı Nahşeb denilirdi (Kāmûs-i Osmânî'den). Mâh-ı nev:
1. Yeni ay, hilâl: Mâh-ı nev sanma felekte göricek peykânını / Titredi Behrâm elinden düştü zerrin hançeri (Nef’î’den). Bî-misl bir hüsne mâliksin ki ey kaşı hilâl / Birbirine gösterir çün mâh-ı nev âlem seni (…).
2. tasavvuf. Tarîkata yeni intisap etmiş kimse, müptedî derviş. Mâh-ı sıyam (rûze): Oruç ayı, ramazan: Şu soğuk günde bir pâre ısındırdı bizi / Bugün evvel erişip geldi hele mâh-ı sıyam (Nedim’den). Âsâr-ı kudûmuyle heman mâh-ı sıyâmın / Gam gitti gelip şevk u mahabbet dil-i zâra (Manastırlı Nâilî’den). Mâh-ı şeb-ârâ (şeb-efruz): Geceyi süsleyen, aydınlatan ay gibi güzel. Mâh-ı tâban: Yüzü ay gibi parlayan, ay gibi parlak yüzlü: Alırdı hâleyi âgūşa mâh-ı tâbânı (Nâilî). Mümkün mü denilmek meh-i tâbân gibi geçtin (Muallim Nâci).
● Mâhâne (ﻣﺎﻫﺎﻧﻪ) i. (Fars. -āne ekiyle) Aylık olarak ödenen ücret, maaş, mâhiyâne, mâhyâne.
● Mah-be-mah (ﻣﺎﻩ ﺑﻤﺎﻩ) birl. zf. (Fars. be- ekiyle) Aydan aya.
● Mah-cebin – Meh-cebin ( ﻣﻪ ﺟﺒﻴﻦﻣﺎﻩ ﺟﺒﻴﻦ) birl. sıf. (Ar. cebіn “alın” ile) Açık alınlı, alnı açık, temiz: Tal'atı meymûn idi vü meh-cebin / Hırmen-i hüsnünde Yûsuf hûşe-çin (Süleyman Çelebi). Gönlümü aldı yine bir meh-cebin (Enderunlu Vâsıf).
● Mah-cemal – Meh-cemal ( ﻣﻪ ﺟﻤﺎﻝﻣﺎﻩ ﺟﻤﺎﻝ) birl. sıf. (Ar. cemāl “yüz güzelliği” ile)
1. Ay gibi güzel yüz: Kan ağlar visâle ereyim deyü / Tomurcuk gülleri dereyim deyü / Bir de mah-cemâlin göreyim deyü / Kaldı baka baka hasret gözlerim (Erzurumlu Emrah). Merhamet buyurunuz! Bir kere şu mah-cemâlinizi göreyim (Fâik Reşat).
2. Yüzü ay gibi güzel olan (kimse): Âlem-i hüsn içre düşse pertevin ey meh-cemâl / Şu’le-i mihr-i cünûn eylerdi Leylâ’dan zuhûr (Leskofçalı Gālib).
● Mah-çe – Meh-çe Bk. MAHÇE
● Mah-çehre (ﻣﺎﻫﭽﻬﺮﻩ) birl. sıf. (Fars. çehre “yüz” ile) Ay yüzlü, güzel yüzlü.
● Mâhiyan (ﻣﺎﻫﻴﺎﻥ) i. (māh'ın kural dışı çoğulu) Aylar.
● Mâhîyâne Bk. MÂHİYÂNE
● Mâhiyye Bk. MÂHİYE
● Mah-izar – Meh-izar ( ﻣﻪ ﻋﺬﺍﺭﻣﺎﻩ ﻋﺬﺍﺭ) birl. sıf. (Ar. ‘iẕār “yanak” ile) Ay yanaklı (güzel): Olmaz mı şu’le-rîz-i safâ bezm-i işrete / Sâki-i meh-izâr ne âlemdedir aceb (Hersekli Ârif Hikmet).
● Mah-likā (ﻣﺎﻩ ﻟﻘﺎ) birl. sıf. ve i. (Ar. liḳā’ “yüz, çehre” ile) Ay yüzlü, güzel (kadın), mehlikā.
● Mah-nijad – Meh-nijad ( ﻣﻪ ﻧﮋﺍﺩﻣﺎﻩ ﻧﮋﺍﺩ) birl. sıf. (Fars. nijād “tabiat, yaratılış” ile) Ay tabiatlı, ay yaratılışlı: Gülmek sana yaraşır eyâ hûr-i meh-nijâd / Kim güldüğünce gül gibi hüsnün olur ziyâd (Necâtî Bey).
● Mah-pâre – Meh-pâre Bk. MEHPÂRE
● Mah-perest – Meh-perest ( ﻣﻬﭙﺮﺳﺖﻣﺎﻫﭙﺮﺳﺖ) birl. sıf. (Fars. perest “tapan” ile) Bir güzele taparcasına âşık olan.
● Mah-peyker – Meh-peyker ( ﻣﻬﭙﻴﻜﺮﻣﺎﻫﭙﻴﻜﺮ) birl. sıf. ve i. (Fars. peyker “yüz” ile) Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan, ay yüzlü: Bulunmaz ol şeh-i hûban gibi âlemde bir dilber / Melek-manzar levend-i nükte-perver rind-i meh-peyker (Üsküdarlı Hakkı Bey’den). Subhumdu benim o mâh-peyker / Şâmım da bu subh ile münevver (Abdülhak Hâmit'ten).
● Mah-rû (ruy) – Meh-rû (ruy) Bk. MEHRÛ
● Mah-ruh (ﻣﺎﻩ ﺭﺥ) birl. sıf. (Fars. ruḫ “yanak” ile) Yanağı, yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
● Mah-ruhsar (ﻣﺎﻩ ﺭﺧﺴﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. ruḫsar “yüz” ile) Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
● Mah-sûret – Meh-sûret ( ﻣﻪ ﺻﻮﺭﺕﻣﺎﻩ ﺻﻮﺭﺕ) birl. sıf. (Ar. ṣūret “biçim” ile) Görünüşü aya benzeyen, ay görünüşlü: Bir bölük dahi kavim geldi vü tîz / Aluban gittiler ol meh-sûreti (Süleyman Çelebi).
● Mah-tab Bk. MÂHİTAB
● Mah-var – Meh-var ( ﻣﻬﻮﺍﺭﻣﺎﻫﻮﺍﺭ) tür. sıf. (Fars. -vār “gibi” ile) Ay gibi, güzel.
● Mah-vâre – Meh-vâre ( ﻣﻬﻮﺍﺭﻩﻣﺎﻫﻮﺍﺭﻩ) tür. i. (Fars. -vāre ekiyle) Aylık, maaş, mâhiyâne.
● Mah-veş – Meh-veş Bk. MEHVEŞ

MÂTUH Kubbe Altı
|

(ﻣﻌﺘﻮﻩ) sıf. ve i. (Ar. ‘ateh “bunamak”tan ma‘tūh) Bunamış (kimse), bunak: Ma’tûh babamın âl ile sayıp sakalını / Mânend-i serv nâz ile salını salını / On beş yaşında kendime bir oynaş arayım (Enderunlu Vâsıf). Binâenaleyh mecnun ve mâtuh ve sabînin kefâleti sahih olmaz (Cevdet Paşa). Mehpeyker nâ-şekîbâne kaşlarını çatarak: –Sus sen deli!… mâtuh musun, nesin? (Nâmık Kemal).
● Mâtûhâne (ﻣﻌﺘﻮﻫﺎﻧﻪ) zf. (Fars. -āne ekiyle) Bunak gibi, bunamışçasına.
● Mâtûhe (ﻣﻌﺘﻮﻫﻪ) sıf. Mâtuh kelimesinin kadını ifâde eden veya tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli.

EL-MECBÛL Kamus
|
اَلْمَجْبُولُ [el-mecbûl] Azîmül-hilkat, kûh-peyker adama ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ مَجْبُولٌ أَیْ عَظِیمٌ
MEHD Kubbe Altı
|

(ﻣﻬﺪ) i. (Ar. mehd)
1. Beşik: Ol pîr bu hayr işe kılıp cehd / Mecnûn’a müretteb etti bir mehd (Fuzûlî). Perde-i çeşmim makām etmişti bir tersâ-beçe / Olmadan mehd-i Mesîhâ dâmen-i Meryem henüz (Fuzûlî).
2. mec. Bir şeyin ortaya çıktığı, zuhur ettiği, gelişip büyüdüğü yer: Her dâim ölür, hem de yaşar böylece dünyâ / Bir üstüne bak mehd-i vücûd, altı mezardır (Rızâ Tevfik’ten). Ey mehd-i hayât, makber-i mevt / Ezdâd-nümâ-yı peyker-i mevt (Abdülhak Hâmit). Bu kabr-i tâze benim mehd-i fikretimdir ki / Biraz sefîl ise de hafr edince berterdir (Abdülhak Hâmit).
ѻ Mehd-i âsumânî (mînâ): Gökyüzü. Mehd-i ulyâ(ulyâ-yı saltanat): “Yüce beşik, saltanatın yüce beşiği” Pâdişah annesi, vâlide sultan: Hatta mehd-i ulyâ hazretleri mezbûreyi darabât-ı dirre-i te’dib ile ta’zir ettiği… (Naîmâ’dan).
● Mehd-ârâ (ﻣﻬﺪﺁﺭﺍ) birl. sıf. (Fars. ārā “süsleyen” ile) Beşik süsleyen.
ѻ Mehd-ârâ-yı vücud olmak: “Beşik süsleyen varlık olmak” Doğmak, dünyâya gelmek.

MEHPÂRE – MAHPÂRE Kubbe Altı
|

( ﻣﺎﻫﭙﺎﺭﻩﻣﻬﭙﺎﺭﻩ) i. (Fars. māh > meh “ay” ve pāre “parça” ile māh-pâre > meh-pāre) “Ay parçası” Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan kimse: Olur mu böyle bir mehpâre-i mest-i perî-peyker / Ki Cibrîl-i emîn tîr-i nigâhından hazer eyler (Nef’î’den). Verdi kemâl-i hüsn Hak ol mâhpâreye (Şeyhülislâm Yahyâ). Dâğ-ı hicrin ben visâle vermem ammâ visâli sen / Nakd-i câna versen ey mehpâre minnettir bana (Koca Râgıb Paşa). Ufkumda o mâhpâre gitti / Bir matla-ı şeb-nisâre gitti (Abdülhak Hâmit).

MELEK Kubbe Altı
|

(ﻣﻠﻚ) i. (Ar. melek <>İbrânîce. melāk “elçi, haberci”)
1. Gözle görülüp elle tutulmayan, yiyip içmeyen, cinsiyet farkı bulunmayan, sâdece Allah’a itâat etmek ve dâima hayra vâsıta olmak üzere yaratılmış olan sayısız nûrânî varlıklardan her biri: Var iken ol yok idi ins ü melek / Arş u ferş ü ay u gün hem nüh felek (Süleyman Çelebi). Gökte melekler secdeye vardılar (Pir Sultan Abdal). Meleklerin içlerini bile bilginlerin mahabbeti kaplamıştır (Kâtip Çelebi’den Seç.).
2. mec. Güzel yüzlü, iyi huylu, mâsum kimse: Allah bana Zekiye kıyâfetinde bir melek göndermiş (Nâmık Kemal). Cennet olsa yerim ey nazlı melek / Râhat etmem görmedikçe cemâlin (Recâîzâde M. Ekrem).
ѻ Melek gibi: Güzel yüzlü, iyi huylu çok temiz ve saf insanlar için kullanılır. Melek-i mukarreb: Allah’a çok yakın olma şerefine erişmiş olan melek, Cebrâil. Melekü’l-mevt: “Ölüm meleği” Eceli gelenlerin ruhlarını kabzetmekle görevli olan melek, Azrâil: Kudretini Tanrı’nın gör ne kılur / Melekü’l-mevt kapıdan girip gelür (Süle Fakih). Vermem sana çek benden elin ey melekü’l-mevt / Cânânıma nezr eylediğim câna dokunma (Âşık Ömer’den). Melekü’s-sıyâne: Koruma meleği, koruyucu melek: Hıfz-ı haysiyyet ve husûl-i selâmeti yolunda fedâ-yı cânından çekinmeyen bir melekü’s-sıyâne… (Nâmık Kemal).
● Melekâne (ﻣﻠﻜﺎﻧﻪ) zf. (Fars. -āne ekiyle) Meleğe yakışır şekilde, melekçesine.
● Melek-çehre (-rû, -sîmâ) ( ﻣﻠﻚ ﺳﻴﻤﺎ ﻣﻠﻚ ﺭﻭﻣﻠﻚ ﭼﻬﺮﻩ) birl. sıf. (Fars. çehre, rū, sіmā “yüz” ile) Melek yüzlü: Gönlümün hurşîdisin billâhi cismin cânısın / Herkesin gerçi felekte bir melek-sîması var (Ali E. Bolayır’dan). O pembe tıfl-i melek-rû o gonce-i handan (Cenap Şahâbeddin).
● Melek-haslet (-sıfat, -sîret) ( ﻣﻠﻚ ﺧﺼﻠﺖ ﻣﻠﻚ ﺻﻔﺖﻣﻠﻚ ﺳﻴﺮﺕ) birl. sıf. (Ar. ḫaṣlet “huy” ṣıfat ve sіret “tavır” ile) Melek huylu: Îsâ gibi bir rûh-ı melek-sîret ü hoş-zât / Yûsuf gibi bir mâh-ı perî-peyker-i âlem (Nef’î’den).

EL-MEŞTÛM Kamus
|
اَلْمَشْتُومُ [el-meştûm] ve
اَلشَتِیمُ [eş-şetîm] (أَمِیرٌ [emîr] vezninde) Sövülmüş adama denir; müennesi مَشْتُومَةٌ [meştûmet] ve شَتِیمٌ [şetîm]dir, müzekkeri gibi. Ve
شَتِیمٌ [şetîm] Bed-manzar ve zişt-peyker kimseye ıtlâk olunur; yukâlu: رَجُلٌ شَتِیمٌ أَیْ كَرِیۀُ الْوَجْۀِ Ve azgın çehreli arslana denir.
MEV’İD Kubbe Altı
|

(ﻣﻮﻋﺪ) i. (Ar. va‘d “söz vermek”ten mev‘id)
1. Söz verme, vaat: Perşembe için mev’id-i mülâkat alır (Hâlit Z. Uşaklıgil).
2. Bir sözün verildiği, bir sözleşmenin yapıldığı yer: Ali Bey’i bıraktığı yere avdetle berâberce mev’id-i safâlarına şitâban oldular (Nâmık Kemal). Bir şeb bizi sevk etse felek mev’id-i aşka / Vuslat tutuşur şûle-i pîrâhenimizden (Yahyâ Kemal – Ö.T.S.).
3. Söz verilen zaman, mühlet, vâde: Bu senedin mev’idi gelmedi (Şemseddin Sâmi).
ѻ Mev’id-i telâkî (mülâkat): Buluşmak, görüşmek için sözleşilen, kararlaştırılan yer, buluşma yeri: Ali Bey mev’id-i mülâkāta vâsıl olmadan evvel Mehpeyker gelmiş (Nâmık Kemal). Olma mağrûr-ı zindegî ki ecel / Şeyhe de şâba da mülākîdir / Birleşir kabrde ezelle ebed / Ne hazin mev’id-i telâkîdir (Süleyman Nazif). Seni hiç bekletir miyim o büyük / Sermedî mev’id-i telâkîde (Cenap Şahâbeddin).

MUGĀLATA Kubbe Altı
|

[l ince] (ﻣﻐﺎﻟﻄﻪ) i. (Ar. ġalaṭ “yanılmak”tan muġālaṭa)
1. Yanıltacak şekilde söz söyleme.
2. Bu şekilde söylenen söz, yanıltmaca: Mugālatalarının mahâreti ve muhâtabâtının harâreti sâyesinde Mehpeyker’e olan muhabbetinin zevâline kendi bile inanmıştı (Nâmık Kemal). Esâsen yakında neşrine muvaffak olacağımı ümit ettiğim “Türk Tiyatrosu” adlı risâlem herhalde mugālataları susturacak, meseleyi kökünden halledecektir (Selim N. Gerçek). Aklın yenisi, eskisi yoktur. Bugüne kadar yaşamış öğütler, masallar tıpkı antikalar gibi kıymetlenmiş, zamânın türlü efkârına, mugālatasına, safsatasına, demagojisine dayanmış şeyler olduğundan onları gözden geçirerek kendi fikirlerimizi onarırız (Burhan Felek’ten).
3. mantık. Meşhur fakat yanıltıcı kavramlardan faydalanarak yapılan akıl yürütme.
ѻ Mugālata-i mâneviyye: edeb. Mısrâ ve beyitlerde iki veya daha çok anlamlı kelimeler kullanmak sûretiyle yapılan anlam yanıltmacası.
● Mugālatat (ﻣﻐﺎﻟﻄﺎﺕ) i. (muġālaṭa’nın çoğul eki -āt almış şekli) Mugālatalar, yanıltmacalar: “Mugālatât-ı felsefiyye: Felsefî yanıltmacalar.”

MUHÂLEFET Kubbe Altı
|

(ﻣﺨﺎﻟﻔﺖ) i. (Ar. ḫalef’ten muḫālefet)
1. Uymama, başka türlü olma.
2. Karşı olma, karşı çıkma, aksini savunma.
3. İktidârın tâkip ettiği politikaya karşı olan, iktidarla aynı görüşleri paylaşmayan ve bunu teşkîlâtlı şekilde ortaya koyan siyâsî topluluk: “Muhâlefet lideri.” “Muhâlefet partisi.” “Muhâlefet sözcüsü.” Klasik devlet adamı tipinin en cebbar ve dişli tırnaklı örneklerinden biri olan Hüsrev Paşa (…) an’anevî devlet ve idâreciliğin koruyucusu olarak belki de muhâlefette çok yararlı olurdu (Sâmiha Ayverdi).
ѻ Muhâlefet etmek: Karşı çıkmak, karşı koymak, aksini savunmak veya yapmak: Odabaşılar ve ihtiyarlar baş üstüne deyip sipah dahi muhâlefet etmedi, dağıldılar (Kâtip Çelebi’den Seç.). Bakā makāmına ulaşan zâtın bütün hal ve hareketleri Hakk’a uygun olma dâiresi içinde kalır. Kul bu dâireyi geçerek Hakk’a muhâlif olma vaziyetine giremez. Bundan dolayı bu makamdaki kul muhâlefet etme hâlinden fânî, muvâfakat etme hâli ile bâkîdir (Taarruf Terc.). Muhâlefet partisi: Demokratik yönetimlerde iktidarda bulunan partiye karşı olan partilerden her biri. Muhâlefet şerhi: Bir kurulda alınan kararlara veya bunlardan bir kısmına katılmayanların kararların altına yazıp imzâladıkları muhâlefet sebepleri. Muhâlefete geçmek: (Parti veya milletvekili için) Seçimi kaybetmek veya istifâ etmek sûretiyle iktidardan ayrılıp muhâlefet partileri arasına katılmak: Peyker Hanım’ın oğlu Meşrûtiyet devrinin başında memlekete Avrupa’dan dönmüş, fakat yeni rejimin icrââtını beğenmeyerek muhâlefete geçmişti (Hâlide E. Adıvar). Muhâlefetün li’l-havâdis: “Sonradan var olan, yaratılan hiçbir varlığa benzememek” anlamında Cenâbıhakk’ın zâtî sıfatlarından biridir.

MUSIR – MUSİR Kubbe Altı
|

(ﻣﺼﺮ) sıf. (Ar. iṣrār “üzerine düşmek, ısrar etmek”ten muṣirr) Düşünce veya isteğinden bir türlü vazgeçmeyen, herhangi bir konuda sürekli direnen, ayak direyen, ısrar eden: Fikrinde musır, cerbezeli, açıkgöz, tuhaf, şen bir adamdı (Ömer Seyfeddin). Zağnos Paşa, İstanbul fethinin en musır ve azimkâr müteşebbislerindendi (Yahyâ Kemal). Yeni fikirler için yeni kelimeler lâzım olduğunda musır idi (Hâlit Z. Uşaklıgil).
● Musırrâne (ﻣﺼﺮﺍﻧﻪ) zf. (Fars. -āne ekiyle) Israrlı bir şekilde, inatla: Mehpeyker ise cümlesini musırrâne reddederdi (Nâmık Kemal). Sözlerini musırrâne tekrar etti (Hüseyin R. Gürpınar). İhtiyâr-ı külfet ile dünyâyı musırrâne talepten vazgeç (Ahmet A. Konuk).
● Musırren (ﻣﺼﺮﺍً) zf. (muṣırr’ın tenvinli şekli) Ayak direyerek, ısrar ederek.

