TAHAVVÜL Kubbe Altı
|

(ﺗﺤﻮﻝ) i. (Ar. ḥavl “bir halden bir hâle geçmek”ten teḥavvul) Değişme, bir halden başka bir hâle geçme: İnce bulutlarla mestur olan şark tarafındaki ufuklar birdenbire kül rengine tahavvül etti (Sâmipaşazâde Sezâî). Yok ben bu tahavvüle dayanmam / Ben böyle hakîkate inanmam (Abdülhak Hâmit). Nerîman o hâneye geleliden beri beyin ahlâkça, âdetçe uğradığı tahavvülleri, garâbetleri zihninden birer birer geçirir (Hüseyin R. Gürpınar).
● Tahavvülât (ﺗﺤﻮﻻﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Tahavvüller, değişiklikler, dönüşmeler.

’ÂRIZ HARİCÎ Fıkıh ve Hukuk Lugatı
|
İkrâh gibi dıştan gelen baskı ve tahavvüller.
BENÛ ESAD Vankulu
|
سُعُودٌ [suûd] (zammeteynle) سَعْدٌ [sad]ın cemidir. Ve nücûmun سَعْدٌ [sad]ı ondur, dördü cedy burcunda ve delv burcundadır ki kamer onlarda nâzil olur ki onun birine سَعْدٌ اَلذَابِحُ [Saduz-Zâbih] derler zâl-ı muceme ve bâ-i muvahhade ve hâ-i mühmele ile ve birine سَعْدُ بُلَعَ [Sadu Bulea] derler bâ-i muvahhadenin zammı ve lâmın fethi ve ayn-ı mühmele ile ve birine dahi سَعْدُ الَأْخَبْیَةِ [Sadul-Ahbiyet] derler hemzenin fethi ve hânın sükûnu ve bânın kesriyle ve yâ-i müsennâtla ve birine dahi سَعْدُ السُعُودِ [Sadus-Suûd] derler sîn-i mühmele ve ayn-ı mühmelenin zammeleriyle. Bu şol yıldızdır ki münferiddir ziyâde berrâktır ve ammâ şol altı aded yıldız ki menâzil-i kamerden değildir, onların birine سَعْدُ نَاشِرَةَ [Sadu Nâşiret] derler nûnla ve şîn-i muceme ve râ-i mühmele ile ve birine سَعْدُ الْمَلِكِ [Sadul-Melik] ve birine dahi سَعْدُ الْبَۀَامِ [Sadul-Behâm] derler bâ-i muvahhadenin kesriyle ve birine dahi سَعْدُ الْۀُمَامِ [Sadul-Humâm] derler hânın zammıyla ve birine dahi سَعْدُ الْبَارِعِ [Sadul-Bâri] derler bâ-i muvahhade ve râ ve ayn-ı mühmeleteyn ile ve birine dahi سَعْدُ مَطَرٍ [Sadu Metar] derler mîmin ve tâ-i mühmelenin fethiyle ve râ-i mühmele ile. Ve her سَعْدٌ [sad] ki vardır bu zikr olunan سُعُودٌ [suûd]dan ikişer yıldızdır ki mâ-beynleri birer arşın mikdârıdır, nazar eden kimseye nisbet ve zikr olunan iki yıldızın her biri öbürüne berâberdir. Ve ammâ سَعْدُ الْأَخْبِیَةِ [Sadul-Ahbiyet] üç yıldızdır ki saç ayağı misâlindedir, dördüncü o üç yıldızın birinin altı yanındadır. Ve Arab kabîlelerinde سُعُودٌ [suûd] çoktur ki onlardan birine سَعْدُ تَمِیمٍ [Sadu Temîm] ve سَعْدُ ۀُذَیْلٍ [Sadu Huzeyl] ve سَعْدُ قَیْسٍ [Sadu Kays] ve سَعْدُ بَكْرٍ [Sadu Bekr] derler. Ve fil-meseli: “بِكُلِ وَادٍ بَنُو سَعْدٍ” Bu meselin kâili Asbat b. Kuray es-Sadîdir, kavminden tahavvül edip âhar kabâile intikâl ettikte onları müstahsen görmeyip kavmine rücû etti. Ve “بِكُلِ وَادٍ بَنُو سَعْدٍ” dedi ve bundan murâdı Sad b. Zeyd b. Menât b. Temîm idi, ammâ Sadu Bekr أَظْآرٌ [azâr] Nebî idi sallallâhu taâlâ aleyhi ve sellem. Ve أَظْآرٌ [azâr] zâ-i muceme ve râ-i mühmele ile ظِئْرٌ [zir]in cemidir, ücretle emziren kimseler demek olur ki o Sad b. Bekr b. Hevâzindir. Ve
بَنُو أَسْعَدَ [Benû Esad] Arabdan bir cemâattir. Ve أَسْعَدُ [esad] سُعْدَى [sudâ]nın müzekkeridir. Ve Arabların meselinde “أَسَعْدٌ أَمْ سَعِیدٌ” dedikleri, bir nesne mahbûb mudur mekrûh mudur mahallinde istimâl olunur meseldir. Ve bu meselin aslı budur ki Sad ve Saîd, Dabbe b. Uddun oğulları idi, yabana gittiler. Sad geldi, Saîd nâ-bedîd oldu. Binâen alâ-hâzâ bununla teşeüm eder oldular.
BEYT (بیت) BELAGAT VE EDEBİ SANATLAR
|
Sözlük anlamı ev demek olanbeyit, arûzla yazılmış, anlam bütünlüğü olan iki mısraa verilen addır. İki mısraı birbirine kafiyeli olan beyitlere "Mukaffa" "Musarrâ",veya "Matla" denir. Mısraları kafiyeli olmayan beyitlere de "Müfred" ya da "Ferd" denir. Müstakil veya bir şiir içinde bulunabilir.. Yahya Kemâl'in:
Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi
Müşkil budur ki Ölmeden evvel ölür kişi

Yâhut Bâkî'nin:
Kadrini seng-i musallada bilüp ey Bakî
Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf

veyâ Ziya Paşa'nın:
Erbâb-ı kemâli çekemez Nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan

İfâdesi gibi Nevres Kadîm'in
Hâli bir bed-aslın ikbâle tahavvül etmesin
Çünkü müstakbelde ya Fir'avn ya Nemrûd olur
örneği
Benim iki cihan içre muradım ol Hûda'dandır
Ümîdim rûz-ı mahşerde Muhammed Mustafa'dandır

örnekleri beyittirler.
Eski insanımız günlük hayatında duruma göre beyitleri söz söylemenin icâbâtından saydığından ezberlerinde pek çok beyit bulundurur, bazen de irticâlen beyit söylerlerdi. Bu hem halktan insanlar için, hem saray ve etrâfı için söz konusu idi. İşte böylesi birkaç örnek:
Başımızdan hiç hevâ-yı zülf-i yar eksik değil
Mürtefi yerdir anınçün rûzîgâr eksik değil.
(II. Mustafa)
Biz, bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firakız
Ateş kesilir sabâ geçse gülşenimizden.
Selîmî (II. Selîm)
Hem yıkarsın berk-i şemşîr-i sitemle âlemi
Hem döner dersin ser-i kuyumda feryâd olmasın.
Behâyî
Ağyar elemin çekme gönül beyhûde gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir.
Nef'î
Deyme nahcîrin şikâr etmez bu deştin şîr-i aşk
Şîr-i merdân-ı dilâverdir yine nahcîr-i aşk.
Bâkî
Bir demir dağı delüp boynuna almak gibidir
Her kişi âşık olurdu eğer âsân olsa
Taşlıcalı Yahya
Bir bilür hüsn ile aşkı gören erbâb-ı nazar
Yûsufun nurunu çeşmân-ı Zelihadan
Muhiddîn Raif
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilür
Mübtelâ-yı gama sor kim giceler kaç saat
Nâbî
Kesb ile ta o kadar cehl olmaz
Cehlin ol mertebesi sehl olmaz.
Said Paşa
Güle gûş ettiremez yok yere bülbül inler
Varak-ı Mihr ü Vefâyı kim okur kim dinler
Kâmî
Kimmiş bizi men eyleyecek bâğ-ı cinândan
Mevrûs-ı pederdir hâne bizimdir gireriz
Nâbî
Neye müncer ola hâlim bu televvünle benim
Dil peşîmân gene tevbeye varmaz dehenim
Şeyh Gâlib
Beyit için sonsuz denecek sayıda örnek bulunabilir; konuyu fazla uzatmamak için bu kadarıyla yetiniyoruz.
DEĞİŞİM Kubbe Altı
|

i. (<>değiş-i-m) yeni.
1. Değişmek işi, tahavvül.
2. biyo. Canlıların, atalarından veya alışılagelmiş şekillerinden farklı özellikler kazanması, varyasyon.
3. mat. Bir değişkenin art arda gelen iki değeri arasındaki fark veya bu farkın değerlerden birine oranı.
4. iktisat. Üretilen malların başka mallarla değiştirilmesi, değiş tokuş, mübâdele, trampa.

DEĞİŞME Kubbe Altı
|

i.
1. Değişmek işi, tahavvül, tebeddül.
2. Bir şey verip karşılığında başka bir şey alma, değiş tokuş, mübâdele, trampa.

DEĞİŞMEK Kubbe Altı
|

geçişsiz f. (Eski Türk. tegiş-mek “beraber ulaşmak” <>teg-mek)
1. Olduğundan başka ve farklı bir duruma girmek, başka şekle dönüşmek, tahavvül etmek, tagayyür etmek: “Huyu değişmek.” “Yüzü değişmek.” Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır (Nâmık Kemal). Sanatkârı tanınmayacak kadar değişmiş buldum (Ahmet Hâşim). Nesillerin rûhunun zamanla nasıl değiştiği açıkça görülüyor (Mehmet Kaplan).
2. (Bir kimse veya şey) Gidip yerine başkası gelmek, tebeddül etmek: “Odanın perdeleri değişmiş.” “Müdürümüz geçen sene değişti.” Adada iki senede bir değişen mutasarrıflardan biri… (Reşat N. Güntekin). ♦ geçişli f. (-i, -i / -e, -i / -le)
3. Bir şey verip yerine başka bir şey almak, mübâdele etmek: “Ceketlerimizi değiştik.” “Kalemlerimizi değişelim mi?” Senin ile canı câna değişsek / Kömür gözlüm beni üste alır mı (Karacaoğlan).
4. Giydiği şeyi çıkarıp başkasını giymek, değiştirmek: “Elbiselerim çok kirli, değişmeden sofraya oturamam.”
ѻ (Bir şeyi veya kimseyi diğer şey veya kimseye) Değişmemek: (Ondan) Daha değerli saymak: Gönlüm seni cennete değişmez (Recâîzâde M. Ekrem). Değme güzele değişmem / Böyle hanım az bulunur (Câhit S. Tarancı).

DÖNÜŞMEK Kubbe Altı
|

geçişsiz f. (<>dön-ü-ş-mek) (-e) yeni. Bir durum ve şekilden başka bir duruma veya şekle geçmek, başka bir durum almak, tahavvül etmek: Zaman zaman ateşliye bile dönüşen bu soğuk harp demokrasimizin ömrünü azaltmakta, gençliğini çürütmektedir (Ahmet Kabaklı).

EHL-İ KİTAB Osmanlıca Lugat Exe
|
اۀل كتاب
f. Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. * Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.)(Kur'an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira, size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur'ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem'etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yâni ta'dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik, hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer'iyede tebeddül vardır. Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yâni vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İ.İ.)
EN-NAHS Kamus
|
اَلنَحْسُ [en-nahs] (nûnun fethi ve hâ-yı mühmelenin sükûnuyla) Muzlim yanî mübhem olan işe denir; yukâlu: أَمْرٌ نَحْسٌ أَیْ مُظْلِمٌ Ve batıya tahavvül eylemiş rîh-i bârideye denir; yukâlu: رِیحٌ نَحْسٌ أَیْ بَارِدَةٌ قَدْ أَدْبَرَتْ Ve aktâr ve etrâf-ı havâyı tutmuş toza ve dumana denir. Ve
نَحْسٌ [nahs] Uğursuzluğa denir. Ve uğursuz ve kutsuz nesneye denir ki vasf bil-masdar olur; yukâlu: فِیۀِ نَحْسٌ وَۀُوَ نَحْسٌ وَیَوْمٌ نَحْسٌ بِالْوَصْفِ وَالْإِضَافَةِ أَیْ ضِدُ السَعْدِ Ve cefâ eylemek manâsına masdar olur; yukâlu: نَحَسَۀُ نَحْسًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا جَفَاۀُ Ve bir adamı yâ bir hayvânı be-gâyet zahmet ve meşakkata uğratmak manâsınadır; yukâlu: نَحَسَتِ الْإِبِلُ فُلاَنًا إِذَا عَنَتْۀُ وَأَشْقَتْۀُ
EN-NEVÂ Kamus
|
اَلنَوَى [en-nevâ] (عَصَا [asâ] vezninde) Bu dahi azm ve kasd olunan semt ve cihet ve merâma denir; yukâlu: نَوَى نَوًى بَعِیدَةً أَیْ جِۀَةً یَذْۀَبُ فِیۀَا Ve ırak olmak manâsınadır, نِیَةٌ [niyyet] gibi; yukâlu: نَوَى عَنْۀُ نِیَةً وَنَوًى إِذَا بَعُدَ Ve
نَوَى [nevâ] Hâne ve sarâya ıtlâk olunur. Ve bir mekândan mekân-ı âhere nakl ve tahavvül eylemek manâsınadır; yukâlu: نَوَى مِنْ مَكَانٍ إِلَى آخَرَ إِذَا تَحَوَلَ Ve نَوَاةٌ [nevât] lafzından cem olur ki çekirdeğe denir; cemül-cemi أَنْوَاءٌ [envâ] gelir ve نُوِیٌ [nuviyy] gelir, عُتِیٌ [utiyy] vezninde ve نِوِیٌ [niviyy] gelir kesreteynle. Ve
نَوَى [nevâ] Kızları hitân eden sünnetçiye denir. Ve Şâm diyârında bir karye adıdır, Şeyhul-İslâm Ebû Zekeriyyâ Yahyâ en-Nevevî kaddesallâhu rûhahu oradandır. Ve Semerkand kazâsında bir karye adıdır. Ve
نَوَى [nevâ] Masdar olur, çekirdek atmak manâsınadır; yukâlu: نَوَى الرَجُلُ نَوًى إِذَا أَلْقَى النَوَاةَ
EN-NEZ Kamus
|
النَزْءُ [en-nez] (nûnun fethi ve zâ-yı mucemenin sükûnuyla) Şerr ü fitne ilkâsıyla miyâne-i nâsı fesâd ve ihtilâla vermek ve birbirine düşürmek manâsınadır; yukâlu: نَزَأَ بَیْنَ الْقَوْمِ نَزْئًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ إِذَا حَرَشَ وَأَفْسَدَ Ve bir nesne üzere hamle ve hücûm eylemek manâsınadır; yukâlu: نَزَأَ عَلَیْۀِمْ إِذَا حَمَلَ Ve bir kimseyi bir nesne yâ bir fil üzere haml ve sevk edip ona bâis olmak manâsınadır; yukâlu: نَزَأَ فُلاَنًا عَلَیْۀِ أَیْ حَمَلَۀُ Ve bir kimseyi bir nesneden redd ve sarf eylemek manâsınadır; yukâlu: نَزَأَۀُ عَنْ كَذَا أَیْ رَدَۀُ Ve bir nesneye pek harîs ve düşkün olmak manâsınadır; ve minhul-meselu: “إِنَكَ لاَ تَدْرِی عَلاَمَ یُنْزَأُ ۀَرِمُكَ” أَیْ بِمَ یُولَعُ عَقْلُكَ وَنَفْسُكَ وَإِلاَمَ تَؤُولُ حَالُكَ Bir kimse fil-asl bir haslet üzere olup ondan televvün ve tahavvül eyledikte sen ona tarîz tarîkiyle kendi nefsine hitâb ederek mesel-i mezbûru îrâd edersin; hâsıl-ı manâ “Behey yâdigâr, nefs ve aklın ne şeye mâil ve ne şîveye harîs ve mütehâlik olup ve olacağını sen de bilmiyorsun, tarîka-i vâhide üzere sâbit olmayıp bülbül gibi daldan dala konup nakş-ı bukalemûn-sıfat her bâr rengden renge girmektesin!” demektir. Kelâm-ı mezbûrda vâki یُنْزَأُ kelimesi mechûl bünyesiyledir.
ES-SAYR Kamus
|
اَلصَیْرُ [es-sayr] (sâdın fethi ve yânın sükûnuyla) ve
اَلْمَصِیرُ [el-masîr] (mîmin fethiyle) ve
اَلصَیْرُورَةُ [es-sayrûret] (شَیْخُوخَةٌ [şeyhûhat] vezninde) Rücû ve tahavvülü mutazammın olarak olmak yanî bir nesne sonradan bir türlü dahi olmak manâsınadır; yukâlu: صَارَ الْأَمْرُ إِلَى كَذَا صَیْرًا وَمَصِیرًا وَصَیْرُورَةً إِذَا رَجَعَ إِلَیْۀِ
ES-SAYRÛRET Kamus
|
اَلصَیْرُ [es-sayr] (sâdın fethi ve yânın sükûnuyla) ve
اَلْمَصِیرُ [el-masîr] (mîmin fethiyle) ve
اَلصَیْرُورَةُ [es-sayrûret] (شَیْخُوخَةٌ [şeyhûhat] vezninde) Rücû ve tahavvülü mutazammın olarak olmak yanî bir nesne sonradan bir türlü dahi olmak manâsınadır; yukâlu: صَارَ الْأَمْرُ إِلَى كَذَا صَیْرًا وَمَصِیرًا وَصَیْرُورَةً إِذَا رَجَعَ إِلَیْۀِ
ET-TENÂSUH Kamus
|
اَلتَنَاسُخُ [et-tenâsuh] (تَفَاعُلٌ [tefâul] vezninde) ve
اَلْمُنَاسَخَةُ [el-munâsehat] (مُفَاعَلَةٌ [mufâalet] vezninde) Birbirini izâle ile müteâkib olmak manâsınadır; ve minhu: اَلتَنَاسُخُ وَالْمُنَاسَخَةَ فِی الْمِیرَاثِ yanî faraziyyûnun مُنَاسَخَةٌ [munâsehat] ıtlâk ettikleri mesele bu manâdandır ki bir meyyitin vârisleri dahi kable taksîmit-terike fevt olmakla mâl-ı metrûk âher vereselere intikâl eylemekten ibârettir. Ve
تَنَاسُخُ اْلأَزْمِنَةِ [tenâsuhul-ezminet] Zamânların ânen fe-ânen hâlden hâle tahavvül ve tedâvülünden ibârettir, alâ-kavlin karnların peyderpey inkirâz ve inkizâsından ibârettir ki birbirini nesh ve izâle ile müteâkib olurlar. Ve تَنَاسُخِیَةٌ [tenâsuhiyyet] ıtlâk olunan tâife dahi bu manâdandır, tâife-i mersûme tenâsuh-i ervâha kâil ve haşr ve neşri münkir olmalarıyla tekfîr olunurlar.
EZDAD Osmanlıca Lugat Exe
|
اضداد
Zıdlar. Mukabil ve muhalif olan şeyler. Birbirinin tersi veya zıddı olanlar.(Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış: Hayır şer, güzel çirkin, nef zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, imân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlariyle, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet - Cehennem suretinde tezahür edecektir. Madem âlem-i beka, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anasır-ı esasiyesi, bekaya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet - Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinatın iki neticesidir ve şu seyl-i şuunatın iki mahzenidir, ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudatın iki havzıdır ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır ki; dest-i kudret bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münasip maddelerle dolacaktır.Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki:Hakîm-i Ezeli, inayet-i sermediyye ve hikmet-i ezeliyyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebeptir. O neşvünema ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-ı nisbiyyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâl'in esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki: Ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tehavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti, esmâ-i hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadirin bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havarik-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esmâ-i hüsnânın tecellilerinin hakaikını, o kalem-i kader mektubâtının hakaikını, o nümûne-misâl nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misali manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tegayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehil ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. Hakîm-i Ezelî, şu iki hanenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedi ve sabit bir vücut verir ki; hiç inhilâl ve tagayyüre ve ihtiyarlığa ve inkıraza mâruz kalmazlar. Çünki inkıraza sebebiyet veren tagayyürün esbabı bulunmaz. S.)
EZMİNET Kamus
|
اَلتَنَاسُخُ [et-tenâsuh] (تَفَاعُلٌ [tefâul] vezninde) ve
اَلْمُنَاسَخَةُ [el-munâsehat] (مُفَاعَلَةٌ [mufâalet] vezninde) Birbirini izâle ile müteâkib olmak manâsınadır; ve minhu: اَلتَنَاسُخُ وَالْمُنَاسَخَةَ فِی الْمِیرَاثِ yanî faraziyyûnun مُنَاسَخَةٌ [munâsehat] ıtlâk ettikleri mesele bu manâdandır ki bir meyyitin vârisleri dahi kable taksîmit-terike fevt olmakla mâl-ı metrûk âher vereselere intikâl eylemekten ibârettir. Ve
تَنَاسُخُ اْلأَزْمِنَةِ [tenâsuhul-ezminet] Zamânların ânen fe-ânen hâlden hâle tahavvül ve tedâvülünden ibârettir, alâ-kavlin karnların peyderpey inkirâz ve inkizâsından ibârettir ki birbirini nesh ve izâle ile müteâkib olurlar. Ve تَنَاسُخِیَةٌ [tenâsuhiyyet] ıtlâk olunan tâife dahi bu manâdandır, tâife-i mersûme tenâsuh-i ervâha kâil ve haşr ve neşri münkir olmalarıyla tekfîr olunurlar.
FEY Kamus
|
Ve Müellif Basâirde ظِلٌ [zill]ın فَیْءٌ [fey] mefhûmundan aam olduğunu tercîh eylemiştir. Ve Rubeden menkûldür ki şol gölge ki mukaddemâ güneşlik iken ondan şuâ-ı şems zâil olmakla hâsıl ola, ona ظِلٌ [zill] ve فَیْءٌ [fey] ıtlâk olunur ve şol gölge ki yeri mukaddemâ güneşlik olmaya, ona hemân ظِلٌ [zill] ıtlâk olunur; ve li-hâzâ kîle: الشَمْسُ تَنْسَخُ الظِلَ وَالْفَیْءُ یَنْسَخُ الشَمْسَ Ve İbnus-Sikkît dedi ki ظِلٌ [zill] tulû-ı şemsten zevâle kadar olur ve فَیْءٌ [fey] zevâlden sonra olur. Pes kütüb-i fıkhiyyede fey-i zevâl tabîri tecrîde mahmûl olur. Ve Zemahşerî kavli budur ki lafz-ı ظِلٌ [zill] fil-asl setr manâsına olmakla cemî-i evkâtta vâki olan gölgeye ıtlâk olunur. Badehu temyîz için ظِلٌ [zill]ı kablez-zevâle ve فَیْءٌ [fey] rücû manâsına olup ve badez-zevâl gölge râci olmakla ona tahsîs eylediler. Ve فَیْءٌ [fey] kelimesi fil-asl masdar olmakla ıtlâk-ı mezbûr mübâlaga için olur yâhûd aslı فَیِئٌ [feyyi] idi سَیِدٌ [seyyid] vezninde, badehu tahfîf olunmuştur, مَیْتٌ [meyt] ve مَیِتٌ [meyyit] gibi. İntehâ. Ve
فَیْءٌ [fey] lafzının cemi أَفْیَاءٌ [efyâ] gelir ve فُیُوءٌ [fuyû] gelir fânın zammıyla. Ve
فَیْءٌ [fey] Küffârdan alınan ganîmet mâlına ıtlâk olunur, İslâm tarafına rücûu için yâhûd hutâm-ı dünyevîyi zıll-ı zâile teşbîhe mebnîdir; yukâlu. نَالَ الْفَیْءَ أَیِ الْغَنِیمَةَ Ve mâl-ı cizye ve harâca ıtlâk olunur. Ve kuş sürüsüne ıtlâk olunur, katîa-i tayr manâsına. Ve masdar olur rücû manâsına; kâle taâlâ: ﴿حَتَى تَفِیءَ إِلَى أَمْرِ اللۀِ﴾ أَیْ تَرْجِعَ إِلَى الطَاعَةِ ve yukâlu: فَاءَ الْمُولِی مِنْ امْرَأَتِۀِ أَیْ كَفَرَ عَنْ یَمِینِۀِ وَرَجَعَ إِلَى الإِمْرَأَةِ Burada مُولِی [mûlî] kelimesi مُعْطِی [mutî] vezninde إِیلاَءٌ [îlâ] lafzından ism-i fâildir. Ve إِیلاَءٌ [îlâ] zevceye kurbân eylememek üzere yemîn eylemek manâsınadır. Ve فَیْءٌ [fey] kelimesi tahavvül ve insirâf manâsınadır; yukâlu: فَاءَ الظِلُ إِذَا تَحَوَلَ Ve ganîmet almak manâsınadır; tekûlu: فِئْتُ الْغَنِیمَةَ أَیْ أَخَذْتُۀَا وَاغْتَنَمْتُۀَا
GARÂBET Kubbe Altı
|