MÜDGAM Kubbe Altı
|

(ﻣﺪﻏﻢ) sıf. (Ar. idġām “girdirmek, ithal etmek”ten mudġam)
1. Başka bir şey içine sokulmuş, ithal edilmiş: Çü derdin böyle muzmerdir gönülde / Niçin olmaz cânın cânıma müdgam (Kadı Burhâneddin). Bir sûr var mı ki sonu mâtem bulunmasın / Bir nağme bul ki gam ona müdgam olmasın (Aynî’den). Nihâd-ı cilvesinde şûhî-i tab’-ı sabâ muzmer / Sevâd-ı peykerinde rûh-ı berk u sâika müdgam (Nef’î).
2. dilb. Arapça’da birbirinin aynı olan yan yana iki harften şeddeli tek harf elde etmek için diğerine katılan, idgam edilen birincisi [İkincisine müdgamün-fîh denir].

MÜLÂTAFAT Kubbe Altı
|

(ﻣﻼﻃﻔﺎﺕ) i. (Ar. mulāṭafe’nin çoğul eki -āt almış şekli mulāṭafāt) Şakalaşmalar, latîfe etmeler: Bu başlık, Peyker’le Bihter için bir silsile-i mülâtafat husûle getirmiş idi (Hâlit Z. Uşaklıgil).

NİHAN Kubbe Altı
|

(ﻧﻬﺎﻥ) sıf. (Fars. nihān)
1. Gizli, saklı, gizlenmiş, saklanmış: Al da Ömer üç pay et ol rızkı Hak verir ayan / Birisin ye birisin yedir birin et nihan (Âşık Ömer). Aceb mi tab’ım olursa güher-feşan Fıtnat / Hum-ı devâtta gencîne-i nihan buldum (Fıtnat Hanım). Hurûf-ı dâğ-ı mahabbet dilimde kaldı nihan / Hisâb-ı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim (Leskofçalı Gālib).
2. Görünmeyen, göz önünde olmayan: Her ne kim var âşikâre vü nihan / Yer ü gök ü arş u ferş ü ins ü can (Süleyman Çelebi). Hüsnün görünür de sen nihansın (Abdülhak Hâmit). Bütün eşyâ zalâm içinde nihan (Cenap Şahâbeddin).
3. i. Sır: Hakkın yolun arar isen dilde nihan içindedir / Andan nişan sorar isen her bir nişan içindedir (Cemâleddîn-i Uşşâkî).
ѻ Nihan etmek (eylemek): Gizlemek, saklamak: Âdemi âlemde ayân eyledi / Kendini âdemde nihân eyledi (Hersekli Ârif Hikmet). Nihan olmak: Görünmez olmak, gizlenmek: Ben nihân oldumsa âsârım nihân olmaz durur (Muallim Nâci). Nihân olup gidiyorlardı kolkola meshûr (Hüseyin Sîret). Bir nârayla çölü inletir, tekrar gözden nihan olurmuş (Refik H. Karay). Nihan-ender-nihan: Sır içinde sır, gizliden gizli, çok gizli: Anınçün değmeler vasf edemezler / Nihandır aşk nihân-ender-nihandır (Eşrefoğlu Rûmî).
● Nihan-peykeran (ﻧﻬﺎﻥ ﭘﻴﻜﺮﺍﻥ) birl. i. (Fars. peykerān “sûretler, yüzler” ile) Büyük melekler.

PAR PAR Kubbe Altı
|

birl. zf. (ses taklidi söz) Parlamak, titremek, yanmak fiilleriyle kullanıldığında bunlara aşırılık katar.
ѻ Par par parlamak: Göz alıcı bir parıltı ile, parıl parıl parlamak. Par par titremek: Şiddetle titremek: Sevinçten, ferahlıktan par par titredi (Nâmık Kemal). Fakat benim bir kere merâkım oynadı. Her tarafım par par titriyordu (Hüseyin R. Gürpınar’dan). Par par yanmak:
1. Şiddetle yanmak veya parlamak: Ger şem’-i dil-efrûzum par par yana yanımda / Pervâne gibi nâra düşsem yemeyem pervâ (Zâtî). Gözü par par yanar mânend-i ejder / Derinde şîr-i ner cellâd-ı peyker (Şeyh Gālib).
2. Ateşi çok yüksek olmak.
3. mec. Şiddetle âşık olmak.

PERİ Kubbe Altı
|

(ﭘﺮﻯ) i. (Fars. perі)
1. Tabiat üstü bir güce sâhip bulunduğuna inanılan cin tâifesinin çok alımlı ve çok güzel olanlarına verilen isim [Genellikle dişi kabul edilir]: Periler bile duymadı geldiğimi (Peyâmi Safâ). Bu hayâlin peri filân olmadığını hemen anlamıştı (Ömer Seyfeddin). Bana öyle geliyor ki peri pâdişâhının kızı orada, arkasında bir hûri kāfilesi gezintiye çıkmıştır (Refik H. Karay).
2. teşmil. Çok güzel genç kız veya kadın: Sessiz haremde her biri endamlı bir peri (Yahyâ Kemal).
ѻ Peri gibi: Çok güzel. Peri kızı: Çok güzel kız: Bu nazlı peri kızı / Bu güzellik yıldızı (Orhan S. Orhon). Perileri (Perisi) bağdaşmamak (barışmamak, hoşlanmamak): Fikir ve ruhça yakınlık duymamak, anlaşamamak, uyuşamamak: Bereket versin Habîbe, Resul ile perileri barışmamıştı (Reşat N. Güntekin).
● Perî-dar (ﭘﺮﻯ ﺩﺍﺭ) birl. sıf. (Fars. dār “tutan” ile) Perili, periler tarafından zaptedilmiş, cin tutmuş (kimse).
● Perî-çehre (-peyker, -rû, -ruhsar, -sîmâ) ( ﭘﺮﻯ ﭼﻬﺮﻩ ﭘﺮﻯ ﺳﻴﻤﺎ ﭘﺮﻯ ﺭﺧﺴﺎﺭ ﭘﺮﻯ ﺭﻭﭘﺮﻯ ﭘﻴﻜﺮ) birl. sıf. ve i. (“Yüz, surat” anlamındaki Fars. çehre, peyker, rū, ruḫsār ve Ar. sіmā ile) Güzel yüzlü, çok güzel (kimse): Bizimle ey perî-rû niyyetin gavgā mıdır bilmem (Nâbî). Gayrdan bezmi halvet etmiş idik / Bir perî-çehre da’vet etmiş idik (Vâhid). Ne bâlâ kaddin var ey perî-ruhsar / Serviler baş eğer reftâr edince (Erzurumlu Emrah).
● Perî-efsâ (-sâ) ( ﭘﺮﻯ ﺳﺎﭘﺮﻯ ﺍﻓﺴﺎ) birl. sıf. ve i. (Fars. efsā “büyücü” ve sāy > “değen, ezen” ile) Efsuncu, büyücü, perileri dâvet edip onlara istediğini yaptıran (kimse).
● Perî-var (-veş) ( ﭘﺮﻯ ﻭﺵﭘﺮﻯ ﻭﺍﺭ) tür. sıf. ve i. (Fars. -vār ve -veş “gibi” ile) Peri gibi, çok güzel (kimse): Hem bir dahi bir semend-i dilkeş / Etti sana tuhfe ol perî-veş (Şeyh Gālib). Nigâristân-ı Çîn ü deyr-i Mânî ettiler bâğı / Perî-veşler gelip her kûşede mestâne cevlâna (Vecîhî).
● Perî-han (ﭘﺮﻯ ﺧﻮﺍﻥ) birl. sıf. ve i. (Fars. ẖān > hān “okuyan, çağıran” ile) Perileri dâvet eden (kimse), büyücü.
● Perî-zad (ﭘﺮﻯ ﺯﺍﺩ) birl. sıf. ve i. (Fars. zād “doğma, doğmuş” ile) “Periden doğmuş” Peri gibi güzel (kadın): Perî-zâdım aceb kimlerle ünsiyyettedir şimdi (İzzet Molla). Uçtu cân evimden ol perî-zâd (Abdülhak Hâmit).

PÜRGÛ Kubbe Altı
|

(ﭘﺮﮔﻮ) sıf. (Fars. pur “dolu” ve “söyleyen” ile pür-gū) Çok konuşan, çok söyleyen: Dilâşub gûyâ ki Mehpeyker’in niyetini keşfetmiş gibi pür-gûluğuna rekābete kalkıştı (Nâmık Kemal). Pür-gûlar ile muvânis olmam (Muallim Nâci). Cihâna karşı kapalı ve ihtiyatkâr olan Sâkıp Efendi mahremiyetinde açılır dökülür, pür-gû(laşır), çok ve çok güzel konuşurdu (Yahyâ Kemal).

RECÜLİYET Kubbe Altı
|

(ﺭﺟﻠﻴﺖ) i. (Ar. recul “erkek”ten yapma mastar eki -iyyet ile reculiyyet) Erkek olma, erkeklik: Ya böyle mehip ve muazzam bir peyker-i recüliyyetin karşısında benim gibi zayıf ve âciz bir kadın ne olabilir? (Abdülhak Hâmit). Muhabbet nâmını verdiğiniz bir levs ile benim gibi bir bîkesi lekeleyip bırakmak şân-ı recüliyyete yaraşır mı? (Hüseyin R. Gürpınar). Arkasında seksen okka çeken iç içe geçmiş küfesiyle bu recüliyet heykeli şimdi karşımda duruyordu (Ahmet H. Müftüoğlu).

SİVÂSÎ (ŞEYHÎ ABDÜLMECÎD EFENDİ) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerinden. Halvetiyye yolunun “Şemsiyye” kolu kurucusu Şemseddîn Sivasî hazretlerinin birâderi olan Şeyh Muharrem Efendi’nin oğludur. İsmi Abdülmedd, künyesi Ebü’l-Hayr, lakabı, Mecdüddîn’dir. İsmi Abdülmecîd Şirvânî’nin ismine hürmeten konulmuştur. Şiirlerinde Şeyhi mahlasını kullanan Abdülmecîd Efendi, Sivasî diye meşhûr olmuştur. 971 (m. 1563) senesinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. 1049 (m. 1639) senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Nişancası’ndaki evinin bahçesine defnedildi. Ölümünden iki yıl sonra gördüğü bir rü’yâ üzerine Mahpeyker Kösem Sultan, kabrinin üzerine bir türbe yaptırmıştır. Türbe bugün çok harap bir hâldedir.

Küçük yaşından i’tibâren babasından ilim öğrendi. Yedi yaşına geldiği zaman Kur’ân-ı kerîmi hıfzetti (ezberledi). Amcası Şemseddîn Efendi’den (Kara Şems) zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Arabî ilimler, fıkıh, tefsîr ve hadîs ilimlerinde yüksek derece sahibi oldu. Keşşâf tefsîrini okutması husûsunda amcasından icâzet aldı.

Uzun müddet amcası Şemseddîn Sivâsi’nin sohbetinde kalıp feyz aldı. Tasavvufî hakîkatlere kavuşup yüksek ma’nevî derecelere ulaştı. Otuz yaşına geldiğinde amcası Şemseddîn Efendi ona; “Doğru yolu göstermek sana geç vâki olur, ama gayet güzel olur. Sen diğer akranlarını geçip hepsinden yüksek olursun” buyurarak, Merzifon ve çevresi ahâlisine Allahü teâlânın dinini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla vazîfelendirdi. Daha sonra Şemseddîn Sivâsi hazretleriyle beraber 1005 (m. 1596) senesinde Eğri seferine gidip, orada vefât eden Pîrî-zâde Velî Efendi’nin yerine, Zile’deki Halvetî dergâhında vazîfelendirildi. Burada insanlara doğru yolu ve güzel ahlâkı anlatmakla ve talebe yetiştirmekle meşgûl oldu.

1013 (m. 1604) senesinde Sivas’daki Şemsiyye dergâhı şeyhi ve Kara Şems’in dâmâdı Receb Efendi vefât edince, onun vazîfesini yürüttü. İlim ve irfandaki şöhretini duyan Sultan Üçüncü Mehmed Hân tarafından İstanbul’a da’vet edildi. Üçüncü Mehmed Hân Abdülmecîd Efendi’yi İstanbul’a da’vet ederken, kendi el yazılarıyla şu mektûbu yazmışlardı:

“Fazilet ve kerâmet sahibi Sivaslı Abdülmecîd Efendi! Merhum amcan Şemseddîn Efendi’nin, Eğri seferinde maddî ve ma’nevî çok yardımlarını gördüm. Döndükten sonra İstanbul’da kalmasını istemiş idim. Fakat o arzu etmeyince, ihtiyârlığı sebebiyle memleketine gitmesine izin verdim. Şimdi sizin söz, fiil ve diğer özelliklerinizle ona tam olarak benzediğinizi duydum. İstanbul’a teşrîf etmenizi cân-ü gönülden istiyorum. Hatt-ı şerîfim size ulaştığı zaman ihmal etmeyesiniz.”

Bu mektûp üzerine Abdülmecîd Efendi İstanbul’a geldi. İstanbul’daki ilk va’zını Ayasofya Câmii’nde verdi. Bir müddet Ayasofya civarında oturdu. Daha sonra kendisine talebe olan Reîs-ül-küttâb Lâ’lî Efendi’nin hediye ettiği, Eyyûb Nişancası’ndaki bahçe içindeki eve yerleşti. Dâr-üs-se’âde ağalarından Mehmed Ağa tarafından, Çarşamba’da yaptırılan Mehmed Ağa dergâhında, insanlara doğru yolu anlatmakla vazîfelendirildi. Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi tarafından câmi hâline getirilen Atpazarı’ndaki Hüsam Bey mescidinde de Cum’a vâ’izi olarak vazîfe yapıp, insanlara hak ve hakîkati anlatmaya devam etti. İstanbul halkının va’z ve nasihatlerine gösterdiği yüksek alâka üzerine, Şehzâde Câmii’ne vâ’iz olarak nakledildi. Bir müddet orada insanlara yüce dinimizin emir ve yasaklarını, sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlattıktan sonra, Yavuz Sultan Selîm Câmii’ne Cum’a vâ’izi olarak görevlendirildi. Sultan Selîm civarında bir mescid ve Sivâsî dergahını inşâ ettirip, hizmete devam etti. Sultan Ahmed Câmii yapılırken, temel atma merasiminde bulunup, duâ etti ve temele ilk taşı koydu. Sultan Ahmed Câmii’nin yapımı tamamlanıp ibâdete açılınca, ilk va’zı Abdülmecîd Efendi verdi. Ölünceye kadar bu câminin vâ’izliğini yürüttü.

Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Genç Osman ve Dördüncü Murâd Hân devirlerinde yaşadı, insanlara hep Hakkı tavsiye edip, kötülüklerden sakındırdı, ilmi, irfanı ve olgunluğuyla sultanlar ve diğer devlet erkânı yanında büyük bir nüfuz sahibi oldu. Pâdişâh ve diğer devlet erkânı, önemli husûslarda sık sık görüşlerine başvururlardı. Karayazıcı ve Uzunbölükbaşı isyanlarının bastırılmasında önemli rolü olmuş, hükümete faydalı tavsiyelerde bulunmuştu.

Sultan Dördüncü Murâd Hân’a Bağdad’ın İranlılardan geri alınacağını müjdelemiş, pâdişâh sefere çıkarken de Hazreti Ömer’in kılıcını beline kuşatmıştı.

Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derece sahibi olan Abdülmecîd Sivasî, güzel ahlâk ile ahlâklanmıştı. Sultan Birinci Ahmed Hân’a sunduğu manzûm şikâyetnamede memleketin ve milletin içinde bulunduğu hâli anlatmış, muvaffakiyet için kedisine adâlet ve meşveret tavsiye etmişti. İslâm dininin hep ilerlemeyi emr ettiğini anlatmış, gelişmelere karşı çıkan din adamı kılığına girmiş din düşmanlarıyla tarikatçı geçinen câhil ve sapık kimselerle ve bid’at ehliyle mücâdele etmiş idi. İstanbul’da va’z, irşâd ve ilim öğretmekle meşgûl iken vefât etti.

“Şeyhi” mahlasıyla pek güzel şiirler yazan Abdülmecîd Sivâsi’nin birçok kıymetli eserleri vardır. Bu eserlerin ba’zıları şunlardır: 1- Fâtiha tefsîri, 2- Mesnevî şerhi: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevi’sine yazdığı çok kıymetli şerhidir. Nakledilir ki: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ma’nevî hâl âleminde, gelip Abdülmecîd Sivâsî’ye; “Benim Mesnevî kitabıma şerh yazmanızı istiyorum” buyurdu. Abdülmecîd Efendi de özür beyân edip; “Hâşâ benim haddim değildir. Sizin inci gibi sözlerinizi şerh etmek bir yana anlamaktan âcizim. Birçok şerhler yazılmıştır. Bizim şerhimize ne gerek var” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Onlar da güzel, fakat söz başka hâl başkadır. Benim “Mesnevî “mi şerh etmek sizin gibi hâl sahibi, kelâm ilminde ve tasavvuf ma’rifetlerinde yüksek birisine gerekir” buyurdu. Abdülmecîd Sivasî hâl âleminden beşeriyet âlemine dönünce, emri birkaç gün ihmâl etmişti. Birgün yine hâl âleminde iken Mevlânâ hazretleri zuhur edip; “Size “Mesnevî”me şerh yazın demedim mi?” buyurdu. Abdülmecîd Sivasî hazretleri özür beyân etmek istediğinde; “Biz şimdi sizi topuz ile ikâz ederiz” buyurdu. Ertesi sabah pâdişâh tarafından iki asker gelip, Şerh yazılmasına dâir fermanı ve yüz altın sikke getirdiler. Abdülmecîd Sivasî fermanda; “Benim faziletli pederim, bu saat Mevlânâ hazretlerinin “Mesnevî”sine şerh yazılmasını emr ediyorum. Biz de emrolunduk” diye yazılı olduğunu gördü. Hemen emre uyup şerh yazmağa başladı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin istediği özellikte, nefis bir şerh yazdı. 3- Lezâiz-ül-âsâr ve Letâif-ül-ezhâr, 4- Maskal-ül-kulûb, 5- Şerhun alâ kasîde-i Mîmiye li-Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, 6- Fezâilü salât-in-Nebî, 7- Dürer-ül-akâid, 8- Dîvân-ı ilahiyat, 9- Şerhu Cezîret-il-Mesnevî, 10-Umdet-ül-Müsteiddîn -fis-sarf, 11-Mekâsid-i ayniyye ve Mesâid-i ervâh-ı tayyibe ve ayniyye: Bu eser Şeyh Yâr Ali bin Siyâvuş Divriği’nin (Kitâb-ül-mekâsid-ün-Nâciye fil mebde-i vel-meâşî vel-me’âd) adlı eserinin şerhidir. 12- Kahr-üs-sûs fî ilcâm-in-nüfûs, 13-Meyâdîn-ül-fürsân fî kavâid-i Fârisiyye 14- İrâde-i cüz’iyye, 15- Hadîs-i erba’în.

1) Hediyyet-ül-ihvân (Mehmed Nazmi) Süleymâniye Kütüphânesi. Hacı Mahmûd Efendi kısmı. No: 4587, vrk. 57a.

2) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 170

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 62

4) Sicilli Osmânî cild-3, sh. 400

5) Keşf-üz-zünûn sh. 1130, 1829

6) Osmanlı Müellifleri cild-1, sh. 120

7) İzâh-ül-meknûn cild-2, sh. 401, 403

SULTAN MURÂD HÂN (DÖRDÜNCÜ MURÂD) www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, seksenikinci İslâm halifesi ve onyedinci Osmanlı pâdişâhı. Babası Sultan Birinci Ahmed Hân olup, annesi ise Mâhpeyker Kösem Sultan’dır. 1021 (m. 1612) senesinde halife ve Osmanlı sultânı oldu. Osmanlı Devleti’ni tekrar güçlendirdi. 1049 (m. 1640) senesinde yirmisekiz yaşında iken bütün Osmanlı hânedanında görülen nikrîs (damla) hastalığından İstanbul’da vefât etti. Babası Birinci Ahmed Hân’ın türbesinde defnedildi.