(ﻏﺮﺍﺑﺖ) i. (Ar. ġarābet)
1. Gariplik, tuhaflık, acâyiplik: Her hâli acip ve garip olan ve garâbet-i ahvâli hikâye edilip edilip de bitirilmeyen insan kısmında işte bu garâbet de vardır (Ahmed Midhat Efendi). Beyin ahlâkça, âdetçe uğradığı tahavvülleri, garâbetleri zihninden birer birer geçirmeye başlar (Hüseyin R. Gürpınar).
2. edeb. İfâdede garip, alışılmamış kelimeler kullanma: Edebiyâtımızdaki nekāyısın en büyük sebeplerinden mâdud olan garâbet-i elfâza bir cevâz-ı zımnî göstermesinin ne lüzûmu vardır (Nâmık Kemal).
● Garâbet-cû (ﻏﺮﺍﺑﺖ ﺟﻮ) birl. sıf. (Fars. “arayan” ile) Garip ve tuhaf şeyler arayan, böyle şeylere meraklı olan.
● Garâbet-nümâ (ﻏﺮﺍﺑﺖ ﻧﻤﺎ) birl. sıf. (Fars. numā “gösteren” ile) Gariplik gösteren, tuhaf, garip.

HACUN Kamus
|
اَلْحَجُونُ [el-hacûn] (صَبُورٌ [sabûr] vezninde) Tenbel ve kâhil adama denir; yukâlu: رَجُلٌ حَجُونٌ أَیْ كَسْلَانُ Ve Malât-ı Mekkede bir dağın adıdır. Ve bir mevziin ismidir. Ve
حَجُونٌ [hacûn] Şol gazveye denir ki hasm tarafını igfâl için ibtidâ asl maksûd olan ciheti izmâr ve sâir semti izhâr eyledikten sonra bagteten cihet-i maksûda tahavvül ve azm oluna, alâ-kavlin baîd ve tavîl olan gazveye ıtlâk olunur; yukâlu: فُلَانٌ یَغْزُو الْغَزْوَةَ الْحَجُونَ وَۀِیَ كُلُ غَزْوَةٍ یُظْۀِرُ غَیْرَۀَا ثُمَ یُخَالِفُ إِلَى ذَلِكَ الْمَوْضِعِ أَوْ ۀِیَ الْبَعِیدَةُ الطَوِیلَةُ
EL-HACÛN Kamus
|
اَلْحَجُونُ [el-hacûn] (صَبُورٌ [sabûr] vezninde) Tenbel ve kâhil adama denir; yukâlu: رَجُلٌ حَجُونٌ أَیْ كَسْلَانُ Ve Malât-ı Mekkede bir dağın adıdır. Ve bir mevziin ismidir. Ve
حَجُونٌ [hacûn] Şol gazveye denir ki hasm tarafını igfâl için ibtidâ asl maksûd olan ciheti izmâr ve sâir semti izhâr eyledikten sonra bagteten cihet-i maksûda tahavvül ve azm oluna, alâ-kavlin baîd ve tavîl olan gazveye ıtlâk olunur; yukâlu: فُلَانٌ یَغْزُو الْغَزْوَةَ الْحَجُونَ وَۀِیَ كُلُ غَزْوَةٍ یُظْۀِرُ غَیْرَۀَا ثُمَ یُخَالِفُ إِلَى ذَلِكَ الْمَوْضِعِ أَوْ ۀِیَ الْبَعِیدَةُ الطَوِیلَةُ
HAVÂYINESÎMÎ Kubbe Altı
|

(ﻫﻮﺍﻯ ﻧﺴﻴﻤﻰ) i. (Ar. havā ve nesіm “hoş rüzgâr”dan nispet eki ile havā-yı nesіmі) [Türkçe’de türetilmiştir] Hava, atmosfer: Havâyınesîmînin içinde ittisâ ve inbisâta başlayarak ince bulutlarla mestur olan şark tarafındaki ufuklar birdenbire kül rengine tahavvül etti (Sâmipaşazâde Sezâî).

İ'CAZ Osmanlıca Lugat Exe
|
اعجاز
Âciz bırakmak. Acze düşürmek, şaşırtmak. * Edb: Mu'cize derecesinde düzgün ve icazlı söz söylemek. Benzerini yapmada herkesi acze düşürmek. Güzel söz söylemekte insanların muktedir olmadıkları derece. * Mu'cizelik olan şey.(Kur'an 1350 senedir bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslublarına halel vermemiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, hüsnünü söndürmemiş; şu hâl tek başı ile bir i'câzdır. M.)
EL-İHÂLET Kamus
|
اَلْإِحَالَةُ [el-ihâlet] (hemzenin kesriyle) Seneyi tamâm eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَۀُ اللۀُ الْحَوْلَ أَیْ أَتَمَۀُ Ve kâfir, İslâma gelmek manâsınadır ki küfrden tahavvül eylemektir; yukâlu: أَحَالَ فُلَانٌ إِذَا أَسْلَمَ Ve bir adamın nâkası buğura çekilmiş iken o sene kısır kalmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَۀُ الرَجُلُ إِذَا صَارَتْ إِبِلُۀُ حَائِلًا فَلَمْ تَحْمِلْ Ve bir nesne üzerinden yıl geçmek manâsınadır ki bir yıllık olmak tabîr olunur; yukâlu: أَحَالَ الشَیْءُ إِذَا أَتَى عَلَیْۀِ حَوْلٌ Ve bir mahalde bir yıl ikâmet eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ بِالْمَكَانِ إِذَا أَقَامَ فِیۀِ حَوْلًا وَكَذَا یُقَالُ أَحْوَلَۀُ بِۀِ عَلَى الْأَصْلِ Ve senenin tamâmına erişmek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الرَجُلُ الْحَوْلَ إِذَا بَلَغَۀُ Yanî “Vefât eylemeyip hitâm-ı sâle erişti.” Ve bir nesne bir hâlden bir hâle dönmek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الشَیْءُ إِذَا تَحَوَلَ أَیْ مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ Ve dâyini âher adama havâle ve takas eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الْغَرِیمَ إِذَا زَجَاۀُ عَنْۀُ إِلَى غَرِیمٍ آخَرَ Ve bir kimseyi zaîf add eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ عَلَیْۀِ إِذَا اسْتَضْعَفَۀُ Ve kovadan ve kaptan bir nesne boşaltmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ عَلَیْۀِ الْمَاءَ مِنَ الدَلْوِ إِذَا أَفْرَغَۀُ مِنْۀُ Ve bir kimse üzere kamçı makûlesi nesne ile vurmağa kasd ve hücûm eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ عَلَیْۀِ بِالسَوْطِ إِذَا أَقْبَلَ Ve gecenin zulmeti zemîn üzere yayılmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ اللَیْلُ إِذَا انْصَبَ عَلَى الْأَرْضِ Ve sıçrayıp davarın arkasına binmek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ فِی ظَۀْرِ دَابَتِۀِ إِذَا وَثَبَ وَاسْتَوَى Ve bir nesne üzere yıllar geçmek manâsınadır, yıllamak ve sâl-horde olmak tabîr olunur; yukâlu: أَحَالَتِ الدَارُ إِذَا أَتَى عَلَیْۀَا أَحْوَالٌ أَیْ سِنُونَ وَكَذَا یُقَالُ أَحْوَلَتْ Ve
إِحْوَالٌ [ihvâl] (ki hemzenin kesriyle asl üzeredir) Çocuk bir yıllık olmak manâsınadır; yukâlu: أَحْوَلَ الصَبِیُ إِحْوَالًا إِذَا أَتَى عَلَیْۀِ حَوْلٌ Ve
إِحَالَةٌ [ihâlet] Muhâl söz söylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الرَجُلُ إِذَا أَتَى بِالْكَلَامِ الْمُحَالِ Ve nâka hâil olmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَتْ نَاقَتُۀُ إِذَا صَارَتْ حَائِلًا Ke-mâ se-yuzkeru.
İHVÂL Kamus
|
اَلْإِحَالَةُ [el-ihâlet] (hemzenin kesriyle) Seneyi tamâm eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَۀُ اللۀُ الْحَوْلَ أَیْ أَتَمَۀُ Ve kâfir, İslâma gelmek manâsınadır ki küfrden tahavvül eylemektir; yukâlu: أَحَالَ فُلَانٌ إِذَا أَسْلَمَ Ve bir adamın nâkası buğura çekilmiş iken o sene kısır kalmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَۀُ الرَجُلُ إِذَا صَارَتْ إِبِلُۀُ حَائِلًا فَلَمْ تَحْمِلْ Ve bir nesne üzerinden yıl geçmek manâsınadır ki bir yıllık olmak tabîr olunur; yukâlu: أَحَالَ الشَیْءُ إِذَا أَتَى عَلَیْۀِ حَوْلٌ Ve bir mahalde bir yıl ikâmet eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ بِالْمَكَانِ إِذَا أَقَامَ فِیۀِ حَوْلًا وَكَذَا یُقَالُ أَحْوَلَۀُ بِۀِ عَلَى الْأَصْلِ Ve senenin tamâmına erişmek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الرَجُلُ الْحَوْلَ إِذَا بَلَغَۀُ Yanî “Vefât eylemeyip hitâm-ı sâle erişti.” Ve bir nesne bir hâlden bir hâle dönmek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الشَیْءُ إِذَا تَحَوَلَ أَیْ مِنْ حَالٍ إِلَى حَالٍ Ve dâyini âher adama havâle ve takas eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الْغَرِیمَ إِذَا زَجَاۀُ عَنْۀُ إِلَى غَرِیمٍ آخَرَ Ve bir kimseyi zaîf add eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ عَلَیْۀِ إِذَا اسْتَضْعَفَۀُ Ve kovadan ve kaptan bir nesne boşaltmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ عَلَیْۀِ الْمَاءَ مِنَ الدَلْوِ إِذَا أَفْرَغَۀُ مِنْۀُ Ve bir kimse üzere kamçı makûlesi nesne ile vurmağa kasd ve hücûm eylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ عَلَیْۀِ بِالسَوْطِ إِذَا أَقْبَلَ Ve gecenin zulmeti zemîn üzere yayılmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ اللَیْلُ إِذَا انْصَبَ عَلَى الْأَرْضِ Ve sıçrayıp davarın arkasına binmek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ فِی ظَۀْرِ دَابَتِۀِ إِذَا وَثَبَ وَاسْتَوَى Ve bir nesne üzere yıllar geçmek manâsınadır, yıllamak ve sâl-horde olmak tabîr olunur; yukâlu: أَحَالَتِ الدَارُ إِذَا أَتَى عَلَیْۀَا أَحْوَالٌ أَیْ سِنُونَ وَكَذَا یُقَالُ أَحْوَلَتْ Ve
إِحْوَالٌ [ihvâl] (ki hemzenin kesriyle asl üzeredir) Çocuk bir yıllık olmak manâsınadır; yukâlu: أَحْوَلَ الصَبِیُ إِحْوَالًا إِذَا أَتَى عَلَیْۀِ حَوْلٌ Ve
إِحَالَةٌ [ihâlet] Muhâl söz söylemek manâsınadır; yukâlu: أَحَالَ الرَجُلُ إِذَا أَتَى بِالْكَلَامِ الْمُحَالِ Ve nâka hâil olmak manâsınadır; yukâlu: أَحَالَتْ نَاقَتُۀُ إِذَا صَارَتْ حَائِلًا Ke-mâ se-yuzkeru.
İMTİHAN Osmanlıca Lugat Exe
|
امتحان
Deneme, Tecrübe etmek. * Bir şeyin hakikatına ıttılâ peyda etmek için çok dikkatle düşünmek. * Salâhiyet veya salâhiyetsizliğini anlamak için yapılan teftiş ve tecrübe.(Hakîm-i Ezeli, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşv ü nemâya sebeptir. O neşv ü nemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebebtir. Hakaik-ı nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklere cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadir'in bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsna'nın tecellilerinin hakikatlarını, o kalem-i kader mektubatının hakaikını, o nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlik-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan, tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet; ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehli ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. S.)
EL-ÎTİTÂ Kamus
|
اَلْإِیتِطَاءُ [el-îtitâ] (إِفْتِعَالٌ [iftiâl] vezninde ki bilâ-idgâm vâv, yâya münkalib olmuştur) Bir iş çiğnenip düzelmiş firâş gibi sühûlet ve mülâyemet bulmakla râst ve müstakîm olup aslâ tevakkuf ve tahavvül eylemeyerek ser-encâm bulmak manâsına istimâl olunur; yukâlu: إِیتَطَأَ الأَمْرُ إِذَا اسْتَقَامَ وَبَلَغَ نِۀَایَتَۀُ Ve bir nesne düzülüp koşulup sâhte ve müheyyâ olmak manâsınadır; yukâlu: إِیتَطَأَ الشَیْءُ إِذَا تَۀَیَأَ
EL-İTİTÂB Kamus
|
اَلْإِعْتِتَابُ [el-ititâb] (إِفْتِعَالٌ [iftiâl] vezninde) Bir nesneden fârig ve munsarıf olmak manâsınadır; yukâlu: إِعْتَتَبَ عَنْۀُ أَیِ انْصَرَفَ Ve bulunduğu emr ve hâletten bir âher emr ve hâlete rücû ve tahavvül kılmak manâsınadır; yukâlu: إِعْتَتَبَ فُلاَنٌ إِذَا رَجَعَ عَنْ أَمْرٍ كَانَ فِیۀِ إِلَى غَیْرِۀِ Ve yolda dağı salıvermeyip dağdan ayrılmayarak gitmek manâsınadır, yoldan sapmak endîşesine mebnî ederler; yukâlu: إِعْتَتَبَ مِنَ الْجَبَلِ إِذَا رَكِبَۀُ وَلَمْ یَنْبُ عَنْۀُ Ve yolun âsân ve sehl olanını boşlayıp sarp ve yokuş olanına sülûk eylemek manâsınadır; yukâlu: إِعْتَتَبَ الطَرِیقَ إِذَا تَرَكَ سَۀْلَۀُ وَأَخَذَ فِی وَعْرِۀِ Ve bir işte mutedilâne vasatül-hâle riâyet eylemek manâsınadır ki ifrât ve tefrîtten ictinâbla olmakla râst ve dürüst amel eder; yukâlu: إِعْتَتَبَ فُلاَنٌ إِذَا قَصَدَ فِی اْلأَمْرِ
KARD Kamus
|
اَلْقَرْضُ [el-kard] (فَرْضٌ [fard] vezninde) Kesmek manâsınadır; yukâlu: قَرَضَۀُ قَرْضًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا قَطَعَۀُ Ve mücâzât eylemek manâsına müstameldir; yukâlu: قَرَضَۀُ إِذَا جَازَاۀُ Ve şir söylemek manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ الشِعْرَ إِذَا قَالَۀُ Ve قَرْضُ الرِبَاطِ [kardur-ribât] ölmek yâhûd ölümcül olmak manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ رِبَاطَۀُ إِذَا مَاتَ أَوْ أَشْرَفَ عَلَى الْمَوْتِ [Ve] رِبَاطٌ [ribât]tan murâd رِبَاطٌ [ribât]-ı kabldir. Ve sağa sola saparak yürüyüp gitmek manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ فِی سَیْرِۀِ إِذَا عَدَل یَمْنَةً وَیَسْرَةً Ve bir yerden alargaya sapmak manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ الْمَكَانَ إِذَا عَدَلَ عَنْۀُ وَتَنَكَبَۀُ Ve kavluhu taâlâ fî kissati Ashâbil-Kehf: ﴿وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُۀُمْ ذَاتَ الشِمَالِ﴾ أَیْ تُخَلِفُۀُمْ شِمَالًا وَتُجَاوِزُۀُمْ وَتَقْطَعُۀُمْ وَتَتْرُكُۀُمْ عَلَى شِمَالِۀَا Burada قَرْضٌ [kard] kat manâsından yâhûd udûl ve tenekküb manâsından mehûzdur, yanî kehf-i mezbûra tulû ve gurûb vaktlerinde güneş dâhil olur iken Hak taâlâ onları sıyânet için üzerlerine uğratmazlar idi yâhûd kapısı بَنَاتُ نَعْشٍ [benâtu naş]a mukâbil olmakla üzerlerine uğratmazlar idi. Ve
قَرْضٌ [kard] Ölmek manâsına müstameldir ki kat-ı hayât eder; yukâlu: قَرَضَ الرَجُلُ إِذَا مَاتَ ve yukâlu: قَرِضَ قَرْضًا كَسَمِعَ سَمْعًا Ve
قَرْضٌ [kard] Bir adama sâbıkan bir kimsenin îsâl eylediği isâet ve ihsâna ıtlâk olunur; kesr ile de lügattir; yukâlu: عَلَیْۀِ قَرْضٌ مِنْۀُ وَۀُوَ مَا أَسْلَفَۀُ مِنْ إِسَاءَةٍ وَإِحْسَانٍ Ve bir kimseye ödünç verilen nesneye denir; yukâlu: أَعْطَاۀُ قَرْضًا وَۀُوَ مَا یُعْطِیۀِ لِیُقْضَاۀُ Ve bir nesneden âher nesneye ve bir hâletten âher hâlete tahavvül ve intikâl eylemek manâsınadır; yukâlu: قَرِضَ الرَجُلُ قَرْضًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا زَالَ مِنْ شَیْءٍ إِلَى شَیْءٍ
EL-KARD Kamus
|
اَلْقَرْضُ [el-kard] (فَرْضٌ [fard] vezninde) Kesmek manâsınadır; yukâlu: قَرَضَۀُ قَرْضًا مِنَ الْبَابِ الثَانِی إِذَا قَطَعَۀُ Ve mücâzât eylemek manâsına müstameldir; yukâlu: قَرَضَۀُ إِذَا جَازَاۀُ Ve şir söylemek manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ الشِعْرَ إِذَا قَالَۀُ Ve قَرْضُ الرِبَاطِ [kardur-ribât] ölmek yâhûd ölümcül olmak manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ رِبَاطَۀُ إِذَا مَاتَ أَوْ أَشْرَفَ عَلَى الْمَوْتِ [Ve] رِبَاطٌ [ribât]tan murâd رِبَاطٌ [ribât]-ı kabldir. Ve sağa sola saparak yürüyüp gitmek manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ فِی سَیْرِۀِ إِذَا عَدَل یَمْنَةً وَیَسْرَةً Ve bir yerden alargaya sapmak manâsınadır; yukâlu: قَرَضَ الْمَكَانَ إِذَا عَدَلَ عَنْۀُ وَتَنَكَبَۀُ Ve kavluhu taâlâ fî kissati Ashâbil-Kehf: ﴿وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُۀُمْ ذَاتَ الشِمَالِ﴾ أَیْ تُخَلِفُۀُمْ شِمَالًا وَتُجَاوِزُۀُمْ وَتَقْطَعُۀُمْ وَتَتْرُكُۀُمْ عَلَى شِمَالِۀَا Burada قَرْضٌ [kard] kat manâsından yâhûd udûl ve tenekküb manâsından mehûzdur, yanî kehf-i mezbûra tulû ve gurûb vaktlerinde güneş dâhil olur iken Hak taâlâ onları sıyânet için üzerlerine uğratmazlar idi yâhûd kapısı بَنَاتُ نَعْشٍ [benâtu naş]a mukâbil olmakla üzerlerine uğratmazlar idi. Ve