Babası Sultan Birinci Ahmed Hân ve ağabeyi Sultan Osman (Genç Osman) Hân gibi Sultan Murâd Hân’ın da zekâsı küçük yaşta gelişmişti. En mümtaz mürebbiyelerin nezâretinde terbiye edildi. “Enderun” adı verilen saray mektebindeki hocalardan husûsî dersler aldı. Mâhpeyker Kösem Sultan, oğlu Murâd’ın diğer şehzâdelerden her yönden daha üstün olması için çok gayret gösterdi. Şehzâde Murâd da kendisine gösterilen alakayı boşa çıkarmadı, ilim öğrenmekteki sür’ati, plânlı yaşayışı, spor ve silâh ta’limlerindeki başarısı, atîk ve çevikliği, çabucak serpilip yetişmesi ile dikkatleri çekti. Hüsâm-zâde, Sarı Solak ve Hacı Süleymân Efendi’lerden ok atmayı, Cündî Halîl Paşa’dan ata binmeyi öğrendi. Zekeriyyâ-zâde Yahyâ Efendi gibi zamanın önde gelen âlimlerinden fıkıh dersleri aldı. Babasının da hocası olan Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini, daha onbir yaşlarında iken Üsküdar’daki dergâhında ziyâret etmeye başladı. O mübârek zâttan aldığı feyzle hayat buldu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin sohbetlerinden aldığı müjdelerle geleceğe ümitle bakmaya başladı. Babası Sultan Birinci Ahmed Hân’ın vefâtıyla, memlekette devlet otoritesi sarsılmış, İslâm düşmanları her taraftan hücuma geçmişlerdi. Binlerce yeniçeri askeri, başıbozuk bir güruh hâline gelmişti. Ehl-i sünnet düşmanı İran-Safevî çapulcularından inim inim inleyen İran sınırına yakın şehirlerdeki müslümanlar, içerilere göçmeye başlamışlardı. Veliahd Şehzâde Murâd, daha o yaşında İstanbul’da kıyâfetini değiştirerek dolaşır, halkla te’sis edeceği işbirliği neticesi, ileride yapacağı işlerin plânlarını kurardı. Kimden nasıl istifâde edeceğini, kimi nasıl cezalandıracağını tek tek defterine kayd ederdi. Günü geldi, rahatsız olan amcası Mustafa Hân’ın yerine Şehzâde Murâd; “Sultan Dördüncü Murâd” ünvanı ile Osmanlı pâdişâhı oldu. Yıllardır çizdiği plânlar, kurduğu hayâller gerçekleşecek, dedesi Yavuz Sultan Selim Hân gibi, devletinin dizginlerini eline alacaktı. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sancaktan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin huzûrunda mübârek hocası Azîz Mahmûd Hûdâyî’nin elinden kalıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için, devleti bilfiil idâre edemeyeceği görüşü hâkim olarak, annesi Mâhpeyker Vâlide Kösem Sultan, “Saltanat nâibesi” ta’yin edildi. Zaman zaman güçlü devlet adamlarının desteğinde güzel işler yapılıp, yer yer zorba ve zâlimlerin kötülükleriyle karşılaşıldı. Sultan Murâd Hân’ı çocuk diyerek işe karıştırmıyorlar, başa geçenler kendi bildikleri gibi devleti idâre ediyorlardı. Fakat Sultan Murâd Hân, bu arada boş durmuyor, ilim öğreniyor, târih kitapları okuyor, dedelerinin hâl ve hareketlerini çeşitli durumlar karşısında aldıkları tedbir ve tavırları tek tek inceliyordu. Fırsat buldukça Üsküdar’a geçip Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin ziyâretine gidiyor; “Ben derviş Murâd” diyerek kendisini takdim ediyordu. Yalnız orada huzûr buluyor, dünyâ padişahlığının ne kadar boş birşey olduğunu görüyor, asıl padişahlığın Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin padişahlığı olduğunu düşünüyordu. Kendi üzerinde kıymetli elbiseler vardı. Ama gözünde hiçbir değeri yoktu. Azîz Mahmûd Hûdâyî’nin yamalı elbiseleri en nadide kumaşlardan daha da göz alıcıydı.

Yamalı elbise, giyen zâtın büyüklüğü ile kıymet kazanmıştı. Bu mübârek zâtın ma’nevî desteği de olmasa Sultan Murâd ne yapacaktı? Üç günlük dünyâ için bunca kavgaya, baş alıp, baş vermeye değer miydi? Ama Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, onun düşüncelerini adetâ okuyor, Allahü teâlânın rızâsı için onun emrine uyarak yapılacak işin kıymet kazanacağını söylüyor, Allahü teâlânın kullarına O’nun rızâsı için adâletle muâmelenin birçok ibâdetlerden kat kat ziyâde olduğunu bildiriyordu. Sultan Murâd Hân, aldığı feyz ve ma’nevî destekle sarayına dönüyor, idâreyi bütün kudretiyle ele geçireceği günü bekliyordu. Dedelerinden Yavuz Sultan Selim Hân’a özeniyor, onun gibi olmak için her yönden kendisini yetiştiriyordu. Onun gibi bilgili, onun gibi güçlü kuvvetli, onun gibi müttekî, o nun gibi korkusuz olmak için çırpınıyordu. Sarayından her sabah has bahçeye gider gelir, ellerinde ikiyüz okkalık bir mermer sütunu taşırdı. Okuduğu târihlerden çıkardığı hüküm, askerin kuvvetten anladığı, kendisinden kuvvetli olanı sevdiği idi. O hâlde en iyi yeniçeri, en iyi atıcı, en iyi kılıç kullanan, en iyi ata binen kendisi olmalı vurduğu yerden ses çıkarmalıydı.

Zaman zaman halkın içine girer, değişik kıyâfetlerle onların sohbetlerini dinlerdi. Halkının derdini halktan bir kimse olarak yerinde incelerdi. İnsanların kimden nasıl zarar gördüğünü, zulüm merkezlerini tek tek tesbit etti. Anadolu’dan ve Rumeli’den kendisine haber ulaştıracak kimseler buldu. Gelen bütün haberleri değerlendirdi. Sefere çıkan sadrâzam ne yapıyor, yeniçeriler, sipâhiler, beyler, paşalar, kadılar, ulemâ insanlara nasıl davranıyor, hepsinden haberdar oldu. Devletin yararına bir iş yapan mükâfat görmüş, kendisini güçlü hissedince de halka zulmeder olmuştu. Halk hayâtından bezmiş, pâdişâhın bir an önce işi ele alması için duâ eder olmuştu. Ama Sultan Murâd Hân’ın en büyük desteği olan Azîz Mahmûd Hüdâyî 1038 (m. 1628)’de vefât etmiş, Sultan Murâd kendisini, elsiz, kolsuz hissetmişti. Bu durumda Sivaslı Abdülmecîd Şeyhî Efendi ve Şeyhülislâm Yahyâ Efendi elinden tuttular. Hatâ ve yanlışlıklarını düzelttiler. Hayırlı işlerinde yardımcısı oldular. Çeşitli zulümler karşısında zaman zaman celallenen Sultan Murâd Hân, evlâdına zarar gelmesinden korkan Vâlide Sultan’ın yumuşak davranması îkâzıyla karşılaşırdı. Bir defasında da aynı ikâzla karşılaşan Sultan Murâd Hân; “Ben dedem Yavuz Sultan Selim Hân’dan sonra gelseydim, dedem Süleymân gibi yumuşak olurdum. Ne çâre ki cenâb-ı Hak, bana saltanatı kargaşalık devrinde nasîb etti. Kargaşalığın hakkından da sertlik gelir” cevâbını verdi. Artık yavaş yavaş kendisini hisettirmeye başlamıştı.

Abaza Mehmed Paşa’yı yenen Hüsrev Paşa, sadrâzam ve serdâr-ı ekrem sıfatıyla Anadolu’da bulunuyor, sadrâzama yakışmayan icrââtta bulunuyor, ondan güç alan birçok zâlim de halka zulmediyordu. Sultan Murâd Hân, artık kararını vermişti. Merhamet etmeyene merhametin zerresini tattırmayacak, Allahü teâlânın mahlûkuna merhamet etmeyene merhamet etmeyecekti. Bir fermanla Diyarbekir’de bulunan Hüsrev Paşa’yı sadr-ı a’zamlıktan azletti. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi nezâretinde ve pâdişâhın huzûrunda yapılan mahkeme neticesinde, Hüsrev Paşa’nın idamına hükmedildi. Yerine sadâret kaymakamı ve ikinci vezir olan Receb Paşa ta’yin edilmeyip, âdete muhalif olarak üçüncü vezir Hâfız Ahmed Paşa’ya sadrazamlık verildi. Receb Paşa çok hırslı ve kindar bir adamdı. Kendisine sadrazamlık verilmemesini hazmedemeyip yeniçeri ocağını kışkırttı.

Hüsrev Paşa’ya taraftarları mektûp yazıp Tokat’a çekilmesini istediler. Pâdişâh en güvendiklerini iş başına getirdi. Hüsrev Paşa’nın zorbaları İstanbul’a doldu. Herbiri bir başka zulüm çeşidini ortaya koyuyordu. Yeniçeri ve sipâhiler, işi iyiden azıtmışlardı. Halk galeyana gelmiş, ancak gözü dönmüş katil zorbaların etrâfı talan etmelerinden çekinmişlerdi. Çok geçmeden Receb Paşa’nın kışkırtmaları netice verdi. Yeniçeri taifesi Atmeydanı’nda toplandı. Hüsrev Paşa’nın azline karşı çıkıyorlar, aralarında sadrâzam ve şeyhülislâmın da bulunduğu onyedi kişinin azlini, hattâ kellesini istiyorlardı. Pâdişâh, sarayın önüne kadar gelen yeniçeri taifesine haber gönderip, isteklerinin görüşüleceğini bildirerek dîvân topladı. Dîvân a’zâlarının fikirlerini öğrendi. Pâdişâh hiçbir kimseyi feda etmek niyetinde değildi. Üç defa peşi-peşine pâdişâh nasbeden asker, iyiden kudurmuş, isteklerine kavuşmadan yerini terketmiyordu. Bu şekilde bir iki gün geçti. Zorbalar işi iyiden çığırından çıkarttılar. Askeri iyiden kışkırttılar. Pâdişâhı ayak divânına çağırdılar. Pâdişâh hiç çekinmeden, muhâfızsız olarak askerin önünde kurulan tahtına oturdu. Hâlbuki asker; “Pâdişâhım, istediğimiz onyedi kelleyi ver, yoksa sayı onsekize çıkar” diyerek bizzat pâdişâhı dahî tehdit ediyordu. Onları nisbeten teskin edip, zaman kazanmaya çalıştı, isyancıların kendilerine teslim edilmesini istedikleri Sadrâzam Hâfız Ahmed Paşa, bir iş için gittiği Üsküdar’dan geri geldi. Dîvân odasında pâdişâha yalvardı. “Bu ak sakalım ve ileri yaşımla artık bir işe yaramam. Kellesi istenen diğer onaltı müslümanın da yerine beni onlara teslim edin. Devlet bu belâdan kurtulsun. Onaltı müslüman da din ve devletine hizmet ile meşgûl olsun” dedi. Pâdişâh kabûl etmedi. Ama başka çâresi de yoktu. Hâfız Ahmed Paşa, dîvân üyeleri ile helâlleşti. Pâdişâhla yalnız olarak görüşüp, çocuklarına ihtimâm göstermesini vasıyyet etti. Pâdişâhın peşi sıra askerin karşısına geçti.

Abdest tazelemiş, başına beyaz bir sarık sarmıştı. Besmele çekip kendisini askerin arasına saldı. Elebaşı durumuna gelmiş zorbaların kışkırtmaları, askeri temelli yoldan çıkarmıştı, İran’dan sızan bozuk insanların da te’sîri ve siyâsî propagandaların etkisi ile, asker adetâ kudurmuştu. Hâfız Ahmed Paşa, hemen şehîd edildi. Pâdişâh kendinden geçti. Bu yaptıklarını yanlarına bırakmıyacağını kapalı olarak ifâde etti. Zorbalar pâdişâhtan ba’zı isteklerde daha bulundular. Pâdişâh, isteklerini yerine getireceğine söz verdi. Recep Paşa’yı sadrâzam yaptı.

Özi beylerbeyi Murtezâ Paşa’ya bir hattı hümâyûn vererek, Tokat’taki Hüsrev Paşa’nın îdâm edilmesini emretti. Bütün kışkırtma ve hâdiselerin başı olan Hüsrev Paşa’nın îdâmı haberi İstanbul’a gelince asker yeniden isyan etti. Receb Paşa, isyanı tahrîk ederek pâdişâhın yakın çevresindeki mümtaz şahısları ortadan kaldırmak istiyordu. Gayesine bir hayli de yaklaştı. Çok geçmeden pâdişâh, işi yoluna koydu, ikide bir toplanıp sarayın önüne gelen zorbalar, yine gelmişlerdi. Gizlice zorbalarla anlaşan sadrâzam onlara arka çıkıyor, pâdişâha da onlara tâviz vermesini tavsiye ediyordu. Receb Paşa’nın bu zamana kadar yaptığı zulüm haddi aşmıştı. Pâdişâh, kararını vermiş, bu defa ne olacaksa olsun iş bitsin, şekliyle hareket eder olmuştu. Yoksa bu zorbalar, tâviz verdikçe şımarıyor, şımardıkça çoğalıyordu. Pâdişâh, halk arasına saldığı adamları vasıtasıyla kamuoyu meydana getirdi. Zâten yıllardır birçok zorbanın elinden çekmediği kalmamış olan İstanbul ahâlisi, Pâdişâh’ı sonuna kadar desteklemek arzusunu gösterdi. Sadrâzam Receb Paşa, yine zorbalara tâviz verilmesini tavsiye ediyor, onların çok güçlü olduğunu söyleyerek Pâdişâh’ın kalbine korku vermeye ve Pâdişâh’ın kendisine muhtaç olduğunu hissettirmeye çalışıyordu. Ama o gün olan olmuş, ok yaydan çıkmıştı. Dîvân toplantısından sonra saraydan ayrılacağı sırada huzûra da’vet edilen Receb Paşa, kapıdan girer girmez îdâmı emredildi, işi bitirildi. Cesedini saray kapısı önüne astılar. Başsız kalan zorbalar ne yapacaklarını şaşırıp dağıldılar. Artık insiyatif Pâdişâh’ın eline geçmişti. Tabanı Yassı Mehmed Paşa’yı sadrâzam ta’yin etti. Zorbalar ellerindeki bütün kozları kaybedeceklerini anlayınca, Receb Paşa’nın idamından yirmibir gün sonra, tekrar Sultan Ahmed meydanında toplandılar. Zorbalıkla ele geçirdikleri vazîfelere berât verilmesini istiyorlardı. Pâdişâh Sultan Murâd Hân hemen bir ayak dîvânı teşkil edilmesini emretti. Sadrâzam Tabanı Yassı Mehmed Paşa, Şeyhülislâm Ahî-zâde Hüseyn Efendi, Kadıasker Karaçelebi-zâde Mehmed Efendi ve diğer kadıasker Hocazâde Abdullah Efendi, Nakîb-ül-eşrâf Allâme Şeyhî Efendi, Ayasofya Câmii vâ’izi Kâdı-zâde ve diğer âlimler, yeniçeri ağası zabitleri, altı hassa süvari bölükleri ağaları, dîvânda yerlerini aldılar. Pâdişâh gelip tahtına oturdu ve; “Eğer sipâhilerim bana itaatkâr iseler ve bana inanıyorlarsa, aralarından birkaç ihtiyârı seçip göndersinler” dedi. Pâdişâhın bu sözleri Atmeydanı’ndaki sipâhilere tebliğ edildi. Aralarından birkaç nefer seçip gönderdiler. Bunlar tahtın karşısına gelip durdular. Ahâli de divanhânenin karşısında yerini almış, her taraf dolmuştu. Yeniçeriler ve yeniçeri ağası pâdişâha sâdık olduklarını bildiriyorlardı. Bunun üzerine Sultan Dördüncü Murâd Hân; “Allahü teâlâya itaat edin. Peygambere (aleyhisselâm) ve sizden olan idârecilere de itaat edin” meâlindeki Nisa sûresi 59. âyet-i kerîmesi mucibince, pâdişâhlarına itaat etmelerini istedi. Onlara nasihatlerde bulundu. Yeniçeriler, Pâdişâh’ın ömrünün uzunluğuna, saltanatının mes’ûd bir şekilde devamına duâ ettiler. Pâdişâh’larına sâdık olacaklarına söz verdiler.

Sultan Murâd Hân daha sonra; “Baştaki emir, Habeşi bir köle de olsa ona itaat etmeyi emreden hadîs-i şerîfi bilirsiniz. Öyleyse içinizdeki zorbaları himâye etmeyin ki, pâdişâh ve devletimiz uğradığı musibetlerden, kurtulabilsin ve siz de babalarınız gibi sadâkatinizle iftihar edebilesiniz” dedi. Orada bulunan yeniçerilerin hepsi birden; “Biz pâdişâhın askeriyiz, zorbaları himâye etmeyiz. Onun düşmanları bizim de düşmanımızdır” diye cevap verdiler. Hemen mıshaf-ı şerîf getirildi. Yeniçeriler, Kur’ân-ı kerîm üzerine yemîn ettiler. Yemînleri, hemen deftere geçirilip tescil edildi. Pâdişâh, sipâhilerin göndermiş oldukları temsilcilere döndü. Hiçbir suça bulaşmamış, sakin ihtiyârları göndermişlerdi. “Siz sipâhiler! Kırkbin kişisiniz. Haddîni aşan istekleriniz, devleti altüst etmiş, zulüm her tarafı tahrip etmiştir. Bu hizmetlere geçebilmek için birbirinizle bozuştunuz. Devlete âsi oldunuz” dedi. Sipâhiler; “Biz âsi değiliz. Biz senin dostlarına dost, düşmanlarına düşmanız. Pâdişâhın emirlerini hafife alan zorbaları desteklemeyiz. Lâkin onları zabtedebilecek güce de sahip değiliz” dediler. Pâdişâh onlara da Kur’ân-ı kerîm üzerine yemîn ettirdi.

Pâdişâh, bu defa kadıları huzûruna çağırdı. Rumeli ve Anadolu’nun en ihtiyâr kadıları tahtın ayak ucuna kadar yaklaştılar. Pâdişâh onlara rüşvet alıp adam kayırdıkları hakkındaki şikâyetlerle ilgili sorular sordu. Kâdılar; rüşvet alıp adam kayırmadıklarını, ancak zorbaların tahakkümü altında adâlet yapamadıklarını söylediler. Hattâ Rumeli’nden bir kadı efendi söz alıp; “Sipâhilerin zulmüne karşı çıktığım için mahkemeyi basıp malları yağma ettiler” dedi. Kâdıların sözleri de deftere kaydolunup, yemînleri tescil edildi. Sipâhilerin vakıf mütevelliliği, kâtiblik hizmetlerine mülâzım yazılmamaları ve umûmun asayişinin muhafazası için, sipâhiler ve yeniçeriler tarafından yemîn edilmiş olduğundan, aykırı hareket edenlerin Allahü teâlânın, peygamberlerin (aleyhisselâm), meleklerin ve bütün müslümanların la’netine mazhar olacağını bildiren bir huccet (senet) tanzim edildi. Hazırlanan hucceti; Pâdişâh, vezîr-i a’zam, şeyhülislâm, vezirler ve nakîb-ül-eşrâf imzaladı. Pâdişâh, hem fetvâ, hem de destek almış, zorbaları sindirmek için bütün kozları eline geçirmişti. Üç gün içinde zorbaların elebaşları elde edilmeye ve ortadan kaldırılmaya başlandı. Pâdişâh, bizzat kendisi, kıyâfetini değiştirerek halkın arasına karışıyor, kimin ne yaptığını bizzat görüyordu. Suçlular yakalanıyor, ânında yapılan soruşturma ve muhakeme neticesi, zaman geçirmeden cezaları veriliyordu. Bütün zorbaların kalbine korku girdi. İleri gelenleri gerekli cezalarla cezalandırıldı. Anadolu’da ortalığı yakıp yıkan, çevresine topladığı eşkiya ile ma’sûmların canlarını yakan âsiler de yavaş yavaş toplanmaya ve ortadan kaldırılmaya başlandı. Âsilerin üzerlerine gönderilen bey ve paşalar, ellerinde listelerle gidiyorlar, ölüm cezasını haketmiş olanlara, yakaladıkları an cezâlarını veriyorlardı. Asilerin birbirleri ile araları açılarak, kendi kendilerini ezmeleri de sağlandı. Bunlardan ba’zıları mükâfatlandırıldı. Daha sonra devletin başına iş açmaya kalkışmaları üzerine cezaları verildi. Lübnan, Hicaz ve Yemen taraflarında çıkan ayaklanmalara ve ortaya çıkan eşkiyalara karşı tedbirler alındı.

1043 (m. 1633) senesinde Cibâli kapısında teçhiz edilmekte olan bir gemide yangın çıktı. Ondan diğer gemilere, gemilerden evlere sirayet eden yangın yaklaşık yirmibin evin yanmasına sebep oldu. Yangının tütün yüzünden çıktığı söylendi. Yangında yeniçeri ve sipâhinin zorbalığını, halkın dikkatsizlik ve ilgisizliğini gören Sultan Murâd Hân, hepsini topyekün terbiye etmek maksadıyla, yangın sebebiyle halkın dedikodu merkezi hâline gelen kahvehâneleri kapatıp, tütün içmeyi yasakladı. Zâten kahvehâneler, daha çok zorbalar tarafından açılıp işletilen yerlerdi. Halktan çok zorba taifesi gider, tütün içip dedikodu yaparak vakit geçirirlerdi. Zamanın âlimleri, bu yasak üzerine; “Pâdişâhın yasakladığı bir şeyi yapmanın caiz olmayacağına dâir fetvâ” vererek halkı uyardılar. Tütün yasağını ve büyük İstanbul yangınını bahâne eden Sultan Murâd Hân, zorbaları tamamen ortadan kaldırıp kötülüklerini yok etti. Zorbaların meyhânelerini yıktırdı, içkiyi yasakladı ve yasağın tatbikini bizzat kendisi ta’kib etti.

Sultan Murâd Hân bütün bu işleri yapıp, İstanbul’da huzûru yeniden kurarken, hep hayâlinde İmâm-ı a’zam hazretlerinin şehri Bağdat vardı. Bağdat mutlaka fethedilmeli, mübârek kimseleri mezarlarında bile rahat bırakmayan İran çapulcularına gereken ceza verilmeliydi. 1043 (m. 1633) senesinde Sadrâzam Tabanı Yassı Mehmed Paşa’nın kumandanlığında ordu Üsküdar’dan yola çıktı. Ordu hem Anadolu’daki zorbaları cezalandırmak, karışıklıkları düzeltmek, hem de İran üzerine yapılacak sefere hazırlık yapmak için yola çıkarılmıştı. Bu arada Osmanlı içinde karışıklıkların düzeldiğini, Sultan Murâd’ın güçlü bir pâdişâh olduğunu gören Avrupa kavimleri, korkularından ne yapacaklarını şaşırıp, vermedikleri vergileri gönderip, gönderdiklerini arttırmanın yollarını arar oldular. Ancak Leh kralı, vergiyi geciktirmişti.

Bosna beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa’ya verilen bir emirle, Lehistan içlerine büyük bir akın tertiplendi. Çok ganîmet alındı. Sultan Murâd Hân Lehistan seferine hazırlandı. Edirne’ye kadar gitti. Lehistan elçisinin gelip anlaşma taleb etmesi üzerine savaştan vaz geçildi. Uygun şartlarda anlaşma yapıldı.

Sultan Dördüncü Murâd Hân, bu arada İstanbul ve çevresinde asayişi düzeltmek için faaliyetlerine devam ediyordu, İzmit yolu ile Bursa’ya gitti, İzmit kadısının hizmetlerini bizzat yerinde görüp, takdîr etti. Ömrü boyunca bu vazîfeden alınmaması için eline hatt-ı hümâyûn verdi. İznik kadısını da suçlu bularak cezâlandırılmasını emretti. İstanbul’dan çıkışının dördüncü günü Bursa’ya vardı. Halk sevinç içinde sultanlarını karşıladı. Murâd Hân ilk önce dedelerinin, daha sonra Emîr Sultan’in kabirlerini ziyâret etti. Fakirlere sadaka dağıttı. Millete çok zulüm yapmış olan Hasenkeyfli Mehmed Ağa’yı îdâm ettirdi.

Avrupa tarafını anlaşmalarla nisbeten sağlamlaştıran Sultan Murâd Hân, 1045 (m. 1635) senesinde ilk Revân seferine çıktı. Sefere çıkmadan önce çok tereddütlü olan Pâdişâh, nereye sefer etmesinin hayırlı olacağını kestiremiyordu. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i şerîfine uyarak iki rek’at istihâre namazı kıldı. Ertesi günü gönlü rahattı. Revân seferi için yola çıktı.

Üsküdar’a geçen Pâdişâh öteden beri bozulmuş olan sefer düzenini de tekrar eski hâline döndürmek için çok dikkatli davranıyor, askerin kanunsuz hiçbir hareketini kabûl etmiyordu. Durum fevkalâde olduğu için de şiddetle cezâlandırıyordu. Yolda yakalanan âsiler hakkında hükümler verilip gereken cezalar ânında tatbik Ediliyordu. Konya’ya varıldı. Pâdişâh Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesini huşû’ içerisinde ziyâret etti. Askeri ile aynı zorluklara göğüs gerdi. Aylarca atının eğerinden başka yastık, atının çulundan başka örtü kullanmadı. Askeri ile dâima hemhal, adetâ arkadaş gibiydi. Kayseri yakınlarında Develihisar’dan araba ile geçerken bir dağ keçisinin kaçtığını gördü. Hemen bir at istedi. Göz açıp kapayıncaya kadar ata atlayıp keçinin arkasına düştü. Attığı bir tek okla keçiyi vurup, askeri adetâ büyüledi. Askerler; “Allahü teâlâ yardımcın, olsun!” diye bağrıştılar. Pâdişâh, Erzurum üzerinden Revân önlerine vardı. Yapılan kuşatma sonunda Emîr Güne Hân kumandasındaki kale teslim oldu. Kumandana Yûsuf ismi ve paşalık ünvanı verildi. Yûsuf Paşa pâdişâhın yanında kaldı. İran askerleri serbest bırakıldı. Güçlü Osmanlı askeri karşısında hareketsiz kalan İran askerlerinin, geri çekilirken ahâliyi katletmeye kalkışmaları üzerine, peşlerine asker gönderildi. Gerektiği şekilde cezalandırıldılar. Pâdişâh tebrikler ve duâlardan sonra Cum’a namazına gitti. Sultan Murâd adına hutbeyi, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi okudu. Yahyâ Efendi bu güne;

“Revân’a varınca Sultan Murâd Hân Ömer heybet,
Müyesser eyledi ona Hudây-ı Müsteân fethin.
Cemî-i Ehl-i sünnet asker-i İslâm şad oldu,
Dedi. Yahyâ onun târihini “Gördük Revân fethin.”

kıt’asını târih düşürdü. Kalenin gerekli tahkimatını yapan Sultan Murâd Hân, İran içlerine doğru seferine devam etti. Aras nehrini geçerken köprü kurmak mümkün olmadı. Pâdişâh da dâhil herkes atı ile nehri geçecekti. Pâdişâh sudan geçerken yanındaki askerlerden biri hâkimiyetini kaybedip akıntıya kapıldı. Pâdişâh hiç vakit geçirmeden askere doğru yaklaşıp yakasından yapışarak karaya çıkardı. Eline de bir kese altın verdi. Bu hâdiseyi gören askerler, pâdişâhlarına bir kat daha bağlandılar. Pâdişâh, doğru dürüst bir mukavemetle karşılaşmadan Tebrîz’e girdi. İran’ın merkezi olan Tebrîz, ekonomik yönden çökertildi. Kışın yaklaşması sebebiyle ordu İstanbul’a döndü. Ancak daha Sultan Murâd yolda iken İranlıların Revân’ı muhasara ettiği haberi geldi. Mevsim kış olduğu için Pâdişâh’ın dönmesi mümkün değildi. Sultan Dördüncü Murâd’ı İstanbul ahâlisi coşkun bir şekilde karşıladı. Yıllardır böyle bir zaferin ümidiyle yaşayan müslümanlar, Pâdişâh’a nasıl duâ edeceklerini bilemiyorlardı. Artık Bağdat’a sefer yapıp, ata mirası, İmâm-ı a’zam yâdigârı bu mübârek beldeyi Acemin kirli ayaklarıyla çiğnemesine son verilmeliydi. Bütün hazırlıklar o yöne kaydırıldı. Fethi hazırlayıcı öncü kuvvetler gönderildi. Halkı bu savaşa hazırlamak için gerekli faaliyetlere başlandı. Müslüman Osmanlı halkı yediden yetmişe yeni bir Yavuz devri, zaferler devri yaşamaya hazırlanıyordu. Yıllarca pâdişâh olduğu hâlde padişahlık yapamamış olan Sultan Murâd Hân, bu zaman zarfında iyice bilenmiş, ne zaman ne yapacağını iyice hesaplamıştı. Yaşı gençti. Yirmiyedi-yirmisekiz yaşlarında, yılların tecrübesine, hayâl edilemez hedeflere sahipti. İlk önce Bağdat, sonra, sonrası çoktu. Bir tarafı Çin, öbür tarafı Endülüs’e dayanıyordu. Târik bin Ziyâd’ın çocukları, barbar Avrupa kavimleri tarafından kesilip imha ediliyor, câmiler müslüman cesetleri ile doldurulduktan sonra kiliseye çevriliyor, müslüman Endülüs, putperestleştiriliyordu. Buna artık son verilmeli, sancak-ı şerîf dünyânın iki ucunda aynı anda dalgalanmalıydı. 1047 (m. 1638) senesinde ilk hedef olan Bağdat üzerine sefer açıldı. Yeniçeri yeni bir nizamda, sipâhi ayrı bir düzende, ahâli, velî, derviş, talebe herkes ayrı bir sevinçteydi. Osmanlı teb’ası, bu yüce pâdişâha verecek derece bulamıyordu. Zamanın usta şâiri Nefî;

“Nice benzer sana tarz-ı pâdişâhân-ı selef,
Bir midir pervaz-ı anka ile pervaz-ı cerâd”

beytiyle; “Sen hiçbir pâdişâha benzemezsin. Çünkü anka kuşunun uçuşu ile çekirgenin uçuşu bir değildir” diyordu. Pâdişâh sefere çıkmadan önce İstanbul’da memleketin dört bir tarafına ta’yin edilecek kadıların imtihanına katıldı. Herbirine pek çetin sorular sordu. En lâyık olanına vazîfe verilmesini te’min eyledi. Mecliste hazır bulunan ulemâ, pâdişâhın fıkıh bilgisine hayran kaldı. Sivaslı Abdülmecîd Şeyhî Efendi’nin elinden, Hazreti Ömer’in kılıcını beline kuşanan Pâdişâh, ordusunun başında İstanbul’dan yola çıktı. Yanında Şeyhülislâm Yahyâ Efendi ve Kâdı-zâde gibi âlimler de vardı. Şehirlerden tam bir nizam içerisinde geçerek Konya yoluyla Haleb’e vardı. Yol üzerindeki cümle evliyânın kabrini ziyâret etti. Şeyh Edebâlî ve Seyyid Battal Gâzî, Mevlânâ ve Nasreddîn Hoca’nın türbelerini ziyâreti ihmâl etmedi. Bağdad fethinde yardımları için, rûhlarından istimdat (yardım) istedi. Vezîr-i a’zam Bayram Paşa, Birecik’te vefât etti. Pâdişâh, bu kıymetli devlet adamının vefâtına çok üzülüp ağladı. Tayyar Mehmed Paşa’ya vezîr-i a’zamlık verildi. Musul’da Hindistan elçisi geldi. Fil kulağından yapılmış, üzerine gergedan postu geçirilmiş, tüfek ve kılıcın kâr etmeyeceği söylenen bir kalkanı da hediye getirmişti. Pâdişâh elinde bulunan bir mızrakla kalkanı deldi ve üzerine koyduğu beşyüz altınla elçiye geri gönderdi, İstanbul’dan hareketin yüzdoksanyedinci günü Bağdat önlerine varıldı.

İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) türbesinin bulunduğu kısım daha önceden ele geçirilmişti. Pâdişâha İmâm-ı a’zamı ziyâret etmesi teklif edildiğinde; “Bağdat, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken gidip o yüce İmâmı ziyâretten haya ederim” cevâbını verdi. Şehir kuşatıldı. Her türlü tedbir alındı. Sık sık hücumlar yapıldı. Muhasara esnasında, Sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa şehîd oldu. Kemankeş Kara Mustafa Paşa sadrâzam ta’yin edildi. Sadrâzamın bile şehîd edildiği şiddetli çarpışmaların olduğu bir günde, askerler garip bir kimseyi huzûrlarına getirdiler. Elbisesi lime lime, elinde dalından yeni koparılmış akasya ağacından bir değnek, yüzünde tâ uzaklardan farkedilen fevkalâde bir nûr vardı. Pâdişâhı bakışları ile te’sîr altına alan ender şahsiyetlerden biri idi. Pâdişâh bu yüzü bir yerden tanıyordu. Bu, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin yakınlarından olan bir mübârek kimseden başkası değildi. “Pâdişâhım! Hocamın emriyle İstanbul’dan buralara geldim. Gayretle çalışın. Bağdat’ı Pazartesi’nden önce fethedin. Sonraya kalırsa sele düçâr olursunuz. Fetih müyesser olmaz. Mevlâm sizi muhafaza etsin” deyip çadırdan çıktı. Pâdişâh Sultan Murâd Hân, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu yardımına şükür için hemen Allahü teâlâya hamd edip o mübârek kimsenin rûhuna Fâtihalar gönderdi. Kumandanlarını çağırıp ertesi günü kalenin fethi için emir verdi. Şa’bân ayının onyedisinde Cum’a günü (24 Aralık 1638) Bağdat fethedildi. Asker arasından nice kahramanlar ortaya çıktı. Kahramanlara şiirler, türküler söylendi. Nice Genç Osman’lar, gencecik yiğitler, Bağdat’a girmekle, kaleye şerefli sancaklarını dikmekle nasiplendiler. Kale kumandanı Bektaş Hân, kalenin teslimi için sultânın huzûruna kabûl edildi. Teslim şartları görüşüldü. Teslimi kabûl edemeyen İran askerleri, serbestçe çekilip gitmelerine müsâde edilmesine rağmen, baruthâneyi ateşe vererek ma’sûm kimseleri öldürmeye kalkışmaları üzerine, gereken cezaya çarptırıldılar. Bu arada Bektaş Hân da karısı tarafından zehirlendi. O garip dervişin dediği gibi Pazartesi günü bir fırtına çıkıp peşinden yağmur yağdı. Bağdat çevresinde günlerce seller akıp, Safevî pisliklerini yıkadı. Osmanlı yepyeni, pırıl pırıl bir şehre sahip oldu.

Sultan Dördüncü Murâd Hân, ilk iş olarak, İmâm-ı a’zam hazretlerinin ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. Eshâb-ı Kirâm düşmanı Safevî sapıkları, Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatan Ehl-i sünnet âlimlerine olan düşmanlıklarından dolayı, onların mübârek kabirlerini tahrip etmişler, türbelerin eşyalarını yağmalamışlardı. Pâdişâh emir verip bütün ma’nevî mîrâsların ta’mirini bildirdi. Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’yi de bu işlere nezâretle vazîfelendirdi. Kısa zamanda eskisinden daha iyi hâle gelmesini te’min etti. İmâm-ı a’zam hazretlerinin türbesini: gümüş kapı. İpek halı ve altın şamdanlarla donattı. İmâretlerde fakirler için yemekler çıkartıp, gönüllerini ve duâlarını aldı.

Ondört sene onbir ay onüç gün sonra Bağdat’ta tekrar Osmanlı sancağını dalgalandıran Sultan Murâd Hân, İstanbul’a dönüş emrini verdi. Sadrâzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İran’la görüşmeleri devam ettirmek için Bağdat’da kaldı, İran’la 1049 (m. 1639) senesinde, zamanımıza kadar geçerliliğini koruyan Kasr-ı Şirin anlaşması imzalandı.

Sultan Murâd Hân’ın, dönüşünü Osmanlı ahâlisi sabırsızlıkla bekliyor, mübârek Bağdat şehrini, İmâm-ı a’zamın kabrini sapıkların tasallutundan kurtaran kahraman orduyu ve Pâdişâh’ı görmek için geçiş yollarını dolduruyordu. Pâdişâh İstanbul’a gelirken Musul’da Safevî elçisini kabûl edip; İran Şahı Safi’ye hitaben bir mektûp yazdı. Mektûbunda; henüz İran elinde bulunan ba’zı yerlerin Osmanlı beylerine teslimini, değilse baharda tekrar İran üzerine sefer yapacağını ve ordunun hudud üzerinde kışlayacağını bildiriyordu. Son kısmında da şöyle yazıyordu: “Er isen meydane gel, serverlik dâvasında olanlara perde arkasında durmak yakışmaz. Attan korkanın, ata binip kılıç kuşanması hatâdır. Ezelde takdîr edilen ortaya çıkar. Elem çekmeyip karşıma çık. Selâm, hidâyete erenlerin üzerine olsun”

Sultan Murâd Han sefere giderken temizleyerek gittiği gibi dönüşte de ba’zı temizlik faaliyetlerinde bulundu. İnsanları kandırıp, doğru yoldan saptırmakla meşgûl olan ba’zı sahte şeyhleri (Sakarya şeyhi, Urmiye şeyhi gibi) îdâm ederek, ahâliyi onların sapık fikirlerinden kurtardı.

Ulemâ ve devlet ileri gelenleri Pâdişâhı İzmit’te karşıladılar. Karşılayanlar arasında Pâdişâhın annesi Vâlide Sultan (Mâhpeyker Kösem Sultan) da vardı. Sultan Murâd Hân, İzmit’ten gemilerle İstanbul’a geldi. Yıllardır böyle bir zafer merasimine hasret olan halk, gözyaşlarını tutamıyordu. Ama ne çâreki Pâdişâh hastaydı. Damla hastalığından muzdaripti.

Sultan Murâd Hân, kendisi doğuda İran’la meşgûlken, batıdaki hâdiselerden de günü gününe haber alıyordu. Bilhassa Venediklilerin yaptıkları, haddi aşmıştı. Venedik Cumhuriyeti ile bütün ticarî münâsebetlerin kesilmesini ve hemen savaş açılmasını emretti. Dîvân bu emri çeşitli bahânelerle onüç gün geciktirdi. Bu arada Venedik elçisi gelip, dîvânın bütün şartlarını kabûl etti ve savaş durduruldu. Aslında Sultan Murâd Hân savaşı durdurmamış, hazırlıklarını tamamlamak ve yeniden sıhhate kavuşmak için zaman kazanmıştı. Ne yazık ki ömrü vefa etmeyip, Venedik seferine çıkamadan vefât etti. Sultan Ahmed Câmii avlusunda Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin imamlığında müezzinlerin; “Er kişi niyetine!...” nidaları ve müslümanların gözyaşları arasında kılınan cenâze namazından sonra, babası Sultan Birinci Ahmed Hân’ın türbesine defnedildi.

Ömrünü, vakitlerinin her ânını devletine hizmet ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaatle geçiren Sultan Dördüncü Murâd Hân, diğer milletlerin hayâl bile edemiyecekleri şekilde yalanlarıyla meşhûr olan Acemlerin, en büyük düşmanlarından olması hasebiyle, onların birçok iftiralarına mâruz kaldı. Kendilerinde bulunan pislikleri bu büyük Pâdişâh’a da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini bile söyleyecek kadar ileri gittiler. Hâlbuki devrinin kaynaklarında içki içtiğine dâir hiçbir bilgi yoktur. Sultan Dördüncü Murâd Hân, kendisinden ellidokuz yaş büyük olan Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye; “Baba” diye hitâb eder, baba olarak bilir ve her türlü sözünü i’tirâzsız kabûl ederdi. Dînin hükümlerini çok iyi bilirdi. Arabça ve batı dillerine hâkim idi. Her türlü memleket mes’elesine vâkıftı, ilmi ve ilim adamlarını çok sever, ilim meclislerinde bulunmaya can atardı. İlim adamlarını teşvik ederdi. Evliyâ Çelebi ve Kâtip Çelebi gibi âlimler, teşvik ettiği kimseler arasındaydı. Namazlarını hocası ve İmâmı, Evlîyâ Efendi’nin arkasında kılardı. Kur’ân-ı kerîm okumayı ve ibâdetlerini hiç ihmâl etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Hân gibi o da, Hırka-i saadet dâiresinde Kur’ân-ı kerîm okurdu.