قَرْضٌ [kard] Ölmek manâsına müstameldir ki kat-ı hayât eder; yukâlu: قَرَضَ الرَجُلُ إِذَا مَاتَ ve yukâlu: قَرِضَ قَرْضًا كَسَمِعَ سَمْعًا Ve
قَرْضٌ [kard] Bir adama sâbıkan bir kimsenin îsâl eylediği isâet ve ihsâna ıtlâk olunur; kesr ile de lügattir; yukâlu: عَلَیْۀِ قَرْضٌ مِنْۀُ وَۀُوَ مَا أَسْلَفَۀُ مِنْ إِسَاءَةٍ وَإِحْسَانٍ Ve bir kimseye ödünç verilen nesneye denir; yukâlu: أَعْطَاۀُ قَرْضًا وَۀُوَ مَا یُعْطِیۀِ لِیُقْضَاۀُ Ve bir nesneden âher nesneye ve bir hâletten âher hâlete tahavvül ve intikâl eylemek manâsınadır; yukâlu: قَرِضَ الرَجُلُ قَرْضًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا زَالَ مِنْ شَیْءٍ إِلَى شَیْءٍ
EL-KEL Kamus
|
اَلْكَأْلُ [el-kel] (kâfın fethi ve hemzenin sükûnuyla) ve
اَلْكَأْلَةُ [el-kelet] (hâyla) ve
اَلْكُؤُولَةُ [el-kuûlet] (عُمُومَةٌ [umûmet] vezninde) Zeyd, Amr zimmetinde olan deynini Amrın Bişr zimmetinde olan deynine bedel satmak yâhûd almak manâsınadır ki min-bad matlûbu Bişr zimmetine tahavvül eder; yukâlu: كَأَلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ دَیْنَۀُ كَأْلًا وَكَأْلَةً وَكُؤُولًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ وَۀُوَ أَنْ یَبِیعَ أَوْ یَشْتَرِیَ دَیْنًا لَۀُ عَلَى رَجُلٍ بِدَیْنٍ لَۀُ عَلَى آخَرَ
EL-KELET Kamus
|
اَلْكَأْلُ [el-kel] (kâfın fethi ve hemzenin sükûnuyla) ve
اَلْكَأْلَةُ [el-kelet] (hâyla) ve
اَلْكُؤُولَةُ [el-kuûlet] (عُمُومَةٌ [umûmet] vezninde) Zeyd, Amr zimmetinde olan deynini Amrın Bişr zimmetinde olan deynine bedel satmak yâhûd almak manâsınadır ki min-bad matlûbu Bişr zimmetine tahavvül eder; yukâlu: كَأَلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ دَیْنَۀُ كَأْلًا وَكَأْلَةً وَكُؤُولًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ وَۀُوَ أَنْ یَبِیعَ أَوْ یَشْتَرِیَ دَیْنًا لَۀُ عَلَى رَجُلٍ بِدَیْنٍ لَۀُ عَلَى آخَرَ
KIYAMET Osmanlıca Lugat Exe
|
قیامت
Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman. * Mc: Büyük belâ. * Fazla sıkıntı. (Bak: Haşr)(Yevm ve sene vesâire gibi her nevde bir kıyamet-i mükerrere vardır. Ve keza beşerdeki istidad kıyamete bir remizdir. İ.İ.)(Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu mes'eleye delil: Bütün Edyan-ı Semâviyyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zihayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.Şu dünyanın sekeratını, âyât-ı Kur'aniyyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak, şu kâinatın eczaları, dakik, ulvi bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafi, nâzik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecram-ı ulviyyeden tek bir cirm, "Kün" emrine veya "Mihverinden çık" hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekerat ile Kadir-i Ezeli, kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin mevadd-ı münasibeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder. S.)(Kıyametin hâdisatından ervâh-ı bâkiye müteesir olacaklar mı?Elcevab: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasılki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titriyenleri görse akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur. Öyle de; zişuur olan ervâh-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azâb ise, elemkârâne, ehl-i saadet ise, hayretkârane, istiğrabkârane belki bir cihette istibşarkârâne teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur'aniye gösteriyor. Zira Kur'an-ı Hakim, her zaman kıyametin acâibini tehdit suretinde zikrediyor. "Göreceksiniz..." diyor. Halbuki cism-i insani ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur'aniyeden hisseleri var. M.)
KULAT Kamus
|
اَلْقُلْعَةُ [el-kulat] (kâfın zammıyla) Azl manâsına ismdir; yukâlu: تَأَلَمَ مِنْ قُلْعَتِۀِ أَیْ عَزْلِۀِ Ve âriyetî mâla denir, alâ-kavlin dâim ve ber-karâr olmayanına denir. Ve şol zaîf ve zebûn adama denir ki aslâ hamle ve hücûma tâb-âver olmayıp merkezinde pâyidâr olmaya. Ve ağaçtan koparılmış nesneye denir, meyve gibi. Ve
قُلْعَةٌ [kulat] Zevâl ve adem-i sebât manâsını mutazammın olmakla Arablar مَنْزِلُنَا مَنْزِلُ قُلْعَةٍ derler, “Menzilimiz tavattun ve temekkün edecek yer değildir” manâsını irâde ederler. Ve bunda zammeteynle ve ۀُمَزَةٌ [humezet] vezninde dahi müstameldir. Yâhûd “menzil-i mezbûre mâlik olmazız” manâsını murâd ederler yâhûd “ondan rıhlet ve tahavvülümüz derkârdır, lâkin tahavvül ve irtihâl vaktini bilmiyoruz” mevkiindedir. Kezâlik ۀُوَ مَجْلِسُ قُلْعَةٍ derler, şol meclis ki sâhibi onda defeâtla kalkmağa muhtâc ola. Bunda iki vech muhtemeldir: Biri budur ki sâhib-i meclis otururken kendiden azîz adamlar gelmekle kalkıp yer değişmek iktizâ ede ve bu ikrâmen ola. Ve birisi budur ki vak ve haysiyyet cihetiyle yerine gelen adamları oturtmağa muztarr olar; ve tekûlul-Arab: “اَلدُنْیَا دَارُ قَلْعَةٍ” أَیْ دَارُ انْقِلاَعٍ وَیَقُولُونَ ۀُوَ عَلَى قُلْعَةٍ أَیْ عَلَى رِحْلَةٍ
EL-KUÛLET Kamus
|
اَلْكَأْلُ [el-kel] (kâfın fethi ve hemzenin sükûnuyla) ve
اَلْكَأْلَةُ [el-kelet] (hâyla) ve
اَلْكُؤُولَةُ [el-kuûlet] (عُمُومَةٌ [umûmet] vezninde) Zeyd, Amr zimmetinde olan deynini Amrın Bişr zimmetinde olan deynine bedel satmak yâhûd almak manâsınadır ki min-bad matlûbu Bişr zimmetine tahavvül eder; yukâlu: كَأَلَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ دَیْنَۀُ كَأْلًا وَكَأْلَةً وَكُؤُولًا مِنَ الْبَابِ الثَالِثِ وَۀُوَ أَنْ یَبِیعَ أَوْ یَشْتَرِیَ دَیْنًا لَۀُ عَلَى رَجُلٍ بِدَیْنٍ لَۀُ عَلَى آخَرَ
LÂ CEREME Vankulu
|
لَاجَرَمَ [lâ cereme] (fethateynle ve âhirinin feth üzere binâsı ile) Ferrâ eyitti: Bu bir kelimedir ki aslında لَا بُدَ ve لَا مَحَالَةَ manâsınadır, vaktâ ki bu manâda istimâli kesîr olduysa manâ-yı kaseme tahavvül etti ve حَقًا menzilesine nâzil oldu. Bu eclden cevâbına lâm dâhil oldu, nitekim cevâb-ı kaseme lâm dâhil olur.
EL-LESAG Kamus
|
اَللَثَغُ [el-lesamp;ag] (lâmın ve samp;â-yı müsellesenin fethiyle) ve
اَللُثْغَةُ [el-lusamp;gat] (lâmın zammıyla) Bazı lisânda olan peltekliğe denir ki lisân tekellüm ederken sîn harfinden samp;â-yı müselleseye yâhûd râdan gayn-ı mucemeye yâhûd lâma yâhûd yâ-yı tahtiyyeye yâhûd mutlakan bir harften harf-i âhere tahavvül eder. Ve bazılar dedi ki lisânda bir ağırlıktır ki talâkatle hoşça ref ve idâre eylememek cihetiyle hâdis olan tutkunluktan ibârettir. İki sûretine dahi Türkîde pelteklik tabîr olunur. Ve
لَثَغٌ [lesamp;ag] (fethateynle) Masdar olur, bir adam peltek olmak manâsınadır; yukâlu: لَثِغَ الرَجُلُ لَثَغًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا كَانَ فِی لِسَانِۀِ لَثَغٌ وَلُثْغَةٌ وَۀِیَ تَحَوُلُ اللِسَانِ مِنَ السِینِ إِلَى التَاءِ أَوْ مِنَ الرَاءِ إِلَى الْغَیْنِ أَوِ اللاَمِ أَوِ الْیَاءِ أَوْ مِنْ حَرْفٍ إِلَى حَرْفٍ أَوْ لاَ یَتِمَ رَفْعُ لِسَانِۀِ وَفِیۀِ ثِقَلٌ
LUSGAT Kamus
|
اَللَثَغُ [el-lesamp;ag] (lâmın ve samp;â-yı müsellesenin fethiyle) ve
اَللُثْغَةُ [el-lusamp;gat] (lâmın zammıyla) Bazı lisânda olan peltekliğe denir ki lisân tekellüm ederken sîn harfinden samp;â-yı müselleseye yâhûd râdan gayn-ı mucemeye yâhûd lâma yâhûd yâ-yı tahtiyyeye yâhûd mutlakan bir harften harf-i âhere tahavvül eder. Ve bazılar dedi ki lisânda bir ağırlıktır ki talâkatle hoşça ref ve idâre eylememek cihetiyle hâdis olan tutkunluktan ibârettir. İki sûretine dahi Türkîde pelteklik tabîr olunur. Ve
لَثَغٌ [lesamp;ag] (fethateynle) Masdar olur, bir adam peltek olmak manâsınadır; yukâlu: لَثِغَ الرَجُلُ لَثَغًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا كَانَ فِی لِسَانِۀِ لَثَغٌ وَلُثْغَةٌ وَۀِیَ تَحَوُلُ اللِسَانِ مِنَ السِینِ إِلَى التَاءِ أَوْ مِنَ الرَاءِ إِلَى الْغَیْنِ أَوِ اللاَمِ أَوِ الْیَاءِ أَوْ مِنْ حَرْفٍ إِلَى حَرْفٍ أَوْ لاَ یَتِمَ رَفْعُ لِسَانِۀِ وَفِیۀِ ثِقَلٌ
EL-LUSGAT Kamus
|
اَللَثَغُ [el-lesamp;ag] (lâmın ve samp;â-yı müsellesenin fethiyle) ve
اَللُثْغَةُ [el-lusamp;gat] (lâmın zammıyla) Bazı lisânda olan peltekliğe denir ki lisân tekellüm ederken sîn harfinden samp;â-yı müselleseye yâhûd râdan gayn-ı mucemeye yâhûd lâma yâhûd yâ-yı tahtiyyeye yâhûd mutlakan bir harften harf-i âhere tahavvül eder. Ve bazılar dedi ki lisânda bir ağırlıktır ki talâkatle hoşça ref ve idâre eylememek cihetiyle hâdis olan tutkunluktan ibârettir. İki sûretine dahi Türkîde pelteklik tabîr olunur. Ve
لَثَغٌ [lesamp;ag] (fethateynle) Masdar olur, bir adam peltek olmak manâsınadır; yukâlu: لَثِغَ الرَجُلُ لَثَغًا مِنَ الْبَابِ الرَابِعِ إِذَا كَانَ فِی لِسَانِۀِ لَثَغٌ وَلُثْغَةٌ وَۀِیَ تَحَوُلُ اللِسَانِ مِنَ السِینِ إِلَى التَاءِ أَوْ مِنَ الرَاءِ إِلَى الْغَیْنِ أَوِ اللاَمِ أَوِ الْیَاءِ أَوْ مِنْ حَرْفٍ إِلَى حَرْفٍ أَوْ لاَ یَتِمَ رَفْعُ لِسَانِۀِ وَفِیۀِ ثِقَلٌ
MADDİYYUN Osmanlıca Lugat Exe
|
مادیون
(Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar... L.)
EL-MASÎR Kamus
|
اَلصَیْرُ [es-sayr] (sâdın fethi ve yânın sükûnuyla) ve
اَلْمَصِیرُ [el-masîr] (mîmin fethiyle) ve
اَلصَیْرُورَةُ [es-sayrûret] (شَیْخُوخَةٌ [şeyhûhat] vezninde) Rücû ve tahavvülü mutazammın olarak olmak yanî bir nesne sonradan bir türlü dahi olmak manâsınadır; yukâlu: صَارَ الْأَمْرُ إِلَى كَذَا صَیْرًا وَمَصِیرًا وَصَیْرُورَةً إِذَا رَجَعَ إِلَیْۀِ
EL-MUNÂSEHAT Kamus
|
اَلتَنَاسُخُ [et-tenâsuh] (تَفَاعُلٌ [tefâul] vezninde) ve
اَلْمُنَاسَخَةُ [el-munâsehat] (مُفَاعَلَةٌ [mufâalet] vezninde) Birbirini izâle ile müteâkib olmak manâsınadır; ve minhu: اَلتَنَاسُخُ وَالْمُنَاسَخَةَ فِی الْمِیرَاثِ yanî faraziyyûnun مُنَاسَخَةٌ [munâsehat] ıtlâk ettikleri mesele bu manâdandır ki bir meyyitin vârisleri dahi kable taksîmit-terike fevt olmakla mâl-ı metrûk âher vereselere intikâl eylemekten ibârettir. Ve
تَنَاسُخُ اْلأَزْمِنَةِ [tenâsuhul-ezminet] Zamânların ânen fe-ânen hâlden hâle tahavvül ve tedâvülünden ibârettir, alâ-kavlin karnların peyderpey inkirâz ve inkizâsından ibârettir ki birbirini nesh ve izâle ile müteâkib olurlar. Ve تَنَاسُخِیَةٌ [tenâsuhiyyet] ıtlâk olunan tâife dahi bu manâdandır, tâife-i mersûme tenâsuh-i ervâha kâil ve haşr ve neşri münkir olmalarıyla tekfîr olunurlar.
MUVAKKAT Kubbe Altı
|