Birçok tarihçinin Kanunî sonrası en büyük Osmanlı pâdişâhı olarak kabûl ettikleri Sultan Dördüncü Murâd Hân, hep Yavuz Sultan Selim Hân’a benzemeye çalışırdı. Gerçekten de birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Ama Yavuz’un sahip olduğu kıymetli devlet adamlarına ve tecrübeye mâlik değildi. Tahta geçtiğinde hazîne bomboştu. Vefâtında, hazînede onbeşmilyon altın vardı. Gümüş paranın hesabı yoktu. Avrupa baştan başa istihbarat ağı ile örülmüştü. Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı sarayına günlük ulaşıyor, adetâ kuş uçurtulmuyordu. Tahta çıktığında neye yaradığı belli olmayan yüzbin yeniçeri varken; vefâtında çelik yürekli otuzbeşbin yeniçeri askeri; “Emrine canım feda olsun pâdişâhım” diyordu. Tahta geçtiğinde karmakarışık bir memleketle karşılaşmış, vefâtında; içte ve dışta huzûrlu ve i’tibârlı bir devlet bırakmıştı. Avrupa’ya hiç sefer yapmadığı hâlde ma’sûmları katletmekle meşhûr olan Avrupa kavimleri, adından bile tir tir titrer hâle gelmişlerdi. Kânûnî’den sonra askerlerin en çok sevdiği pâdişâh olan Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın cesâreti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekâsı, hünerleri, askerî dehâsı, atıcılık, binicilik, silâhşörlükteki başarısı çok takdîr ediliyordu. Ya’nî her husûsta askerinin önündeydi. İkiyüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silâhlarını tam bir ustalıkla kullanırdı.

En küçük suçları bile memleketin selâmeti için cezalandırmaktan çekinmeyen Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın merhameti de çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastahânelerdeki yaralı ve hastaları hergün bizzat ziyâret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her tarafındaki imârethânelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterir, emrine uymayanları şiddetle cezalandırırdı.

Din ve devletin menfaatine iş yapanı hemen mükâfatlandıran Sultan Dördüncü Murâd Hân, pekçok hayırlı işinin yanında, Revân ve Bağdat köşkü ile Kandilli sarayı gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır eserlerini inşâ veya ta’mir ettirdi. Anadolu ve Rumeli Kavağı’nda kale ve câmiler inşâ ettirdi. Kâ’be-i muazzamayı su basmış, hasara sebep olmuştu. Cihan pâdişâhı Sultan Murâd Hân, Ankaralı Mehmed Efendi ile Rıdvan Ağa’yı Kâ’be-i muazzamayı ta’mirle vazîfelendirip, bu sevâblı işi bir an önce hâllettirdi. Müslümanların duâsını alıp, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı arzu etti.

Din ve devletin menfaatine ters düşen en küçük hatâları bile gözden kaçırmayan, bilhassa zulüm ve hıyâneti, emre itaatsizliği şiddetle cezalandıran Sultan Dördüncü Murâd Hân, hassas, ince bir kalbe sahipti. Pek güzel şiirler yazdı ve şâirleri koruyup himâye etti. Bu şiirlerinden biri, İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) şehri olan Bağdat’ın Safevî işgalinden kurtarılması için gönderilen Osmanlı ordusu kumandanı ve Diyarbakır beylerbeyi Hâfız Ahmed Paşa’nın yardım talep eden şiirine verdiği cevaptır:

“Hâfıza Bağdat’a imdat etmeğe er yok mudur?
Bizden istimdat edersin sende asker yok mudur?

Düşmeni mat etmede ferzâneyim ben dirdin,
Hasma karşı şimdi at oynatmağa yer yok mudur?

Gerçi lâf vurmada yoktur sana hempa biliriz,
Lîyk senden dâd olur bir dâd-ı kuster yok mudur?

Da’vây-ı merdî edersin bu muhanneslik neden?
Havf idersin bari yanında dilâver yok mudur?

Râfizîler aldı Bağdat’ı tekâsül eyledin,
Sana hasm olmaz mı hazret, rûz-ı mahşer yok mudur?

Ebû Hanîfe şehrini ihmâlinle vîrân ettiler,
Sende âyâ, gayret-i dîn-i Peygamber yok mudur?

Bî-haberken saltanat ihsân eden Perverdigâr,
Yine Bağdat’ı ider ihsân Mukaddir yok mudur?

Rüşvet ile cünd-i İslâmı perişan eyledin,
İşidilmez mi sanırsın, bu haberler yok mudur?

Avn-i Hak’la intikam almağa a’dâdan meğer,
Bende-i dîrin vezîr-i din perver yok mudur?

Bir âlî siyret dilîri şimdi serdar eyledim,
Hazret-i Peygamber mu’în olmaz mı, rehber yok mudur?

Şimdi hâlimi kıyas eylersin iş bu âlemi,
Ey Muradı Pâdişâh heft-i kişver yok mudur?”

1) Târih-i Peçevî, İstanbul 1283

2) Fezleke (Kâtib Çelebi) İstanbul 1286

3) Ravdat-ül-ebrâr (Kara Çelebi-zâde Abdülazîz Efendi) Kâhire 1248

4) Târih-i Solak-zâde. İstanbul 1294, sh. 737

5) Târih-i Gılmânî (Mehmed Halife), İstanbul 1340

6) Târih-i Nâimâ. cild-2-3

7) Târih-i Devlet-i Osmaniye (Hammer). İstanbul 1335

8) Hülâsat-ül-eser

9) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî)

10) Güldeste-i riyâz-ı irfan

11) Sicilli Osmânî cild-4

12) Evliyâ Çelebi seyahatnamesi cild-1, sh. 255, 460

13) Mir’ât-ül-Haremeyn. İstanbul 1301 sh. 507

14) Hadikat-ül-cevâmi’ cild-2, sh. 143

15) Mizân-ül-hak (Kâtib Çelebi), İstanbul 1286

16) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 957

17) Tuhfe-i hattâtîn sh. 738

 

SÜLEYMÂN ÇELEBİ www.ehlisunnetbuyukleri.com
|

Meşhûr Türkçe “Mevlid” kasidesinin yazarı. Bursa’da doğdu. Kaynaklarda Süleymân Çelebi’nin doğum târihine dâir bir kayda tesadüf edilmedi. Ancak, Süleymân Çelebi’nin Mevlid’i 60 yaşında yazdığı ve eserin 812 (m. 1409) senesinde bittiği, en eski olarak bilinen nüshasında mevcût bir beyte istinâd etmektedir. 825 (m. 1422) senesinde vefât ettiği bilindiğine göre, onun 752 (m. 1351) senesinde doğduğu neticesi çıkmaktadır. Sultan Birinci Murâd Hân’ın vezîrlerinden Ahmed Paşa’nın oğlu, Şeyh Mahmûd Efendi’nin torunudur. Mahmûd Bey, 738 (m. 1338) senesinde Sadr-ı a’zam Süleymân Paşa ile Rumeliye sal ile geçenlerdendir. Süleymân Çelebi, Bursa’da asrının ileri gelen âlimlerinden ilim tahsil etti. Büyük bir âlim olarak, Sultan Yıldırım Bâyezîd zamanında Dîvân-ı hümâyûn İmâmı, sonra da Bursa’da onun inşâ ve ihyâ ettiği câminin İmâmı oldu. Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) olan muhabbeti, “Vesîlet-ün-necât” isimli Mevlid kasidesini yazmasına vesile oldu. Eserini yazmasının sebebi olarak gösterilen hâdise hakkında; “Künh-ül-ahbâr”, “Güldeste”, “Tezkire-i Latifi” ve başka kaynaklarda geniş bilgi vardır. Süleymân Çelebi’nin vefâtı için düşürülen târih, “râhat-ı ervah”tır. Mezarı, Bursa’da Çekirge yolu üzerindedir.

İyi bir tahsil gören Süleymân Çelebi, Bursa’daki Ulu Câmi’nin baş imamlığına getirildi. Bu câmideki imamlığı sırasında, birgün İranlı bir vâ’iz, va’z ve nasihat ederken, Bekâra sûresinin ikiyüzseksenbeşinci âyet-i kerîmesinin meâl-i şerîfini; “Biz Allahü teâlânın Peygamberlerinden hiç birinin artısını ayırd etmeyiz (hepsine inanınz). “Duyduk ve itaat ettik” tefsîr ederken de, “Hazreti Muhammed ile Hazreti Îsâ arasında hiçbir farklılık, üstünlük yoktur” diye, kendi kafasına, bozuk inanışına göre tefsîr etti. Cemâat arasında bulunan bir kimse dayanamayıp, ayağa kalktı ve; “Ey câhil! Kendi kafana göre nasıl tefsîr edebilirsin? Sen bu ilimde çok gerilerdesin. Hiç Peygamberler “aleyhimüsselâm” arasında üstünlük farkı olmaz olur mu? Elbette Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, bütün Peygamberlerden daha üstündür. Burada fark yoktur demek, nübüvvet ve risâlet yönünden fark yoktur demektir, üstünlükler, mertebeler yönünden değildir. Burada; “Birinin peygamberliğini kabûl edip, diğerini kabûl etmiyerek aralarında bir ayrılık gütmeyiz. Herbîrini kendi derecelerine göre peygamber olarak kabûl ederiz” buyurulmaktadır. Bundan, derece ve faziletleri aynıdır anlamı çıkmaz. Bunun isbâtı ise, yine Bekâra sûresinin ikiyüzelliüçüncü âyet-i kerîmesidir. Burada meâlen; “Bu (sûrede sözü Keçen) peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldık” buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi, bu iki âyet-i kerîme, bizim âlimlerimizin tefsîr ettiği gibi birbirlerini doğrulamaktadır. Hâlbuki, senin bozuk düşüncene göre birbirlerini tekzib etmektedir ki, hâşâ bu olamaz!” gibi pekçok sözler söyledi, pekçok delîller getirdi. Neticede İranlı vâ’iz, yanlış düşündüğünü kabûl etti. Bütün bunlara şâhid olan Ulu Câmi baş İmâmı Süleymân Çelebi, bu hâdiseden dolayı çok duygulanmış ve meşhûr Mevlid-i şerîfini yazmıştır. Mevlid-i şerîfinde, hep Ehl-i sünnet i’tikâdını anlatmıştır. Bu bozuk i’tikâdlı vâ’izin sözüne cevap olarak:

“Ölmeyüb Îsâ göğe bulduğu yol,
Ümmetinden olmak için idi, ol.”

beytini söyledikten sonra, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) faziletlerini şöyle îzâh etmiştir:

“Dahî hem Mûsâ elindeki asa,
Oldu O’nun izzetine ejderhâ.

Çok temenni kıldılar Hakdan bunlar,
Kim Muhammed ümmetinden olalar.

Gerçi kim bunlar dahî mürsel durur.
Lâkin Ahmed efdâl-ü-ekmel durur.

Zira efdalliğe ol elyak durur.
Anı öyle bilmeyen ahmak durur.”

Süleymân Çelebi, Mevlid’inde; Allahü teâlânın mutlak irâdesini, yoktan var ettiğini ve Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) hiçbir mahlûkda bulunmayan üstün, yüksek ve emsalsiz vasıflarını anlatır. Her kelimesinde, gönlü Resûlullah aşkı ile yanan bir mü’minin engin aşk ve muhabbet kokuları vardır. Hazreti Muhammed’in ( aleyhisselâm ) diğer i) Eygamherlere olan bütün üstünlükleri, en kelimeler ve en veciz ifâdelerle anlatılmıştır.

Mevlid; münâcaat (Allahü teâlâya yalvarma), velâdet (Hazreti Peyamber’in doğumu), risâlet (Peygamberliğin bildirilişi), mi’râc (Göklere çıkışı. Cenneti ve Cehennemi görmesi), rıhlet (Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtı) ve duâ bölümlerinden ibârettir.

Söze Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile başlayan Süleymân Çelebi, Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma kadar bütün dedeleri olan Peygamberlerin alınlarında nûr parladığını ve bu nûrun Muhammed aleyhisselâma intikâl ettiğini anlatır. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) doğuşuna geniş bir yer ayırarak, O doğarken annesinin neler duyup, neler gördüğünü, bu ânda bütün varlıkların engin bir neş’e içinde kaldıklarını, bütün zerrelerin O’nu büyük neş’e içinde karşıladığını söyler. Mevlid’de bundan sonra, Muhammed aleyhisselâma peygamberliğinin nasıl bildirildiğini ve mi’râc hâdisesinin nasıl olduğunu anlatır. Derin üzüntü içinde yazdığı rıhlet ve daha sonra duâ ile Mevlid’ini bitirir. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ); her varlığın yaratılış sebebi, bütün yaratılmışların en şereflisi ve O’nu bütün Peygamberlere üstün kılan Allahü teâlâya şükürler etmektedir.

Eserde çok olgun fikirler ve kompozisyon bütünlüğü vardır. Mevlid, mesnevî şeklinden ziyâde, kaside şeklinde tertîblenmiştir. Ba’zı yerlere gazel parçaları da ilâve edilmiştir. Aruz vezni ile yazılmış, (fâilâtün, fâilâtün, fâilün) kalıbı kullanılmıştır. Yalnız bir yerde (Mefûlü, fâilâtü mefâîlü failün) kalıbına yer verilmiştir.

Kâfiyeler güzel ve sağlamdır. Süleymân Çelebi, Mevlid’in mısralarının mükemmel olması için çok titizlik göstermiş, bu sebeple Mevlid, üstün san’at sahibi dîvân şâirlerince dahî sevilip beğenilmiştir.

Mevlid’de hem olayların, hem de düşüncelerin anlatıldığı yerlerde, en kısa, en uygun ve mümkün olan en sâde anlatım şekli kullanılmıştır. Mevlid’de, hemen her türlü söz ve ifâde san’atına “rastlanır. Ençok cinas, teşbih ve tekrir gibi san’atlara önem verilmiştir. Bölümlerin ve kitabın bütünlüğüne titizlik gösterildiği kadar, her mısra’ın ayrı ayrı güzelliği de gözden kaçmamaktadır.

Mevlid, lirizm (içlilik) ve öğreticiliği (didaktizmi) iyice kaynaştırmış bir şiir kitabıdır. Kuruluktan uzak olduğu gibi, sırf coşkunluktan da ibâret değildir. Görünüşte kolay, fakat denendiğinde benzerinin yazılmasının çok zor olduğu görülür.

İran edebiyatında Mevlid türünde bir eser yazılmamıştır. Mevlid, Hazreti Muhammed’i ( aleyhisselâm ) medh ve sena ederek, müslümanların gönlünde O’nun sevgisini harekete geçirdiğinden ve dîne bağlılıklarını arttırdığından, bunu okumak ve dinlemek nafile ibâdet olup, çok sevâbtır. Ancak İslâmiyetin haram ve yasak ettiği şekillerde ve şarkı söyler gibi veya çalgı aletleriyle beraber okunması yasaklanmıştır.

Mevlid gecesi, dînimizin kıymet verdiği bir gecedir. Mevlid, Arabcada doğum zamanı demektir. Kameri takvimdeki aylardan Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki geceye Mevlid gecesi denir. Çünkü bu gece, dünyâdaki bütün insanlara en son Peygamber olarak gönderilen Hazreti Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) doğduğu gecedir, İslâmiyette bu gece, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir.

Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), nübüvvetten (peygamberliğinin bildirilmesinden) sonra, her yıl bu geceye ehemmiyet verirdi. Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberlerinin doğum gününü bayram yaparlardı. Bu gün de, bütün müslümanların bayramı, neş’e ve sevinç günüdür. Dünyânın her yerindeki müslümanlar, bu mübârek gecede, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, ibâdet ederek, mevlid okuyarak Allahü teâlâya yalvarırlar. Birbirlerini ziyâret ederek hediyeleşirler. Bu gece, Peygamber efendimiz doğduğu için sevinenler affolur. Bu gecede, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) doğum zamanı görülen hâlleri okumak, dinlemek, öğrenmek, dinimizce makbûl ve mu’teber olur. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) kendileri de bunları anlatırlardı. Eshâb-ı. Kirâm da bir yerde toplanıp okurlar, bu hâlleri anlatırlardı.

Allâme Zahîrüddîn bin Ca’fer diyor ki: “Mevlid cem’ıyyeti yapmak, dînimizin güzel saydığı şeylerdendir. Sâlihleri toplayıp; salevât okumak, fakirleri doyurmak, her zaman sevâbtır. Fakat bunlara haram karıştırmak, çalgı, şarkı, raks gibi şeyler yapmak büyük günah olur.”

Büyük âlim allâme İbn-i Battâh, el yazısı ile olan fetvâsında diyor ki: “Mevlid gecesinde sadaka vermek, müslümanları toplayıp caiz olan şeyleri yedirmek ve caiz olan şeyleri okutup dinletmek ve sâlih kimseleri giydirmek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızâsı için yapmak caizdir ve çok sevâb olur. Bunları yalnız fakirler için yapmak şart değildir. Fakat, muhtaç olanları sevindirmek daha sevâb olur.”

İmâm-ı Celâlüddîn Abdürrahmân bin Abdilmelik Kettânî diyor ki: “Mevlid günü ve gecesi, mübecceldir, mukaddestir, mükerremdir. Şerefi, kıymeti çoktur. Resûlullahın varlığı, vefâtından sonra, O’na tâbi olanlar için kurtuluş vesilesidir. O’nun doğumu için sevinmek. Cehennem azâbının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fazîleti, Cum’a günü gibidir. Cum’a günü. Cehennem azâbının durdurulduğu hadîs-i şerîfde bildirildi. Bunun gibi, mevlid gününde de azâb yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka, hediye vermeli, da’vet olunan ziyâfetlere gitmelidir.”

Mevlid merasimi, daha kaide haline gelmeden önce, Mekke-i mükerremede Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) doğduğu ev ziyâret edilirdi. Mevlid merasimlerini ilk defa uygulayan tes’îd eden hükümdâr, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin eniştesi olan Erbil Sultânı Ebû Sa’îd el-Muzaffer Kükbûrî’dir. Merasim başlamadan önce, -hazırlıklar yapılırdı, İslâm ülkelerinden pekçok âlimler da’vet edilir, Rebî’ul-evvel ayı başlarında Sultân’ın huzûrunda toplanmış olurlardı. Şehrin sokakları süslenir, her taraftan gelen insanlarla şehir dolup taşardı. Herkese günlerce Sultan tarafından yemekler yedirilir, fakirlere sadakalar dağıtılırdı. Öksüzler, yetimler, evlendirilirdi. Mevlid gecesi akşam namazından sonra, Sultân’ın da bulunduğu büyük fener alayları düzenlenir, büyük bir kürsünün önünde toplanırlar, zamanın en büyük âlimleri va’z-ü nasîhat eder ve Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) anlatırlardı. Sonra Sultan Ebû Sa’îd Muzaffer, âlimleri, şanlarına uygun giydirir, çok kıymetli hediyeler verirdi. Sultan, bu gece için binlerce kese altın harcardı. Herkes bu gece bayram yapardı.

Osmanlılarda da mevlid gecesine çok hürmet gösterilir, kıymet verilirdi. O gün Sultan Ahmed Câmii’nde okunaçak mevlid-i şerîfe, daha önceki günlerde başta pâdişâh, sadr-ı a’zam, vezirler, şeyhülislâm, İstanbul kadısı, devletin ileri gelen erkânı, âlimler, evliyâ da’vet edilirdi. Mevlid gününde devlet erkânı resmî kıyâfetlerle câmide toplanırlar ve kendileri için ayrılan yerlere otururlardı. Diğer vazîfeli devlet erkânı da atlarına binerek, sarayın büyük kapısında bir düzen içinde bekleyip, pâdişâhı karşılarlar ve câmiye kadar refakat ederlerdi. Şeyh-ül-İslâm ve sadr-ı a’zamın önlerine, teşrîfatçıbaşı ve kesedar, getirdikleri buhurdanlıkları koyarlar, bu sırada câmide Kur’ân-ı kerîm tilâvet edilirdi (okunurdu). Pâdişâh gelirken, hünkâr mahfilinin penceresi açılır. Bunu gören herkes ayağa kalkar, hürmetle eğilirlerdi. Sonra herkes yerine oturunca, âlimler kürsüye çıkıp va’z ve nasihat ederler, bu arada buhurlar ikram edilir, cemâatin önlerine şekerler bırakılırdı. Va’z bitince, vâ’iz efendiye samur kürkler, kıymetli elbiseler giydirilir, sonra bir mevlidhân kürsüye çıkardı. O da bir miktar okuyup iner ve ona da hil’atlar, kıymetli elbiseler ihsân edilir, ikinci mevlidhân da bir miktar okurdu. Sonra Hicaz’dan Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) torunlarından gelen mektûp, müjdecibaşı tarafından sadr-ı a’zama takdim edilir, o da reîs-ül-küttâba verir ve pâdişâha arz edilirdi. Mektûp huzûrda okunur ve müjdecibaşına, reîs-ül-küttâba hil’atler giydirilirdi. Sonra Medîne-i münevvereden gelen hurmalar dağıtılır, hurmayı getiren ağaya ihsânlarda bulunulurdu. Üçüncü mevlidhân da kürsüye çıkınca, sadr-ı a’zamın, şeyh-ül-İslâmın, vezirlerin, ulemânın önlerine şeker dolu tabaklar koyulur, mevlid bittikten sonra tabaklar kaldırılır, pâdişâh saraya dönerdi. Bunun arkasından cemâat de önlerine bırakılan şekerleri alarak dağılırdı.

Süleymân Çelebi hazretleri, “Vesîlet-ün-necât” ismini verdiği Mevlid’ine Arabî olarak bir önsöz yazarak, şöyle buyurmaktadır “Rahmân ve Rahîm olan Allahü teâlânın ismiyle başlarım. Muhammed aleyhisselâmı bütün yaratılmışların sebebi, en şereflisi ve en azîzi yapan, makâm-ı Mahmûd ile şefaat hakkını vererek O’nu bütün Peygamberlerden üstün kılan, ismini onun ismiyle yanyana yazarak, hasedci şeytanın burnunu sürtüp, O’nun şânını yücelten Allahü teâlâya hamd-ü-senâlar olsun. Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın indinde çok makbûldür. Allahü teâlânın melekleri O’nun yardımcılarıdır. Ağaçlar, toprak ve taşlar, O’nunla konuştular. O’nu ( aleyhisselâm ) sevenler dünyâda ve âhırette sevilip kurtulurlar. O’na düşman olanlar kovulup, Cehenneme atılırlar. Bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmeti yapmakla şereflendiren Allahü teâlâya hamd ederim. Şeriki ve benzeri olmayan, mekândan münezzeh bulunan Allahü teâlânın bir olduğuna şehâdet ederim. O, herkesin kendisine muhtaç olduğu, ibâdet ettiği ve yöneldiği Allahü teâlâdır. O, şânı yüce, kullarını merhametle bağışlayandır. Güzel ahlâk ve cömertlik gibi pekçok meziyetleri ortaya çıkaran, va’d edilen kıyâmet gününde, her tarafta şefaati kabûl edilir bir şefaatçi olan Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın kulu, resûlü ve habîbi olduğuna şehâdet ederim. Allahü teâlâ, O’na seçilmişlerin en üstünleri olan temiz âline ve Eshâb-ı kirâmına sonsuz rahmet etsin.”

Süleymân Çelebi hazretlerinin “Vesîlet-ün-necât” isimli Mevlid kitabı, muhtelif nüshaları karşılaştırılıp, mümkün olduğu kadar sadeleştirilerek ve ba’zı bölümleri de kısaltılmak sûretiyle aşağıya yazılmıştır.

Münâcaat

Allah âdın zikr edelim evvelâ,
Vâcib oldur cümle işde her kula.

Allah âdın her kim ol evvel ana,
Her işi âsân ede Allah ona.

Allah adı olsa her işin önü,
Hergiz ebter olmaya ânın sonu.

Her nefeste Allah âdın de müdâm.
Allah adıyla olur her iş temam,

Bir kez Allah dese aşk ile lisân,
Dökülür cümle günâh misl-i hazân.

İsm-i pâkin pak olur zikr eyleyen,
Her murada erişir Allah diyen.

Aşk ile gel imdi Allah diyelim,
Derd ile göz yaş ile âh edelim.

Ola kim rahmet kıla ol pâdişâh,
Ol Kerîmü ol Rahîmü ol ilâh.

Birdir ol birliğine şek yokdurur,
Gerçi yanlış söyleyenler çokdurur.

Cümle âlem yok iken ol var idi,
Yaradılmışdan ganî cebbâr idi.

Var iken ol, yok idi. İns-ü-melek,
Arş-ü-ferş-ü-ay-ü-gün hem nüh felek.

Sun’ ile bunları ol var eyledi,
Birliğine cümle ikrâr eyledi.

Kudretin izhâr edip hem ol celîl,
Birliğine bunları kıldı delîl.

Ol dedi. bir kerre, var oldu cihan,
Olma derse mahv olur ol dem hemân.

Bari ne hacet kılavuz sözü çok,
Birdir Allah andan gayri tanrı yok.

Haşre dek ger denilirse bu kelâm,
Nice haşr ola bu, olmaya temâm.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile derd ile es-salât

Kitabı yazana duâ

Ey azîzler işte başlarız söze,
Bir vasıyyet kılarız illâ size.

Ol varıyyet kim dîrem her kim tuta,
Misk gibi kokusu canlarda tütü.

Hak teâlâ rahmet eyleye ona.
Kim beni ol bir duâ ile ana.

Her ki diler bu duâda buluna,
Fâtiha ihsân ede ben kuluna.

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) nûrunun yaratılması:

Evvel andık ânı kim evveldir ol,
Evveline bulmadı hiç akl yol.

Evvelin ol evvelidir bî-gümân,
Âhirin hem âhiridir câvidân.

Çünkü Hak evvelliğin bildin ayan,
Dinle imdi kılayım sunin beyân.

Hak teâlâ ne yaratdı evvelâ,
Cümle mahlûkdan, kim ol evvel ola.

Mustafa nûrunu evvel kıldı var,
Sevdi ânı, ol Kerîm-ü-Kirdgâr.

Her ne dürlü kim saadet vardurur,
Yahşi huy u görklü âdet vardurur.

Hak âna verdi mükemmel eyledi,
Yaradılmışdan müfaddal eyledi.

Ândan oldu her nihân ü aşikâr,
Arş-ü-ferş-ü yerde gökde ne ki var.

Ger Muhammed olmaya idi, ayan,
Olmayacaktı zemin ü âsuman.

Hem vesile olduğıyçün ol Resûl,
Âdem’in Hak tevbesin kıldı kabûl.

Ger Muhammed gelmeyeydi âleme,
Tâc-i izzet ermez idi Âdem’e.

Nûh anınçün garkdan buldu necât
Dahi doğmadan göründü mu’cizât.

Cümle ânın dostluğuna adına,
Bunca izzet kıldı Hak ecdadına.

Ceddi olduğıyçün ânın hem Halîl,
Nârı Cennet kıldı ona ol Celîl.

Hem dahî Mûsâ elindeki asâ,
Oldu ânın hürmetine ejderhâ.

Ölmeyip Îsâ göğe bulduğu yol,
Ümmetinden olmak için idi, ol.

Çok temenni kıldılar Hakdan bunlar,
Kim Muhammed ümmetinden olalar.

Enbiyânın şeksiz ol sultânıdır,
Cümlesinin canı içre canıdır.

Gerçi kim bunlar dahi mürsel-durur,
Lâkin Ahmed ekmel-ü-efdal-durur.

Zira efdallığa ol elyak-durur,
Ânı öyle bilmeyen ahmak-durur.

Pes Muhammed’dir bu varlığa sebeb,
Cehd edip O’nun rızâsın kıl taleb.

Şer’ini tut ümmeti ol ümmeti,
Tâ nasîb ola sana Hak rahmeti.

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) nûrunun Âdem aleyhisselâmdan i’tibâren intikâli

Hak teâlâ çün yaratdı Âdemi,
Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi.

Âdem’e kıldı feriştehler sücûd,
Hem ona çok kıldı ol lûtf ıssı cûd.

Mustafâ nûrunu alnında kodu,
Bil, Habîbim nûrudur, bu nûr dedi.

Kıldı ol nûr ânın alnında karar,
Kaldı ânın ile nice rûzigâr.

Sonra Havvâ alnına nakl etdi bil,
Durdu ânda dahi nice ay ve yıl.

Şîs doğdu ona nakl etti bu nûr,
Ânın alnında tecelli kıldı nûr.

İrdi İbrâhim ve İsmâil’e hem,
Söz uzanır ger kalanın der isem.

İşbu resm ile müselsel, muttasıl,
Tâ olunca Mustafa’ya müntekıl.

Geldi çün ol Rahmeten lil-âlemin,
Vardı nûr ânda karâr kıldı hemin.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile şevk ile edin es-salât

Velâdet

Âmine Hâtun Muhammed ânesi,
Ol sadefden doğdu ol dür dânesi.

Çünki Abdullah’dan oldu hâmile,
Vakt erişdi hefte vü eyyam ile.

Hem Muhammed gelmesi oldu yakın,
Çok alâmetler belirdi gelmedin.

Ol Rebî’ül-evvel ayın nicesi,
Onikinci gece isneyn gecesi.

Ol gece kim doğdu ol Hayr-ül-beşer,
Anası ânda neler gördü neler.

Dedi gördüm ol Habîbin ânesi
Bir aceb nûr kim güneş pervanesi.

Berk urup çıkdı evimden nâgehân,
Göklere dek nûr ile doldu cihan.

Gökler açıldı ve feth oldu zulem,
Üç melek gördüm elinde üç alem.

Biri meşrık, biri magribde ânın,
Biri damında dikildi Kâ’be’nin.

İndiler gökden melekler saff-u saf,
Kâ’be gibi kıldılar evim tavaf.

Geldi hûrîler bölük bölük buğur,
Yüzleri nûrundan evim doldu nûr.

Hem hava üzre döşendi bir döşek,
Adı Sündüs döşeyen ânı melek.

Çün göründü bana bu işler ayan,
Hayret içre kalmış idim ben hemân.

Yarılıp divâr çıkdı nâgehân,
Üç bile hûrî bana oldu ayan.

Ba’zıları der ki, ol üç dilberin,
Âsiye’ydi biri ol mahpeykerin.

Biri Meryem Hâtun idi, aşikâr,
Birisi hem hûrîlerden bir nigâr.

Geldiler lûtf ile ol üç mah-cebîn,
Verdiler bana selâm ol dem hemîn.

Çevre yanıma gelip oturdular,
Mustafâ’yı birbirine muştular.

Dediler oğlun gibi hiç bir oğul,
Yaradılalı cihan gelmiş değil.

Bu senin oğlun gibi kadri cemîl,
Bir anaya vermemişdir ol Celîl.

Ulu devlet buldun ey dildârı sen,
Doğacaktır senden ol hulkı hasen.

Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır,
Bu gelen tevhîd-ü-irfân kânıdır.

Bu gelen aşkına devr eyler felek,
Yüzüne müştâkdır ins-ü-melek.

Bu gece, ol gecedir kim ol şerîf,
nûr ile âlemleri, eyler latif.

Bu gece dünyâyı ol Cennet kılar,
Bu gece eşyaya Hak rahmet kılar.

Bu gece şâdân olur erbâb-ı dil,
Bu geceye can verir eshâb-ı dil.

Rahmeten lil-âlemîndir Mustafâ,
Hem şefi-ül-müznibîndir Mustafâ.

Vasfını bu resme tertîb etdiler,
Ol mübârek nûra tergîb etdiler.

Âmine eydür çü vakt oldu temam,
Kim vücûde gele ol Hayr-ül-enâm.

Susadım gayet harâretden kati,
Sundular bir cam dolusu şerbeti.

Kardan ak idi ve hem soğuk idi,
Lezzeti dahî şekerde yok idi.

İçtim ânı oldu cismim nûra gark,
Edemezdim nûrdan kendimi fark.

Geldi bir ak kuş kanadıyle  revân,
Arkamı sığadı kuvvetle hemân.

Doğdu ol sâatde ol Sultân-ı dîn,
Nûra gark oldu semâvât-ü-zemîn.

Yaradılmış cümle oldu şâdıman,
Gam gidip âlem yeniden buldu can.

Cümle zerrâtı cihan edip nida,
Çağrışarak dediler kim merhaba.

Merhaba ey âli Sultan merhaba,
Merhaba ey kân-i irfan merhaba.

Merhaba ey sırr-ı fürkân merhaba,
Merhaba ey derde derman merhaba.

Merhaba ey bülbül-i bâg-ı Cemâl,
Merhaba ey âşinâ-yi Zül-celâl.

Merhaba ey mâh-ü-hurşîd-i Huda,
Merhaba ey Hakdan olmayan cüdâ.

Merhaba ey âsi ümmet melcei,
Merhaba ey çaresizler mencel.

Merhaba ey cân-ı bakî merhaba,
Merhaba uşşâka sâkî merhaba.

Merhaba ey kurret-ül-ayn-ı Halîl,
Merhaba ey hâs-ı mahbûb-i Celîl.

Merhaba ey rahmeten lil-âlemîn,
Merhaba sensin şefî-ül-müznibîn.

Merhabâ ey pâdişâh-ı dü cihân.
Senin için oldu kevn ile mekân.

Ey cemâli gün yüzü bedr-i münîr,
Ey kamu düşmüşlere sen destegîr.

Ey gönüller derdinin dermanı sen,
Ey yaradılmışların sultânı sen.

Sensin ol sultân-ı cümle enbiyâ,
Nûr-ı çeşmi evliyâ vü asfiyâ.

Ey risâlet tahtının sen hâtemi,
Ey nübüvvet mührünün sen hâtemi.

Çünkü nûrun rûşen etdi âlemi,
Gül cemâlin gülşen etdi âlemi.

Oldu zâil zulmet-i cehl-ü-dalâl,
Buldu bâg-ı ma’rifet ayn-i kemâl.

Yâ Habîballah bize imdâd kıl,
Son nefes didârın ile şad kıl.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile derd ile edin es-salât

Çünki ol mahbûb-i Rahmân-ü-Rahîm,
Kıldı dünyâyı cemâlinden naîm.

Birbirine muştulayı her melek,
Raksa girdi şevk ü şâdîden felek.

İşbu heybetden Amine hûb-rû,
Bir zaman aklı gidip geldi gerü.

Gördü gitmiş hûrîler hiç kimse yok.
Görmedi oğlun tazarru’ kıldı çok.

Huriler aldı tasavvur kıldı ol,
Hayret içre çok tefekkür kıldı ol.

Çevre yanın isteyü kıldı nazar,
Gördü kim bir köşede Hayr-ül-beşer.

Şöyle Beytullâh’a karşı ol Resûl,
Yüz yere sürmüş ve secde kılmış ol

Secdede başı dili tahmid eder,
Hem getirmiş parmağın tevhîd eder.

Der ki, ey Mevlâ yüzüm tutdum sana,
Yâ İlâhî! Ümmetin vergil bana.

Çünki ben bu işleri gördüm ayan,
Kalmadı sabrım hemân düşdüm revân.

Geldi aklım gördüm ol sâhib-vefa,
Gözlerimin nûru oğlum Mustafâ.

Sürmelenmiş gözleri gör hikmeti,
Göbeği kesilmiş olmuş sünneti.

Yüzü nûru gün gibi hoş berk urur,
Çünki gördüm gönlüme geldi sürûr.

Kaynadıp nâr-ı muhabbet kanımı,
Alarak bağrıma basdım canımı.

Debrenür dudakları söyler kelâm,
Anlayamadım ne derdi ol hümâm.

Kulağım ağzına verdim dinledim,
Söylediği sözü ol dem anladım.

Hakka bağlayıp gönülden himmeti,
Der idi, kim ümmeti vâ ümmeti.

Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın terk edersin sünnetin.

Ümmetim dedi sana çün Mustafâ
Ver salevât sen de âna bul safa.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile şevk ile edin es-salât

FASL

Mekke kavmi uluları bî-hilâf,
Kâ’be’yi ol gece kılarken tavaf.

Secde kıldı Kâ’be gördü hâs-ü-âm,
Düşmedi bir taşı hoş kıldı kıyâm.

Rükni, rükne Ka’be’nin verdi selâm,
Dediler kim doğdu ol Hayr-ül-enâm.

Kâ’be bir savt etdi ol dem nâgehân,
Dedi, doğdu bu gece Şems-i cihan.

Pak edip küfr ile putlardan Resûl,
Kurtarır beni müşriklerden ol.

Yalın ayak baş açarak saff-u saf,
Eyleyecek ümmeti beni tavaf.

Ol gece tabl-ı nübüvvet vurdular,
Ol gece şeytânı gökden sürdüler.

Nice puthâne nice deyr-ü-sanem,
Yıkılıp küfr ehline verdi elem.

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm )Risâleti ve mu’cizeleri

Fahr-i âlem erdi çün kırk yaşına,
Kondu pes tâc-ı risâlet başına.

Dembedem avaz gelirdi yâ Emîn,
Seni kıldım rahmeten lil-âlemîn.

İndi Kur’ân-ı kerîm âyet âyet beyyinât
Zâhir oldu nice dürlü mu’cizât

Gerçi cümle nûr idi, ol pak zât,
İlle her uzvunda vardı mu’cizât

Evvelâ ol kim mübârek cisminin,
Gölgesi düşmezdi yere resminin.

Nûr idi. başdan ayağa gövdesi,
Bu ayandır nûrun olmaz gölgesi.

Hem mübârek başı üzre her zaman,
Bir bölük bulut olurdu sâyebân.

Her nere varsa bile varırdı ol,
Başı üzre dâima dururdu ol.

Ol mübârek gözlerinde mu’cize,
Nicedir ol dahî diyeyim size.

Nice kim önünde görürdü ayan,
Öyle ardında görürdü ol hemân.

İşitin hem ol mübârek burnunun,
Mu’cize nicedir onda bir görün.

Vahy için indikde Cibrîl-i Emîn,
Gökden ayrıldığı sâatde hemîn.

Cebrâil’in kokusun alırdı ol,
Vahy için indiğini bilirdi ol.

Debredecek dudağın ol mâh-veş,
Debrenirdi gökde hem kurs-ı güneş.

Dokunacak saçına bâd-ı sabâ,
Misk-ü-anberden dolar idi hava.

İnci dişleri şuasından gece,
iğne düşse bulunurdu ey hoca.

Sadr-ı nûrundan karanlık geceler,
Yolda yürürdü yiğitler kocalar.

Çün işâret kıldı ol mahbûb-ı Hak,
Parmağıyla aya, oldu iki şak.

Terlese’güller olurdu her teri,
Hoş dererlerdi terinden gülleri.

Dikdi hurmayı hem ol şâh-ı cihan,
Dikdiği saat yemiş verdi hemân.

Mu’cizâtı haşre dek dense müdâm,
Nice haşr olsa buna gelmez hitâm.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile derd ile edin es-salât,

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mi’râcı

Gel beri ey aşk oduna yanıcı,
Kendisi ma’şûka âşık sanıcı.

Dinle gel mi’râcın ol Şahın ayan,
Âşık isen aşk oduna durma yan.

Bir düşenbih gecesi tahkîk haber,
Leyle-i Kadr idi, ol gece meğer.

Ol hümâyûn-baht u ol kadri yüce,
Ümmü Hâni hânesindeydi gece.

Ânda iken nâgehân ol yazı ak,
Cennet var dedi. Cebrâil’e Hak.

Bir murassa tâc al hulle kemer,
Hem dahî al bir Burâk-ı mu’teber.

Ol habîbime ilet binsin anı,
Arş’ımı seyreylesin görsün beni.

Cebrâil çün Cennete vardı revân,
Gördü kim bî-had burâk otlar hemân.

İçlerinde bir burâk ağlar katı,
Yimez içmez kalmamış hiç takatı.

Gözlerinden yaşı Ceyhun eylemiş,
Ciğerini derd ile hûn eylemiş,

Dedi Cebrâil nedir ağladığın,
Hüzn ile cân-ü-ciğer dağladığın?

Bâkî yoldaşın yiyip içip gezer,
Sen inilersin de canın ne sezer.

Dedi, kırk bin yıldurur kim yâ Emîn,
Aşkıdır bana yemek içmek hemin.

Nâgehân bir ün işitdi kulağım,
Gitdi aklım bilmezem solum sağım.

Yâ Muhammed diyerek çağırdılar,
Bir sada birle ki yürekler deler.

Ol zamandan bihnezem kim n’olmışam,
Ol adın ıssına âşık olmışam.

Yüreğim içinde eridi, yağım.
Âşık oldu görmeden bu kulağım.