(ﻣﻮﻗﺖ) sıf. (Ar. tevḳіt “vakti belirlemek”ten muvaḳḳat) Belirli bir zamâna mahsus olan, az süren, sürekli ve devamlı olmayan, geçici: Bizimkilerin cesâreti, beliğ bir kumandanın nutk-ı âteşîni ile alevlenmiş muvakkat bir şerâre değildir (Cenap Şahâbeddin). Hayat, başı ve sonu belli olmayan garip ve muvakkat bir devir (Hâlide E. Adıvar). Fakat efendinin hesap ve ölçü fikrine alışık kafası, bu refâhın sun’î ve muvakkat olduğunu da pekâlâ bilmekte idi (Sâmiha Ayverdi).
● Muvakkate (ﻣﻮﻗﺘﻪ) sıf. Muvakkat kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı mânâdaki müennes şekli: “Tahavvülât-ı muvakkate: Geçici değişiklikler.”

NEVA Kamus
|
اَلنَوَى [en-nevâ] (عَصَا [asâ] vezninde) Bu dahi azm ve kasd olunan semt ve cihet ve merâma denir; yukâlu: نَوَى نَوًى بَعِیدَةً أَیْ جِۀَةً یَذْۀَبُ فِیۀَا Ve ırak olmak manâsınadır, نِیَةٌ [niyyet] gibi; yukâlu: نَوَى عَنْۀُ نِیَةً وَنَوًى إِذَا بَعُدَ Ve
نَوَى [nevâ] Hâne ve sarâya ıtlâk olunur. Ve bir mekândan mekân-ı âhere nakl ve tahavvül eylemek manâsınadır; yukâlu: نَوَى مِنْ مَكَانٍ إِلَى آخَرَ إِذَا تَحَوَلَ Ve نَوَاةٌ [nevât] lafzından cem olur ki çekirdeğe denir; cemül-cemi أَنْوَاءٌ [envâ] gelir ve نُوِیٌ [nuviyy] gelir, عُتِیٌ [utiyy] vezninde ve نِوِیٌ [niviyy] gelir kesreteynle. Ve
نَوَى [nevâ] Kızları hitân eden sünnetçiye denir. Ve Şâm diyârında bir karye adıdır, Şeyhul-İslâm Ebû Zekeriyyâ Yahyâ en-Nevevî kaddesallâhu rûhahu oradandır. Ve Semerkand kazâsında bir karye adıdır. Ve
نَوَى [nevâ] Masdar olur, çekirdek atmak manâsınadır; yukâlu: نَوَى الرَجُلُ نَوًى إِذَا أَلْقَى النَوَاةَ
SAVÂRİF Kubbe Altı
|

(ﺻﻮﺍﺭﻒ) i. (Ar. ṣārife’nin çoğul şekli ṣavārif) Değişmeler, değişiklikler, tebeddülât, tahavvülât: “Savârif-i dehr: Dünyâda meydana gelen değişiklikler, değişmeler.”

SİMYÂ Kubbe Altı
|

(ﺳﻴﻤﻴﺎ) i. (Ar. sіmiyā’ < yun.="">sēmeia “simgeler”)
1. eski. Önce harflerin ve sayıların yaratıldığını ve bunların birtakım gizli kuvvetler taşıdığını kabul edip bu gizli kuvvetleri, harflerin sırlarını, varlığı meydana getirirken dizildikleri sırayı ve birbirleriyle bağlarını bilme ve bu yolla yaratılmış şeyler üzerinde tasarruf edebilme ilmi: Simyâ ise hayâl ü evham / İsmi var gerçi velîkin kuru nam (Sünbülzâde Vehbî’den). Vücûdu olsa da ma’dûmdur eşyâ hakîkatte / Nukūş-i simyânın mâsivâdan farkı var yoktur (Hersekli Ârif Hikmet’ten). İlm-i simyânın mevzûu büsbütün başkadır; çok eskiden tılısma unvan olan bu isim sonradan ilm-i esrâru’l-hurûfa alem olmuştur (Âgâh S. Levent). Bu mertebeyi hâiz olan kimse, simyâ denilen ilimle -ki bu kelime kimyâ ile karıştırılmamalıdır- harfler ve sayılar üzerinde bâzı tahavvüller yaparak kozmik sâhada bu harf ve sayılara tekābül eden eşyâ ve varlıklar üzerinde tasarruf edebilir (René Guénon’dan Terc.).
2. Eski kimya ilmi, alşimi, kimya2: Bizim simyâ çömleği yoluyle erkânıyle kaynamak için sizin burada bulunmanız lâzım gelir (Ahmed Midhat Efendi). İlm-i simyâ tâbiri halk arasında eski ilm-i kimyâ mukābili olarak kullanılır (Âgâh S. Levent). Simyâ (toprağı altına kalbetme gāyesi güden eski kimyâ) ilminde altın güneştir, ay da gümüştür (Kemal E. Kürkçüoğlu).