Cenneti başıma aşkı dar eder,
Gece gündüz işim âh-ü-zâr eder.

Gerçi zâhir Cennet içre dururum,
Ma’nâda hasret azâbın görürüm.

Ger iremezsem visaline ânın,
İdiserim terkini cân-ü-tenin.

Cebrâil dedi. Burak’a, ey Burâk,
Verdi Hak maksûdumu kılma firak.

Kimde kim aşkın nişanı vardurur,
Akıbet ma’şûka ânı irgürür.

Gel berü ma’şûkuna irgüreyim,
Yüreğin zahmına merhem süreyim.

Aldı Cebrâil Burak’ı ol zemân,
Tâ cenâb-ı Ahmed’e geldi hemân.

Hak selâm etdi sana yâ Mustafâ,
Kim mübârek hatırın bulsun safa.

Dedi kim gelsin konuklarım ânı,
Arş’ımı seyreylesin görsün beni.

Dâim ister hazretimden her melek,
Arş ü Kürsî Sidre çarh-i nüh felek.

Cümlesi ânın yüzün görmek diler,
Ayağına yüzlerin sürmek diler.

İşbu gece bir gecedir ey Emîn,
Olacak ayn-el-yakîn hakk-il-yakîn.

Bu gece zâhir olur esrâr-ı Hak,
Gösterecektir sana dîdâr-ı Hak

Zemzemiyle doldu kevn ile mekân,
Arş’a vardı dediler, Fahr-i cihan.

Hem sekiz Cennet kapısın açtılar,
Yolun üstüne cevâhir saçdılar.

Gel gidelim hazrete yâ Mustafâ,
Muntazırdar anda eshâb-ı safâ.

Sana Cennetden getirdim bir Burak,
Da’vet-i Rahmândır ey nûr-ı Hak.

İşidip ânı Resûl oldu ferah,
Şâdlık geldi ve gamı gitdi terah.

Durdu yerinde hemân-dem Mustafa,
Koydu tâcı başına ol pür-safâ.

Çekdi ol demde Burak’ı Cebrâil,
Önüne düşdü âna oldu delîl.

Hoş Süvâr oldu âna şâh-ı cihan,
Açdı perrini Burak uçdu hemân.

Tarfet-ül-ayn içre Sultân-ı ümem,
Geldi Kuds’e erdi ve basdı kadem.

Enbiyâ ervahı karşı geldiler,
Mustafa’ya cümle ikram kıldılar.

Erdi ol dem Hakdan ervaha nida,
Kim kılalar Mustafâ’ya iktidâ.

Pes geçüp mihraba ol Hayr-ül-enâm,
Enbiyâ ervahına oldu imâm.

İki rek’at kıldı Aksâ’da, nemâz,
Öyle emr etmiş idi, ol bî-niyâz.

Gördüler nûrdan kurulmuş merdivân,
Merdivândan oldular göğe revân.

Erdiler evvel göğe bil-ihtirâm,
Kapı açıldı ve girdi ol hümâm.

Gördü gök ehli ibâdetde kamu,
Her biri bir dürlü tâatde kamu.

Kimi tesbih ü kimi tahmîd okur
Kimi tehlîl ü kimi temcîd okur.

Kim kıyâm içre kimi kılmış rükû’,
Kimi Hakka secde etmiş bâ-huşû.

Kimisini aşk-ı Hak almış-durur,
Vâlih-ü-hayrân-ü-mest kalmış-durur.

Hep gök ehli cümle karşı geldiler,
Mustafâ’ya izzet ikram kıldılar.

Merhaben bik yâ Muhammed dediler.
Ey şefaat kânı Ahmed dediler.

Her biri kutluladı mi’râcını,
Dediler giydin se’âdet tâcını.

Bu kerâmetler ki Hak verdi sana,
Vermedi hiç kimseye önden sona

Ermedi evvel gelen bu devlete,
Kimse lâyık olmadı bu rif’ate.

Her ne haceti dilesen makbûldür,
Cümle maksûdun da senin mahsûldür.

Ol gece durmadı cevlân eyledi,
Öyle kim eflâki seyrân eyledi.

Her birinde türlü hikmet gördü ol,
Tâki vardı Sidre’ye erişdi yol

Cebrâil’in durağıdır ol makam,
Nüh felek tâ kim tutalıdan nizâm.

Kaldı Cebrâil makamında hemin,
Dedi âna Rahmeten lil-âlemin.

Bilmezem bu yolları ben nideyim,
Kim garîbem bunda kande gideyim?

Cebrâil dedi Resûle ey Habîb,
Sanma ki bu yerde sen seni garîb.

Senin için yaradıldı nüh felek,
İns-ü-cinn-ü-hûr-ü-Cennet hem melek.

Bunda hatm oldu benim cev’ân-gehim,
Maverasından dahi yok âgehim.

Bana böyle emr etmiştir Zü’l-celâl,
Açmayın ben bundan öte perrü bal

Ger gecem bir zerre kadar ilerü,
Yanarım başdan ayağa ey ulu.

Dedi Cebrâil’e ol Fahr-i cihan;
Pes makamında dur imdi sen hemân.

Çün ezelden bana aşk oldu delîl,
Yanar isem yanayım ben ey Halîl.

Lî ma’allah vakti benimdir hemân,
Tâ ki kurban eyleyem baş ile can.

Râh-ı aşkda kim sakınır canını,
Ol kaçan görse gerek cânânını.

Râh-ı aşkı sanma gâfil serseri,
Belki kemter nesnedir vermek seri.

Refref’in belirmesi

Söylenirken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm.

Aldı ol şâh-ı cihanı ol zaman,
Sidre’den götürdü ve gitti hemân.

Bir feza oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var ânda ne arz-ü-semâ.

Kim ne hâlidir ne mâli ol mahal,
Akl ü fikr etmez o hâli fehm-ü-hâl.

Ref’ olup ol Şaha yetmiş bin hicâb,
Nûr-i tevhîd açdı vechinden nikâb.

Her birisinden geçerken ileri,
Emr olurdu yâ Muhammed gel beri.

Çün kamusını görüp geçdi öte,
Vardı erişdi ol ulu Hazrete.

Şeş cihetden ol münezzeh Zü’l-Celâl,
Bî-kem-ü-keyf âna gösterdi cemâl.

Zâten ol Sultân-ı Mâ zâgal-basar,
Eylemişdi Hakka tahsis-i nazar.

Aşikâre gördü Rabb-ül-izzeti,
Ahıretde öyle görür ümmeti.

Bî-hurûf-ü-lafz-ü-savt ol pâdişâh,
Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh.

Dedi kim matlûb-ü maksûdun benim,
Sevdiğin can ile ma’bûdun benim.

Gece gündüz durmayıp istediğin,
N’ola kim görsem cemâlin dediğim.

Gel Habîbim sana âşık olmışam,
Cümle halkı sana bende kılmışam.

Ne muradın var ise edem reva,
Eyleyem bir derde bin türlü deva.

Mustafâ dedi, Eyâ Rabbi rahim,
Ey hatâ-pûş-ü-atârı çok kerîm.

Ol zaîf ümmetlerim hâli n’ola,
Hazretine nice anlar yol bula?

Gece gündüz işleri isyan kamu,
Korkarım ki yerleri ola tamu.

Yâ İlâhî hazretinden hacetim,
Budurur kim ola makbûl ümmetim.

Hak teâlâdan erişdi bir nidâ,
Yâ Muhammed ben sana kıldım atâ.

Ümmetini sana verdim ey Habîb,
Cennetimi onlara kıldım nasîb.

Yâ Habîbim nedir ol kim diledin,
Bir avuç toprağa minnet mi eyledin?

Ben sana âşık olunca ey şerîf,
Senin olmaz mı dü âlem ey latîf?

Zâtıma mir’ât edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını.

Hem dedi kim yâ Muhammed ben seni,
Bilirim görmeğe doymazsın beni.

Lîk dîn emri tamâm olmak içün,
Ümmetin de bana yol bulmak içün.

Avdet edip da’vet et kullarımı,
Tâ gelerek göreler didârımı.

Sen ki mi’râc eyleyip etdin niyaz,
Ümmetin mi’râcını kıldım nemâz.

Her kaçan kim bu nemâzı kılalar,
Cümle gök ehli sevâbın bulalar.

Çünki her türlü ibâdet bundadır,
Hakka her türlü ibâdet bundadır,

Sıdk ile beş vakt olundukça edâ,
Elli vaktin ecrin eyler Hak atâ.

Mâ hasal ol anda doksan bin kelâm,
Sebk edip buldukda encâm-ü-hitâm.

Tarfet-ül-ayn içre ol Fahr-i cihan,
Ümmü Hânî evine geldi hemân.

Her ne vaki’ oldu ise serteser,
Cümlesin eshâbına verdi haber.

Dediler ey kıble-i İslâm-ü dîn,
Kutlu olsun sana mi’râc-ı güzîn.

Biz kamumuz kullarız sen şâhsın,
Gönlümüz içinde rûşen mâhsın.

Ümmetin olduğumuz devlet yeter,
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.

Duâ

Yâ İlâhî ol Muhammed hakkıçün,
Ol şefaat kânı Ahmed hakkıçün.

Sidre vü Arş-ı muallâ hakkıçün,
Ol sülûk-ü-seyr-i a’lâ hakkıçün.

Ol gece söyleşilen söz hakkıçün,
Ol gece Hakkı gören göz hakkıçün.

Sırr-ı fürkân nûr-i a’zam hakkıçün,
Kuds ü Ka’be Merve Zemzem hakkıçün.

Gözü yaşı hakkıçün âşıkların,
Bağrı başı hakkıçün sâdıkların.

Aşk odundan ciğeri biryân içün,
Derd ile kan ağlayan giryân içün.

Sıdk ile yolunda kâim kul içün,
Hazretine doğru varan yol içün.

Şol zaman kim müddet-i ömr-ü hayât,
Âhır ola ire hengâm-ı memat

Biz günahkâr âsî mücrim kulları,
Yarlıgayıp kıl günahlardan berî.

Afv edip isyanımız kıl rahmeti,
Ol Habîbin yüzü suyu hürmeti.

Sana lâyık kullar ile hemdem et,
Ehl-i derdin sohbetine mahrem et

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) ahlâkı

İşid imdi nice vermiş ol Celîl,
Mustafa’ya hulk-ı evsâfı cemîl.

Hulk idi dâim işi bu halk ile,
Halkı hod kul kılmış idi. hulk ile.

Rabbinin adını zâkirdi müdâm,
Her ne Hakdan gebe şakirdi müdâm.

Her kaçan yatsaydı ol Fahr-i cihan,
Bir hasır üzre yatardı ol hemân.

Hak dedi dağları altun eyleyem,
Dürlü ni’metlere seni doyuram.

Ol Habîbullah dedi, yâ zin-niâm,
Ümmetim-çün ben bu hâle râzıyâm.

Katlanırım onların-çün zahmete,
Ümmetimi eyle lâyık rahmete.

Her kemâlât ile kâmil şah idi,
Ânın içün ol Habîbullah idi.

Halk içinde adımız hâs eyledik,
Lâkin halvetde gönlümüz pas eyledik.

Ümmet oldur sünnetin terk etmeye,
Dimediği yere hergiz gitmeye.

Bugün ânın sünnetin terk ideriz,
Yarın ânda varıcağız n’ideriz.

Yâ İlahî saklagıl îmânımız,
Verelim îmân ile tâ cânımız.

Kabrimiz îmân ile pür-nûr kıl,
Mûnis-i gılmân ile hem hûr kıl.

Hem dahî mîzânımız eyle sakîl.
Cennete girmeğe lütfun kıl delîl.

Mustafâ’ya hem-civâr et yâ Kerîm,
Cennet-i Firdevs içinde yâ Kerîm.

Lütf ile göster bu dîdârını,
Ni’metinle toylagıl kullarını.

Nûr-i Ahmed izzetine ey Hudâ,
Eyleme bizi Muhammed’den cüdâ.

Bu kemâlât ile gör ol pak zât,
Bulmadı mevtden bu âlemde necât

Âşık isen sen eğer ey nig-nâm,
Aşk ile de essalâtü ves-selâm.

Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) vefâtı

Gel berü eshâb-ü-ihvân-ı safâ,
Gel berü erbâb-ı irfân-u vefâ.

İşbu göynüklü sözü gûş edelim,
Derd ile âh ederek cûş edelim.

Akıtalım gözümüzden yaşları,
Tâzelensin bağrımızın başları.

Her ki ol Sultan içün yaş indire,
Yaşı ânın tamuyu söyündüre.

Gel berü sen dahi aşkın kıl beyân,
Vaktidir ger var ise göster nişân.

Pes bu nakl ile rivâyetdir haber,
Kim bu fâni mülkde ol Hayr-ül-beşer.

Bir zaman kıldı nübüvvet pâk zât,
Küfr mahv oldu ve dîn buldu hayat.

Altmışüç yaşına erdi çün Habîb,
Ol Şerîf ü ol Hasîb ü ol Nesîb.

Vakt erişdi dünyâdan kıla sefer,
Ol güneş yüzlü ve ol alnı kamer.

Mescid içre birgün ol Şâh-ı cihân,
Oturup olmuşdu hoş gevher-fişân.

Feth edip sırr-ı meânî sözlerin,
Bahr-ı tevhîdin saçardı dürlerin.

Geldi Cebrâil de Hakdan emr ile,
Söyledi ânda Resûle lutf ile.

Dedi sana Zü’l-Celâl etdi selâm
Der ki şöyle bilsin ol Hayr-ül-enâm.

Kim âna ben katı müştak olmuşam,
Cümle halkı ona bende kılmuşam.

Bu sözü çün kim işitdi el-Emîn,
Kalbi mahzûn oldu ol Şahın hemin.

Ol mükâhhal gözlerinden döktü yaş,
Cûş edip ağladı yer gök dağ-u taş.

Cebrâil gitti ve ol sâhib-vefâ,
Eyledi eve azîmet Mustafâ.

Hüzn ile girdi içeri evine,
Fâtıma andaydı geldi yanına.

Dedi Ey canım baba hâlin nedir?
Hasta mı oldun vücûdun nicedir?

Dedi kim, yâ Fâtıma yanar tenim,
Dosta ulaşmak diler canım benim.

Ol Habîbin gün gün artdı zahmeti,
Düşdü eshâba gam-u gussa katı.

Hastalıkdan soldu ol bağ-ı cemâl,
Ol kemâlde bedr iken oldu hilâl.

Hücreyi, eshâb ederlerdi tavaf,
Ağlaşırlardı durmadan saff-u saf

Çün nemâz vakti erişdi nâgehân,
Okudu cümle müezzinler ezan.

Ol ezanı işidip ol mâh-rû,
Durdu ve aldı nemâz içün vuzû.

Katına geldi ânın ol dem Bilâl,
Dedi kim, ferman nedir yâ zü’l-cemâl.

Ol Habîb dedi. Bilâl’e ey latif,
Bil ki oldum ben bugün gayet zaîf.

Ben varmaz isem ikâmet eylesin,
Yerime Ebû Bekr imamet eylesin.

Ağlayı aglayı ol derdli Bilâl,
Vardı eshâb katına hem çün hilâl.

Dedi. Ey yâran bilin bedr-i temam,
Cümlenize eyledi çok çok selâm.

Hem dahi Ebû Bekr İmâm olsun dedi,
Tâbi’ olsun ona eshâbım dedi.

Çün işitdiler Bilâl’in bu sözün,
Her birisi toprağa vurdu yüzün.

Zâr-u figân ederek ağladılar,
Kanı ya ol servetimiz dediler.

Böyle çün emr etdi Ebû Bekr’e Resûl,
Mustafâ emrini ol kıldı kabûl.

Geçti mihraba Ebû Bekr-i hümâm,
İktida kıldı sahâbe-i Kirâm.

Çünki tekbîr etdi ve el bağladı,
Durmadı çözdü elini ağladı.

Cümle-i eshâb bile ağlasülar.
Mescide göz yaşlarını saçtılar.

Göz yaşını yenemeyip ol hümâm,
Olamadı anda eshâba imâm.

Ebû Bekr dedi İmâm ol yâ Ömer,
Kim özümden olmuşum ben bî-haber.

Sordu bildi ânı ol Hayr-ül-enâm.
K’olmadı Ebû Bekr eshâba İmâm.

Aynı gördü Mustafâ sabr etmedi.
Hem eser kıldı ol ayrılık odı.

Mustafâ dedi ki, tutun durayım.
Ol yaranlarım katına varayım.

Göreyim bir dahî ol yaranları,
Kim dahî görmek isterim onları.

Hem beni onlar dahî görmek ister,
Sohbetime dünyâda ermek ister.

Geliniz kim mescidime varalım,
Birbirimizi doyunca görelim.

Kim ölüm ayırırsa sizden bizi,
Dedi, dahî yaş ile doldu gözü.

Bu söz ile oda yaktı bunları,
Kıldılar çok zari ve figânları.

Ol Habîbin sağ elin tutdu Ali,
Sol elini İbn-i Abbâs ol velî.

Mescide geldi ve buldu hoş safa,
İktidâ Ebû Bekr’e kıldı Mustafâ

Çün sahabe hoş temam etdi nemâz.
Kıldılar ol bî-niyâza çok niyaz.

Hoş nemâzı kıldı ol Hayr-ül-enâm.
Döndü eshâba yönün verdi selâm.

Halikı zikr etdi evvel ol şefî
Dedi, oldur pâdişâh olun muti’

Hem bilin kim mâsivâ fânî-durur,
Dâim Allahdır kim ol bâkî-durur.

Ol gidenler bize yeter i’tibâr,
Kim bu yerde edemediler karar.

Hangi dil bu evde biryân olmadı.
Hangi göz bu derde giryân olmadı.

Bu sözü çün-kim sahâbî dinledi.
Her biri figân ederek inledi.

Ol şefaat ıssı ol sâhib-vefâ,
Âhıret şahı Muhammed Mustafâ.

Anda ashaba nasihat eyledi,
Hulkı lutfiyle onları toyladı.

Elveda olsun size dedi, dahî,
Eyledi eve azîmet ol sahî.

Tutarak geri Ali Abbâs ile,
Geldi eve cümle eshâbı bile.

Eve girdi gördü ol Şâh-ı cihan,
Dolmuş evin içi âh ile figân.

Fâtıma âh eyleyerek ağladı,
Babasının boynuna el bağladı.

Dedi, derdli yüreğimin çâresi,
Gitdi onulmaz bu bağrım yâresi.

Ağlayarak dedi. Ey canım baba,
Gönlümün şâdîsi cânânım baba.

Ölme sen, senin için ben öleyim,
Sen sağ ol, ben sana kurbân olayım.

Bir onulmaz derde uğratdın beni,
Vereyim ben yoluna cân-u teni.

Dedi kim yâ Fâtıma dinle sözüm,
Kokula boynumu bir dem ey kızım.

Dünyâyı terk etmeği kayırmazam,
Bilirim kim bunda bakî kalmazam.

Lâkin seni n’ideyim kaldın garîb,
Âşıkun hâli n’olur gitse habîb.

Bu yetimlik kutlu olsun başına,
Dahî hasret eşine yoldaşına.

Böyle deyip yaş ile doldu gözü,
Dedi, kanı ol iki körpe kuzu.

Yanıma gelsin Hüseyn ile Hasen.
Kim bu gönlüm gamın onlardır kesen.

Ol iki mâhı varıp getirdiler,.
Mustafâ’nın yanına yetirdiler.

Dediler kim ey dede n’oldun bugün,
Yüreğimizebizim vurdun düğüm..

Ey n’olaydı böyle görecek sizi,
Anamız doğurmamış olsa bizi,

İşbu hâl içreyken erdi Cebrâîl,
Dedi kim sana selâm etdi Celîl.

Sordu hâlini dahî hem ol Çalab,
Sor Habîbim ne kılar dedi, taleb.

Ümmetimi dilerem Hakdan dedi,
Dileğim Hakdan budur çoktan dedi.

Gece gündüz bu-durur hem himmetim
Kim bağışlaya bana Hak ümmetim

Geri Hakka vardı geldi Cebrâîl,
Dedi kim geri selâm etdi Celîl.

Hak teâlâ sana çok lutf işledi,
Ol günahkâr ümmetin bağışladı.

Dedi, maksûdum, bu idi Hakdan uş,
Hâtırım şimdi ziyâde oldu hoş.

Olduğunca ömrünıün hem müddeti,
Der idi kim ümmeti vâ ümmeti.