SUÛD Vankulu
|
سُعُودٌ [suûd] (zammeteynle) سَعْدٌ [sad]ın cemidir. Ve nücûmun سَعْدٌ [sad]ı ondur, dördü cedy burcunda ve delv burcundadır ki kamer onlarda nâzil olur ki onun birine سَعْدٌ اَلذَابِحُ [Saduz-Zâbih] derler zâl-ı muceme ve bâ-i muvahhade ve hâ-i mühmele ile ve birine سَعْدُ بُلَعَ [Sadu Bulea] derler bâ-i muvahhadenin zammı ve lâmın fethi ve ayn-ı mühmele ile ve birine dahi سَعْدُ الَأْخَبْیَةِ [Sadul-Ahbiyet] derler hemzenin fethi ve hânın sükûnu ve bânın kesriyle ve yâ-i müsennâtla ve birine dahi سَعْدُ السُعُودِ [Sadus-Suûd] derler sîn-i mühmele ve ayn-ı mühmelenin zammeleriyle. Bu şol yıldızdır ki münferiddir ziyâde berrâktır ve ammâ şol altı aded yıldız ki menâzil-i kamerden değildir, onların birine سَعْدُ نَاشِرَةَ [Sadu Nâşiret] derler nûnla ve şîn-i muceme ve râ-i mühmele ile ve birine سَعْدُ الْمَلِكِ [Sadul-Melik] ve birine dahi سَعْدُ الْبَۀَامِ [Sadul-Behâm] derler bâ-i muvahhadenin kesriyle ve birine dahi سَعْدُ الْۀُمَامِ [Sadul-Humâm] derler hânın zammıyla ve birine dahi سَعْدُ الْبَارِعِ [Sadul-Bâri] derler bâ-i muvahhade ve râ ve ayn-ı mühmeleteyn ile ve birine dahi سَعْدُ مَطَرٍ [Sadu Metar] derler mîmin ve tâ-i mühmelenin fethiyle ve râ-i mühmele ile. Ve her سَعْدٌ [sad] ki vardır bu zikr olunan سُعُودٌ [suûd]dan ikişer yıldızdır ki mâ-beynleri birer arşın mikdârıdır, nazar eden kimseye nisbet ve zikr olunan iki yıldızın her biri öbürüne berâberdir. Ve ammâ سَعْدُ الْأَخْبِیَةِ [Sadul-Ahbiyet] üç yıldızdır ki saç ayağı misâlindedir, dördüncü o üç yıldızın birinin altı yanındadır. Ve Arab kabîlelerinde سُعُودٌ [suûd] çoktur ki onlardan birine سَعْدُ تَمِیمٍ [Sadu Temîm] ve سَعْدُ ۀُذَیْلٍ [Sadu Huzeyl] ve سَعْدُ قَیْسٍ [Sadu Kays] ve سَعْدُ بَكْرٍ [Sadu Bekr] derler. Ve fil-meseli: “بِكُلِ وَادٍ بَنُو سَعْدٍ” Bu meselin kâili Asbat b. Kuray es-Sadîdir, kavminden tahavvül edip âhar kabâile intikâl ettikte onları müstahsen görmeyip kavmine rücû etti. Ve “بِكُلِ وَادٍ بَنُو سَعْدٍ” dedi ve bundan murâdı Sad b. Zeyd b. Menât b. Temîm idi, ammâ Sadu Bekr أَظْآرٌ [azâr] Nebî idi sallallâhu taâlâ aleyhi ve sellem. Ve أَظْآرٌ [azâr] zâ-i muceme ve râ-i mühmele ile ظِئْرٌ [zir]in cemidir, ücretle emziren kimseler demek olur ki o Sad b. Bekr b. Hevâzindir. Ve
بَنُو أَسْعَدَ [Benû Esad] Arabdan bir cemâattir. Ve أَسْعَدُ [esad] سُعْدَى [sudâ]nın müzekkeridir. Ve Arabların meselinde “أَسَعْدٌ أَمْ سَعِیدٌ” dedikleri, bir nesne mahbûb mudur mekrûh mudur mahallinde istimâl olunur meseldir. Ve bu meselin aslı budur ki Sad ve Saîd, Dabbe b. Uddun oğulları idi, yabana gittiler. Sad geldi, Saîd nâ-bedîd oldu. Binâen alâ-hâzâ bununla teşeüm eder oldular.
TAHTİE Kubbe Altı
|

(ﺗﺨﻂﺋﻪ) i. (Ar. ḫaṭā’ “yanılmak”tan taḫṭi’e) Yanlışını çıkarma, hatâsını bulup söyleme, yanlışından dolayı suçlama: Hazret-i Şârih gibi fazl u irfânı müsellem-i cihan olan bir zâtı tahtieye cüret ediyor (Muallim Nâci). Pek tabiî olan tahavvül-i hissiyattan dolayı şiirleri tahtie edebilir miyiz? (Fuat Köprülü). Yunan efkârıumûmiyesi, Atina Hükûmeti’ni Ankara ile doğrudan doğruya uzlaşamadığı için tahtie etmesin… (Yahyâ Kemal).

TAKALLÜB – TEKALLÜB Kubbe Altı
|

(ﺗﻘﻠﺐ) i. (Ar. ḳalb “altüst etmek, döndürmek, çevirmek”ten teḳallub)
1. Bir yandan bir yana dönme: Âyîni cevr iken yine izhâr-ı meyl eder / Sâlim takallüb varsa cefâ mezhebindedir (Sâlim).
2. Başka bir şekil alma, başka kalıba girme, değişme, tahavvül etme: Husûsan ki ehl-i kalb olan her sûrette takallüb eder ve onun için sûret-i mahsûsa yoktur (İsmâil Hakkı Bursevî).
● Takallübat (ﺗﻘﻠﺒﺎﺕ) i. (Ar. çoğul eki -āt ile) Değişmeler: “Takallübât-ı zaman.” Tâife-i Kureyş dâiye-i takallübât-ı dehr ile âvâre-i sahrâ-yı perîşânî oldu (Veysî). Tânenin başak olması bir muayyen zamânın safahâtına tâbi olduğu gibi insan da vâki olacak şeylerin vukūu ânına kadar böylece zamânın takallübâtına mâruzdur (Sâmiha Ayverdi).

TA'TİL Osmanlıca Lugat Exe
|
تعطیل
Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak. * Kesmek. * Muattal bırakmak. * Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak. * Allah'ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.(İ'lem eyyühel aziz! Enaniyetten neş'et eden şirk-i hafi katılaştığı zaman esbab şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tile, yâni Hâliksızlığa incirar eder. El-iyâzü billah. M.N.)
TENÂSUHUL-EZMİNET Kamus
|
اَلتَنَاسُخُ [et-tenâsuh] (تَفَاعُلٌ [tefâul] vezninde) ve
اَلْمُنَاسَخَةُ [el-munâsehat] (مُفَاعَلَةٌ [mufâalet] vezninde) Birbirini izâle ile müteâkib olmak manâsınadır; ve minhu: اَلتَنَاسُخُ وَالْمُنَاسَخَةَ فِی الْمِیرَاثِ yanî faraziyyûnun مُنَاسَخَةٌ [munâsehat] ıtlâk ettikleri mesele bu manâdandır ki bir meyyitin vârisleri dahi kable taksîmit-terike fevt olmakla mâl-ı metrûk âher vereselere intikâl eylemekten ibârettir. Ve
تَنَاسُخُ اْلأَزْمِنَةِ [tenâsuhul-ezminet] Zamânların ânen fe-ânen hâlden hâle tahavvül ve tedâvülünden ibârettir, alâ-kavlin karnların peyderpey inkirâz ve inkizâsından ibârettir ki birbirini nesh ve izâle ile müteâkib olurlar. Ve تَنَاسُخِیَةٌ [tenâsuhiyyet] ıtlâk olunan tâife dahi bu manâdandır, tâife-i mersûme tenâsuh-i ervâha kâil ve haşr ve neşri münkir olmalarıyla tekfîr olunurlar.
VÜCUD Osmanlıca Lugat Exe
|
وجود
Varlık. Var olmak. Bulunmak. * Cesed, cisim, ten, gövde.(Vücud mertebeleri muhteliftir. Ve vücud âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücudda rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir dağı kadardır ve o dağı istiab eder. Meselâ: Âlem-i şehadetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza âlem-i mânadan bir kütübhane kadar vücudu içine alır. Ve âlem-i hâricîden olan tırnak kadar bir âyine-i vücudun, âlem-i misal tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem-i hâricîden olan o âyine ve o hâfızanın şuurları ve kuvve-i icâdiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücud-u hâricîleri kuvvetiyle, o vücud-u mânevide ve misâlide hadsiz tasarrufat ve tahavvülât yapabilirlerdi. Demek vücud rüsuh peyda ettikçe, kuvvet ziyadeleşir; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hususan vücud rusuh-u tam kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse; o vakit cüz'î bir cilvesi, sair hafif tabakat-ı vücudun çok âlemlerini çevirebilir.İşte $ şu kâinatın Sâni'-i Zülcelâli vâcib-ül-vücuddur. Yâni: O'nun vücudu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni'dir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sâir tabakat-ı vücud, O'nun vücuduna nisbeten gayet zaif bir gölge hükmündedir. Ve o derece vücud-u Vâcib râsih ve hakikatlı ve vücud-u mümkinat o derece hafif ve zaiftir ki; Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik, sâir tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler: $ demişler. Yâni: Vücud-u Vâcib'e nisbeten başka şeylere vücud denilmemeli; onlar, vücud ünvanına lâyık değillerdir diye hükmetmişler. M.)(Vücudun en kuvvetli mertebesi olan "Vücub" un; ve vücudun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; ve vücudun zevalden en uzak tavrı olan "mekândan münezzehiyet" in; ve vücudun en sağlam ve tegayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan "vahdet"in sâhibi "Zât-ı Vâcib-ül Vücud"un en has hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyyeti ve sermediyyeti, vücudun en zayıf mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyâde mekâna yayılmış olan hadsiz kesretli bir maddi madde olan esir ve zerrat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyyet isnad etmek ve onları ezeli tasavvur etmek ve kısmen âsâr-ı İlâhiyyenin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm etmek, ne kadar hilâf-ı hakikat ve vakıa muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nur'un müteaddid cüzlerinde kat'i bürhanlarla gösterilmiştir. L.)(Vücud ise; birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müreccihe olmak üzere ilim, irade, kudret sıfatlarını istilzam eder. İ.İ.)
ZUN-NÛR Kamus
|
ذُو النُورِ [Zun-Nûr] Tufeyl b. Amr ed-Devsî radıyallâhu anhu lakabıdır. Fahr-i âlem aleyhis-selâm hazretleri hاَللَۀُمَ نَوِرْ لَۀُH ibâretiyle kendisine duâ eylemeleriyle iki gözünün arasında bir nûr zuhûr ve lemeân eylemiştir. Şöhretten ihtirâz ile mevzi-i dîğere tahavvülünü niyâz eylemekle tâziyânesinin ucuna intikâl eyledi; muzlim gecelerde berk gibi tâbân olur idi.