Hem kıyâmetde cemî’-i enbiyâ,
Çağrışıp nefsi vü vâ nefsî diye

İlle yüz urup Mahammed Hazrete,
Eyde kim vâ ümmetâ vâ ümmetâ.

Hem diye ey rahmeti çok rahmeti,
Bana ümmetsiz geretanez Cenneti.

Ümmet isen hizmeti eyle temâm,
Aşk ile de essalâtü ves-selâm.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile derd ile edin es-salât.

FASL

Ne se’âdet ne beşaret ne safâ,
Kim bize kıla şefaat Mustafâ.

Nâgehân ol peyk-i Hazret Cebrâil
İrdi ve dedi, selâm etdi Celîl.

Kara gussa donların giymişdi ol,
Anı öyle gördü ve sordu Resûl.

Dedi Cebrâil’e ey kardeş niçin,
Kara gussa donların giydin bugün.

Gördüğüm yokdu bu sûretde seni,
Böyle niçin kıldınız deyin bunu.

Dedi ki giydik seninçin yâ Emîn,
Son inişimdir yere dahî hemîn.

Vahy içün iner değilim bir dahî,
Vahy kat’ oldu bugün Allah bakî,

Cümle gök ehli seninçin tutdu yas,
Kara donlar giydi cümle cinn-ü nâs.

Cebâil geldikte sonra emr ile,
Anda gelmiş idi Azrâil bile.

Taşradan içeriye kıldı nidâ,
Dedi kim yâ ehli beyt-i Mustafâ.

İzniniz var mı içeri girmeğe?
Ol mübârek hub cemâli görmeğe?

Fâtıma dedi ki, kimsin ey aceb?
Dedi, bir A’râbiyem ey hoş-edeb.

Ağlayı aglayı dedi, ey Arab!
Katı hastadır Resûl çeker taab.

Var işine ey karındaşım Arab!
Bunda biz ağlaşırız her rûz-u şeb.

Bir dahi dedi, selâm olsun size,
Ver içeri girmeğe destur bize

Ol Habîbin hâli nedir göreyim,
Ger icâzet olur ise gireyim.

Çün Muhammed sem’ine erdi nida,
Dedi kimdir taşradan eden sada.

Fâtıma dedi, bir Arabdır çağırır,
Yâ Muhammed deyü beni ün urur.

Dedi, Ahmed ey gözüm nûru benim,
Ol Arabdır kabz iden rûhum benim.

Ol gelendir hânümân eden harâb.
Ol gelendir mülk-ü-mâl eden yebâb.

Ol gelendir halka etdiren figân.
Ol gelendir göz yaşın kılan revân.

Gideren nûrunu şehlâ gözlerin,
Hem sarartan rengini gül yüzlerin.

Lal-veş dudakların rengin bozan,
Nice benven diyenin ömrün kesen.

Ayrılık oduna yakan canları.
Bırakan toprağa nâzik tenleri.

Yüzleri gül dilleri bülbülleri,
Tûti gibi ol latif oğulları.

Atâlardan analardan ayıran,
Ol durur ol taşra kapıda duran.

Ol durur ol seni benden ayıran.
Yüreğine dürlü hançerler vuran.

Adı Arzâil-durur gelsin beri,
Tur var av kapıyı girsin içeri.

Kimseden ol hiç destur istemez,
Benden artık kimseye böyle demez.

Fâtıma âna kapı açdı revân,
Ol melek girdi içeri ol zemân.

Meskenetle, hücreye girdi hemîn,
Lutf ile verdi selâm öpdü zemin.

Dedi, ol vaktin âna ol müctebâ,
Hoş geldiniz, ey emîn gel, merhaba.

Sordu kabz için mi geldin yâ melek?
Yâ ziyâret mi durur ancak dilek?

Dedi gelmişim ziyâret etmeğe,
Dahi kabz-ı rûh ederek gitmeğe.

Hak buyurdu ben sana olam muti’.
Sen ne dersen ânı tutam yâ Şefi’,

Ger icâzet olsa kabz-i rûh idem.
Olmaz ise ben geri dönem gidem.

Ol melek bu sözü ederken beyân.
Ânı hem dinlerken ol Şâh-ı cihan.

Dedi, tâvûs-ı melek ol Cebrâil.
Yâ Muhammed sana müştakdır Celîl.

Çün bu sözleri işitdi Mustafâ,
Etmeğe azm eyledi ahde vefa.

Dedi, Azrail’e kim gel yâ melek,
İşlegil her neyise Hakdan dilek.

Geldiğin işi bitir dedi, ana.
Döndü söyledi eshâbından yana.

Çok nasihat kıldı bunlara Resûl,
Tâ ola asan cemî-i doğru yol.

Ümmetin te’kîd ile ısmarladı,
Her nasihat kim gerekdi hep dedi.

Hem dedi. Esbâba ol Hayr-ül-enâm,
Ümmetime kılasız benden selâm.

Biliniz ey âşıkân-ı Mustafâ,
Hakka erdi anda Cân-ı Mustafâ.

Mürg-ı kuds uçtu kafesden şâhvâr,
Gülistân-ı kudsde eyledi karâr.

Cebrâil üstünde durup derdi âh,
Bu cihanı terk edip gitdin e şâh.

Ah edip söyledi Ebû Bekr-i rızâ,
Hani yâ ol Mustafâ ve Murtazâ.

Zârı ile çağırıp derdi Ömer,
N’ideriz sensiz biz ey Hayr-ül-beşer?

Merd ile Osmân-ı ummân-ı hayâ;
Derdi hani şâh-ı cümle enbiyâ?

Hem Ali söyledi kim yâ Mustafâ,
Gitdi âlemden cemâlin zis safa.

Hasret ile der Hüseyn ile Hasen,
N’ideriz biz ey dede gitdin çü sen?

Gitdiniz siz, bizi kim okşayacak,
Kurretü ayni bize kim diyecek.

Fâtıma’yla Âişe kılıp figân,
Derler idi. El-amân ü el-amân.

Cümle er avret dahi zengin fakir,
Her biri bir derde olmuştu esîr.

Kimisinin gözleri giryân idi,
Kimisinin ciğeri biryân idi.

Bu firak oduna her kim uğradı,
Uğradığının yüreğin doğradı.

Dediler budur çü hâl n’itmek gerek,
Allah emrine hazır etmek gerek.

Hoş hazır edip yuyup götürdüler,
Mustafâ’yı kabrine getirdiler.

Üç gün anda kodular Peygamberi,
Tâ nemâzın kıla her ins-ü-perî.

Enbiyâ ervahı hâzır geldiler,
Yerler-ü-gökler melekler doldular.

Muttasıl üç gün nemâzın kıldılar,
Çün nemâzın kılarak dağıldılar.

Nice kim vâcibdi eyle kıldılar,
Hakkın takdîrine hayran kaldılar.

Döndüler cümle sahâbî câzi’ûn,
Dediler innâ ileyhi râci’ûn.

Geri dönüp çün eve geldi bunlar,
Hep sahâbî bir yere cem’ oldular.

Mustafâ’yı bulmadılar ortada,
Canı bunların geri yandı oda

Geri gözyaşın revân eylediler,
Geri feryâd-ü-figân eylediler.

Dediler birbirine kim n’idelim,
Çünki Hak emri-durur sabr idelim.

Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile derd ile edin es-salât

Duâ

Her beden kim yaradılır can bulur.
Gayetine ericek noksan bulur.

Her ki libas giydi yâhud gömleğin,
Âhır-ül-emr âna sardılar kefen.

Âh mevt senin elinden âh âh,
Ne gedâ kurtulur elinden ne şâh.

Fürkatinden âh Peygamberlerin,
Hasretinden âh ol Serverlerin.

Âh ol âlimlerin mevtinden âh,
Ah ol âriflerin fevtinden âh.

Fürkatinden âh yetim olanların,
Giryesinden kimsesiz kalanların.

Çün sefer kıldı cihandan Mustafâ,
Dünyâdan hiç kimse ummasın vefa.

Her ki geldi dünyâya gitmek gerek,
Bizde yol hazırlığın etmek gerek.

Mustafâ’dan ibret alın siz dahi,
Biriniz kalmayacak, Allah bakî.

Her ne denli çok yaşarsa bir kişi,
Âkıbet ölmek-durur ânın işi.

İmdi gel ölmeden eylen hazırlık.
Tâ ki hazretde yüzünüz ola ak.

Her kim ola âkıl-ü-devletli er,
Vâ’iz-u nâsih âna ölüm yeter.

Biliriz çünkim ölürüz akıbet,
Çürüyüp toprak oluruz akıbet

Bir yaramaz fi’li tagyir etmedik,
Âhıret babında tedbir etmedik.

İmdi gel isyanımız arz edelim,
Ağlamağa göz yaşın karz edelim.

Akıtalım gözümüzden yaşları,
Tazelensin bağrımızın başları.

Sad hezaren hasret-ü-hayf ile âh,
Ömrümüz isyan ile oldu tebâh.

Nefse oyup işledik bî-had günâh,
Bilmeyiz kim ne kılavuz yâ İlâh.

Cümlemiz isyanımızı bilmişiz,
Hazretine rahmet umup gelmişiz.

Kapına eksiklik ile geldik uş,
Yüzümüz kara elimiz dahi boş.

Bize ger rahmet kıl-u ger oda yak,
Gitmeyiz senin kapından bir ayak.

Ol Muhammed hürmetiyçün kim adun,
Ânın adıyla bile koşa kodun.

Halk-ı âlemden ânı ettin güzîn,
Kıldın ânı rahmeten lil-âlemin.

Bize ânın izzetine izzet et,
Fazlın ile cümlemize rahmet et

Dâima kullar işi isyan olur,
Pâdîşâhdan afv ile ihsân olur.

Ol ki bizden yaraşır kıldık anı,
Sen sana yaraşırın kıl yâ Ganî.

Rahmetinden ger bize ihsân ola,
Padişahlığına ne noksan ola.

Hem SÜLEYMÂN’ı fakire rahmet et.
Yoldaşın îmân-u yerin Cennet et

Rabbimden yüzbin sena ile selâm,
Mustafâ’nın rûhuna sabah akşam.

Olsun âline dahi eshâbına,
Tabiîn ensâr u hem ahbabına.

Ümmetinden râzı olsun ol mu’în,
Rahmetullâhi aleyhim ecme’în.

1) Tezkire-i Latifî sh. 55

2) Künh-ül-ahbâr cild-5, sh. 115

3) Sicil-i Osmânî cild-1, sh. 606

4) Kâmûs-ul-a’lâm cild-4, sh. 3620

5) A History of the Ottoman Petry cild-1, sh. 232

6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1068

SÜLLÂK Kubbe Altı
|

[k ince] (ﺳﻠﺎﻙ) i. (Ar. sālik’in çoğul şekli sullāk) Bir yola, bir tarîkata girmiş olanlar, sâlikler: Ve şunlar ki müntehîlerdir… menâfi-i süllâk için yazarlar (İsmâil Hakkı Bursevî). Sevâd-âlûd-ı gamdır peyker-i süllâk-i Hak ey Şems / Vücûd-ı reh-revân olmaz gubâr-ı râhtan hâlî (Osman Şems). Eder tayy-i cihân-ı ma’rifet evvel sülûkünde / Aceb bâlâ-rev-i irfân imiş süllâk-i Mevlânâ (Hersekli Ârif Hikmet).

ŞENÎ Kubbe Altı
|

(ﺷﻨﻴﻊ) sıf. (Ar. şenā‘at “çirkin ve kötü olmak”tan şenі‘)
1. Kötü, fenâ, çirkin: Demek ki ettiğin cinâyeti müdriksin / Demek ki hayvandan şenî nev’-i mühliksin (Abdülhak Hâmit). Bu ne kadar şenî bir cinâyetti (Ömer Seyfeddin).
2. İnsanlık dışı, ahlâk dışı (fiil): Mehpeyker için bu muâmele, yalnız evvel gördüğü şeylerden değil dünyâda tasavvur edebildiği hakāretlerin cümlesinden şenî idi (Nâmık Kemal).
● Şenîa (ﺷﻨﻴﻌﻪ) sıf. Şenî kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Ef’âl-i şenîa.” Bk. ŞENÎA

TAHKİR Kubbe Altı
|

(ﺗﺤﻘﻴﺮ) i. (Ar. ḥaḳāret “horlamak, küçük görmek; hor ve zelil olmak”tan taḥḳіr)
1. Hakāret etme.
2. Hakāret: Dayağa, şetm ve tahkîre mâruz kalmış olan küçük çocuklar… (Ahmet Râsim). Tahkirler püsküren Zeli’yi kendine râmediyor (Refik H. Karay).
3. Küçük görme, aşağılama: Mehpeyker, hayret ve tahkirden mürekkep bir tarz ile herifin bir kere yüzüne bakar (Nâmık Kemal). Onu tahkir için böyle söylüyor (Ahmed Midhat Efendi). Tahkîre vatan sezâ değildi (Cenap Şahâbeddin).
ѻ Tahkir etmek:
1. Hakāret etmek, gurur kıracak tarzda davranmak: Babam giderse işkence ve tahkir edecekler (Ömer Seyfeddin). Elindeki bardağın muhteviyâtını üstüme başıma dökerek beni tahkir ede ede fırladı gitti (Hüseyin R. Gürpınar).
2. Küçük görmek, aşağılamak: Kendini yine tembel, miskin diye tahkir etmeye sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu (Ömer Seyfeddin). Başka bir taraftan huysuzluklar çıkarır, beni tahkir eder, ezerdi (Safiye Erol).
● Tahkîrat (ﺗﺤﻘﻴﺮﺍﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Tahkirler, hakāretler.

TALTİF Kubbe Altı
|

(ﺗﻠﻄﻴﻒ) i. (Ar. luṭf “nâzik ve merhametli davranmak”tan talṭіf)
1. Gönlü hoş etme, iyilik ederek ve güzel davranarak gönül alma: Mehpeyker’in son lakırdılarını yalnız hâtırşinaslıktan tevellüt etme bir taltîf-i nâzikâneye hamleyledi (Nâmık Kemal). Âlemi taltîf için sen eylesen ref’-i nikāb (Cenap Şahâbeddin). Efendim, bu adamın bana çok iyiliği vardır diye taltîfini istid’â eder (Fâik Reşat).
2. Rütbe, nişan, madalya vb. ile ödüllendirme: Onun tarafından taltif bana bir şereften ziyâde bir zillet gibi geldi (Hâlide E. Adıvar).
3. tıp. Yumuşatacak bir ilâç kullanma, yumuşatma.
ѻ Taltif etmek:
1. İyi ve güzel davranarak gönül almak.
2. Rütbe, nişan, madalya vb. ile ödüllendirmek: Başarılı maçlarda primlerle taltif edilirler (Burhan Felek).
● Taltîfat (ﺗﻠﻄﻴﻔﺎﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Taltifler: “Taltîfât-ı şâhâne: Pâdişah tarafından gönderilen hediyeler.” Muhibb-i nev-zuhûrun hakkında gösterdiği taltîfât-ı fevkalâde ile bayağı kendinde bir meziyet tasavvur ederek… (Nâmık Kemal).
● Taltîfen (ﺗﻠﻄﻴﻔﺎً) zf. (talṭіf’in tenvinli şekli) Taltif sûretiyle, taltif ederek, ödüllendirerek: Delikanlının paşanın huzûruna girmesi taam vaktine tesâdüf eder. Paşa bunu taltîfen sofraya oturtur (Fâik Reşat).
● Taltif-kâr (ﺗﻠﻄﻴﻔﻜﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. -kār ekiyle) Gönül alıcı, gönlü hoş eden: “Taltif-kâr sözler.”

TEDHİŞ Kubbe Altı
|

(ﺗﺪﻫﻴﺶ) i. (Ar. dehş “dehşete düşürmek”ten tedhіş) Dehşet verme, korku verme, ürkütme, yıldırma, terör: Halbuki iblis tedhîş-i kalbe ne derece mecbur ise bu da Mehpeyker’e o mertebelerde müptelâ… (Nâmık Kemal). Fakat bu manzaralar eylemez onu tedhiş (Cenap Şahâbeddin).

TEMBİH – TENBİH Kubbe Altı
|

(ﺗﻨﺒﻴﻪ) i. (Ar. nebh “dikkat etmek”ten tenbіh)
1. Bir şeyin yapılıp yapılmamasını, şöyle veya böyle yapılmasını söyleme ve bunu üzerinde durarak hatırlatma: Delikanlı bana dönüp tembihlerini tekrarladı (Ahmed Midhat Efendi). Nizâmi söz dinleyip masa başına geliyor, sonra sarhoşlukla mı nedir, karısının tembihini unutup gene radyoyu açıyordu (Safiye Erol).
2. Uyarma, uyarı, aklını başına getirme: Eski meşhur vaaz kitaplarından biri de adı “gaflet içinde olanları uyarma” mânâsına gelen Tenbîhü’l-gāfilin’dir (Ahmet Topaloğlu).
3. biyo. Sinir sistemine veya bir duyu organına dışarıdan gelen ve onu bir tepki vermeye yönelten tesir, uyarı: Tembih ne kadar artarsa duyarlık o kadar azalır ve vücut daha şiddetli tembihler ister (Mehmet Kaplan’dan).
4. eski. Emir, buyruk, bildiri, duyuru.
ѻ Tembih (Tenbih) etmek (eylemek):
1. Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını söylemek, sıkı sıkıya ısmarlamak: Paşa hâdimine tenbih eylesin / Kolum çekip elim bağlamasınlar (Pir Sultan Abdal). Recep, nerede kaldı bu Ali?… Tez gel diye de tembih ettim (Burhan Felek). Hâdiseyi hatırlatacak veya îmâ edecek herhangi bir söz sarfedilmemesini şiddetle tembih etti (Sâmiha Ayverdi).
2. Uyarmak: Sinirlerinizi tembih eder (Aka Gündüz).
● Tembîhat – Tenbîhat (ﺗﻨﺒﻴﻬﺎﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Tembihler: Mehpeyker, birtakım tenbîhâta kıyam etmek üzere iken kapı çalınmaya başladı (Nâmık Kemal). Üzülmemeye gayret etmeniz için size tenbîhât-ı şedîdede bulunmuştum (Hüseyin R. Gürpınar). Evdekilere tembîhat: –Kız Aysel! Bugün bir misâfir gelecek (Burhan Felek).

ÛLÂ Kubbe Altı
|

(ﺍﻭﻟﻰ) sıf. (Ar. evvel’in müennes şekli ūlā)
1. Birinci, ilk: Suğrâ senin kübrâ senin / Ûlâ senin uhrâ senin (Aziz Mahmud Hüdâyî).
2. i. Osmanlı Devleti’nde mülkî bir rütbe: Ûlâ rütbesi 1249 H. (1833 M.)’de ihdas edilmiş ve 1255 Şevval (1839 Aralık)’de kazaskerler ile ferikler arasında olmak üzere ûlâ sınıf-ı evveli ve ferikten sonra gelmek üzere ûlâ rütbesi ikiye ayrılarak ûlâ sınıf-ı sâniyesi bu sıraya konmuştur (Nuhbetü’l-Vekāyi’den). Vezirler, askerîden müşirler, ferikler, mülkiyeden bâlâ, ûlâ ricâli teşrîfat sırasıyle tiyatroya dâvet edilmiş (Musâhipzâde Celâl). Babasının yazısıyle yazılmış bir levhanın karşısında onun ûlâ rütbesine mahsus kıyâfetle, nişanlarla çekilmiş resmi asılıydı (Ahmet H. Tanpınar).
ѻ Ûlâ evveli: Osmanlı Devleti’nde askerlikteki ferikliğe denk bulunan ve teşrîfâta dâhil olan bir mülkî rütbe: Ûlâ evveli ricâlinden Mehdi Efendi isminde, ordu muhâsebeciliğinden emekli Bağdatlı bir zat da izdivâcına tâlip olanlar kāfilesine katılınca, bir müddet evvel karısını kaybeden bu beş çocuklu zengin adama Peyker Kalfa “evet” demiş (Sâmiha Ayverdi). Ûlâ sânîsi: Ûlâ evvelinden küçük olup teşrîfâta dâhil olmayan mülkî rütbe: İlk gecesi vüzerâ ve müşirler, ikinci gecesi ferikler, bâlâ ricâli, üçüncü gece ûlâ evveli ve sânîsi ve mütemâyiz ve bendegân-ı şâhâne, sırmalı üniforma ve nişanlarını hâmil olarak tiyatroya gelmişler (Musâhipzâde Celâl).